AHMED İBNİ KEMAL

Ahmed İbn-i Kemal Paşa İslam alimi
A- A+

Osmanlı âlim ve velilerinin en meşhurlarından. Büyük devlet ve ilim adamı. Asıl ismi Ahmed Şemseddin’dir. Dedesi Kemal Paşa’ya nisbetle İbn-i Kemal veya Kemal Paşazade diye tanınmıştır. 873 (m. 1468) yılında Tokat’ta doğdu. Bazı kaynaklarda ise Edirne’de doğduğu rivayet edilmektedir. 2 Şevval 940 (m. 16 Nisan 1534)’de İstanbul’da vefat etti. Edirnekapı Kabristanı’na defnedildi. Babası Süleyman Çelebi, devrinin tanınmış kumandanlarındandı. Amasya ve Tokat sancakbeyliklerinde bulunan Süleyman Çelebi 936 (m. 1530) yılında İstanbul’da vefat etti. Annesi ise Fatih Sultan Mehmed devri âlimlerinden İbn-i Küpeli’nin kızıdır. Ayrıca annesi büyük âlim Yusuf Sinanüddin Efendi ile de akrabadır.

Baba tarafından asker, anne tarafından ise ilim ile meşgul olan bir aileye mensup bulunan İbn-i Kemal, küçük yaştan itibaren ailesinin nezaretinde iyi bir tahsil ve terbiye gördü. Daha sonra baba mesleği olan askerlik yolunu seçti. Atlı-bölük sipahisi olarak Sultan İkinci Bayezid Han’ın seferlerine katıldı.

Ancak bu sırada karşılaştığı bir hadise onun hayatını, geleceğe yönelik planlarını tamamen değiştirerek baba mesleği olan askerliği bırakmasına ve ilmiye sınıfına geçmesine sebep oldu.

Kendisi bu hadiseyi şöyle nakletmektedir:
Sultan İkinci Bayezid Han ile bir sefere çıkmıştık. O zaman vezir, Halil Paşanın oğlu İbrahim Paşaydı. Şanlı, değerli bir vezirdi. Ahmed ibni Evrenos adında bir de kumandan vardı. Kumandanlardan hiçbiri onun önüne geçemez, bir mecliste ondan ileri oturamazdı. Ben ise vezirin ve bu kumandanın huzurunda ayakta, esas vaziyette dururdum. Bir defasında, eski elbiseler giyinmiş biri geldi. Bu, kumandanlardan da yüksek yere oturdu ve kimse ona mani olmadı. Buna hayret ettim. Arkadaşlarımdan birine, kumandandan da yüksek yere oturan bu zatın kim olduğunu sordum.
“Filibe Medresesi müderrisi, âlim bir zattır. İsmi Molla Lütfi’dir.” dedi. “Ne kadar maaş alır.” dedim. “Otuz dirhem.” dedi. “Makamı bu kadar yüksek olan bu kumandandan yukarı nasıl oturur?” dedim. “Âlimler, ilimlerinden dolayı tazim ve takdir olunur, hürmet görürler. Geri bırakılırsa, bu kumandan ve vezir buna razı olmazlar.” dedi. Düşündüm, “Ben bu kumandan derecesine çıkamam, ama çalışır gayret edersem, şu âlim gibi olurum.” dedim ve ilim tahsil etmeye niyet ettim.

Nitekim İbn-i Kemal ordu ile Edirne’ye dönünce bu düşüncesini tatbik mevkiine koydu. Askerlikten ayrılarak ilim tahsiline başladı. Bu sırada Molla Lütfi, Edirne’deki Darülhadis’e tayin edilmişti. İbn-i Kemal bir müddet onun derslerine devam etti. Kendisinden Şerhu’l-Metali’ ve haşiyelerini okudu. Arkadaşları arasında zekası, kavrayış kabiliyeti ve yeteneği ile temayüz etti. Kısa sürede ilimde yüksek makamlara kavuştu. Daha sonra Kestelli Muslihiddin Mustafa Efendi, Hatibzade Muhyiddin Mehmed Efendi ve Muarifzade Sinanüddin Yusuf Efendilerden usul ve tefsir dersleri alarak tahsilini tamamladı.

İlim adamlarına fevkalade hürmet gösteren ve onları teşvik eden İkinci Bayezid Han, İbn-i Kemal’in bilgi ve istidad yönünden sahip olduğu değerleri duyunca kendisini Edirne’de Taşlık Medresesine tayin etti. Ayrıca İdris-i Bitlisî’nin Farsça yazdığı Heşt Behişt adlı Osmanlı tarihine benzer Türkçe bir Osmanlı Tarihi yazmasını istedi ve bu iş için kendisine otuzbin akçe ihsan eyledi.

İbn-i Kemal 917 (m. 1511) yılında günlük kırk akçe ile Üsküp’teki İshakiye Medresesine nakledildi. Bir yıl kadar sonra Edirne’deki Halebiye Medresesine tayin edildi. Bu sırada Osmanlı Devleti içerisinde şehzadeler kavgası kızışmıştı. Doğuda Şah İsmail, Osmanlı Devletinin bütünlüğünü tehdit ediyordu. Ahmed ibni Kemal hazretleri bu nazik devrede devlet idaresi ve siyaset hakkında görüşlerini ortaya koyarak devlet adamlarının dikkatini çekti.

Onun bu görüşleri şöyle özetlenebilir:
Saltanat ve mevki Allahü tealanın takdiri ile olur. Allah vergisidir. Ordunun vazifesi memleketi korumak ve gerekirse ölümlerin en güzeli ve en şereflisi olan gazada şehit olmaktır. (Nitekim şiirinde de; “Ölümden kurtuluş yoktur cihanda, O derdi çekmez olmaz ins-ü canda. Kişinin ömri çünkim ahir ola, Yeg olur kim gaza yolunda öle.” demek suretiyle Allahü tealanın dinini yaymak için çarpışırken ölmenin ehemmiyetini çok güzel anlatmaktadır.) İdareci güzel silah kullanacak ve tedbir sahibi olacaktır. Düşmanı hor ve küçük görmemeli ve planlı olmalıdır. Siyaset yani idare çok mukaddes bir vazifedir. Herkes bunu yapamaz. Bazı kabiliyetler doğuştan veya irsî olarak verilmiştir. Bir memlekette bir idareci bulunmalı o da adil, ihsanı bol, affedici, büyüğüne hürmetli ve saygılı olmalıdır. İdareci, adamı elde etmeyi bilmeli, tehlikeleri işaret edip onları ne yolla avlarsa avlayabilmelidir. İdareci kiminle harp ve kiminle sulh yapacağını iyi bilmelidir.

Ahmed ibni Kemal, İslam dinini yaymak, düşmanın vatana el uzatmasına mani olmak ve adaleti ayakta tutabilmek için devlet başkanının bu hasletlere sahip olmasını şart koşmaktadır. Ayrıca o daima devlet politikasını, devlet-millet bütünlüğünü önde tutmakta ve bunu kimde görüyorsa onu desteklemektedir. Nitekim o, Bayezid Hanın oğlu Selim lehine tahttan feragatı üzerine diğer kardeşlere karşılık Selim’i destekledi.

Yavuz Sultan Selim Han 918 (m.1512)’de Osmanlı tahtına oturup iç işlerini yoluna koyduktan sonra kıvılcımları Irak ve Horasan’a yayılmış olan şiânın fitne ateşini söndürme planına koyuldu. Bunun için de devrin ilim adamlarını yardıma çağırdı. İbn-i Kemal, İdris-i Bitlisî, Zenbilli Ali Cemalî ve daha nice ilim adamları bu vazifeye koştular.

Divanda harp için tereddüd edenler vardı. Mesele fazla oyalamaya gelmemeliydi. Bu durumda İbn-i Kemal şu fetvayı verdi:


“Her türlü hamd ve sena, kudret ve kerem sahibi yüce Allah’a olsun. Salatü selam da doğru yolu gösteren Hazreti Muhammed Aleyhisselama ve O’na tabi olanlara olsun. Haberlerde geldiğine göre aşırı şiaya bağlı bir grup, Ehl-i Sünnet vel-cemaat yolunda olan Müslümanların memleketlerinin pek çoğunu işgal ettiler. Oralarda kendi batıl yolları ile görüşlerini yaydılar. Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman hakkında küfür, fena sözler söylediler. Bunların halifeliklerini inkar ettiler. İlim erbabına ve içtihat yapan müçtehitlere hakaretler savurdular. Onların başında bulunan Şah İsmail’in takip ettiği aşırı şia yolunu tutulacak en kolay ve doğru yol zannettiler. Onlara göre Şah dinde sınırsız bir yetkiye sahiptir. Onun dinde helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Mesela Şah içkiyi helal kılmıştır, öyle ise içki helaldir... Netice olarak onların kötülükleri ve küfürleri sayılamayacak kadar çoktur. Buna göre bizim, onların küfür ve irtidadlarında (İslamiyetten ayrıldıklarında) asla şüphemiz yoktur. Ülkeleri Darülharbdir. Erkekleri ve kadınları ile evlenmek caiz değildir. Bunlar hakkında verilecek hüküm, dinden dönenler hakkında verilecek hüküm ile aynıdır. Erkeklerden bu sapık yolu bırakıp Müslüman olanlar serbesttir. Kabul etmezlerse hakları kılıçtır, öldürülürler. Savaşa gücü, kudreti olan Müslümanların bu cihada katılmaları farzdır.”

Böylece bütün Müslümanların dikkati çekildi ve gafletten uyanmaları gerektiği belirtildi. Ayrıca İbn-i Kemal, Şah İsmail’in Ehl-i Sünnetten olan Akkoyunlu, Gürganlı ve Dulkadirli devletlerinin ahalisine yaptığı zulüm ve mezalimi şiirleri ile yaydıktan sonra; “Ama Allah onun insanlara yaptığını yanına koymadı. Bu ejderhayı yutmaya bir asa ve o Firavunu nehre batıran bir Musa yarattı.” diyerek Selim Hanı övdü, onun peşinden yürünmesini tavsiye etti.

“Haberler ululardan naklolunur, Her Firavun’a bir Musa bulunur.” vecizesi bu görüşünü ifade etmektedir.

İbn-i Kemal Paşanın bu verimli çalışmaları ve ilminin derecesi Yavuz Sultan Selim’in dikkatini çekti. Kendisini çok seven Yavuz, Çaldıran seferinden dönüşte onu Edirne kadılığına getirdi. Çok geçmeden de Anadolu kazaskeri oldu.

Bu sırada Yavuz, Şah İsmail’den sonra onların destekçisi olan Mısır Memlüklerine yöneldi. Sefere çıkarken çok sevdiği İbn-i Kemal hazretlerini de yanına aldı. 922’den 925’e (m. 1516’dan 1519’a) kadar üç yıl süren seferde onu yanından hiç ayırmadı.

Şam’a geldikleri sırada Yavuz Sultan Selim’e, büyük evliya Muhyiddin Arabî’ye bir türbe yaptırılması için fetva verdi. Padişah bu fetva üzerine Muhyiddin Arabî hazretleri adına bir cami, türbe ve imaret yaptırdı.

Mısır seferinden döndükten sonra Yavuz, bu değerli ilim adamının bazı işlerle uğraşmasını hoş görmeyerek onu Edirne’deki Darülhadis medresesine yeniden tayin etti 925 (m. 1519). Padişahın gayesi onun ilim adamı yetiştirmesini temin etmekti. Nitekim adam yetiştirmek ideali Osmanlıda çok mühim olup şöyle söylene gelmiştir:
“Mesacidü meabidi ko adem yap, Kâbe yapmakcadur adem yapmak. Taş ağaç kaydı ne lazım şahım, Yaraşır şahlara adem yapmak.”
(Mescid ve mabedleri bırak da insan yetiştir. Bir insan yetiştirmek Kabe yapmak gibidir. Taş ve ağaç düşüncesi ile oyalanmak şahlara yakışmaz. Onlara yakışan adam yetiştirmektir.)

Ancak kısa bir müddet sonra dostu ve padişahı Sultan Selim Hanın vefatı, devrin yıkılmaz ve eşsiz ilim adamı İbn-i Kemal hazretlerini çok üzdü.

Yavuz Sultan Selim’in vefatından sonra İbn-i Kemal hazretleri bir müddet daha medresede talebe yetiştirmeye devam etti. 932 (m. 1526)’da Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin vefatı üzerine Kanunî Sultan Süleyman Han tarafından bu vazifeye getirildi. Şeyhülislamlık makamına gelince işleri daha çok ağırlaştı. İlmi ile o kadar büyük bir şöhret kazanmıştı ki zamanındaki birçok âlim bazı meselelerde ona başvururlardı. Hatta bir kısım ulema, yazmış olduğu eserleri tashih ve kontrol maksadıyla ona gönderirlerdi.

Onaltıncı asrın ilk yarısında, Osmanlı kültürünün en büyük mümessili olarak görülmektedir. Ahlakı güzel, edebi mükemmel, zekası ve aklı kuvvetli, ifadesi açık ve veciz olan Kemalpaşazade, iki dünya faydalarını bilen ve bildiren, pek nadir simalardan biriydi. Cinnilere de fetva verirdi. Bunun için “Müftiyü’s-sekaleyn” (İnsan ve cinlerin müftüsü) adı ile meşhur oldu. Büyük bir âlim olduğu gibi, güçlü bir tarihçi, değerli bir edip kuvvetli bir şairdi. Tasavvufta da ileri derece sahibiydi. Büyük velilerin teveccühünü kazanmıştı. Şeyhülislamlık makamında bulunduğu sürede, dahilî ve haricî, din ve mezhep düşmanlarına karşı ilmiyle ve yazdığı kitaplarıyla mücadele etti. İbn-i Kemal hazretleri Yavuz Sultan Selim’i olduğu gibi Kanunî Sultan Süleyman’ı da Eshab-ı Kiram düşmanı Safevîlere karşı mücadeleye teşvik etti. Padişahın Şah Tahmasb’a gönderdiği mektupları, bizzat kaleme alan o idi.

İbn-i Kemal, tarih, fıkıh, tefsir, hadis, edebiyat ve dil alanlarında 300’den fazla eser vermiştir.

  1. 1
    Tevârih-i Âl-i Osman: II. Bayezid’in emriyle yazmaya başladığı, Osmanlı tarihini en ince ayrıntılarıyla anlatan dev şaheseridir.
  2. 2
    Mocelle (Fetâvâ): Hukuki meselelere getirdiği çözümlerle Osmanlı yargı sistemine yön vermiştir.
  3. 3
    Risâletü’l-Münire: Ehl-i Sünnet itikadını ve tasavvufun inceliklerini anlatan, halk tarafından çok sevilen eseridir.
  4. 4
    Nigaristan: Sadi-i Şirazi’nin Gülistan’ına nazire olarak yazdığı ahlaki ve edebi eserdir.

1534 yılında vefat eden İbn-i Kemal Paşa, Edirnekapı dışındaki Mahmud Çelebi Zaviyesi'ne defnedilmiştir. Mütevazı mezar taşına sadece; "Hâzâ makâm-ı Ahmed" (İşte bu Ahmed'in makamıdır) yazılmıştır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası