ABDULLAH-I DEHLEVÎ

Abdullah-ı Dehlevî İslam alimi
A- A+

Hindistan’da yaşayan âlim ve evliyanın en büyüklerinden. İnsanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmisekizincisidir. Tasavvuf mütehassıslarının üstadı, Müslümanların göz bebeğidir. Seyyid olup Hazreti Ali Efendimizin soyundandır. 1156 (m. 1743) senesinde Hindistan’ın Pencab şehrinde doğdu. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerine talebe oldu. Onun sohbeti ve teveccühleri ile kemale gelerek, zamanının bir tanesi oldu. Çok kerametleri görüldü. En büyük kerameti, kendisine gelen sadık kimselerin kalblerine bir teveccüh ederek, feyiz ve bereketle doldurmasıydı. Binlerce aşıkı bir bakışta cezbelere ve Varidat-ı İlahiyeye kavuşturdu. İnsanların Cehennem’den kurtulması için zamanın sultanlarına, komutanlarına, beylere, âlimlere, cemiyete hükmeden kimselere mektuplar yazar, onlara nasihatlarda bulunurdu. Çeşitli memleketlere göndermiş olduğu mektuplarından yüzyirmibeş adedi, talebelerinden Rauf Ahmed Müceddidî tarafından toplanarak, Mekatib-i şerife ismi verildi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, 1240 (m. 1824) senesinde Delhi’de vefat eyledi. Şah Cihan Camii yakınındaki kendi dergâhında, mermerden yapılmış mezar içinde, üstadının yanında ve onun batı tarafında medfundur. Binlerce aşıkı her zaman ziyarete gelmekte, onun feyiz ve bereketlerinden istifade etmektedir.

Abdullah-ı Dehlevî’nin babası Abdüllatif Efendi, riyazet ve mücahede eder, nefsinin istediklerini yapmayıp istemediklerini yaparak tasavvuf yolunda kemale gelmeye, olgunlaşmaya çalışırdı. Hatta insanların hazırladıklarını şüpheli korkusuyla yemez, kırlarda yetişen meyvelerle yetinirdi. Nefsini terbiye etmek için kırk gece hiç uyumadı. Sahralarda Allahü tealanın ism-i şerifini söyleyerek, O’nun yarattıkları hakkında tefekkür eder, bir an olsun Rabbini unutmazdı. Onun hocası Şeyh Nasireddin Kadirî hazretleriydi. Çeştiyye ve Şattariyye yolundan da pay almıştı.

Abdüllatif Efendi, oğlunun doğumundan birgün önce rüyasında Hazreti Ali’yi gördü. Kendisine; “Ey Abdüllatif! Hak teala hazretleri sana bir oğul ihsan edecek. O çok yüksek bir insan olacak. Ona bizim ismimizi koyasın.” diye tavsiyede bulundu. Annesi de o günlerde rüyasında, Gavs-ı a’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretlerini gördü. O da; “Yakında dünyaya gelecek mübarek oğluna bizim ismimizi koyarsın.” diye tavsiye etti. Amcası büyük bir evliya idi. O da rüyasında Peygamber Efendimizi gördü. Doğacak çocuğa Abdullah ismi verilmesi emrini aldı. Çocuk doğduğu zaman ismini, babası Ali, annesi Abdülkadir, amcası da Abdullah koydu. Pencab’ın Bitale kasabasında dünyaya gelen Abdullah-ı Dehlevî’nin doğumu için; “Mazhar-ı cud: Cömertlik aynası” tarihini düşürdüler. Abdullah-ı Dehlevî beş-altı yaşına geldiğinde, kendisine Ali demekten hayâ edip; Gulam-ı Ali yani Ali’nin hizmetçisi dedi ve “Gulam Ali” olarak tanındı.

Abdullah-ı Dehlevî, küçük yaşından itibaren babasının yanında ilim öğrenmeye başladı. Onüç yaşına gelince babası onu, kendi hocası olan Nasireddin hazretlerinden ilim öğrenmesi için Delhi’ye götürdü. O sırada Şeyh Nasireddin vefat ettiği için görüşmek mümkün olmadı. Bunun üzerine babası; “Ey oğlum! Ben seni üstadım Nasireddin hazretlerinden ilim öğrenip onun terbiyesi altında yetişmen için getirmiştim. Ne yapalım nasip değilmiş. Şimdi serbestsin. Mübarek kalbine nereden bir marifet kokusu gelir, seni yetiştirecek bir âlim ve velî bulabilirsen, ona gidip büyüklerin yolunu öğrenebilirsin.” dedi. Abdullah-ı Dehlevî, bunun üzerine Delhi’de Allah adamlarının sohbetlerinde bulunmaya gayret etti. Evliyanın büyüklerinden Hace Zübeyr, onun halifelerinden Ziyaullah ve Abdüladl, Hace Nasireddin’in oğlu Hace Mir Dürer, Mevlana Fahreddin, Fahr-i Cihan-ı Çeştî Dehlevî, Hace Nanu, Hace Gulam-ı Çeştî gibi büyük zatların sohbetleriyle şereflendi. Yirmiiki yaşına kadar onlardan tefsir, hadis, fıkıh gibi zahirî ilimleri öğrendi. Tasavvuf yolunda yetişip büyük bir velî olmak için çalıştı. Yirmiiki yaşından sonra zamanın bir tanesi, dünyanın en büyük âlim ve evliyası, insanları Hakk’a davet eden, Resulullah Efendimizden gelen feyiz ve bereketleri alıp başkalarına aktarabilen velîler zincirinin halkalarından Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleriyle karşılaştı. Hâline şu beyt çok uygundu: “Aşk secdesi için bir eşik buldum, Ve bir yeri göklere şerik buldum.” Seyyid Mazhar-ı Can-ı Canan’ın kendisini talebeliğe kabul buyurması için yalvardı. O da; “Evladım! Bizim yolumuz, tuzsuz taş yalamak gibidir. Bunun için sen kendine, zevk ve şevk ile dolu olan yerler bul.” buyurdu. Onun büyüklüğünü anlayan Abdullah-ı Dehlevî ise; “Ben de tuzsuz taş yalamayı arzu ediyordum. Bunu hepsinden çok seviyorum. Ne olur bu fakiri kabul buyurunuz.” dedi. Mazhar-ı Can-ı Canan; “Peki.” buyurup kabul etti. Önce zahirî ilimleri öğretti. Zamanın fen ilimlerinde yetiştirdi. Sonra da tasavvufta yetiştirmeye başladı. Nakşibendiyye yolunun edeplerini öğretti. Onbeş sene Mazhar-ı Can-ı Canan’ın şerefli sohbetinde bulundu. Huzurunda nihayete kavuşunca yani evliyalık mertebelerinin sonuna ulaşınca kendisine Nakşibendiyye, Kadirîyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyye’de irşat için icazet verdi. Abdullah-ı Dehlevî anlattı ki: “Hocam tasavvufta yetişmem için Kadirî yolunu öğrettikten sonra Nakşibendî Müceddidî yolunu anlattı ve iyice öğrenmemi sağladı. Onbeş sene Allahü tealayı zikir ve O’nun yarattıkları hakkında tefekkür edip murakabe ettim. Nefsimin isteklerini yapmayıp istemediklerini yaparak nefsimi terbiye ettim. Sonra bu âcize mutlak icazet (diploma) verip halifesi yapmakla şereflendirdi.

İlk zamanlarda; “Nakşibendiyye yoluna girip bu yolda çalışmamdan dolayı Gavsü’l-a’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretleri razı olurlar mı?” diye tereddütler geçirdim. Birgün mânâ âleminde gördüm ki Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretleri bir makama gelip oturdu. O makamın tam karşısına da Şah-ı Nakşibend Muhammed Behaeddin hazretleri teşrif etti. Şah-ı Nakşibend’in yanına gitmek istedim. Gavsü’l-a’zam; “Maksat, Allahü tealaya kavuşmaktır. Oraya gitmenizde hiçbir mahzur yoktur.” buyurdu.”

Hazreti Abdullah-ı Dehlevî, kendi hâlini şöyle anlattı: “Cihanabad (Dehli) Camii şerifinde aç ve uykusuz olarak Allahü tealayı zikretmek ile meşgul olurdum. Çok acıksam ve susasam, camideki havuzdan biraz su içerdim. Her gün Kur’an-ı azimden on cüz okurdum. Ve günde onbin adet; “Lâ ilâhe illallah.” derdim. Kalb ile söylerdim. İşte bu suretle devam-ı zikir ve huzur ile kalb hâllerim o kadar kuvvetlendi ki caminin içerisini nur ile dolu görürdüm. Nereye dönsem, orası nur ile dolardı. Gittiğim her yerde bir azizin mezarının yanından geçsem, beni bırakmaz geri çekerdi. Dönerdim, o büyüğe tazimin gereğini yerine getirirdim. Beyt: “Şu kadar haberim var, benim dermansızlığımdan, Gözümü alamıyorum, senin yüzüne bakmaktan.”

Yine Abdullah-ı Dehlevî hazretleri anlattı ki: “İlk zamanlar geçimimde zorluklarla, güçlüklerle karşılaştım. Elimde olan ne kadar dünya malı varsa hepsi bitti. Allahü tealaya tevekkülü, ahlâk edindim. Eski bir hasırı yatak, bir tuğla taşını yastık edindim. Bir elbiseyi yıllarca giydim. Bu şekilde, onbeş senedir kanaat köşesinde oturdum. Bir defasında o kadar çaresiz kaldım, bitkin düştüm ki artık bulunduğum bu hücre benim mezarım olacaktır diye düşünmeye başladım. İşte bu düşünce bende hâsıl olunca Allahü tealanın yardımı ulaştı. O’nun ihsan denizine gark oldum. Kalb gözüm açıldı. Melekler âlemini görmeye başladım. Ondan sonraki günlerde hücreme bir kimse gelip; “Kapıyı açınız.” dedi. Açmadım. Tekrar açınız dedi. Yine açmadım. Bunun üzerine pencereden bir miktar para atıp gitti.”

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, hocasının vefatından sonra talebe okutmaya başladı. Âlim ve salihlerden yüzlerce kimse, uzak yolculuklara katlanarak huzuruna koştular. Onun hizmetiyle şereflenip kalblere deva olan sohbetlerine kavuştular. Teveccühleri bereketiyle yüksek makamlar sahibi oldular. Resulullah Efendimizden itibaren gelen nübüvvet yolunun feyizlerine mazhar oldular. Bunların en başta geleni, Bağdat’tan gelen Mevlana Halid hazretleridir.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, yüksek makamlar, dereceler sahibi olduğu hâlde devamlı kırıklık ve tevazu içinde yaşardı. Birgün karşıdan gelen bir köpeğe bakarak; “Ya Rabbî! Şu mahlukun hürmetine bana merhamet eyle. Her taraftan talebeler akın akın Allahü tealaya kavuşmak için geliyor. Bizi vesile ve vasıta yapıyorlar. Hâlbuki ben o gelenlerin hatırı için Rabbimden istiyorum.” buyurdu.

Abdullah-ı Dehlevî’nin dergâhında her gün ortalama ikiyüz kişi bulunurdu. Dergâha gönderilen az bir yiyeceğe veya mala Allahü teala bereket verir, herkesin bütün ihtiyaçları bununla karşılanırdı. Abdullah-ı Dehlevî, günlük hayatını Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesine uygun olarak geçirirdi. Çok az uyurdu. Teheccüd namazına kalktığında, talebelerini de uyandırırdı. Namazdan sonra yatmaz, Kur’an-ı Kerim okur, murakabe ve Allahü tealayı zikir ile meşgul olurdu. Sabah namazını evvel vaktinde cemaatle kılar, talebeleriyle birlikte işrak vaktine kadar murakabe ve Allahü tealanın yüce ism-i şerifini kalbleriyle zikrederlerdi. Her bir talebesine ayrı ayrı teveccüh ederek, onların tasavvuf yolunda ilerlemelerini sağlardı. İşraktan sonra talebelere hadis-i şerif ve tefsir dersi verirdi. Ziyaret için gelenlere ikramlarda bulunur, onlarla kısaca görüşür, sıkıntılarını giderdikten sonra gitmelerine müsaade ederdi. Makam sahibi olanlara da aynı muameleyi yapar, diğerlerinden ayırt etmezdi.

Bir gün Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin torunlarından Nevvab Muhammed Emir Han kendisini ziyarete geldi. Bir müddet sohbetten sonra Abdullah-ı Dehlevî; “Kusura bakmayınız. Bu günlük bu kadar yeter.” buyurup kalkmasını istedi. Emir Han ise muhabbetinin çokluğundan pek kalkmak istemedi. Bunun üzerine; “Siz kalkmazsanız biz kalkarız.” buyurup kalktı.

Öğleye doğru birazcık yemek yerdi. Zenginlerin gönderdikleri mükellef yemekleri kendisi yemediği gibi, talebelerine dahi yedirmez, komşulara, dergâha gelen misafirlere verirlerdi. Birisi para gönderse ve bu paranın şüpheli yerden kazanılmadığını anlarsa, önce paranın kırkta birini ayırırdı. Çünkü İmam-ı A’zam hazretlerine göre nisaba malik olunca bir sene doldurmadan zekatını vermek caizdir. Ayrıca zekata nafile sevabı da eklenmiş olur. Sonra sevabı, “Silsile-i aliyye” büyüklerinin ruhlarına olmak üzere, tatlı ve yemekler hazırlatır, fakirlere dağıtırdı. Dergâhta bulunan talebelerin ihtiyaçlarını giderir, borçlarını verir, arzu edene fazlasıyla dağıtıp gönüllerini alırdı.

Öğleye yakın, sünnet-i şerife uymak için bir müddet kaylule yapar, ezan okunduğunda kalkıp namazını cemaatle kılardı. Talebelerine Nefehat, Adabü’l-müridin ve benzeri kitapları okuturdu. Daha sonra ikindiye kadar hadis ve tefsir kitapları okuturdu. İkindi namazından sonra yine hadis-i şerif ve Mektubat-ı İmam-ı Rabbanî, Avarifü’l-mearif, Risale-i Kuşeyriyye gibi kitaplardan okuturdu. Akşam namazını kıldıktan sonra Allahü tealayı zikreder ve talebelerine teveccüh ederek, evliyalık makamlarında pay sahibi olmalarına çalışırdı. Akşam çok az, birkaç lokma hâlinde yemeğini yer, yatsı namazını kılardı. Gecenin çoğunu zikir ile geçirir, uykusu geldiğinde seccadesi üzerine sağ yanı üzere yatardı. Ayaklarını uzatarak yattığı hiç görülmedi. Çoğu zaman dizleri üzerine oturmuş hâlde iken uyurdu.

Sert ve kaba elbise giyerdi. Birisi kıymetli bir elbise hediye etse onu satar, parasıyla bir kaç elbise alarak, fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Buyurdu ki: “Birkaç kişinin giyinmesi bir kişinin giyinmesinden daha iyidir.” Nitekim Peygamber Efendimiz de sert ve kalın elbise giyerdi. Hatta vefatları esnasında üzerinde böyle bir elbise vardı. Cömertliği dillere destan idi. Hayâsı o kadar çoktu ki insanlarla göz göze gelmemeye çalışır, aynada kendi yüzüne dahi bakmazdı. Müslümanlara o kadar şefkatli ve merhametliydi ki kendisine kötülük yapanlara bile gece seher vakitlerinde dua ederdi.

Hakim Kudretullah Han, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin komşusu idi. Çoğu zaman Abdullah-ı Dehlevî’yi gıybet eder, aleyhinde konuşurdu. Birgün hapse düştü. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri onu hapishaneden çıkartmak için her türlü çareye başvurdu. Hapisten çıktığında yaptıklarına utanıp Abdullah-ı Dehlevî’nin huzuruna geldi. Tövbe ettiğini bildirdi ve ona çok bağlı talebelerinden oldu.

Abdullah-ı Dehlevî’nin meclisinde dünya kelamı konuşulmazdı. Birisi gıybet etse ona; “Kötülenmeye layık olan benim.” buyururdu. Birgün yanında, padişahı kötülediler. O gün de Abdullah-ı Dehlevî oruçlu idi. O kötüleyene dönerek; “Orucumuz gitti.” buyurdu. O kimse; “Siz kimseyi kötülemediniz ki.” dediğinde; “Evet biz gıybet etmedik, ama dinledik. Gıybette söyleyen de dinleyen de aynıdır.” buyurdu.

Vefatı yaklaşınca talebesi Ebu Said-i Farukî'yi yerine vekil tayin etti. 1824 yılında bir kuşluk vakti murakabe halindeyken vefat etti. Kabri Delhi'de, hocası Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin yanındadır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası