Hindistan’da yetişen evliyanın büyüklerinden. Yaklaşık 943 (m. 1536) yılında Mendev’de doğdu. 1015 (m. 1606) yılında Medine’de vefat etti. Bakî Kabristanı’na defnedildi.
Babası Şeyh Veliyyullah, Mendev’in ileri gelenlerindendi. Başlarından geçen bazı hadiselerden sonra Burhanpur’a yerleşmişti. Burhanpur’da da halkın ikramını görmüş, fakat kısa bir zaman sonra vefat etmişti. Babasını kaybeden Abdülvehhab, hemen akabinde annesini de kaybedince yetim ve öksüz kaldı.
Abdülvehhab Müttekî, küçük yaşta kendini ilme verip büyük bir âlim olmak için şehir şehir dolaşmaya başladı. Dekken ve Seylan gibi ilim merkezlerine gitti. Buralardaki ulema ve evliyanın sohbetlerine katıldı, onlardan ders alıp ilim öğrendi. İlmini daha da arttırmak için Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Orada, büyük hadis âlimi ve velî Şeyh Ali Müttekî hazretlerinin namını duymuştu. Huzuruna vardı. Talebeliğe kabul etmesini arz edince Ali Müttekî onun kim olduğunu sordu. Abdülvehhab da kendini tanıtınca Ali Müttekî; “Baban Veliyyullah, benim arkadaşımdır. Seni talebeliğe kabul ettim. Arzu edersen yanımda kâtip olarak kal.” buyurdu.
Abdülvehhab, hocası Ali Müttekî’nin huzurunda yetişmeye başladı. Hocasının teliflerini, tashihlerini ve karşılaştırmalarını yazmakla meşgul oldu. Hocasının eserlerini yazmak için akıl almayacak derecede uğraştı. Onikibin beytlik bir kitabını oniki gecede yazdı. Ali Müttekî hazretlerinin hususî teveccühlerine kavuştu. Evliyalık makamlarında hâl sahibi oldu. Bir defasında hocasının; “Allah yolunda bulduğum kardeş Abdülvehhab’dır.” sözüne mazhar oldu.
Ali Müttekî hazretlerine oniki yıl hizmet etti. Hocası 975 (m. 1567) senesinde vefat edince onun yerine geçti. İlim, amel, hâl, ittiba, istikamet, terbiye, sohbet, ifade, ilim talebesine yardım, şefkat, gariplere ve fakirlere kucak açma, insanlara nasihat, nuraniyet ve diğer iyilik hususlarında yüksek üstadının hakikî vârisi ve sadık talebesiydi. Harameyn halkı, Yemen, Şam ve Mısırlılar, kendisinin üstünlüğünü kabul edip sohbetiyle şereflenmek için koştular.
Abdülvehhab Müttekî hakkında Yemenli bir evliya, Mekke ve Medine halkına bir mektup göndererek; “Ey Harameyn halkı! İçinizde Allahü tealanın nurunu saçan Abdülvehhab’ın kıymetini biliniz ve ondan istifade etmeye bakınız.” yazmıştır. Yemen’de tanınan ve halk arasında meşhur olan Seyyid Hatem, yüksek hâller, kerametler sahibi bir kimseydi. Abdülvehhab ile görüşmek için yollara çıktı ve Mekke’ye geldi. Görüşmek için izin istedi. Abdülvehhab hazretleri ise; “Kalblerin görüşmesi yeterlidir, bedenen görüşmeye ihtiyaç yoktur.” buyurunca Seyyid Hatem; “Bu söze bile razıyım.” diyerek geri dönüp görüşmeden ayrıldı.
Abdülvehhab Müttekî kırk yaşlarında evlendi. Eline geçen parayı fakirlere, muhtaçlara, ilim öğrenen talebeye ve din-i İslam’ın yayılmasına çalışan kimselere dağıtırdı. Kendisine alacağı kitaplar ve günlük yiyecek için para ayırırdı. Peygamber Efendimizi ziyarete gelenlere hususî muamele ederdi.
Abdülvehhab Müttekî’nin hafızası çok kuvvetli olup öğrendiğini uzun yıllar unutmazdı. Kamus lügati ezberindeydi. Fıkıh ve hadiste dahi öyle idi. Arabî alet ilimlerini de iyi bilirdi. Senelerce Harem-i şerifte bu ilimlerin dersini verdi. Osmanlı sultanlarının hediyelerini kabul etti. Seyyid Sıbgatullah kendisine Medine’de bir hangah bina etti.
Bir gün istidraçtan söz açılmıştı. Buyurdu ki: “Fasıklara ve bidat sahiplerine de bir kuvvet verilir ve onunla avamın kalblerini çekebilirler. Dinde sağlam olmayanları yoldan çıkarırlar.” Buna uygun olarak başından geçen şu hadiseyi anlattı: “Bir zaman yolculukta bir şehre uğradım. Şehrin kadısı Şafiî mezhebindeydi. İsmi Abdülaziz idi. Dervişleri, yolcuları himaye ederdi. Beni de o kıyafetle görünce yanıma gelip oturdu. Konuştuk. Şehrinizde sohbet edebileceğimiz salih kimseler var mı?” dedim. “Gönül sahibi bir adam var. Çokları ona bağlılar. Lakin zahirde bazı haramları işlediğinden biz onu arayıp sormuyoruz.” dedi. Ertesi gün o adamın olduğu yere gittim. Baktım ki yüksek bir yerde iki üç kişi ile birlikte oturuyordu. Cemaat ise erkek-kadın karışık idiler. Biz içeri girince; “Merhaba.” dedi. Bir müddet sonra kadehler gelip şarap dağıtılmaya başlandı. Bana da işaret edip; “Haydi sen de iç.” dedi. “Haramdır, içilmez.” dedim. Ne kadar ısrar ettiyse, ben sözümde durup içmedim. “İçmezsen bak sana ne yaparım.” diye tehdit etti. Sonunda üzgün ve kederli bir hâlde oradan kalktım. Arkadaşlarımın yanına geldim. Yemek hazırdı. Canım yemek istemedi, öyle uykuya daldım. Kimseye de başımdan geçeni anlatmadım. Rüyada, ağaçlar, meyveler ve pınarlarla dolu güzel bir bahçe gördüm. Yolu dikenli ve sıkıntılı idi. Ona gitmek pek zor göründü. Şarap dağıtan adam çıkageldi. Elinde şarap kadehi vardı. “Al bunu iç, seni bu bahçeye götüreyim.” dedi. Rüyada da o haramı alıp içmedim. Bu esnada uyandım. Lâ havle okudum. Bana ne oluyor, rüyada da aynı şeyi gördüm, dedim. Kalktım, Resul-i Ekrem’e sığındım. Tekrar uyudum. Bu sefer Peygamber Efendimizi gördüm. Huzuruna vardım. Mübarek elinde asa (baston) vardı. Aniden o bidat sahibi adam göründü. Resulullah bastonu ona fırlattı. O köpek şekline girdi ve Resulullah’ın huzurundan kaçtı. Peygamberimiz sonra bana dönerek; “O kaçtı, bir daha bu şehirde duramaz.” buyurdular. Uyandım. Abdest alıp iki rekat namaz kıldım ve şükrettim. O adamın olduğu tarafa gittim. Gördüm ki orada hiç nesne yok. Ben gitmeden kaçıp gitmişti. Oradakiler; “Birkaç saat önce evini yıkıp buradan toparlanıp gitti.” dediler.
Abdülvehhab Müttekî hazretleri buyurdu ki: “İlim gıda gibidir. Ona her zaman ihtiyaç vardır. Faydası da umumîdir.”
Kendisine dediler ki: “Talibin devamlı zikirde olması lazımdır diyorlar. Bu nasıl olur?” Buyurdu ki: “Hayırlı amelle meşgul olan, daima zikirdedir. Namaz kılmak zikirdir. Kur’an okumak zikirdir. Din ilimleri öğretmek ve öğrenmek zikirdir. Her hayırlı amel zikirdir.”
“Selef-i salihîn’in yolu, çeşit çeşit iyi işleri yapmak, ahlâkını güzelleştirmek ve ilmi yaymak idi.”