Evliyanın büyüklerinden. Doğum ve vefat tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. 885-987 (m. 1480-1580) seneleri arasında yetmişbeş sene yaşadığı tahmin edilmektedir. Daha önce ve 17. asırda yaşadığı rivayetleri de vardır. Kabri, Şırnak’a bağlı Cizre’de Kırmızı Medrese’dedir. Lakabı Nişanî’dir. Halk arasında Cezerî nisbesi Cüzeyrî diye okunmuş ve böyle meşhur olmuştur.
Ahmed Cezerî hazretleri, ilim tahsiline, âlim ve fazıl bir zat olan babası Muhammed Efendiden ders alarak başladı. Arabî ve Farisîyi mükemmel bir şekilde öğrendi. Bundan sonra Diyarbakır, İmadiye ve Hakkari’de ilim tahsil etti. Doğu Anadolu’nun pekçok şehir ve kasabalarını gezip gördü. Tahsilini tamamlayarak Diyarbakır’da icazet (diploma) aldı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin talebelerinden feyz alarak tasavvufta Ahrariyye yolunda kemale erdi.
Ahmed Cüzeyrî hazretleri ilahî bir aşk ateşiyle yanmış ve şiirlerinde bunu dile getirmiştir. Halk arasında bu hâlinin başlangıcı şöyle anlatılır:
Medresede talebe iken bir cuma günü hastalanır ve medrese odasında hasta yatar. O zaman âdet olduğu üzere medrese talebeleri cuma günleri tatil yaparlar ve kır gezintisine çıkarlardı. O gün de talebeler kıra çıkarlar. O ise yalnız başına odasında uyumaktadır. Rüyasında Peygamber efendimizi ve etrafında büyük bir kalabalığın toplandığını görür. Geriden seyre dalar. Peygamber efendimiz ellerindeki kaptan bir bardağa içecek bir şeyi doldurur. Hazreti Ebu Bekr de oradakilere birer birer içirir. Sonra da; “Ya Resulallah! Ahmed Cüzeyrî’ye sunulmadı.” der. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Kapta kalanın tamamını ona ver.” buyurur. Verilir o da alıp tamamını içer. Bu rüyadan uyanınca derin bir aşk ateşiyle yanmaya başlar... Bu uğurda çok çileler çeker, yanık ve derin manalı şiirler, kasideler söyler. Halk arasında Şeyh Ahmed Cüzeyrî ve Molla Cüzeyrî ismiyle tanınıp çok sevildi. Bilhassa ikibin beytlik çok içli ve yanık bir tarzda yazdığı Divan’ı meşhur oldu.
Hakkında pekçok rivayet ve menkıbe anlatılan Ahmed Cezerî hazretleri zamanında Cizre, Buhatan emirlerinin elinde bulunuyordu. Ahmed Cezerî, Mir Seyfeddin’in yaptırdığı Seyfiyye Medresesi’nde; Cizre emirinin çocuklarına ve akrabalarına ders verirdi. Önce büyüklüğü anlaşılamayan Ahmed Cezerî, tasavvuftaki aşkı yanlış yorumlanıp Diyarbakır’a gönderilerek hapsedildi. Yedi sene orada kaldı. Hapiste iken Emir İkinci Şeref’e bir mektup yazıp kamış içine yerleştirdi. Ağzını kapattığı bu kamış çubuğunu Dicle Nehri’ne bıraktı. Onun bir kerameti olarak kamış, Dicle’nin sularıyla Emir’in bahçesine ve eline ulaştı. Mektupta yazdığı şiirde suçsuz olduğunu dile getirmişti. Bilahare kıymetli ve veli bir zat olduğu anlaşılıp tekrar Cizre’ye davet edildi. Bundan sonra hem halk, hem de emir tarafından çok sevilip hürmet gördü.
Emir İkinci Şeref, Cizre’de bir medrese yaptırdı. Medresetü’l-Hamra (Kırmızı Medrese) adı verilen bu medresenin masraflarını karşılamak üzere de kendi malından arazi ve köy vakfetti. Yine bahçeleri ve meyvesiyle meşhur güzel bir mesire yeri olan Andabor’u ve Sarıtarla denilen Hırbezur köyünü vakfetti. Ahmed Cezerî, bu medresenin müderrisleri arasında yer aldı. Ömrünü bu medresede ilim öğretmekle geçirdi.
Emir İkinci Şeref, Cizre’yi Akkoyunlulardan aldıktan sonra Şah İsmail’in gönderdiği orduya karşı galip geldi. Üç defa Şah İsmail’in taarruzuna uğradı fakat üçünde de Cizre’yi savunup muzaffer oldu. Bu durum üzerine İkinci Şeref, hem halk tarafından, hem de zamanın büyük âlimi ve evliyası Ahmed Cezerî tarafından çok sevildi. Ahmed Cezerî onun için medhedici bir kaside yazdı.
Ahmed Cezerî hazretleri, Cizre emiri İkinci Şeref’in oğlu Emir İmadeddin ile dosttu. Birbirlerine karşılıklı şiirler yazıp gönderirlerdi. Karşılıklı yazdıkları bu şiirler; “Molla dedi, Emir dedi.” mânâsında Guften Molla, Guften Emir adlı kitapta toplanmıştır.
Emir İmadeddin ile Ahmed Cezerî arasındaki yakınlık mezarda da devam etmiş, vefat edince ikisi de Kırmızı Medrese’de aynı kubbe altına defnedilmişlerdir. Hiç evlenmemiş olan Ahmed Cezerî’nin diğer bir eseri olan Guften Molla Guften Faka (Molla dedi, Fakih dedi)’den ve Divan’ından başka kitaplarının da olduğu rivayet edilmektedir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethine dair de; “Ey Şehinşah-ı muazzam.” diye başlayan bir kaside yazmıştır. Bu kasidesinde şöyle demektedir:
“Ey Şehinşah-ı muazzam! Allahü teala seni korusun. Sure-i İnna fetahna senin rehberin olsun... Şeref Han’ın kalesi senin hududunun içinde olsun. Güzel talihler ve güzel bahtlar senin olsun. Felek senin lehine dönsün. Acemin devlet adamları senin hizmetçilerin olsun. Bütün devletler senin işaretinle yönetilsin. Bütün dünya senin bir kıvılcımınla aydınlansın... Senin hükmün yalnız Tebriz ve Kürdistan’da kalmasın. Horasan şahı gibi yüz şah senin hükmün altına girsin. Gerçi sen dört iklimde (Söğüt-Bursa-Edirne-İstanbul) saltanat tahtına geldin. Yedi iklimin padişahları sana selama dursunlar. Sultanlığın çimeni senin bağın olsun. Hakanlığın gülistanı senin gülzarın olsun. Senin mükerrem emrine az bir karşı gelenler, değil kılıcın senin küçük bir keskin (hançerin) onun öldürülmesine yetsin. Ne kadar devlet reisi varsa hepsi sana tabi olsunlar. Her akıllı olan kimse senin emrine uysun... Her kimin kalbinde bir muradı varsa, senin dergahına başvursun. Kim hatırlı birisine ricada bulunmak isterse senin hatırına başvursun. Her kim ki bu devlete canı gönülden bağlı olmazsa şekavet ehlinin misali senin kahrına uğrasınlar… Ömrün o kadar uzun olsun ki çok salik (evliya, rehber) ve mücedditler senin zamanından gelip geçsinler. Her kim ki sana canı gönülden dua etmezse, senin kaydınla bağlı olsun ve okunun hedefi olsun. Mollanın kasdı ve duası canu gönülden şudur ki senin emrin altında ve hizmetkarın olsun.”
Kasidelerinde tasavvufî mevzulara çok yer vermiş ve bu mevzuları gayet güzel anlatmıştır. Sade dil ile anlatmak istediğini gayet veciz, kısa cümle ve beytlerle hoş bir tarzda ifade etmiştir. Divan’ında her bölümün beytleri, alfabetik sıraya göre aynı harfle bitmektedir.
Ahmed Cezerî bir rubaisinde şöyle demektedir:
Mumun başı ışık vermez,
Eğer gönülden perhiz tutmazsa,
Aşk kadehinden zevk almaz,
Ruh kendisini kötülüklerden sakınmazsa.
Bu şiirinde; mum ve fitil misali gibi maddî ve manevî her türlü kötülüklerden sakınmadıkça, insanın saadete kavuşamayacağını dile getirmektedir.
Bir rehbere tabi olmayanın hâlini şöyle dile getirmiştir:
“Biz sıradan kimse değiliz, zamanın müftülerindeniz. Buna rağmen bir mürşid-i kamilin elimizden tutması lazım (buna ihtiyacımız var)...”
“İki gözü kördür yine de bir rehbere tabi olmuyor. Kör rehbersiz olarak Kâbe’yi her ne kadar tavaf etse de Hacerü’l-Esved’i göremez (maksadına kavuşamaz).”
“Cahil kimse her ne kadar iyilere özense bile rehbersiz olduğu için merkebin gül ile kangal dikenini fark etmediği gibi fark etmez.”
“Anka kuşu görülmez ki ona tuzak kuruyorsun. Ona kurduğun bütün tuzaklar boşa gidecek. Seher vaktinde herkes bir şeyler taleb ederek geldi. Bazıları gül, bazıları sümbül, bazıları da zülüfler için gelmiştiler. Seher vaktinde elimizi tutup mahbubun seyrine götürürler. Rakip hasetten derhal titredi ve sıtmaya tutuldu. Tuzakların arkasındaki keklik, öterek diğer keklikleri tuzağa düşürmek isterken, şahin onu gafil avladı ve kaptı.”
“Üstadımız, rehberimiz bize sabrın meyvesinin tatlı olduğunu haber verdi. Biz meyveye kavuşmak için sabrın acılığına, kalbimizdeki dertlere katlandık. Mahbubumuzun vurduğu her neşter ve dikenin herbirini derdimize şifa olarak kabul ettik.”
“Altın ve gümüş insanların çoğunun kalbini çeker! Bizim kalbimiz ise Allahü tealanın muhabbetine çekilir. Altın, gümüş bizim kalbimize ne yapabilir.”
“Dünyanın denî (alçak) dinarına (parasına) kendini ucuza satma! Yusuf aleyhisselamı ucuza satanlar zarar ettiler!”
“Eğer mürit (talebe) sabırlı olursa himmetten mahrum kalmaz. Zira rehberi onun hallerini bilmekte ve görmektedir.”
“Bir eserin meydana gelmesi için onu yapacak birine ihtiyaç vardır. Demirci olmazsa körük neye yarar. Maksadın hâsıl olması için bir imkanın bulunması lazımdır. Herşeyin bir erbabı var. Altını ehli çıkarır. Eğer kabiliyet olmazsa üstadın hikmeti ne yapabilir. Eğer cevher iyi değilse işleyen ne yapabilir...”
Bir menkıbesi şöyledir:
Ahmed Cezerî, Medresetü’l-Hamra’da (Kırmızı Medrese) kasidelerini okurken, bir taşa yaslanırdı. Yaslandığı taş onun aşk ateşiyle çok ısınırdı. Bunun farkına varan bir ihtiyar nine, hamurunu o taş üzerine koyarak taşın sıcaklığı ile ekmeğini pişirirdi.