Son devirde yetişen din adamlarından. Fakir bir Çiftci ailesinin Çocuğudur. Babası Hasan Efendidir. 1330 (m. 1912) senesinde Bulgaristan’ın Şumnu vilayetine bağlı Kalaycı koyunde doğdu. 1403 (m.1983)’te İstanbul’da vefat etti.
İlk tahsilini doğduğu yerde, ruşdiye yani orta tahsilini koyune yakın Ekizce koyunde bitirdi. Babası dini ilimlere ve alimlere son derece bağlı olduğundan onu orta tahsilinden sonra Şumnu’daki Nuvvab Mektebine gonderdi. Nuvvab Mektebinin dort senelik orta, beş senelik lise, uc senelik yuksek kısmını bitirdi. 1355 (m. 1936) senesinde iki arkadaşı ile birlikte ihtisas icin Mısır’a gitti. Orada beş sene kadar kalıp Ezher Universitesinin Şeriat Fakultesini (İslam Hukuku) bitirdi.
1361 (m. 1942) senesinde Bulgaristan’a donup, Nuvvab Mektebinin lise ve yuksek kısımlarına oğretim uyesi olarak tayin edildi. 1363 (m.1944) senesinde Bulgaristan Ruslar tarafından işgal edilip, hukumet idaresi komunistlerin eline gecmesinden sonra, mektep muduru istifa etti. Yerine Ahmed Davudoğlu tayin edildi. İki sene muddetle grevci talebelerle uğraşarak vazifesini surduren Davudoğlu, Şumnu Milis (yani komunist) kumandanı tarafından gizlice Turkiye casusluğu ile suclandırılarak tutuklandı. Casus şebekesi kurmak ve işletmekle itham edilen Davudoğlu, yargılanmak uzere Sofya’daki Divan-ı Harbe gonderildi. Ağır ve işkenceli şartlar altında on yedi gun sorguya cekildikten sonra Sofya idaresine teslim edildi. İşkence ve yeni soruşturmalardan sonra, diğer tutuklularla birlikte Rosista Vadisindeki toplama kampına gonderildi. Bu kampta 4-5 ay kadar koleler gibi calıştırılan Davudoğlu, hastalığı sebebiyle tahliye edildi ve Şumnu’daki Nuvvab Mektebi Mudurluğu vazifesine iade edildi. Bir vesile ile mudurlukten istifa ederek, bir kac sene oğretmenlik yaptı. Şumnu idaresinin baskısı ve guc şartlar altında vazifesini surduren Davudoğlu, Turk konsolosluğuna muracaat ederek iltica isteğinde bulundu. Aylarca uğraşıp bekledikten sonra 1369 (m.1949 senesi sonunda)’da dort kişilik aile fertleriyle birlikte Turkiye’ye goc etmesine izin verildi.
Turkiye’ye goc ettikten sonra, ilk seneler bir hayli maddi sıkıntı cekti. Bilahare İstanbul Yedikule’deki Kucukefendi Camiine imam ve hatip tayin edildi. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığında gezici vaiz olarak vazife aldı. Bu vazifede sekiz ay kaldıktan sonra Bursa Orhangazi Muftuluğune tayin edildi. Uc sene sonra kendi isteği uzerine İstanbul Fatih Camii Kutuphanesi memurluğuna, bir muddet sonra da kutuphane baş memurluğuna getirildi. Fatih Kutuphanesi Suleymaniye Kutuphanesine ilhak edilince, Davudoğlu oranın memuru oldu. Aynı zamanda İstanbul İmam-Hatib okulunda ders okuttu. 1379 (m. 1959) senesinde İstanbul Yuksek İslam Enstitusunun acılması uzerine bu okula oğretim uyesi ve mudur yardımcısı olarak tayin edildi. On sene muddetle Arap Dil ve Edebiyatı oğretmenliği yaptı. Bir kac sene mudur başyardımcılığı ve mudur olarak vazife yaptı, emekli oldu. 1387 (m. 1967) senesinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Konya’da acılan İl Muftuleri Seminerinde laikliğe aykırı konuştuğu iddiası ile hakkında acılan dava neticesinde 1 yıl ağır hapis cezasına carptırıldı.
Zamanımızın ilim adamlarından olan Ahmed Davudoğlu, Bulgarca ve Arapca bilirdi. İslamiyeti iceriden yıkmaya yonelik, dinde reformculuk ve mezhepsizlik fitnesine karşıydı. Bu fikirleri ortaya atan Cemaleddin-i Efgani, Muhammed Abduh ve onların yolunda giden gunumuz mezhepsizlerine ilmi cevaplar vermiştir. Boyle kimselerin yeterli dini tahsil gormediklerini, etrafın propagandalarına aldandıklarını yazılarında belirtmiştir.
Ahmed Davudoğlu Hoca zamanımızdaki tercume ve meallerin zararları hakkında şoyle demektedir:
Dilimize terceme edilmiş bir hayli hadis kitabı mevcuttur. Bunlardan bazılarının dipnot şeklinde izahları varsa da bazan izahsızdır. Şu kadar ki; noksan bırakılan izahlarla izahsız yapılan tercumelerden beklenen fayda tam değildir. Hatta ince duşunulurse; cıplak bir tercumenin zararı faydasından cok olmak ihti mali bile vardır. Aynı hal, ayet-i kerime tercumelerinde de mevcuttur. Cunku gerek hadis-i şerif, gerekse ayet-i kerimelerin icinde mensuh olanları vardır. Bunların hukumleri kalkmıştır. Bize delil olamazlar. Keza tevil ve tahsis edilenleri, mecaz manada kullanılanları, muaraza halinde bulunanları, manası muşkil yahut muteşabih olanları vardır. Bunlar hic bir zaman kuru bir tercume ile ifade edilemedikleri gibi, hukumlerini anlamak dahi her yiğidin karı değil, ancak ve ancak muctehid alimlere nasip olan buyuk bir iştir.
Goruluyor ki: hadisleri sırf tercume halinde bırakmak bu nokta-i nazar dan tehlikeli bir iştir. Zira mensuh veya muevvel bir hadisin tercumesini oku yan bir kimse delil buldum zannederek o tercume ile amel edebilir. Bu suretle hataya duşmek işten bile değildir. Bahusus her mesele hakkında ayet–i kerime ve hadis-i şeriften delil olup olmadığını araştırıp sormanın moda haline geldiği şu zamanda bu tehlike daha da buyuktur. Cunku zaten dedikodu niyeti ile delil peşinde koşan bir adam, mensuh bir delil bulur bulmaz; “Bak, filan işi yapmak caizmiş de, şimdiye kadar hocalar bizden gizlemişler.” diyerek o delili elbette teşhir eder ve ulema hakkında soylemedik soz bırakmaz.
Bu cihetler ne kadar derin duşu nulurse; ayet ve hadislerin şerhleriyle birlikte tercume edilmesi luzum ve zarureti de o kadar iyi anlaşılır. İşte bu sebeple ben de Sahîh-i Müslim’n tercumesiyle beraber şerhini nihayet uzerime aldım. Bununla haşa bu işin hakkından gelecek alimlerden olduğumu iddia etmiyorum. Benim ilmi kudretim o zevata talebelik etmeye bile musait değildir. Binaenaleyh yazacağım şerh boyle bir şahesere şan değil, ancak şin kazandırır. Lakin kariin-i kiramın muahezelerine meydan bırakmadan hemen arzedeyim ki, yazmak ta olduğum şerh hakikatte benim değil, bu bapta soz sahibi olan hakiki ulemanındır. (Allah onlardan razı olsun.) Gerci başkalarının eserlerinden nakilde bulunmayı tenkit edenler varsa da haksızdırlar. Cunku tamamen nakle dayanan şeriat ilmini muhtelif eserlerden nakletmeden ifadeye imkan yoktur. Onun icin butun ulemanın eserleri birbirlerinin kitaplarından nakillerle doludur. Bu tenkide değil, tebrike şayan bir iştir. Yalnız yapılan nakit soylenmeyerek, başkasının sozunu benimsemek cirkin bir iştir.
Davudoğlu hoca bir başka tercumesinin başında da şoyle demektedir.
“Fakir bundaki nukteye bir parcacık olsun temas etmeden gecemeyeceğim. 19 uncu miladi asrın sonlarına doğru İslam’ın duşmanları tarafından Muslumanlar arasında bir de “Dinde Islahat” modası sokulmuştur. İslam dinine duşman olanların bununla neyi kastettiklerini izaha luzum yoktur. Fakat ne yazıktır ki Mısır’da bazı din alimleri bu menhus propagandaya mahiyetini anlamadan alet olmuşlardır. Bu zevat uc beş gunluk dunya hayatında şohret kazanmak sevdasıyla, caiz midir, değil midir, bakmadan koru korune duşmanın eline alet olmuşlar, hatta Mısır’da masonluk locasını kendi elleriyle kurmuşlardır. İddialarının hulasası şudur: Eski muctehitler hata etmişlerdir! Muctehitlik sade onların hakkı değildir. Bir parca dini bilgisi olan herkes ictihat edebilir. Eskiden yazılan eserler sıkıcı ve faydasızdır. Onları yenileştirmelidir. Dini mutlaka zamanın modasına uydurmalıdır. Bugünün tabiriyle dupeduz dinde reformculuk olan bu hareketin serdarları Efganlı Cemaleddin ile Mısırlı talebesi Şeyh Muhammed Abduh’dur. Kitabullah ile Sunnet-i Resulullahı mutlaka zamanın fenni nazariyyelerine uydurmak suretiyle haberleri olmadan bindikleri dalı kesen bu dalgın zevat o gunku hakiki İslam Ulemasını bir hayli uğraştırmışlardır. Nitekim kendilerine halef olanlar hala da uğraştırmaktadırlar.