AHMED HAZNEVÎ

Ahmed el-Haznevî İslam alimi
A- A+

Son devirde Suriye’de yetişen evliyadan. İsmi Ahmed’dir. Babası Hoca Murad Efendi olup, Mardin ilinin İdil (Hazah) ilçesine bağlı Banihe koyundendir. Suriye’nin Kamışlı kazasına bağlı Hızna veya Hazne koyunde doğduğu için Haznevi nisbesiyle anıldı. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1369 (m. 1949) senesi Suriye’de Kamışlı kazasına bağlı Telma’ruf koyunde vefat etti. Kabri oradadır.

Babasının imam-hatiplik yaptığı Hazne koyunde dunyaya gelen Ahmed-i Haznevi, tahsil çağına gelince, zamanının alimlerinden ilim öğrendi. Diyarbakır’ın Silvan kazasına gidip, o civarda meşhur olan Muderris Molla Huseyin Kucuk Efendiden zamanın usulüne göre okuyup tahsilini tamamladı ve icazet, diploma aldı.

Tasavvufa karşı alaka duydu. Nurşinli Şeyh Abdurrahman Tagi’nin halifesi Hizanlı Şeyh Abdulkadir Efendinin sohbetlerinde bulundu. Birinci Cihan Harbinden once hocası Şeyh Abdulkadir Efendinin vefatından sonra Abdurrahman Tagi’nin oğlu yüksek ilim ve irfan sahibi büyük veli Muhammed Ziyaeddin Nurşini hazretlerinin sohbetlerine devam edip talebe oldu.

Muhammed Ziyaeddin Nurşini hazretlerine talebe olduktan sonraki halini şöyle anlattı: Nurşin’e gittikten on beş-yirmi gün sonraydı. Hazretin (Muhammed Ziyaeddin Nurşini) evindeydim. Malum yemeğimiz darı ekmeği ve darı çorbasıydı. Bir gün Muş taraflarından, o bölgenin ileri gelenlerinden birisi Hazret’i ziyarete gelmişti. Hazret’i ve talebelerini yemeğe davet etti. Hazret de daveti kabul edip, icabet edeceğini bildirdi. Nasıl olsa ben de ziyafete gideceğim, güzel yemekler yiyeceğim diye düşündüm ve sevindim. Bu durumdan nefsim çok zevklendi. Hemen çarıklarım ıslansın da rahat giyeyim diye suya bıraktım. Nihayet Hazret yolculuk hazırlığını yaptı. Ben de diğer talebelerle birlikte hazırlandım. Hazret çıktı, yüzünü bana döndürüp; “Haydi gidiyoruz. Bütün mollalar benimle beraber gelsin. Yalnız Molla Ahmed kalsın. O gelmeyecek” buyurdu. Ben gitmeyip kaldım. O zaman hocamın niçin öyle dediğini anladım ve nefsime dönüp dedim ki: “Bütün suç senindir. Sen güzel yemekler yerim diye iştahlandın. Güzel yemeklere tamah ettin. İşte bunun için Hazret seni götürmedi. Ey nefsim! Senin uslanman için bu kapıda çok sabırlı olman ve kendi isteklerini bir kenara bırakman lazımdır. Bunu yaparsan Allahu tealanın ve sevdiklerinin rızasına kavuşursun.”

Bir gün Muhammed Ziyaeddin Nurşini hazretleri Ahmed Haznevi’ye sordu: “Molla Ahmed! Sen yemeklerini nerede yiyorsun?” Ahmed Haznevi; “Sofilerle beraber yiyorum efendim.” dedi. “Peki nerede yatıyorsun?” diye sorunca da; “Aşağı divanda yatıyorum.” cevabını verdi. Muhammed Ziyaeddin Nurşini hazretleri Ahmed Haznevi’nin bu cevaplarından çok hoşlandı, sevindi ve buyurdu ki: “Çok iyi yapıyorsun. Aşağı divan çok hoştur. Seyda-i Tagi (Abdurrahman Tagi) orada sohbet ettiği ve talebelerine manevi feyzleri ihsan ettiği için oranın bereketi fazladır. Yukarı divan ağaların yeri, aşağı divan ise Seyda’nın divanıdır. Oranın kıymetini bil.”

Bir gün Muhammed Ziyaeddin Nurşini hazretleri ata binmiş gidiyordu. Ahmed Haznevi’yi görünce atının yularını çekerek durdu. Onu yanına çağırdı ve; “Molla Ahmed! İnsanın şu kadar, zerre miktarı kadar nefsi olsa, o, Allahu tealadan uzaktır. Zira, insanın evini yıkan en büyük düşmanı kendi nefsidir. Onun için insanın kendinden haberi olmalı. Nefsin tuzaklarına düşmemeye çalışmalıdır.” buyurarak atını sürdü, yoluna devam etti.

On beş sene müddetle bazan yaya bazan binekli Nurşin’e gidip gelerek Muhammed Ziyaeddin Nurşini hazretlerinin sohbetlerinde bulunan Ahmed Haznevi, bu ilim, irfan ve feyz kaynağından çok istifade etti. Tasavvuf yolunda yüksek derecelere kavuştu. Muhammed Ziyaeddin Nurşini hazretleri ona ilim öğretmek ve insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak hususunda icazet ve hilafet verdi. Muhammed Ziyaeddin Nurşini hazretlerinin sohbetlerine devam ederken kendisine zahiri ilimleri öğreten Silvanlı Molla Huseyin Efendiyle de irtibatını kesmedi. Molla Huseyin Efendiye şu ifadelerin bulunduğu bir mektup yazarak duasını istedi:

“…Bu mektup mübarek dergahın rakımı, köpeği olan Ahmed’den ilmiyle iftihar ve itimad edilen meşhur büyük hocamadır. Allah bizim ve bütün Müslümanların menfaatleri için ömrünü uzatıp, onu sevdiği ve razı olduğu şeylerle muvaffak kılsın. Ahmed yüce kişilerce öpülen ayakkabınızın tozunu öpmekle teberruk eder. Değerli vakitlerde inci gibi temiz kalbinizden çıkan duanızı diler, gece-gündüz himmetinizi bekler. Yıldızlara benzeyen çocuklarınızın gözlerinden öper. Allah onları, din ve halk için faydalı şeylere muvaffak eyleyip güzel insan olarak yetiştirsin. Kendisine dua etmelerini rica eder, durumlarınızı sorar, Allah şimdilik ve gelecek zamanda durumunuzu afet ve musibetlerden uzaklaştırsın…”

Hocası Muhammed Ziyaeddin Nurşini hazretlerinin vefatından sonra doğum yeri olan Hazne koyunde ve Telma’ruf koyunde ilim okutup talebe yetiştirdi. İnsanları Allahu tealanın rızasına kavuşturan saadet ve kurtuluş yoluna sevk etmeye çalıştı. Yakından uzaktan gelerek sohbetleriyle şereflenen insanlar ondan istifade ettiler. Birçok din alimi, tasavvuf erbabı yetiştirdi. Onun yetiştirdiği talebeleri arasında, kabri Adıyaman ilinin Kahta ilçesine bağlı Menzil koyunde bulunan Abdulhakim Huseyni, Nurşin’de Şeyh Ma’sum ve Alaeddin Haznevi gelmektedir.

Ahmed Haznevi hazretleri bereketli sohbetleriyle insanların dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için çırpındığı ve şöhreti etrafa yayıldığı sırada birçok kimseler hocalarını bırakıp Ahmed Haznevi’nin etrafına toplanmaya başladılar. O sıralarda Suriye’de kendinin şeyh olduğunu iddia eden pekçok kimse arasında bir de “Yeşil Şeyh” diye anılan biri vardı. Elbisesi, cübbesi, sarığı, entarisi, hülasa baştan aşağı bütün giydikleri yeşil renkten olduğu için herkes ona “Yeşil Şeyh” derdi.

İşte bu Yeşil Şeyh’in de talebeleri kendisini terk edip Ahmed Haznevi’nin kapısına gittiler. Onun yanında hiç kimse kalmadı. O da kalkıp o civarda ne kadar ağalar ve ileri gelenler varsa hepsini topladı. Ahmed Haznevi’ye de haber gönderip toplantıya çağırdı. Topladığı kişilere güvenip bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Ahmed Haznevi daveti kabul edip gitmeye karar verdi. Talebeleri ona; “Müsaade ederseniz biz de otuz-kırk kişi sizinle birlikte gelelim.” dediklerinde;”Ne diye geleceksiniz? Biz aşiret davasına mı gidiyoruz?” buyurdu ve onların isteklerini kabul etmedi. Devam ederek; “Madem davet etmiş, icabet edelim, ne sözü varsa söylesin, yalnız iki kişi bana refakat etse kafidir.” buyurdu. Yanına iki talebesini alarak yola çıktı. Yeşil Şeyh’in koyune vardı, kapısını çaldı. Kapı açıldığında o civarın ağaları ve halkın ileri gelenlerinden kırk-elli kadar kişinin orada olduğunu gördü. İçeri girerek selam verdi. Yeşil Şeyh hiç iltifat etmedi. Fakat Ahmed Haznevi hazretleri Yeşil Şeyh’in bu davranışına aldırış etmeden yanına gidip musafaha yaptıktan sonra oturdu. Ahmed Haznevi oturur oturmaz, Yeşil Şeyh konuşmaya başladı; “Yetmez mi bize yaptığın, hakaret ve zulüm, bütün talebelerimizi elimizden aldın. Etrafımızda hiç talebe bırakmadın. Nedir bu senin yaptığın? Ne kadar benim babamdan, dedemden kalan talebem varsa, hepsini etrafına topladın. Olur mu böyle şey?” diyerek uzun uzun konuştu.

Yeşil Şeyh’in hakaret dolu bu sözlerini sabır ve tahammülle dinleyen Ahmed Haznevi, susarak dinlemeye devam etti. Ahmed Haznevi’nin bu derece sabırla susmasına dayanamayan Yeşil Şeyh; “Sen niye konuşmuyorsun?” deyince, Ahmed Haznevi; “Benimki sadece iki kelimedir, dinle! Eğer işim ve niyetim Allah içinse, vallahi değil sen, senin gibi yüz kişi daha olsa bunu bozamaz. Yok eğer işim Allah için değilse, sabret altı aya kalmaz, darmadığın olur giderim.” buyurdu. Yeşil Şeyh; “Çok doğru söyledin. Hakikaten öyle, eğer Allah içinse yüz tane benim gibisi gelse sana hiç bir zarar gelmez. Çünkü Allah için çalışana kimse dokunamaz. Yok eğer Allah için değilse, talebelerimiz haliyle geri gelirler.” diyerek hakkı teslim etti ve Ahmed Haznevi hazretlerinin büyüklüğünü kabul etti.

İşte Ahmed Haznevi böyleydi. O kadar sabırlı ve yumuşak huyluydu ki, muhatabı o kadar konuştuğu ve hakaretlerle dolu sözler söylediği halde cevap vermedi. Rahatsız da olmadı. O kendisine eziyet edenlere bile yardımcı olurdu. İlim, irfan ve güzel ahlak sahibi olan Ahmed Haznevi, sohbetleriyle insanların dünya ve ahiret saadetine kavuşmalarına vesile oldu. Sohbetlerinden birinde buyurdu ki:

“Zaman, bir ganimettir. Kişi sıhhatini ve boş vaktini kendine ganimet bilmelidir. Öyle ise ömrünü faydasız şeylere harcaması layık değildir. Ömrün hepsinin Allahu tealanın rızasının olduğu şeylere sarf edilmesi daha layıktır. Beş vakit namazı cemaatle kılmalı; teheccüd, gece namazını terk etmemeli, seher vakitlerinde istiğfara, tövbeye devam etmelidir. Tavşan uykusu gibi uyuyarak, ibadetlerden geri kalmamalı, dünya nimetlerinin lezzetine aldanmamalıdır. Ölüm ve ahiret hallerini anıp göz önünde bulundurmalıdır. Hatta vakitlerin devamlı olarak Allahu tealanın ismini anarak geçirilmesi vaciptir. Parlak olan İslam dinine uygun olan her şey alış-veriş de olsa, kişinin yaptığı ameller zikir sayılır. Öyle ise yapılan bütün işlerin zikir olması için bütün davranışlarda İslamiyetin hükümlerine uyulması gerekir. Çünkü zikir gafleti kovmaktan ibarettir. Bütün fiillerde Allahu tealanın emirlerine ve yasaklarına riayet edildiğinde gafletin etkisinden kurtuluş mümkün olup, Allahu tealaya devamlı zikrin sevabı hasıl olur.

Hülasa; Allahu tealanın yoluna talip olan kimsenin dünyadan yüz çevirip, kalbi ile ahiret işine yönelmesi, zaruret miktarı dünya işleriyle uğraşması diğer bütün vakitlerini ahiret işlerine safretmesi gerekir.

Dünya ve içindekilere gönül bağlamamak ve Peygamber Efendimize tabi olmak hususunda ise; “İyi bilmelidir ki, dünyasını ahiretine vesile eden kimseden başkasına esenlik yoktur. Çünkü dünya meşakkat ve aldanma evidir. Zira hadis-i şerifte; “Dünya lanetlenmiştir (kıymetsizdir) ve dünyanın içindeki şeyler de lanetlenmiştir. Ancak Allah’ın zikri ve Allah’ın sevdiği şeyler bu lanetlenmenin dışındadır.” buyrulmuştur. İşte bundan dolayı akıllı kimse Allahu tealanın dostu ve sevgilisi olan Muhammed aleyhisselamın şeriatine, Nakşibendiyye büyüklerine, fakirlik, zenginlik, rahatlık ve sıkıntılı zamanlarında dahi tabi olmalı, uymalıdır. Çünkü onların boyalarıyla boyanmak en üstün maksat ve arzu edilen şeydir. Boyanmayana pişmanlık vardır.

Beyt:

“Ömrünü beyhude yere geçiren kimse Allah’ın muhabbetinden bir nasibi olmadığı için ağlasın.”

Şeyh Ahmed-i Haznevi hazretleri insanları dünya ve ahiret saadetine kavuşturan Nakşibendiyye yolunun faziletiyle ilgili olarak buyurdu ki:

“Hace Behaeddin Nakşibend hazretleri; “Hakikaten yolumuz, Allah’a giden yolların en yakını ve en kısasıdır. Allahu tealadan kat’i olarak kulu kendisine ulaştırıcı bir yol diledim. Dileğimi yerine getirip duamı kabul etti.” buyurdu. Bu tarikate ilk girişte bir tad ve zevk olup, sonunda aşk harareti ve sekr, kendinden geçme hali vardır. İşte bunun içindir ki, arif kimse kendini hice sayıp frenk kafirlerinin bile kendinden daha iyi olduklarını düşünür.”

Bir sohbeti esnasında da Ramazan-ı şerif ayının faziletiyle ilgili olarak buyurdu ki:

“Ramazan-ı şerif ayında Peygamber Efendimizin adet-i şerifi, esirleri serbest bırakmak, istedikleri şeyleri onlara vermekti. Bu ayda akşam olunca orucu acele açmak, sahuru tehir etmek, teravih namazı kılıp, hatim etmek sünnet-i müekkede olup birçok iyi neticeler verir.
Bu ayda salih ve iyi ameller yapmayı başaran bir kimse o senenin sonuna kadar da iyi işleri yapmış olur. Bu ayı günah işlemekle geçse o yılı sonuna kadar günah işlemekle geçirecektir. Öyle ise Müslümanın, bu ayı kendine ganimet bilmesi gerekir. Bu ayın her gecesinde, Cehennem ateşine müstehak binlerce kimse azad edilip serbest bırakılır. Cehennem kapıları kapatılıp, şeytanlar bağlanır, rahmet kapıları açılır.”

Şeyh Ahmed-i Haznevi hazretleri uzaktan yakından sohbetlerine gelen kimselere İslam dininin emir ve yasaklarını anlatarak kurtuluşlarına vesile olduğu gibi sevenlerine ve talebelerine de mektuplar yazarak onlara yol gösterdi. Deyrezorlu Molla Ahmed, Muhammed ve Hacı Hayreddin’e yazdığı mektupta buyurdu ki:
“…Arka arkaya gelen kıymetli mektuplarınız bize ulaştı. İçindekilerini anlayınca çok sevindik. Çünkü onlar, sizin bu yüce Nakşibendiyye yoluna olan şiddetli muhabbetinizin, samimi azim ve arzunuzun çokluğunun habercisidirler. Bu muhabbet ve arzu çok büyük nimettir. Nasıl büyük olmasınlar ki, bu yolun büyükleri, muridin, Allahu tealadan manevi feyz istemesini kendisine verilen manevi nimetlerin yarısı, arzusunu da Allah’a kavuşmanın yarısı saymışlardır. Zira istek ve talep ile Allahu tealaya kavuşmak Aziz ve Yüce olan Allah’tandır. Kerem sahibi olan Allahu teala kulun kalbine isteme ve arzuyu attığında, bu o kula manevi bir mertebe vermesine ve kendine kavuşmasını irade ettiğine delalet eder.

İşte kardeşlerim! Bu beyandan anlaşıldı ki, sizde hasıl olan talep sizin için büyük bir nimet olup şükretmeniz gerekiyor. Ta ki içinizdeki talep kuvvetten fiiliyete çıksın. “Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları artırırım...” (İbrahim suresi: 7) mealindeki ayet-i kerimesi de buna kesin bir delildir. Bununla beraber şunu da ilave edelim ki, bu zamanda İslamiyet garip oldu. Bu zamanda az bir dindarlık, diğer zamanlardakinden çok hayırlıdır.

Yine size şu tavsiye olunur ki: Bu parlak şeriate (İslamiyete) ve mübarek sünnete tabi olma olmanız lazımdır. Zira tarikat şeriatın çekirdeğidir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası