Osmanlı dönemi velilerinden ve Taşköprüzade’nin dayısı olan Abdurrahman bin Yusuf Rumî (1489-1547), zahiri ilimlerde zirveye ulaştıktan sonra tasavvuf yolunda derinleşmiş, kerametleri ve zühd hayatıyla tanınan büyük bir zattır.
İlim Hayatı ve Müderrisliği Genç yaşta dönemin en büyük alimleri olan Mevlana Mehmed Samsunî ve Mevlana Ali Fenarî gibi zatlardan dersler almıştır. Kısa sürede akranlarını geride bırakarak Bolu ve Bursa (Çent Yek) medreselerinde müderrislik yapmıştır. Ancak ilahi aşkın ağır basması üzerine dünya makamlarını ve maaşını terk ederek uzlet (yalnızlık) ve ibadete çekilmiştir. Padişahın resmi görev tekliflerini reddederek hayatını tevekkül içinde sürdürmüştür.
Manevi Halleri ve Kerametleri Abdurrahman Rumî hazretlerinin hayatı, Allahü Teala'nın ona olan özel ihsanlarını gösteren hadiselerle doludur:
Hastalık ve Gaipten Gelen Yardım: Bursa’da yalnız başına ibadet ederken hastalandığında, odasının duvarı yarılmış ve her gece bir zat gelip onun hizmetini görmüştür. İyileştiğinde bu zatın peşine düşmüş ve onun yardımıyla Bursa'dan ayrılmadan manevi bir yolla Kâbe'yi müşahede edip orada namaz kılmıştır.
Tayy-i Mekan: Yanında kaldığı salih zatın işaretiyle bulunduğu yerden Kâbe-i Muazzama'yı görmüş ve orada cemaatle namaz kılmıştır.
Vefatından Sonraki Kerameti: Vefatından sonra bir seveninin rüyasına girerek Emir Sultan imaretindeki bir misafiri kabrine getirmesini istemiştir. Ziyaretçi kabre geldiğinde, Abdurrahman Rumî'nin kabrinden hayattaymış gibi konuşma sesleri duyulmuştur.
Şahsiyeti ve Ahlakı İlmi Derinliği: Muhakkik (hakikati araştıran) ve müdakkik (inceleyen) bir alimdi. Herkesin anlayabileceği şekilde, akıcı ve tatlı dille konuşurdu.
Dünya Malına Bakışı: Kul hakkına aşırı dikkat ederdi. Öldüğünde geriye hiçbir dünya malı bırakmamıştır; onun katında malın azlığı veya çokluğu farksızdı.
Ahlakı: Güzel ahlakın (ahlâk-ı hamide) her türlüsüne sahipti. Kimseden çekinmez, hakkı söylemekten ve kınayanların kınamasından korkmazdı.