Anadolu velîlerinden. Sivrice ilçesine bağlı Çöke köyünde 1169 (m. 1756) tarihinde doğdu. Doğum tarihi ihtilaflıdır. 1267 (m. 1851) senesinde Üsküdar’daki evinde vefat etti. Karacaahmet mezarlığına defnedildi. Berzencî ailesindendir.
Küçük yaşta Elazığ Medresesinde tahsile başladı. Sonra tahsil hayatına Diyarbakır’da devam etti. Diyarbakır’da tahsili sırasında, bütün derslerden geri kalması üzerine, arkadaşları onunla alay ederlerdi. Bu durumu hocası öğrenince, onun daha çok rencide olmaması için, yanına çağırarak; “Şimdiye kadar okudukların ve öğrendiğin bilgi sana kafidir. Köylerde çok rahat imamlık yapabilirsin. Var git oralarda kısmetini ara.” dedi. Bunun üzerine medrese tahsilini bırakarak, şehirden ayrıldı.
Yolda bir hanın önünden akmakta olan bir çayın kenarında oturup düşünürken, çayın içerisindeki taşların, suyun şiddetli akıntısından yusyuvarlak olduklarını ve pırıl pırıl parladıklarını gören genç Abdurrahman, üzüntü ve kırık bir kalb ile; “Ya Rabbi! Beni sen yarattın. Bu dersleri anlayamamam da senin kudretin iledir. Senin emrinde akan sular, şu taşları nasıl yusyuvarlak yapıyor ve parlatıyorsa, sen de benim zihnime kuvvet ihsan et de, rızana kavuşturacak ilim deryasından biraz nasib alayım.” diye Allahü tealaya yalvardı. Daha sonra yorgunluğu sebebiyle uykuya daldı. Rüyasında, yanına nuranî üç zat gelerek, yanlarında getirdikleri bir çuval darıyı Abdurrahman Molla’ya nöbetleşe yedirdikten sonra, kaybolup gittiler. Abdurrahman Harputî uyanınca, içinde bir ferahlık bir sevinç duydu ve zihninin açıldığını hissetti.
Abdurrahman-ı Harputî bu hadiseden sonra medreseye geri döndü. Arkadaşları onu aralarında görünce yine alay etmeye başladılar. Fakat bunlara hiç aldırış etmedi. Ders saatinde hocasının huzuruna çıkarak elini öptü ve müsaade isteyerek yerine oturdu. Cevapsız kalan bazı sorulara, Abdurrahman Efendi cevap verince, hocası dahil herkes hayret içinde kaldı. Hocasının geçmiş derslere ait sorularını da rahatlıkla cevaplandırdı. Aradan kısa bir zaman sonra yapılan imtihanda birincilik alınca, hocası ona icazet, diploma vererek İstanbul’a gönderdi.
Abdurrahman-ı Harputî, İstanbul’a gitti ise de bir vazife verilmemesi üzerine memleketine döndü. Burada taliplere ders vermekle meşgul oldu. Bir müddet sonra tekrar memleketini terk ederek İstanbul’a gitti. Bir gün vakit namazını kılmak için girdiği Ayasofya Camii’nin duvarında asılı bir levhaya gözü takıldı. Levhanın altındaki kağıtta; “Bu levhadaki ibareyi, her kim doğru olarak hallederse, mükafatlandırılacaktır.” yazıyordu. Hemen bir kağıda ibareyi bütün kaideleri ile çözen Abdurrahman-ı Harputî, kağıdın altına “Daha başka mânaların da mevcut olduğu ibareden anlaşılmakta ise de, kağıdım olmadığı için bu kadarıyla iktifa edilmiştir.” diye bir şerh koyarak adını ve adresini yazdı ve tahlilnamelerin içine bıraktı.
Ertesi gün kağıtlar sultanın huzurunda teker teker tetkik edildi. Bu tetkik esnasında Abdurrahman Efendi’nin yaptığı tahlilin diğerlerine göre, daha yüksek bilgilerle donatılmış olduğu anlaşıldı ve Abdurrahman Efendi irade-i seniyye ile saraya davet edildi. Kendisine mesleğinin gereği kıyafetler giydirilerek sultanın huzuruna çıkarıldı. İkinci Mahmud Han; “Siz benim hocamsınız.” diyerek yanına oturttu ve büyük iltifatlarda bulundu. Üsküdar’da bir ev verildi ve evlendirildi.
Bu sırada Osmanlı Devleti içerisinde yeniçeri isyan ve zorbalıklarının önü alınamaz bir hâle gelmişti. Tâlim ve eğitim kabul etmiyorlar, savaşa çıkmayı da reddediyorlardı. Kendilerine harp fenlerinin öğretilmesini isteyen din ve devlet adamlarına karşı harekete geçtiler. Bunun üzerine İkinci Mahmud Han vezirleri ve ulema sınıfını toplantıya çağırdı. Abdurrahman-ı Harputî hazretleri de bunlar arasında idi. Yeniçerilerin artan zorbalıklarından bahisle ne yapılması gerektiği soruldu. Mesele son derece nazikti. Yeniçeriler tekrar isyan ederek devlet ileri gelenlerinin kellelerini istemeye başlamışlardı. Tamamen bid’at yuvaları haline gelen Bektaşî tekkeleri de kendilerini tahrik ediyordu. Sonuçta ulema birlik içerisinde bunların öldürülmeleri caizdir diye fetva verdi. Savaşın başlangıcı olmak üzere sancak-ı şerifin çıkarılması kararlaştırıldı. Fakat sancağı şerifin açılması çok önemli bir hadiseydi. Bu işin dönüşü yoktu. Yeniçeriler ile yapılacak mücadelenin sonu ise kestirilemiyordu. Bu sebepten karar alınmasına rağmen herkeste bir tereddüd vardı. İşte bu devlet adamlarının çekingen ve kararsız hâlleri sırasında Abdurrahman Harputî hazretleri söz aldı.
“Bu din ve devletin ayakta kalması Allahü tealanın istediği şeyse yeniçerileri vururuz, yok ederiz. Değilse biz de bu din ile beraber batıp gideriz, daha ne ihtimal kaldı?” diyerek kalplerdeki şüpheleri giderdi. Herkes tek bilek tek yürek oldu. Nitekim bu inanç ve imanla harekete geçerek yeniçeri ocağını ortadan kaldırdılar ve bozulmuş bektaşî yuvalarını kapattılar.
Kürd Hoca ünvanı ile de meşhur olan Abdurrahman-ı Harputî hazretleri sonra Şam’a giderek Emeviyye Camii İmamı Said Efendi’nin derslerinde bulundu. Ayrıca Nakşibendiyye yolunu Muhammed Sadık Erzincanî’den öğrenerek icazet, diploma aldı. Oğlu Mustafa Tevfik Efendi ulemadan olup nakibü’l-eşraflık yapmıştır.