ABDULLAH BİN HUZAFE

Abdullah bin Huzafe / Ebu Huzafe Eshab-ı Kiram
A- A+

Peygamberimizin elçilerinden. Künyesi Ebu Huzafe’dir. İlk Müslümanlardan idi. Soyu Hazreti Lüey’e dayanır ve Peygamber Efendimiz ile birleşmektedir. Annesi Harisoğullarındandır. Müslüman olduktan sonra Mekkelî müşriklerin işkencelerine maruz kaldı.

Kardeşi Kays bin Huzafe ile ikinci Habeşistan hicretine katıldı.

Bedr Savaşı’nda bulunup bulunmadığı ihtilaflıdır. Hakim’in rivayetine göre Bedr’de bir bölüm askerin başında kumandan idi. Resulullah ile birlikte diğer bütün gazalara katılan Abdullah bin Huzafe Hazretleri, hicretin 9. yılında Alkame bin Mücezziz’in emrinde bir seriyeye de katıldı. Hazreti Osman devrinde (M. 655) Mısır’da vefat etti.

Peygamber Efendimiz, Hudeybiye Antlaşmasından sonra İslam’ın bütün dünyaya yayılması ve insanların Cehennem’den kurtulup ebedi saadete kavuşmaları için hükümdarlara elçiler göndermek istiyordu. Zira o, alemlere rahmet olarak gönderilmişti. Bu sebeple bir gün, Eshab-ı Kiram’a şöyle buyurdu: “Bazılarınızı yabancı hükümdarlara göndermek istiyorum. Sakın, İsrailoğullarının Peygamberlerine karşı davrandıkları gibi, siz de bana karşı davranmayınız!”

Eshab-ı Kiram: “Ya Resulallah! Biz sana karşı, hiçbir zaman, hiçbir şey hakkında aykırı davranmayız. Sen, bize istediğini emret, bizi istediğin yere gönder!” diye cevap verdiler.

Bunun üzerine İslamiyet’e davet etmek üzere, hükümdarlara birer mektup ile altı Sahabi gönderildi. Bu altı elçiden biri de Abdullah bin Huzafe idi. Peygamberimiz onu Kisra’ya, yani İran Şahı’na göndermişti. Peygamberimiz, mektubu Kisra’ya sunmak üzere Bahreyn valisine vermesini de Abdullah bin Huzafe’ye emretmişti. Peygamberimizin Kisra’ya yazdığı mektupta şunlar vardı:

“Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ın Resulü Muhammed’den, Farsların büyüğü Kisra’ya!
Hidayete uyan, doğru yolu tutanlara, Allah’a ve Resulüne iman edenlere, Allah’tan başka hiç bir ilah ve mabud olmadığına, O’nun eşi, ortağı bulunmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Resulü olduğu şehadetini getirenlere selam olsun!
Ben seni, Allah’a imana davet ediyorum! Çünkü ben, Allah’ın kalpleri diri ve akılları başında olanları uyarmak, kafirler hakkında da o azap sözünü gerçekleştirmek için bütün insanlara göndermiş olduğum Peygamberimdir!
Öyle ise, Müslüman ol, selameti bul! Davetimden yüz çevirir, kaçınırsan, bütün Mecusîlerin günahı senin boynuna olsun!”

Peygamberimizin İran Şahı’na gönderdiği mektubun aslı, 1962 yılı kasımının sonlarına doğru Şam’da bulunmuştu. Parşömen üzerine yazılmış ve zamanla rengi değişmiş, dokuması eskimiş yeşil bir kumaşa yapıştırılmış olup, boyu 28 cm, eni 21,5 cm’dir.

Abdullah bin Huzafe Hazretleri, Peygamberimizin mektubunu Kisra’ya sunmak üzere Bahreyn valisi Münzir bin Sava’ya başvurdu. O da, onu Kisra’ya yolladı.

Abdullah bin Huzafe’nin bildirdiğine göre, kendisi Kisra’nın kapısına kadar vardı. Yanına girmek için izin istedi. Kisra, önce köşk salonunun süslenmesini emretti. Sonra, Fars devlet adamlarının, daha sonra da Peygamberimizin elçisinin içeri alınmasına müsaade etmesini sağladı. Abdullah bin Huzafe Hazretleri, Peygamberimizin mektubunu sunmak üzere İran Kisrası’nın huzuruna girdi. Kisra, mektubun elçiden alınmasını emretti. Abdullah bin Huzafe dedi ki: “Onu, Resulullah Efendimiz’in buyruğu üzere sana kendim vereceğim!” Kisra bu üzerine: “Öyle ise haydi yanımda yaklaş!” dedi. Abdullah bin Huzafe, Kisra’ya yaklaşarak mektubu sundu. Kisra, mektubu okutmak için hireli katibini çağırdı. Katip, mektubu okudu: “Allah’ın Resulü Muhammed’den, Farsların büyüğü Kisra’ya!” diye başlayınca, Kisra, mektuba Peygamberimizin kendi ismiyle başlamış olmasına son derece öfkelendi. Bağırdı, çağırdı. Bunun üzerine Abdullah bin Huzafe, Kisra’nın huzurunda şöyle konuştu:

“Ey Fars cemaati! Sizler, yeryüzünden ancak ellerinizde bulunanın bir kısmına hakim olarak, peygambersiz ve kitapsız olarak sayılı günlerinizi geçiriyorsunuz, bir düş hayatı yaşıyorsunuz! Halbuki, yeryüzünün hakim olamadığınız kısmı daha çoktur. Ey Kisra! Sen’den önce nice dünyevi ve ahiretlî hükümdarlar gelmiş geçmiş ve hüküm sürmüşlerdir. Onlardan ahiretlî olanlar, dünyadan nasiplerini almış; dünyevi olanlar ise, ahiret nasiplerini yitirmişlerdir! Dünyaya çalışmakta birbirlerinden geri kalanlar, ahirette bir hıza gelmişlerdir. Sana getirip sunduğumuz bu işi, sen küçümsüyorsun; amma, vallahi, nerede olursan ol, küçümsediğin şey gelince, ondan korkacak ve korunamayacaksın!”

Kisra ise öfkeyle saltanatına gururla şöyle dedi: “Şuna bak! Benim kulum, kölem olan kişi, kalkıyor da, bana mektup yazıyor ha! Mülk ve saltanat bana mahsustur! Ben, bu hususta ne yenilgiye uğramaktan, ne de bana bir ortak çıkacağından korkum var! Firavun, İsrailoğullarına hakim olmuştu. Siz, onlardan daha iyi ve güçlü değilsiniz. Sizi hemen hakimi yetim altına alıvermemene engel var mı? Ben, Firavun’dan da daha iyi ve güçlüyümdür!”

Kisra, daha mektubun içeriğini öğrenmeden mektubu alıp yırttı. Ve Peygamberimizin elçisini dışarı çıkarmalarını adamlarına emretti. Abdullah bin Huzafe Hazretleri’ni dışarı çıkardılar. Abdullah bin Huzafe, Kisra’nın huzurundan çıkmaz, hayvanının üzerine atlayıp yola almaya koyuldu. Kendi kendine dedi ki: “Vallahi, benim için iki yoldan hangisi olursa, gam çekmem. Nasıl olsa Resulullah’ın mektubunu vermiş, vazifemi yapmış bulunuyorum.”

Kisra, öfkesi geçtikten sonra, elçinin içeri alınmasını emretti. Onu hire’ye kadar arattırdı ise de bulduramadı. Abdullah bin Huzafe Hazretleri, Medine’ye gelip durumu Peygamberimize haber verdi. Kisra’nın kızarak mektubu yırttığını söyleyince, Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Parça parça olsunlar! O, benim mektubumu parçaladı. Allah da, onun mülkünü, saltanatını parçalasın! O, kendi eliyle mülkünü parça etmiş oldu! Ey Allah’ım! Onun mülkünü, saltanatını parçala!” Allahü Teala, Resulünün duasını kabul etmiş, Kisra oğulları tarafından bir gece hançerlenerek parça parça edilmişti. Hazreti Ömer zamanında da bütün İran toprakları zaptedilerek Müslümanların eline geçti.

Abdullah bin Huzafe Hazretleri, Hazreti Ömer devrinde Bizanslılarla yapılan bir savaşta birçok Müslümanla birlikte esir düşmüştü. Bizanslılar, ellerine geçirdikleri esirlere önce Hristiyanlık telkini yapar, kabul ettiği takdirde serbest bırakırlardı; aksi halde çeşitli işkencelerle öldürürlerdi. Abdullah bin Huzafe’nin, sahabenin ileri gelenlerinden biri olduğunu öğrenen kral, ona ayrı bir ehemmiyet veriyor, Hristiyanlığı kabul etmesi için devamlı telkinlerde bulunuyordu.

Fakat Abdullah bin Huzafe bu tekliflerin hiç birisine kulak asmıyor, Kelime-i Şehadet’i söylemeye devam ediyordu. Kral henüz ümidini kesmemişti. Hazreti Peygamber’in yakın arkadaşlarından biri Hristiyanlığı kabul etseydi, gün geçtikçe yayılarak Bizans’ı tehdit eden Müslümanlar arasında panik meydana getirecek ve Hristiyanlık âlemi için büyük bir muvaffakiyet olacaktı. Onun için kral, Hazreti Abdullah’ın Hristiyan olması halinde kavuşacağı dünyevi ödülleri artırıyor, yeni tekliflerde bulunuyordu.

En sonunda şöyle bir teklifte bulundu: “Hristiyan olmayı kabul ettiğin takdirde, kızımı veririm, seni saltanatım ve mülküme ortak ederim.” İlk Müslümanlardan olup, Mekkelî müşriklerin daha önceki işkencelerine katlanmış olan Hazreti Abdullah, izzetle haykırarak şu cevabı verdi: “Değil bütün Bizans topraklarını, Arap ve Acem topraklarını da versen, bir an olsun dinimden dönmem!” Bunun üzerine kral, Hazreti Abdullah’a; “Öyle ise öldürüleceksiniz.” dedi.

Hazreti Abdullah; “Buna gücünüz yetebilir, ama imanımı kalbimden çıkarıp atamazsınız!” diye cevap verdi. Abdullah bin Huzafe’den beklediği neticeyi alamayan Bizanslılar, Hazreti Abdullah’ı çarmıha gerdiler ve okçular devamlı olarak ellerine ve ayaklarına yakın yerlere ok yağdırdılar. Bu arada yine Hristiyanlık telkinlerine devam ediliyordu. Aynı zamanda bir kazan su kaynatılmış ve Hristiyan olmayı reddetmiş diğer Müslümanlardan biri getirilmiş, kazana atılmak üzere bekletiliyordu. Derken o Müslüman kaynar suya atıldı. Etrafta bulunanlar ve Hazreti Abdullah bu fecî durumu gördüler.

Sonra kazanın yanına Hazreti Abdullah getirildi. Bu esnada Hazreti Abdullah ağlamaya başladı. Kral, Hazreti Abdullah’ın korkusundan ağladığını zannederek tekrar Hristiyan olmasını teklif etti. Hazreti Abdullah yine teklifleri reddetti. Bunun üzerine kral: “O halde niçin ağlıyorsun?” diye sordu. “Ben korkumdan ağlamış değilim. Biz Müslümanlar Allah yolunda ölümden korkmayız. Benim ağlamamın sebebi şudur ki; başımda ki saçlarım, adedince canlarım bulunsa da, onlardan her biri böyle Allah yolunda ölüme gitse, diye düşündüm ve böyle bir düşünce beni ağlamaya sevk etti.” diye cevap verdi.

İslam izzetinin müşahhas bir timsali olan Hazreti Abdullah’ın bu sözleri karşısında kral yeni bir teklifte bulundu: “Başımdan öpersen, seni serbest bırakacağım.” Bizans saltanatına ortaklık teklifi karşısında bile imanından fedakârlık göstermeyen Hazreti Abdullah, bir Hristiyanın başından nasıl öperdi? Şöyle mukabil bir teklifte bulundu: “Burada bulunan bütün Müslüman esirleri serbest bıraktığın takdirde, dediğini yaparım.” Hazreti Abdullah, kralın başını öpmeye giderken şöyle düşünüyordu: “Bu adamın, Allah’ın düşmanlarından biri olduğuna inanıyorum. Bu başı ise, ancak Müslüman kardeşlerimi serbest bırakacağı için öpüyorum.”

Hazreti Abdullah, kralın başını öptü ve o da sözünde durarak 80 Müslüman esiri serbest bıraktı.

Abdullah bin Huzafe’nin imanından gelen izzet ve fedakârlık, 80 Müslümanın kurtarılmasına ve daha nice ellerin imanını kurtarmasına vesile olmuştu. Esirlerle birlikte Medine’ye dönen Hazreti Abdullah, Hazreti Ömer tarafından karşılandı. Hazreti Ömer, Abdullah’ı tebrik etti ve orada bulunan Müslümanlara hitaben; “Abdullah, kralın başından öperek 80 Müslüman kardeşimizin kurtuluşuna vesile olmuştur. Onun için, Abdullah’ın başından öpmek her Müslümana bir vazifedir. İşte ilk önce ben öpüyorum.” dedi ve başından öptü.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası