Mecelle Cemiyeti üyesi ve fıkıh âlimi. Doğum tarihi ve tahsil hayatı hakkında bilgi yoktur. İstanbul Hukuk Mektebi’nde uzun yıllar fıkıh dersleri okuttu. Temyiz mahkemesi üyesi iken 1304 (m. 1887)’de Mekke-i Mükerreme mollası unvanını aldı. 1305 (m. 1887) yılında hac için Mekke’ye gitti, kısa bir müddet sonra da Taif’te vefat etti ve oraya defnedildi.
Abdussettar Efendi’nin Mecelle’nin on dört, on beş ve on altıncı kitaplarında, i’lamat mümeyyizi muavini unvanı ile mührü vardır. Ahmed Cevdet Paşanın en çok takdir ettiği âlimlerden biridir. Hatta Cevdet Paşa, Suriye valisi iken tanıdığı ve fikirlerine, İslami ilimlerdeki dirayetine çok saygı duyduğu Şam müftüsü Mahmud el-Hamzavi Efendi’den açıklamasını istediği bazı fıkhi meselelerin müzakeresine Abdussettar Efendi’yi de dahil ederek ikisi arasında mektuplaşmak suretiyle cereyan eden ilmî tartışmaları bir mecmuada toplamıştır.
Mahmud el-Hamzavi Efendi de Abdussettar Efendi’nin Tenbîhü’r-ruküd alâ enne’l-imzâe mine’l-kazâ fi’l-kısâs ve’l-hudûd adlı risalesine Tenbîhü’l-havâş alâ enne’l-imzâe mine’l-kazâ fi’l-kısâs ve’l-hudûd adıyla bir reddiye yazmış ve bu risale 1303 yılında Şam’da neşredilmiştir. Abdussettar Efendi’nin basılmış eserleri şunlardır: Teşrihu Kavâidi’l-külliyye fi’l-ahkâmi’l-fer’iyyeti’l-ameliyye. Abdussettar Efendi’nin yarım kalan Mecelle şerhi vardır. Kitabın birinci cüzü bu adla, ikinci cüzü Mecelle Şerhi Teşrih adıyla yayınlanmıştır. Ayrıca Medhal-i Fıkıh adlı bir eseri daha vardır.
Abdussettar Efendi Medhal-i Fıkıh adlı eserinin mukaddimesinde buyuruyor ki: Bismillahirrahmanirrahim. Hamd ve sena ile başlamak, adalet ve hakkı emreden, Hakim-i Mutlak’ın mukaddes dergâhlarına ve yüce uluhiyetlerine layık ve münasiptir. O, insanlığı yaratılanların en mükemmeli olarak şereflendirmiş, dünya ve ahiret saadetini sağlayan ilahi kanunlarına muhatap olmakla imtiyaz sahibi kılmıştır.
Ardı arkası kesilmeyen dualara, mezheplerin ve görüşlerinin kaynağını teşkil eden, mevcudatın kendisiyle övündüğü Efendimizin, selamların en mükemmeli onun üzerine olsun, ruh-u şerifleri en layık olandır. O, şer’i hükümlerin kaynaklarını ümmet-i Muhammed’e tebliğ ederek onları nur-u Huda’ya mazhar eylemiş ve şeriatın tacıyla taçlandırmıştır.
Allah’ın daimi rızası onun âl ve ashabına olsun ki, onlar İslam’ı yayma çabaları ve Hazreti Peygamber’den yaptıkları rivayetlerle usul ve füru’a dair en değerli bilgilerin kıyamete kadar sürmesine sebep olmuşlardır. Bundan sonra, insanlar tarafından bilinen ilimlere kabiliyeti olan güzel ahlak sahibi insanlar gizli kalmayacakları gibi, tedvin edilmiş her ilmin eğitim ve öğretimine de sebep olup, talebenin basiretini açarlar.
Daha önceden bilinen bazı malumat, selefin kitaplarında Mukaddime ismiyle beyan edilegelse de, sonradan bazı ilimlerin tesis ve tedvinine, prensiplerinin ve meselelerinin tayinine dair zikri geçen bilgiler bir araya getirilip tertip olunarak Medhal isimli risaleleri telif yolu açılmış oldu. Yüce fıkıh ilmi büyük bir derya olduğundan bu ilme ait yazılan fıkıh kitaplarından her biri birçok bölümlere, bu bölümler de birçok bablara ve fasıllara taksim olunmuşlardır. Yani aynı cinsten olan konular bir bölümde toplanmış, bunlardan şartlarla ilgili olanlar şartlar ismiyle, rükunlerle ilgili konular ise rükunler ismiyle ve diğer konular da uygun isimlerle yazılmıştır.
Zikredilen çeşitli konulardan hangi fıkhi hükümler çıkarılacak? Çıkarılan hükümler ahiretle mi ilgili yoksa dünya hayatıyla mı ilgilidir? Değişik fıkhi konulara başlamadan önce, talebenin bu konuları genel olarak bilmesi için, fıkhın bölümlerinden olan şer’i ameli hükümleri şerh edip buna fıkhın kaidelerini, kaynaklarını ve fıkıhla ilgili önceki bilgileri ilave edip yeni bir risalenin yazılmasının faydalı olacağını çoktandır düşünüyordum. Ancak, konu hakkında, bu acizin sermayesinin azlığı ve acı günlerde karşımıza çıkan meşguliyetlerin araya girmesinden dolayı bu eser bugüne kadar ortaya çıkmamıştır.
Hilafet koltuğunda oturan, ülkeyi ve milleti ihya eden, ilim ve irfanı seven ve adaleti ile şöhret bulmuş sultan oğlu sultan oğlu sultan Gazi II. Abdülhamid Han Hazretlerinin feyiz ve yüce himayeleri altında yeniden açılmış olan Hukuk Mektebi’nde, layık olmaksızın, Mecelle dersi vermeye memur edildiğimde Mecelle ile beraber, ek olarak, Fıkha Giriş (Medhal-i Fıkıh) dersini vermekle de vazifelendirildim. “Emrin gereğini yerine getirmek edepten öncedir (el-emru fevka’l-edeb)” sözü gereğince bu günlerde, böyle bir risalenin yazılmasına girişilmiş ve bitirildiğinde bu çalışmaya “Medhal-i Fıkıh” adı verilmiştir.
Mukaddime, üç makaleden oluşmaktadır. Birinci makale, medhal-i fıkhın tarifi hakkındadır. Medhal-i fıkıh, fıkıh ilmine başlangıçta etkisi olan, fıkhın genel kaideleri ve genel prensiplerinden ibarettir. Bunların hepsi ileride birer bölümde açıklanacaktır.
İkinci makale, tedvin-i fıkha olan ihtiyacı beyan hakkındadır. İlk dönemde bulunan Eshab-ı kiram hazretleri Peygamber Efendimiz ile sohbet etme şerefinin bereketiyle ahkâm-ı fıkhiyyeyi bizzat Resulullah’dan almaları veyahut bizzat Hazreti Peygamber’den alan Eshabın büyüklerinden almaları sebebiyle fıkhı tedvin etmemişlerdir. İkinci asırda yaşayan Tabiin-i kiram hazretleri de zamanın yakınlığı, aralarında olan hadise ve ihtilafın azlığı ve nadiren ihtilaf olduğunda adaleti ile tanınan Eshabın büyüklerinden yaşayanlar vasıtasıyla fıkhi zorluklarını çözme imkânı bulduklarından, ikinci asrın başlarında fıkhın vaz’ ve tedvinine ihtiyaç duymamış, şer’i ilim ve hükümleri dilden dile aktarmakla yetinmişlerdir.
İslam coğrafyası genişleyince insanlar arasındaki hadiselerin çoğalması, fitne ve ihtilafın açığa çıkması ve benzeri sebeplerle şer’i ilim ve ahkâmın gereği gibi vaz’ ve tedvinine ihtiyaç duyulmuştur. Bu dönemde yaşayan fukahanın büyükleri kendi güçleri nispetinde gayret göstererek şer’i ilimlerin tedvinine başlamışlardır. Ancak, mükellef olan insanın her ameli için, kendi deliline dayandırdığı, istinad ettiği şer’i bir hükmü olduğundan ve dünya durdukça meydana gelecek olan hadiselerin çok oluşu ve sürekliliği sebebiyle bu hadiselerin cüz’i hükümlerini yazma imkânı olamayacağından fukaha, genel bir bakış açısıyla hadiselerin hükümlerini kayıt altına almak için, konuları mükelleflerin fiillerinden, yüklemleri şer’i ameli hükümlerden ibaret olan bir takım külli kaideler tertip etmişler ve fıkıh diye isimlendirmişlerdir.
Mesela, “ma’dumu satmak batıldır.” önermesi fıkhi bir önermedir. Bunun mevzuu olan bey’, mükellefin fiillerinden bir fiil, mahmulu olan butlan ise şer’i hükümlerden bir hükümdür. Mezkûr hüküm, mahallinde delil ile sabit olan şer’i bir hükme dayanmaktadır. İşte bu fıkhi önerme ile her mükellef satıcının mevcut olmayanı satmasının hükmü kayıt altına alınarak açıklanmıştır. Ancak şu kadar var ki, fıkhi önermelerin külliyeti mantıki önermelerin külliliği gibi değildir. Çünkü fıkhi önermelerin şeriat tarafından açıklanmış bazı istisnaları vardır. Mesela selem akdi ve istisna’ akdi batıllık hükmünün dışında tutulmuştur.
Fıkıh, zikrolunan önermeler ve şer’i meseleler anlamında kullanıldığı gibi, zikrolunan önermeleri bilmek ve idrak etmek anlamında da kullanılır. Nitekim Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin birinci maddesinde fıkıh, “ilim ve idrak” diye tarif olunmuştur.
Üçüncü makale, ilmin taksimi hakkındadır. İlim idrakten ibaret olup, hakikatte tek olduğu halde birçok bilgiyle alakası nedeniyle her türlü taksimi yapılabilir. Nitekim kitap ve risalelerde, değişik yönleri itibara alınarak ilmin birçok taksimi yapılmıştır. Bu risalede yapılacak taksim, konuya en uygun olanı olduğu için tercih edilmiştir.
İlim iki çeşit olup; biri ilahiyatla, diğeri şer’iyyat ile ilgilidir. İlahiyat, eğitim ve öğretim ile bilineceği gibi akıl ile de idrak edilebilir. Şer’iyyata gelince, sadece Şari’in beyanıyla bilinir. Bu yönüyle şer’iyyat ile ilgili ilimlerin eğitim ve öğretime ihtiyacı daha fazladır.