Hanbelî mezhebinin büyük âlimlerinden. İsmi, Abdullah bin Muhammed bin Ali el-Ensarî el-Hirevî olup, künyesi Ebu İsmail’dir. Nesebi, Ashab-ı Kiram’dan Hazreti Halid bin Zeyd Ebu Eyub-i Ensarî’ye dayanmaktadır. Bunun için Abdullah-ı Ensarî diye tanınmıştır. Hadis ilminde çok yüksekti. Üç yüz binden çok hadis-i şerif ezberlemişti. Ayrıca fıkıh, tefsir, kelam, tarih, neseb ve diğer ilimlerde derin âlimdi. 396 (m. 1006) senesinde, Şaban ayının ikinci günü Herat’ta doğdu. 481 (m. 1089) senesi Zilhicce ayında orada vefat etti. Evliyanın büyüklerinden olan Abdullah-ı Ensarî’nin türbesi, devamlı ziyaret edilmektedir.
Dört yaşında iken ilim öğrenmeye başladı. Dokuz yaşından itibaren kadı Ebu Mansur ve Carudî’nin sohbetlerine devam etti. Hafızası fevkalade kuvvetli idi. Mektepte duyduğu ve yazdığı her şeyi hemen ezberlerdi. Daha o zamanlarda, çok güzel şiirler söylerdi. Gece gündüz ilimle uğraştı. Abdülcebbar el-Cerrahî, Ebu Mansur el-Ezdî, Ebu Sa’id es-Sayrafî ve başka birçok âlimden ilim öğrendi. Kendisinden de; Ebü’l-Vakt Abdülevvel, Ebü’l-Feth Nasr bin Seyyar ve daha başka birçok zatlar ilim öğrenip icazet (diploma) aldılar. Geceleri kandil ışığında hadis-i şerif yazardı. Yemek yemeye vakit bulamazdı. Annesi, ekmek parçalarını lokma lokma edip yedirirdi. Hadis-i şerif toplamak için çeşitli memleketlere gitti. Çok sıkıntılara katlandı. Nişabur’dan Dezbad’e (Dizabad’a) kadar yağmur altında rüku vaziyetinde gitti. Çünkü, koynunda hadis-i şeriflerin yazılı bulunduğu nüshalar vardı. Bunların ıslanmaması için çektiği sıkıntılara, Allahü teâlânın rızası için ve Resulullah’ın sünnetine hizmet için katlandı. Niyeti bu idi. Üç yüz âlimden hadis-i şerif öğrendi. Bunların hepsi büyük hadis âlimleri olup, hepsi de Ehl-i Sünnet idi. Hiçbiri bidat sahibi değildi. Tefsir ilmini Hace Yahya bin Ammar’dan öğrendi. Kendisinin anlattığı:
“Benim, kışın cüb bem yoktu. Hava da çok soğuk idi. Evimde ancak üzerimde yatabileceğim kadar bir hasırım vardı. Üzerimi de bir keçe parçası ile örtüyordum. Keçeyi başıma doğru çeksem ayağım, ayağıma doğru çeksem başım açık kalırdı. Yastık olarak da bir kerpiç kullanırdım. Bir de, meclislerde giydiğim elbiseyi asacak bir çivi vardı. Bir gün, büyük zatlardan birisi bize geldi ve hâlimi gördü. Parmağını ısırıp ağlamaya başladı. Bir müddet sonra, başından sarığını çıkarıp önüme koydu. ‘Buna benden çok sen layıksın’ demek istedi.”
“Maddi gücüm olmadığı için, talebelerime bir şey alamazdım. Kimseden de bir şey istemezdim. Bunun için gönlümde bir elem vardı. Bir kimse, Hazreti Danyal Aleyhisselam’ı rüyasında görmüş. Ona; ‘Falan dükkânı Abdullah’a ver ki, kazancını talebelerine dağıtsın!’ buyurmuş. O kimse, bunu kabul etmiş. O şahıs, bu rüyadan sonra dükkânın kazancını, talebelere dağıtılmak üzere bana verdi.”
“Ben, şu iki kişiden daha büyük bir âlim görmedim ve işitmedim. Onlar; Harkan’da Ebü’l-Hasan-ı Harkanî ve Herat’ta Abdullah Takî’den. Harkanî hazretlerinin talebeleri bana, ‘Otuz senedir hocamızın sohbetiyle şerefleniyoruz. Onun, sana tazim ve hürmet ettiği gibi, başka hiç kimseye tazim ettiğini görmedik. Sana ihsan ettiği gibi, başkasına böyle ihsan ettiğini görmedik.’ dediler. Bir gün, Ebü’l-Hasan-ı Harkanî hazretlerine; ‘Efendim, bir şey sormak istiyorum.’ dedim. O da; ‘Sor. Ey benim çok sevdiğim Abdullah.’ dedi. Beş sual sordum. İkisini lisan-ı hâl ile (yaşayarak), üçünü de lisanı kal ile (söyleyerek) cevaplandırdı. İki elimi dizinin üzerinde tutmuş idi. Bu hâl beni çok etkiledi. Öyle çok ağladım ki, gözlerimden ırmak gibi gözyaşı akıyordu. Ben tasavvufu Ebü’l-Hasan-ı Harkanî hazretlerinden öğrendim.”
“Mürşid-i kâmilin mübarek cemalini görmek ve sohbetine kavuşmak en büyük ganimetlerdendir. Onların güzel cemali ve sohbeti her zaman ele geçmez. Onu elden kaçırmamalıdır. Arafat daima olur, fakat onlar daima bulunmaz. Bu büyük ganimeti layıkıyla değerlendirmeli, nimetinin kıymetini bilmelidir.”
“Bir zaman bir arkadaş ile Basra’ya gittim. Altı gün geçtiği hâlde, hiçbir şey yemedik. Yedinci gün bir kimse gelip bize birer altın hediye etti. Ben de o altını arkadaşıma verdim. O gidip yiyecek bir şeyler getirdi. Beraberce yedik. Sonra yolumuza devam ettik. Deniz kıyısına geldik. Kalan bir altını gemiciye verip gemiye bindik. Gemide, köşede kendi hâlinde oturan biri vardı. Namaz vakitlerinde kalır, namazdan sonra tekrar kendi hâlinde oturmaya devam ederdi. Kendisine yaklaşıp, bir ihtiyacı olur sa kendisine yardımcı olabileceğimizi söyledik. ‘Olduğu zaman söylerim.’ dedi. Bir gün bize; ‘Ben, yarın öğle namazından sonra vefat edeceğim. Gemiciye, sizi sahile çıkarmasını söyleyiniz. Elbiselerimden bir şey isterse veriniz. Dışarı çıktığınız zaman bir ağaçlık görürsünüz. Orada, büyük bir ağacın altında, benim kefenleme ve defin işlerim için her şeyi hazırlanmış bulursunuz. İşlerimi tamamlayıp, beni oraya defnediniz. Benim bu yamalı elbisemi de kaybetmeyiniz. Hille’ye gittiğiniz zaman, zarif bir genç, sizden bu yamalı elbiseyi ister. Ona veriniz!’ dedi. Hakikaten de ertesi günü öğle namazından sonra vefat etti. Bundan sonra biz de diklerini aynen yaptık. Her şey tam anlattığı gibi oluyordu. Hille’ye vardığımızda, tarif ettiği genç karşımıza çıkıp; ‘Emaneti veriniz!’ dedi. Biz, yanımızda bulunan emaneti kendisine teslim ettik ve; ‘Allah rızası için bize izah eder misin? O zat kimdi? Sen kimsin? Bu olanlar nedir?’ dedik. O bir derviş idi. Miras bir miktar malı vardı. Kendisine bir vâris talep etti. Beni gösterdiler. ‘Siz, bir miktar bekleyin. Ben hemen geliyorum.’ dedi. Gidip biraz sonra geldi. Kendi elbiselerini çıkarmış, bizim getirdiğimiz elbiseleri giymiş idi. Kendi elbiselerini bize verip; ‘Bunlar sizindir.’ dedi ve gitti.”
Abdullah-ı Ensarî Şeyhülislam idi. Hanbelî mezhebinin büyük âlimlerinden olup, çok yüksek bir veli idi. Kerametleri pek çoktur. Vaazlarında Ehl-i sünneti müdafaa eder, mezhepsizlik ve bidatlerin kötülüğünü anlatırdı. Allahü teâlâya kavuşmak yolunda yürümek isteyenlerin, evliya ve hakiki din âlimlerine çok bağlı olmasını isterdi. Bu yol da ilerleten vasıtanın, onlara olan tam muhabbet ve bağlılık olduğunu söylerdi. O büyüklere dil uzatanların zavallılıklarını her defasında ifade eder ve; “Ya Rabbi! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayanları tanıyamıyor. Ya Rabbi! Her kimi felakete düşürmek istersen, onu İslam âlimleri üzerine atarsın.” buyururdu.
Hace Ebu Asım, Abdullah-ı Ensarî hazretlerinin hocalarından ve akrabasından idi. Bir gün ziyaretine gitti. Hocası kendisine yemek ikram etti ve bazı şeyler öğretti. Ebu Asım’ın hanımı ihtiyar idi. Evliyadan mübarek bir hatun idi ve Hızır Aleyhisselam’dan ilim öğrenirdi. Bu hatun diyor ki: Hızır bize geldiğinde, Abdullah’ı görüp kim olduğunu sordu. Böyle sormak onun âdetidir. Bildiği hâlde yine sorar. Ben; “Falan kimsedir.” dedim. Buyurdu ki: “Doğudan batıya kadar herkes onun adını duyar. Şeyhülislam ismi ile meşhur olur. Şimdi on yedi yaşındadır. Ne babası, ne de kendisi, ne olduğunu bilmez. Zamanın da ondan büyük kimse olmaz. Yeryüzünde onun büyüklüğünü duymayan kalmaz.”
Abdullah-ı Ensarî hazretleri buyurdu ki: “Öyle zaman olur ki, Allahü teala bir kulunu ibadetleri ile meşgul eyler. O ibadetler, o kulun azıtmasına sebep olur. Yani ki bir ve uç bakılmasına yol açar. Yine öyle zaman olur ki, o kulunu bir işe, bir günaha düşürür. O günahı sebebiyle kul o kadar üzülür ki, bu üzülmesi o kimsenin hidayetine sebep olur. Hâline bakıp gafletten uyanır. Tövbe ve istiğfar eder. Bu her iki durumda da atılgan olmamalıdır. Allahü teala, cesaret ve atılganlıkla günah işleyip de; ‘O bizi affeder.’ diyen kullarını sevmez. Günahları küçük görmekten daha zararlı bir şey olmaz. Günahların küçük olduğuna değil de, kimin koyduğu yasakları çiğnemekte olduğunu düşünüp, hayâ etmelidir.”
“Haktealanın sevdiklerinin yolunda olmak ile dünyaya kıymet vermek, dünyaya düşkün olmak, bir arada bulunmaz. Bu yol da bulunan bir kimsenin kalbinde, dünyanın zerre kadar kıymeti bulunursa, yağdan kıl çıkması gibi, kolayca bu yoldan çıkar. Allahü tealanın dostları, dünyaya hiç kıymet vermezler, onun için gam çekmezler. Bütün dünyayı bir lokma hâline getirip, bir velinin ağzına koysan, israf olmaz. İsraf ona denir ki, bir şey Allahü tealanın rızasına aykırı olarak sarf edilir. Allahü teala, dünyayı eliniz ile terk etmeyi değil, kalbiniz ile terk etmeyi ister ve beğenir.”
“İşlediğin taat ve ibadetleri beğenmemelisin. O taat sana hoş gelmemeli, bir lezzet aramamalısın. Taatini beğenmek şirktir. Yalnız Allahü tealanın emri olduğu için, buyrulduğu gibi, yani ilmi hâlki tapların da bildirdiği gibi işlemeli. Taatini Haktealaya ısmarla ve kendi beğenmeni şeytanın yüzüne çarp.”
Beyt:
“Bir amel ki kalbine hoş gelir.
Bir günahtır ki özrü müşkildir.”
“Bedbahtlığın, zarar ve ziyan içinde olmanın en açık alameti, Allahü tealanın yolunda her gün ilerleyememektir.”
“Tasavvuf ehli arasında, emr-i ma’ruf ve nehy-i münkeri kâr denir.”
“Mali seviyorsan, yerine sarf et de sana sonsuz arkadaş olsun! Eğer sevmiyorsan, yede yok olsun.”
“Allahü teala, kendi rızasını isteyenlerin yardımcısıdır.”
“Üç kısım ilim vardır ki, bunlar tövbe, tevekkül ve hakikat ilimleridir. Tövbe ilmi ki, bu ilmi seçilmişler (büyük zatlar) ve avam (diğer insanlar) kabul ettiler. Tevekkül ilmi ki, bunu seçilmişler kabul etti, ama avam kabul etmedi. Hakikat ilmi ki, insanların ilim, akıl ve anlayış seviyelerinin üstünde olduğu için, çok kimse onu anlayamaz.”
“Allahü tealanın azabına müstahak olanlar, her an gaflette bulunanlardır. Bunlar, başlarına gelmesi muhtemel olan korkunç azaptan gafil oldukları için, kendilerini emniyette ve rahat hissederler. Her zaman uyanık olan kalpler ise, her an korku ve hüzün ile dolu olurlar. Devamlı ahiret için hazırlık yaparlar. Dolayısı ile bu kimseler cezaya müstahak değildir.”
“İnsana, ahirete giden yol da şu dört şey elbette lazımdır! Birinci olarak, itikat ve amel. Kendisine lazım olan ilmi öğrenip tatbik etmek lazımdır ki, bu ilim yolcuya yön verir, idare eder. İkinci olarak, bir zikir lazımdır ki, bu yolcuya tenha da arkadaşlık etsin. Bu zikir yardımı ile yalnızlık çekmesin. Üçüncü olarak, bu yolcunun haram ve şüphelilerden sakınması ve dünyaya düşkün olmaması lazımdır ki, uygun olmayan düşünce ve başka şeyler kendisini meşgul etmesin. Dördüncü olarak, bir yakin lazımdır ki, bu yolcuyu gideceği yere kadar götürsün. Ömründe bu dört şeyden ayrılmayan saadete kavuşur.”
“Dünya ne demektir biliyor musunuz? Gönlüne gelen ve seni Allahü tealadan uzaklaştıran her şey dünya demektir. Seni O’ndan başka bir şey ile meşgul eden her şey de fitnedir. Bu kısa ömrü, insanı Allahü tealadan uzaklaştıran şeylere yaklaşmakla geçiren, O’ndan başka şeylerle meşgul olan kimse, ahiretini harap etmiş olur. Bu ise, akıl sahiplerinin yapacağı şey değildir.”
“Sıdk ve muhabbetin alameti ahde vefadır.”
“Nefsinizi sizi uygun olmayan şeylerle meşgul etmeden evvel, siz nefsinizi hayırlı şeylerle meşgul ediniz.”
“Haktealaya yakın olmayı istememek ve düşünmemek cinayettir.”
“Birisi, rüyasında Peygamber Efendimizi gördü. Evliyadan bir grup ile bir yerde oturuyorlardı. Herkes, O’nu dinliyordu. Birden semanın kapıları açıldı. Elinde ibrik ve leğen ile bir melek geldi. Melek, ibrik ve leğen ile herkesin önüne geliyor, orada bulunanlar ellerini yıkıyordu. Rüyayı gören kimse en sonda bulunuyordu. Sıra ona gelince, ‘Leğeni kaldırın. O, bu taifeden değil dir.’ dediler. Melek de leğeni alıp götürdü. O kimse, Peygamber Efendimize dönerek; ‘Ya Resulallah! Ben bunlardan değilim ama, biliyorsunuz ki, sizi ve bunları çok seven birisiyim.’ dedi. Peygamber Efendimiz; ‘Bunlara muhabbet eden bunlardandır.’ buyurdu. Bunun üzerine melek, leğen ile ibriği tekrar getirdi. O kimse de elini yıkadı. Peygamber Efendimiz o kimseye dönüp tebessüm ettiler ve; ‘Bize muhabbet ettikçe bizimle olsun.’ O kimse bu rüyadan sonra bu yolun büyüklerinden biri oldu.”
Abdullah-ı Ensarî hazretleri, Sehl-i Tüsterî hakkında şöyle anlattı: “Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretleri, evliyanın büyüklerinden di. Hastalığı olanlar, gelip kendisine müracaat ederler, duası bereketi ile şifaya kavuşurlardı. Kendisinde ise basur illeti vardı ve bunun gitmesi için dua etmezdi. Ebu Nasr Terşizî bana, ‘Sehl, duası makbul olan veli bir zat olduğu hâlde, onun basuru nedendir? Kendisi için niye dua etmiyor?’ dedi. Onun veliliği, o hastalıktan dolayıdır. Hastalığa sabrettiği için, velilik derecesi her an yükselmektedir. Bunun için o hastalığın sıkıntısına sabrediyor. Hastalık sebebiyle kazancı daha çok olduğundan, o illetin kendisinden gitmesi için dua etmiyor, dedim.”
“Tasavvuf ehli arasında; ‘Benim elbisem, benim ayakkabım.’ demek edebe uygun değildir. Dostlar arasında, hiçbir şeyi mülkiyetle nisbet etmemek, onların adabından dır. Zaruret müstesna.”
“
Ebu Bekr-i Kettânî’ye Hazreti Muhammed’in talebesi derlerdi. Çünkü, Resulullah Efendimizi rüyasında çok görürdü. Öyle ki, O’nu hangi gün, hangi gece göreceğini bilirdi. İnsanlar kendisine bazı sualler sorarlardı, o da rüyada Peygamber Efendimize sorar, cevabını alırdı. Bir defasında Resulullah Efendimiz ona; ‘Bir kimse her gün kırk bir defa; “Ya Hayyu Ya Kayyum. Ya Lâ ilahe illâ ente.” dese gönüller öldüğünde, onun gönlü ölmez.’ buyurdu.”
“Kendisinden başka ilah olmayan Allahü tealânın kıymetli bir kulu ve vefat edeceği zaman, Azrail gelerek; ‘Korkma! Erha mürrahımına gidiyorsun. Asıl vatanına kavuşuyorsun. Büyük bayrama vasıl oluyorsun. Bu cihan bir konaktır, bu konak Müminin zindanıdır. Ödünç olarak sana verilen bu varlık bir bahanedir. Bu sebepten, bu bahane gider ve uzaklaşır. Hakikat meydana çıkarak, kişi de devamlı diri olan Allahü tealâya kavuşur.’ der. O kul için, dünyada bundan daha tatlı, daha hoş ve daha rahat bir gün olmaz.”
“Kişinin sözü amelinden çok olursa noksandır. Ameli sözünden fazla olursa kemaldir.”
“Allahü tealânın bir kulunu sevmediğinin alameti; o kulun, kendisine faydası olmayan boş şeylerle meşgul olmasıdır.”
“Ümitsizlik, küfür için de bir kapıdır. Allahü tealânın rahmetinden ümidini kesmek küfürdür.”
“Arif; kalbini Allahü tealâyı düşünmek, unutmamak için, vücudunu da, insanların rahmeti ilahiye’ye kavuşmaları için seferber eden kimsedir.”
“Bir zaman Hira’ya askerler geldi. Askerlerden biri, köylünün birinden atlar için bir yük saman aldı. Ücretini tam olarak ödedi. Bu köylünün ihtiyar bir babası vardı. O asker ile dost oldu. O ihtiyar köylü, dostu olan askere dedi ki: ‘Bu gün, hacılar hacetmektedir. Keşke biz de orada olsaydık.’ Asker; ‘İster misin? Seni oraya eriştiriyim. Ama kimseye söylemem şartı ile.’ dedi. İhtiyar; ‘Söylemem.’ dedi. Asker, Allahü tealânın izni ile bir anda ihtiyarı Arafat’a ulaştırdı. Hac edip, lüzumlu vazifeleri yaptıktan sonra, yine bir anda geri döndüler. İhtiyar, askere dedi ki: ‘Senin gibi bir hâlde bulunan kimsenin, askerlerin arasında durmasına hayret ediyorum. Bu nasıl oluyor?’ Asker şöyle cevap verdi: ‘Eğer benim gibi bir kimse bunların içinde olmasa idi, senin gibi bir ihtiyar ve ya zayıf, muhtaç biri gelip derdini dökse kim bakardı? Kim alaka gösterirdi? Kim dostluk elini uzatırdı? İşte ben, birçok faydaları düşünerek bunlar arasında bulunuyorum. Sakın sırrımı kimseye söyleme!’ dedi. İhtiyar, işin içinde önce fark edemediği nice hikmet ve faydaları bulduğunu anlayıp; ‘Peki’ dedi. Teşekkür edip ayrıldı.”
“Buna iyi bak, iyilik eden kimsenin esiri olursun. Ona karşı boynun bükük olur. Kendisine iyilik ettiğin kimseye karşı ise tam tersi olur. Onun için, daima herkese iyilik etmeli; faydalı olmaya çalışmalıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte; ‘Veren el, alan elden üstündür.’ buyrulmuştur.”
“Ebü’l-Hüseyin isminde biri, bir gün hocam Husrî’yi incitmişti. O andan beri kalbimde ona karşı soğukluk duyuyorum.”
“Allahü tealâ, ariflerin gönüllerine ikramlarını yağmur gibi yağdırıyor. Arzu ettiklerini, en kısa yoldan arzularına kavuşturuyor.”
Şeyhülislam Abdullah-ı Ensarî’nin Menazilu’s-Sairin kitabında, Hazreti Ömer’in bildirdiği hadis-i şerifte; “İhsan nedir?” sualine cevaben Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: “İhsan, Allahü tealâya, görür gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor.” Bu hadis-i şerif, pek çok hakikati içermektedir.
Yine bu buyurular ki: “Bazı salih kimseler, bir hadisenin nasıl neticeleneceğini firasetle söyler. Bu hadisenin neticesini Allahü tealâ ona müşahede ettirir, gösterir. Bu müşahede, o kimse de devamlıdır. Bazı kimselerde vardır ki, bu müşahede onda bazen olur, devamlı olmaz. O, onu Allahü tealânın aşkının sarhoşluğu için de iken söyler veya o söz dilinden çıksa da, söylediği hakikat olur. Ama, onun bu hâlden haberi bile yoktur. İşte bu iki hâlin birinci olanı, yani firaseti devamlı olanı makbuldür. Firaseti devamlı olanlara ‘Velâyet ehli’ denir. Bu işler, ‘Abdal’, ‘Ebrar’ ve ‘Zühhad’ da olur. Firaseti ve müşahedesi bazen olanlar da ‘Muhakkık’lardır. Muhakkıklar da hadiseler, bazen kapalı, bazen de açık olur. Eğer şaka ile söylerse, Allahü tealâ onları kırmaz, hakikat eder. Eğer gaflet ile söylerse, Cenab-ı Hak yine de dediğini vakî eder. Onlar, Allahü tealânın sevgili kullarıdır.”
Hace Abdullah-ı Ensarî Menazilu’s-Sairin kitabında buyuruyor ki: “Firaset iki türlüdür: Birincis i, marifet sahiplerinin firaseti olup, talebenin istidadını keşfetmek, Allahü tealânın evliyasını tanımaktır. İkincis i, riyazet çeken, açlıkla nefislerini parlatanların firaseti olup, mahluklara ait gizli şeyleri bilmektir. İnsanların çoğu, Allahü tealâyı hatırlamayıp gece gündüz dünyayı düşündüğünden, dünya işlerinden ele geçirmek istedikleri şeylerden haber verenleri arıyor. Bunları büyük biliyor. Hatta, bunları evliya, Allahü tealâya yakın sanıyorlar. Evliyanın me’arifine, doğru, ince bilgilerine dönüp de bakmıyorlar. Belki, bunlara dil uzatıp, bunlar, Allahü tealânın sevgili kulu olsaydı, kaybolan şeylerimizi, gizli düşüncelerimizi bilirlerdi. Bizim hâlimizden haberi olmayan bir kimse, mahlukların üstünde ki ince bilgileri hiç anlayamaz, diyerek evliyanın firasetini ve Zât-ı İlâhiye ve sıfatlarına olan bilgileri küçümser. Böyle, yanlış ölçüleri sebebi ile, o büyüklerin doğru ilim ve me’arifinden mahrum kalıyorlar. Bilmiyorlar ki, Allahü tealâ, o büyükleri cahillerin gözünden saklamış, kendine mahsus kılmıştır. Evliyasını dünya işleri ile meşgul etmeyip, kendisi ile meşgul etmiştir. Evliya, insanların hâl ve işlerine bağlansalar, Allahü tealânın huzuruna layık olamazlardı.”
Herat'ta (günümüzde Afganistan) Gazürgâh denilen mevkide vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Türbesi Selçuklular ve Timur Han'ın oğlu Şahruh tarafından yeniden inşa ettirilmiş olup, bugün hala bölgenin en önemli ziyaretgahlarından biridir.