ABDULLAH BİN ZÜBEYR

Abdullah bin Zübeyr Eshab-ı Kiram, Hadis ve fıkıh alimi
A- A+

Eshab-ı Kiram’dan. Babası, Aşere-i Mübeşşere’den yani Cennet’le müjdelenen on Sahabiden biri olan Zübeyr bin Avvam, annesi Ebu Bekr-i Sıddık’ın kızı Esma, teyzesi Müminlerin annesi Aişe-i Sıddika’dır. Nesebi Abdullah bin Zübeyr bin Avvam bin Hüveylid bin Esed bin Abdüluzza bin Kusay el-Kureşî el-Esedî’dir.

Medine’de Muhacirlerden ilk dünyaya gelen çocuk odur. Hicretten yirmi ay sonra (veya birinci senede) Medine yakınındaki Kuba’da dünyaya gelince, Muhacirler çok sevinip rahatladılar. Çünkü Yahudiler; “Biz Muhacirlere sihir yaptık, çocukları olmayacak.” diyorlardı. Bu mübarek zatın doğumu, Yahudilerin yalanlarını ortaya çıkararak hesaplarını boşa çıkardı. Resulullah Efendimiz dua edip, ismini “Abdullah”, künyesini de “Ebu Bekr” koydu. Diğer künyesi “Ebu Hubeyb” idi. Babaannesi Hazreti Safiyye, Resulullah’ın halası idi.

Hişam bin Urve ve Fatıma binti Münzir şöyle anlatmışlardır: “Annesi Medine’ye hicret ettiği sırada, Abdullah bin Zübeyr dünyaya geldi. Annesi daha onu hiç emzirmeden, kucağına alıp doğruca Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme götürdü. Peygamber Efendimiz çocuğu kucağına alıp bir hurma istedi. Hurma bulunup getirilinceye kadar bekledi. Getirilince, hurmayı mübarek ağzına alıp çiğnedi, sonra da suyunu Abdullah bin Zübeyr’in ağzına verdi. Onun midesine ilk giren şey bu oldu ve bunun çok bereketine kavuştu.”

Yedi yaşında iken babası tarafından Peygamberimize getirildiğinde O’na biat etme şerefine kavuştu. Hazreti Ebu Bekr devrinden itibaren yavaş yavaş çocukluk hayatından çıkarak, Hazreti Ömer zamanında kendini göstermeye başladı. 14 (m. 636) senesinde on iki yaşlarında iken, babası ile Yermük Savaşı’na gitti. Zübeyr bin Avvam, onu sahabeden biri ne emanet ederek savaşa katıldı. Kendisi de babasını savaşırken at üzerinden seyretti. Yine dört sene sonra, 18 yılında babası ile birlikte Amr bin As’ın kumandanlığında Mısır’ın fethine katıldı.

29 (m. 649) senesinde, Abdullah bin Sa’d ile Afrikiyye harbine katıldı. Yüz yirmi bin düşman askeri ile yirmi bin İslam mücahidi savaşırken, o birkaç mücahid ile Bizans ordusu kumandanı, Roma asilzadesi Gregorios’u öldürdü. Bu başarısı üzerine düşman kuvvetleri bozuldu. Zaferin kazanılmasında mühim bir rol oynadı.

Abdullah bin Zübeyr, hicretin otuzuncu senesinde Sa’id bin As kumandasındaki ordu ile Horasan seferinde bulundu. Aynı sene Hazreti Osman tarafından Kur’an-ı Kerim’in nüshasının çoğaltılması için toplanan ilmî heyete davet edildi. Hazreti Osman’ın şehit olduğu gün, onu büyük bir gayretle müdafaa etti. Ertesi sene 36’da meydana gelen Cemel vakasında babasının yanında idi.

Hazreti Muaviye, 60 (m. 680) senesinde vefat ettikten sonra, yerine oğlu Yezid iktidara geçti. Abdullah bin Zübeyr, ona biat etmeyip, Hazreti Hüseyin ile beraber Mekke’ye geldi. Yezid de Abdullah bin Zübeyr üzerine bir ordu gönderdi. Bu ordunun kumandanlığını Abdullah bin Zübeyr’in baba bir kardeşi Amr bin Zübeyr yapıyordu. Bu orduyu mağlup ederek onu esir aldı. Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da şehit olduğunu işittiği zaman, Yezid’in adamlarını Hicaz’dan çıkartarak, kendi namına hilafet ilan etti. Bu hadiseler üzerine, Mekke ve Medine halkı kendisine biat etti. Böylece 61 (m. 680-681)’de Abdullah bin Zübeyr bütün Hicaz’a hakim oldu.

Bu hadiselerden iki yıl sonra, Yezid’in gönderdiği Müslim bin Ukbe, Harre Savaşı sonunda Medine-i Münevvere’yi ele geçirdi. Bundan sonra Mekke üzerine giderken, Müslim bin Ukbe vefat edince, yerine geçen Husayn bin Numeyr 64 (m. 683) senesi Muharrem ayında Abdullah bin Zübeyr’i Mekke’de altmış dört gün muhasara etti. Rebiülevvel ayında Yezid’in ölüm haberi gelince, muhasarayı kaldırarak Şam şehrine geri döndüler. Bu sırada Kâbe-i Muazzama yanınca, Abdullah bin Zübeyr yeniden yaptırarak Hacerü’l-esved’i de içeriye aldırdı. Peygamber Efendimizin türbesini tamir ettirdi. Yezid’in vefatından sonra Hicaz, Yemen, Irak ve Horasan halkı kendisine biat edip, halife olarak tanıdılar. Dokuz sene Mekke’de halife oldu. Yalnız Mısır ve Şam bölgesi Emevîlerin elinde kaldı.

684 (H. 65) senesinde, Mekke’ye gelerek Abdullah bin Zübeyr’in yanında yer almış olan bozuk itikatlı Haricîler oradan ayrıldılar. Ayrılmalarının sebebi şu hadise idi: Bir gün Haricîlerin kendi aralarında şöyle bir konuşma geçti: “Biz Abdullah bin Zübeyr’in yanında yer aldık. Ancak onun ne görüşte olduğunu bilmiyoruz; belki de bizim görüşümüzde değildir. Gidip onun ne düşüncede olduğunu öğrenelim.” Bu karardan sonra Abdullah bin Zübeyr’in huzuruna gittiler; “Senin görüşünü öğrenmek için geldik. Eğer doğru, yani bizim gibi düşünüyorsan sana biat ederiz. Yoksa, seni bu itikadını bırakmaya davet ederiz.” dediler ve; “Şeyhayn yani Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer hakkında ne dersin?” diye sordular. Abdullah bin Zübeyr; “Onlar hakkında sadece hayır söylerim.” diye cevap verdi. “Peki Osman hakkında ne diyorsun? O, Resulullah tarafından Medine-i Münevvere’den kovulan Hakem bin Ebü’l-As’ı Medine’ye kabul etti. Mısırlılara verdiği sözün aksini yazdı.” diye sordular ve Hazreti Osman’ın şanına layık olmayan ithamlarda bulundular. Sonra; “Baban Zübeyr ve Talha hakkında ne diyorsun?” diye sorup, onların da şanlarına yakışmayacak sözler söylediler. “Eğer bunlar hakkında bizim gibi düşünüyorsan, biz senin yanında yer alır ve sana yardım ederiz. Şayet bizim düşüncemizi kabul etmezsen, baban ve arkadaşı Talha’yı haklı görür, Osman’ın hilafetini kabul edersen, Allahü teala, bizim elimizle senden intikamını alır.” diye ilave ettiler.

Onların bu konuşmalarına Abdullah bin Zübeyr şöyle cevap verdi: “Sizin o büyükler hakkında böyle konuşmanız, asla doğru değildir. Çünkü Allahü teala, Musa Aleyhisselam ile kardeşi Harun Aleyhisselam’ı, en azılı kafirlerden olup ilahlık davasında bulunan Fir’avn’a gönderirken, gayet yumuşak konuşmalarını emretti. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilmektedir: ‘İkiniz Fir’avn’a gidin. Çünkü o gerçekten pek azgınlık etti. Ona yumuşak muamelede bulunun. Yumuşak söz söyleyin. Olur ki, nasihat dinler, yahut Allahü tealanın azabından korkar.’ (Taha suresi: 43-44) Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ise, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar: ‘Ölmüş kimselere sövmek suretiyle dirilere eziyet etmeyiniz!’ Bunun için Resulullah Efendimiz, İkrime bin Ebu Cehl’e eziyet vermemek, onu üzmemek için babası Ebu Cehl’e sövmeyi, lanet etmeyi yasaklamıştır. Halbuki, Ebu Cehl, Allahü tealanın ve Resulünün düşmanı idi. Hicretten önce, Resulullah Efendimize buğz ve düşmanlık etmiş, hicretten sonra da muharebede bulunmuştu. Hepsi bir tarafa, azılı bir müşrik olması günah olarak ona kafi idi. Kafir olduğu halde, lanetlenmesine müsaade edilmemesi babama, arkadaşı Hazreti Talha’ya ve diğer Eshab’a söylediğiniz sözlerden vazgeçmeniz için yeterli bir sebeptir.” Bundan sonra, ertesi gün tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.

Ertesi gün Haricîler, kararlaştırılan saatte geldiler. Abdullah bin Zübeyr gelip yüksekçe bir yere oturdu. Allahü tealaya hamd ve Resulüne salat ve selam getirdi. Sonra Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer’den çok güzel bahsetti. Hazreti Osman’ın hilafetiyle ilgili olarak da şunları söyledi: “Osman bin Affan’ın durumunu bugün benden daha iyi bilen hiç kimseyi bilmiyorum. Hakem bin Ebü’l-As’ı Resulullah Efendimizin mübarek izinleri ile Medine-i Münevvere’ye kabul etmiştir. Yaptığı işlerde faydalar var idi. Mısırlıların ele geçirip getirdiği, içinde bazı kimselerin öldürülmesi emredilen mektubu kendisinin yazmadığını belirtip şöyle dedi: ‘Bunu ben yazmadım. Dilerseniz o yazdığıma dair delilinizi getiriniz, deliliniz yoksa ben size yemin edeyim.’ Allahü teala yeminin kabul edilmesini emrediyor. Hele Resulullah’ın da damadı, imametteki vekili, onun sebebiyle ağaç altında Biat-ı Rıdvan’ın yapıldığı Hazreti Osman’ın yeminini elbette kabul etmek lazımdır. O, ancak hak olan bir şeye yemin eder. Resulullah Efendimiz buyuruyor ki: ‘Kim Allahü tealaya yemin ederse tasdik edilsin. Yemin edilen kimse de razı olsun.’”

Hazreti Osman, Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer gibi Müminlerin emiridir. Ben onu sevenin dostu, ona düşman olanın düşmanıyım. Babam ve arkadaşı Talha Resulullah Efendimizin iki Sahabisidir. Hazreti Talha’nın Uhud muharebesinde parmağı kesilince, Resulullah Efendimiz; “Parmağı Talha’dan önce Cennet’e girdi.” ve; “Talha, Cennet’e girmesine vesile olacak bir iş yaptı.” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr, Uhud Harbi’nden bahsedilince şöyle buyurdu: “Uhud harbinin hepsi veya çoğu Talha’ya aittir.”

Zübeyr bin Avvam, Resulullah Efendimizin havarisidir. Resulullah Efendimiz onu bu sıfatla zikretmişler, Talha ile beraber cennetlik olduğunu bildirmişlerdir. Nitekim Allahü teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurdu: “Sana, ağaç altında ellerini uzatarak söz verenlerden Allahü teala razı oldu. Hepsini sevdi.” (Feth suresi: 18) Ayrıca onların Allahü tealanın ve Resulünün gadabına uğradıklarına dair bir haber bize ulaşmadı.

Onların hak olarak yaptıklarına gelince, onlar zaten buna layıktırlar. Şayet onlarda bir zelle (sürçme) meydana gelmişse, o zelleyi onların Resulullah’a yaptıkları hizmetlerin hürmetine gidermek Allahü tealanın affındandır.

Haricîler bu sözler karşısında verecek cevap bulamadılar ve dönüp gittiler.

Abdullah bin Zübeyr elinde bulunan yerlere, kendine sadık kimseleri göndererek, hükümeti kuvvetlendirmeye başladı. Emevîlerin iktidarı zayıfladı. Ancak Abdullah bin Zübeyr’in en yakın taraftarlarından ve lehine çalışan kumandanlarından Dehhak el-Fihri’nin, Mercü Rahit Savaşı’nda mağlup olup şehit edilmesi, Emevîleri rahatlattı. Bu arada kendisi de Haricîleri sıkıştırdı.

Abdülmelik bin Mervan Emevîlerin başına geçince, Şam ve Mısır’da hükümeti kuvvetlendirdi. Sonra Haccac bin Yusuf es-Sekafî’yi Hicaz’a gönderdi. Haccac, 72 (m. 691)’de Mekke-i Mükerreme’yi kuşattı. Ebu Kubeys dağı üzerine mancınık kurup, oradan Mescid-i Haram üzerine taşlar atarak şehri tahrip etti. Muhasara altı buçuk ay sürdü. Bu esnada, Abdullah bin Zübeyr’in gösterdiği kahramanlık ve yiğitlik, her türlü tarifin üstündedir.

Abdullah bin Zübeyr, bu savaş sırasında bir gün annesini ziyarete gitti. Âmâ ve hasta bulunan, fakat çok kuvvetli bir imana sahip olan o büyük Sahabiye, oğlu (teselli etmek için); “Ölümde rahatlık vardır.” deyince, o mübarek annesine; “Sen galiba benim ölümü mü temenni ediyorsun.” dedi. Annesi; “Hayır. Ben senin galip veya mağlup olduğunu öğrenmedikçe ölmeyi arzu etmiyorum. Sen ya Allah yolunda şehit olursun, ben de bu acıya sabrederek mükafatını Allahü tealadan beklerim veya zafer kazanırsın ben de bununla sevinirim.” diye karşılık verdi.

Abdullah bin Zübeyr şehit olmadan bir gün önce, taraftarları dağıldı. Aralarında, oğulları Hamza ve Hubeyb’in de bulunduğu on bin kadarı Haccac’a teslim oldu. Yalnız Zübeyr isminde ki oğlu yanında kaldı. Bu halde annesini tekrar ziyaret etti. Annesi Esma Hatun, savaşa devam etmesini söyleyerek nasihat ve dua etti. Tekrar savaş meydanına atılan Abdullah bin Zübeyr, hücum ettiğinde, karşısındaki kuvvetleri darmadağın ediyordu. Bir aralık Kâbe’de “Makam” denilen mübarek yerde iki rekat namaz kıldı. Yeniden harbe girdi. Bu esnada alnına gelen bir mancınık taşı ile ağır şekilde yaralandı. Yüzünden kan akmaya başladı. Bir anda her tarafını saran Haccac’ın askerleri, üzerine atılıp şehit ettiler.

73 (m. 692) senesinde şehit olduğu zaman, yetmiş üç yaşında idi. Annesi, Haccac’ın karşısına çıkıp, acı ve doğru sözler söyledi. Birkaç ay sonra da vefat etti. Abdülmelik bin Mervan, Kâbe’nin bir duvarını yıktırarak yeniden yaptırdı. Hacerü’l-esved’i eski yerine koydurup son şeklini verdi. Bugünkü Kâbe’nin üç duvarı Abdullah bin Zübeyr, bir duvarı da Abdülmelik bin Mervan yapısıdır.

Abdullah bin Zübeyr, gündüzleri oruç tutarak, geceleri de namaz kılarak geçirirdi. Çok namaz kılması sebebiyle, kendisine Mescid güvercini denmiştir. Yedi gün bir şey yemediği olurdu. Çok cesur, kuvvetli ve kahraman idi.

Abdullah bin Zübeyr, Peygamber Efendimizden bizzat işiterek hadis-i şerif rivayet etti. Ayrıca babasından, Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’dan, teyzesi Hazreti Aişe’den, Hazreti Ali ve Süfyan bin Ebu Züheyr es-Sekafî’den hadis-i şerifler bildirdi. Kendisinden de, kardeşi Urve, oğulları Amir ve Ubad, yeğeni Muhammed bin Urve, Ebu Ziban, Urve bin Amr-i Selmanî, Ata bin Ebu Rebah, Tâvus, Amr bin Dinar, Vehb bin Keysân, Sabit-i Benanî ve diğer zatlar rivayet etti.

Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

“Bulut ve meleklerin onun korkusundan kendisini tesbih ettiği Allahü teala’yı noksan sıfatlardan tenzih ederim.”

“Dünyada ipek giyen, ahirette giyemez.”

“Nikahı ilan ediniz.”

“Süt emen ve süt emilen biri birbirine namahrem değildir.”

“Peygamber Efendimiz iftitah tekbiri alırken parmaklarını kulak yumuşaklığına değdiriyordu.”

“Herhangi bir memlekette vefat eden Eshabımdan biri, kıyamette mahşer yerine giderken, o memleketin Müslümanlarına önder olur ve onların önlerini aydınlatır.”

“Benim mescidimde kılınan namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan namazlardan efdaldir. Mescid-i Haram’da (Kabe’de) kılınan bir namaz, burada kılınan yüz namazdan efdaldir.”

“Allah yolunda bir gece nöbet tutmak, bin gün gündüzü oruçlu geçirmekten efdaldir.”

“Eğer Allah’dan başkasını dost edinseydim, ümmetimden Ebu Kuhafe’nin oğlunu dost edinirdim. Ancak o, din kardeşim ve mağarada ki arkadaşımdır.”

Abdullah bin Zübeyr, Kur’an-ı Kerim’i ezberlemişti. Eshab-ı Kiramın tefsir, hadis ve fıkıh âlimlerinden ve Abadile’den (dört Abdullah) biridir. Kendisinden Sahihayn’da (Buharî ve Müslim) otuz üç hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bunların altı tanesi Buharî’dedir. Rivayet ettiği otuz üç hadis-i şerifin tamamı, Ahmed bin Hanbel’in Müsned adlı hadis kitabında mevcuttur. Hazreti Osman’ın zamanında, Kur’an-ı Kerim nüshalarını çoğaltma heyetinde bulundu. İslamiyette ilk olarak yuvarlak gümüş parayı, Mekke-i Mükerreme’de Abdullah bin Zübeyr bastırdı. Paranın bir yüzünde, “Muhammedün Resulullah” diğer yüzünde, “Allah vefakar ve adaletli olmayı emretti” manasında bir cümle yazılı idi.

Abdullah bin Zübeyr, kahramanlık ve cesaretiyle birlikte çok ibadet ederdi. Namazda o kadar huşu ve huzur içinde bulunurdu ki, görenler cansız zannederlerdi. Gündüzleri oruç tutardı. Babası onun hakkında; “İnsanların Ebu Bekr-i Sıddık’a en çok benzeyeni dir.” buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz, Habeşistan hükümdarı Necaşî’nin hediye ettiği harbeyi (kısa mızrak şeklinde bir silah) yanında taşır, namaz kılarken sütre olarak önüne koyardı. Dört halife de bunu yanlarında taşırlardı. Bundan sonra Abdullah bin Zübeyr’in eline geçince, şehit olununcaya kadar yanından ayırmadı.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası