Ondördüncü asrın büyük velîlerinden. İsmi Abdurrahman olup Tagî, Tahî ve Nurşinî nisbeleriyle bilinir. Üstad-ı A’zam ve Seyda lakaplarıyla meşhur olmuştur. Babası, Molla Mahmud Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendinin kızı Meyasin Hanımdır. 1247 (m. 1831) senesinde Şirvan’da doğdu. 1304 (m. 1886) senesinde Bitlis vilayetine bağlı Güroymak (Nurşin) ilçesinde vefat etti. Kabri Nurşin’dedir.
Asil ve temiz bir aileden gelen Abdurrahman Tagî’nin bulunduğu ev, halk arasında Sufî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmud Efendi kemalat, olgunluklar sahibi, ilmiyle amel eden, Peygamber Efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren salih biri idi. Önceleri Kadiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşibendiyye yoluna da bağlandı. Hazreti Hüseyin Efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyasin Hanım da saliha bir kadındı. Babası Molla Mahmud Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kadiriyye yoluna mensup kerameti ile meşhur bir kız kardeşi vardı.
Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahman Tagî hakkında anne ve babası; “Cenab-ı Allah’ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyade manevî yönden yetişmesine ihtimam göstermeliyiz!” diyerek itina gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed’in de en büyük arzusu onun ilimde ve manevîyatta yetişmesiydi. Hatta dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; “Bizim ailemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devam eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime varis, mirasçı olacak sen varsın.” derdi.
Ailesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdurrahman Tagî, Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendi. Aile terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. Oyunla ve boş şeylerle meşgul olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahman Tagî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:
“Annemin güzel terbiyesi yüzünden ruhlar alemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah’tan gafil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm.”
Abdurrahman Tagî on yaşına basınca, annesi vefat etti. Onun vefatından sonra babası terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. Şafiî fıkıh kitaplarından İmam-ı Rafii’nin Muharrer adlı eserini okudu. Arapça gramer ilmini öğrenip Hadaiku’d-Dekaik kitabına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra memleketinin meşhur âlimlerinden Molla Abdüssamed’in yanına gitti. O vefat edince büyük âlim Molla Ziyaeddin Arvasî’nin yanına giderek ilim öğrendi. Ondan, Molla Camî’ye kadar okudu. Molla Ziyaeddin’in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. Molla Ziyaeddin Arvasî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. Bir defasında; “Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur.” buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı.
Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsir, hadis gibi dinî ilimleri tahsil etti. Bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sahibi oldu. Okuduğu hocalardan icazet, diploma aldı. Sonra babasına vakfedilen Ispahart’taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyaya gönül vermeyenlerdi. Allahü tealanın rızasına kavuşmayı asıl maksat kabul eden bir zat idi.
Medresede ders verdiği sırada, bazan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. Dersleri esnasında Allahü tealanın varlığını ve birliğini gösteren tabiat hadiselerini anlatırdı. Bazan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilahî aşka dair bir kaside söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevabını Allahü tealadan kendisine bildirmesini dilerdi.
Asıl gayesi, cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmaktı. Sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:
“Bana yol gösteren bir mürşid-i kamil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarikat, yol olmadığı halde cenab-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Ancak sabah olduğunda bitirebildim.”
Kanaat sahibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahman Tagî dünya mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bulunduğu nahiyenin müdürlüğü, kadılığı ve müderrisliği verildiği halde bunlara iltifat etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir manevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvanî’ye başvurarak Rufaîlik tarikatına girdi ve ona talebe oldu. Arkasından günlük zikir ve nafile ibadetlere yöneldi. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvanî, Şeyh Abdurrahman Talebanî tarafından reddedilince gidip Şeyh Hamza Telvî’ye talebe oldu.
Bir müddet sonra Kadiriyye tarikatı mensublarından Şeyh Abdülbari Çarçahî’ye talebe oldu. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyaret etmek gibi vazifeler verdi. Bazı geceler bir iki saat kabristanda kaldığı zamanlar oldu. Hatta Tahi köyünün mezarlığında açık bir mezar vardı. Bazı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. Bu arada insanlardan, dünya zevklerinden uzaklaşıp soğudu.
Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüzyetmişbin kere “La ilahe illallah” demesini emretti ve; “Kalbini ateşten bir taş ve La ilahe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın.” dedi. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahman Tagî manevî hâllere kavuştu.
Bu sırada büyük evliya Seyyid Sıbgatullah Arvasî hazretleri Külat’da oturuyor, insanların dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleyman Erbusî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defasında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahman Tagî, alaylı bir şekilde; “Külat’taki sufiler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?” diye sordu. Süleyman Erbusî Abdurrahman Tagî’ye; “Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin.” diye cevap verdi. Süleyman Erbusî’nin bu sözü Abdurrahman Tagî’ye çok tesir etti.
O sırada şeyhi tarafından halife olarak vazifelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahman Tagî talebelerinden birine; “Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi. Külat’a gidiyorum.” dedi. Müridlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyakla uyuyamadı. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvasî hazretlerinin talebesi Süleyman Erbusî’nin evine gitti. Onu uyandırarak; “Benimle birlikte Külat’a gelir misin?” dedi. Süleyman Erbusî; “Gelirim.” deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular.
Süleyman Erbusî’nin; “Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin.” diye bahsettiği yere geldiler. Fakat Abdurrahman Tagî o dereyi geçerken kalbinde acaip bir hâl hissetti. Nihayet Külat’a ulaştılar. Kendisini Cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. Seyyid Sıbgatullah Arvasî hazretleri onu talebeliğe kabul ederek himaye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahman Tagî, dillerin ifade edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. O zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.
Kısa bir müddet içinde yüksek evliyalık derecesine ulaşan Abdurrahman Tagî bir gün sabah vakti hocasının huzuruna giderek; “Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celal’in (Allahü tealanın isminin) zikrini duyuyorum. Hatta önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum.” diyerek hâlini anlattı. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvasî ona Ispahart nahiyesinde kadılık yapmasını emretti.
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kadılığı vazifesini yürüttü. Bu vazifesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.
İki sene sonra kadılık vazifesinden ayrılarak dünyadan tamamıyla uzaklaşıp, Sıbgatullah Arvasî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyalıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. Sıbgatullah Arvasî hazretleri ona icazet vererek irşadla, yani İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla, gönüllere Allah aşkını vermekle vazifelendirdi.
Tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arazisini satarak Allahü tealanın rızası için harcadı. Bu hususta; “İnsanlardan dünyayı terk etmelerini isterken nefsimin dünya malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gasv’ın yani Sıbgatullah Arvasî hazretlerinin himmetiyle Allah’a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm.” dedi.
İrşad, insanlara Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu yolu anlatmak için vazifelendirildikten sonra talebesi Şeyh Fethullah-ı Verkanisî’nin dedesi Şeyh Muhammed’in Verkanis köyündeki türbesini ziyaret etti. Bu ziyaret esnasında kendine; “Seyda” adıyla anılması işaret edildi. Bundan sonra Seyda ismiyle meşhur oldu. Gittiği yerlerde insanlara İslam dininin emir ve yasaklarını anlatmak suretiyle, onların dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için çalıştı. Bu arada Murat Nehri üzerine köprü yapılmasına ön ayak olduğu için üçüncü derecede Mecidî nişanı verilmiştir.
Bir ara hac ibadetini ifa etmek için Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Bu vazifesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimizin kabr-i şerifini ziyaret etmekle şereflendi. Medine-i Münevvere’de İmam-ı Rabbanî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulundu. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilayetine bağlı Nurşin nahiyesinde yerleşerek irşad vazifesine devam etti. Hocasının vefatından sonra insanlara Allahü tealanın dininin emir ve yasaklarını anlatmaya devam etti. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için çırpındı.
Zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir sual üzerine şöyle buyurdu:
“Bu Halidiyye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hazır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir esnasında kalbin hazır olması muhakkak lazımdır. Zikirden maksat tevhit olup, Allahü tealanın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hatta tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksat hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar.”
Abdurrahman Tagî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:
“Bir defa keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi.”
Talebelerinden biri ona; “Efendim bu hayvan neye işarettir?” diye sorunca; “O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlasla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkar eden kişidir. Böyle kişilerin ahirete imansız gideceğinde bütün evliya ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvasî’nin zamanında zannederim ki münkirlerden yani onu inkar edenlerden imansız gidenler oldu. İnkar edenler ya cahillikten veya ilimden dolayı inkar ederler. Cahillikten olan inkar; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkardan daha azdır. İnkarın en zararlısı velî bir zatı hased etmekten dolayı olanıdır.” buyurdu.
Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu. “Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü.” buyurdu.
Olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:
“Mürşid-i kamil talebesinin her türlü hastalığını tedavi eder. Yalnız ihlas ve muhabbet eksikliği ile bid’atlerin sebeb olduğu hastalıklar hariç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikametini değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakimden yani doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedavisi mümkündür. Zina yapan zinanın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlas ve muhabbet eksikliği ve bid’at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusurunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır.
İnsan suretini kaybedip hayvan suretine girenlerin alameti, vaaz ve nasihatlerden istifade etmeyip, işlediği günahlara devam etmesidir. Bu fakir (yani Abdurrahman Tagî) veliyi inkar etmenin imanı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkar etmedim. Yalnız hocamı inkar edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.
Kendisine dinini öğreten hocasına “neden” ve “niçin” diyen talebe iflah olmaz. Hocasına itiraz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona itiraz edemez. Sadık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar.
Bazı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhalık Gocdüvanî hazretleri zamanında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdal, büyük velî vardı. Bu zat Allahü tealaya dua ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. Lakin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hadise üzerine ebdal olan zat; “Ya Rabbi! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?” gibi itiraz yollu söylendi. Bunun üzerine cenab-ı Hak tarafından ebdalliği alındı. Köpek kılığında ve baygın halde yere düştü. Bu hali fark eden talebelerden birisi Abdülhalık Gocdüvanî hazretlerine gelip dua istedi. Abdülhalık Gocdüvanî hazretleri dua etti. Duası kabul oldu. Sonra bu zata eski makam ve mevkii Allahü teala tarafından, yeniden verildi.”
Abdurrahman Tagî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:
“Farz namazlarınızı vaktinde ve cemaatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnada gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.
Bu Sıddikiyye yani Halidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise afettir. Bu yolun gaye ve maksadı talebeye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddikiye yolundaki kişiler zenginlere, vakarlı davranarak, muhtac olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtac olan ihtiyaç sahiplerine karşı mütevazi davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir.”
Abdurrahman Tagî, birçok talebe yetiştirdi. Halifelerinin en meşhurları şunlardır: Fethullah Verkanisî, Abdurrahman Nurşinî, Molla Reşid Nurşinî, Allâme Molla Halil Si’ridî’nin torunu Abdülkahhar, Abdülkadir Hizanî, Seyyid İbrahim Es’irdî, Abdülhakim Fersafi, İbrahim Ninki, Tahir Abiri, Abdülhadî, Abdullah Hurusî, İbrahim Çuhruşî (Çukruşî), Halil Çuhruşî, Ahmed Taşkesanî, Muhammed Sami Erzincanî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleyman Bitlisî, Hacı Yusuf Bitlisî, Hacı Yusuf Köşkî’dir.
Bunlardan Fethullah Verkanisî’nin halifesi Muhammed Ziyaeddin Nurşinî, Abdurrahman Tagî’nin oğludur. Abdurrahman Tagî’nin sözlerini halifelerinden İbrahim Çukruşî toplayarak İşarat ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir. Abdurrahman Tagî’nin oğlu Muhammed Ziyaeddin Nurşinî Adıyamanlı Abdülhakim Hüseynî Efendinin hocasıdır.
Yüksek hâl ve kerametler sahibi olan Abdurrahman Tagî vefatına yakın buyurdu ki:
“Bana Hac mevsiminde Mina’da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin ruhlarıymış. Bu ruhlar benim için Allahü tealadan af ve mağfiret dilediler. Allahü tealanın beni affettiğini ümid ediyorum.”
Anadolu’da yetişen evliyanın büyüklerinden olan Abdurrahman Tagî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. Fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. “Bu hizmeti başka bir sufî yapsa onun için daha iyi olur. Bu iş bana ağır geliyor.” diye kendi kendine söylendi. Bu durumun farkına varan Abdurrahman Tagî talebesine şöyle buyurdu:
“İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat bu defa kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez.”
Abdurrahman Tagî, onsekiz yıl kaldığı ve irşad vazifesinde bulunduğu Nurşin beldesinin insanlarını davet etmekten bir an geri kalmadı. Vefat etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmal etmeyip, hepsini ayakta kıldı. Gece ibadetini asla bırakmadı. Halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumu kendisine hatırlatılarak; “Siz hastasınız bu şekilde ibadet yapamazsınız.” diyenlere aldırış etmiyor, hatta bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.
Hastalığı sırasında kendisini ziyaret için gelen talebelerine şu tavsiyelerde bulundu: “Ziyaretime gelenler, tam bir edep ve huzur içinde yanıma girsinler. Çünkü evliyanın ruhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum.”
Abdurrahman Tagî hazretleri vefat etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.
Bu sözlerinden sonra kendisine; “Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?” diye sorulunca; “Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber Efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi.” buyurdu.
O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:
Kabe hareminin harimine vasıl olamazsın,
Eğer evlad-ı Ali’nin eteğine yapışmazsan.
Bu beyti şefaat dilemesi gayesiyle okuduğu mübarek yüzündeki ifadeden açıkça anlaşılıyordu. Abdurrahman Tagî hazretleri, ağır hastalığına rağmen ailesine ve yakınlarına:
“Allahü tealayı ve O’nun Resulünü sevmeyi, İslamiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkanisî’ye itaat etmeyi ve ona tabi olmayı ihmal etmeyin.” buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkanisî’yi halife bıraktığını bildirdi.
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muamele etti. Onlara rahmet nazarıyla baktı. Evlatlarına ise fazla iltifat göstermedi. Oğlu Molla Muhammed Ziyaeddin’e şöyle buyurdu: “Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar.”
Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra; “İki meleğin ruhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara; ‘Sizin ruhumu almanıza razı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için ruhumu âlimlere mahsus meleklerin almasını istiyorum.’ dedim. Bir müddet sonra benim ruhumu almaya gelen meleklere Allahü tealanın; ‘Onun ruhunu benim dostlarımın ruhunu alan alsın.’ buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; ‘O çabuk gelsin.’ dedim.” buyurdu.
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhar’a dönerek; “Güzel sesinle üzerime Kur’an-ı Kerim oku.” buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur’an-ı Kerim okudular.
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir aile ferdini çağırdı. Peygamber Efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefat etmek üzere iken Hazreti Aişe’ye çok yakınlık gösterdiğini, hatta başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefat ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücudunu ailesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civarında vefat etti. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemaat tarafından cenaze namazı kılındıktan sonra defnedildi.
Sözleri ve sohbetleri İşaratler adlı eserde toplanmıştır. Mektuplarının Arapça ve Farsça olanları basılmamıştır. Bir kısım mektupları ise Enbiya Yıldırım tarafından tercüme edilerek yayınlanmıştır.