AHMED BİN İDRİS

Ahmed bin İdris el-Hasenî İslam alimi
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Ahmed bin İdris Hasanî’dir. Künyesi Ebü’l-Abbas’tır. Hazreti Hasan soyundan yani şeriflerdendir. 1163 (m. 1750) senesinde Fas’ın Atlantik sahilindeki Araiş bölgesinde bulunan Meysur’da doğdu. 1253 (m. 1837)’de Yemen’de vefat etti. Sabye köyüne defnedildi. Kabri ziyaret mahallidir. 

Ahmed bin İdris; uzun boylu, beyaz yüzlü, bedenen zarif, iri gözlü bir zattı. Memleketi olan Fas’ta ilim tahsil etti. İlimde üstün bir dereceye yükseldi. Ders okuduğu hocalarından icazet (diploma) aldı. Ders okutmaya başladı. Abdülvehhab Tazî’nin derslerinde bulundu. Bu zat yaşlı ve insanların üstünlüğünü anlayamadığı bir kimseydi. Yaşlı olması sebebiyle hürmet görürdü. Ahmed bin İdris’in, bu zatın büyüklüğünü anlayıp ona talebe olması şöyle oldu: Ahmed bin İdris’in, Şenkit âlimlerinden Allame Müceydirî isminde bir hocası vardı. Bu zat zaman zaman Fas’a gelirdi. Fas’ta ikameti esnasında, Ahmed bin İdris onun yanına gider, bazı hadis-i şerif ve fıkıh kitaplarını mütalaa ederdi. Bir zaman Müceydirî yine Fas’a geldi. Ders okuttu. Bazı kitaplar tamamlanmadı. Şenkit’e döneceği zaman Ahmed bin İdris ona; “Efendim! İzin verirseniz zat-ı aliniz ile birlikte geleyim. Geri kalan okuyamadığım yerleri okumuş olurum.” dedi. Müceydirî o zaman; “Hocamdan senin için izin alıncaya kadar sabret. O zaman olur.” buyurdu. Ahmed bin İdris hayretle; “Efendim siz büyük bir âlimsiniz. Bu hâlinizle hocanız mı var?” dedi. Müceydirî de; “Evet, hocam Abdülvehhab Tazî’dir.” buyurdu. Ahmed bin İdris, söylenen bu zatın büyük bir âlimin hocası olabileceğine çok şaştı. Çünkü onu kendi hâlinde, zikir ehli, yaşından dolayı hürmet gören bir zat olarak tanımıştı. Aradan az bir zaman geçtikten sonra Müceydirî; “Hocam sizin benimle Şenkit’e gitmenize izin vermedi. Bana; “Onu getir, Resulullah ile görüştüreyim.” diye buyurdu.” dedi. O zaman Ahmed bin İdris’in hayreti daha da arttı. Beraberce Abdülvehhab Tazî’nin huzuruna gittiler. Ahmed bin İdris o zaman onun evliya bir zat olduğunu anladı. Ona talebe oldu. Huzurunda edeple durdu. Abdülvehhab Tazî ona; “Nerede o boşa geçen günlerin?” buyurup ders okuttuğu zamanlarını hatırlattı. Daha sonra da kendisine tasavvuf yolunun edebini öğretti. Bir süre sonra Abdülvehhab Tazî; “Şimdi hocan Müceydirî vefat etti.” buyurdu. Ahmed bin İdris; “Nereden anladınız efendim?” diye sorduğunda Abdülvehhab; “Falan zamanda Şenkit’ten bir kafile çıktı. O onun vefat haberini getirir.” buyurdu. Dediği gibi gelen kafile Müceydirî’nin vefat haberini getirdi.

Ahmed bin İdris, ayrıca Ebü’l-Kasım el-Vezir vasıtasıyla Şaziliyye yolunun Nasıriyye koluna intisap etti.

Ahmed bin İdris hazretleri bazı fitnelere karışmamak için 1211 (m. 1797) yılında Fas’ı terk etti. Bingazi’ye gitti. Orada Cebeliahdar ve Berka’da dersler verdi. Bir sene sonra İskenderiyye’ye, oradan da Kahire’ye geçti. Ezher’de halka açık dersler verdi. 1214 (m. 1799)’da Mekke’ye gitti. 1243 yılında Yemen’e yaptığı seyahata kadar otuz sene orada kaldı. Mekke’de Şerif Galib bin Müsaid’in himayesini ve desteğini gördü. 1813 miladî yılında Kızıldeniz’i geçerek Uksur şehri yakınlarındaki Zeyniyye köyüne gitti. Burada Hasan bin Hasan Kinaî’den Halvetî yoluna intisap etti. Dört yıl burada kalıp tekrar Mekke’ye döndü. 1243 (m. 1827)’de Mekke’de talebesi Senusî’yi bırakarak diğer talebeleriyle birlikte Yemen’e gitti. Önce güneydeki Mukha şehrine sonra da Zebid’e geçti. Burada bir yıl kaldı ve talebe okuttu. Ertesi sene Asir bölgesindeki Sabya şehrine geldi. Buraya yerleşti. Buradaki Vehhabîlerle münazaralarda bulundu. Vefatına kadar burada kaldı. Vehhabîlerle yaptığı münazaralar El-Münazaratü’l-kübra adıyla basılmıştır. Soyundan gelen bir kol Asir İdrisî Hanedanı adıyla Güney Arabistan’da 1933’e kadar devam eden mahallî bir devlet kurdu. Bu tarihte Suudîlere katıldı.

Ahmed bin İdris, Mağrib’de yetişen âlimlerin ve evliyanın en büyüklerinden oldu. Çok kerameti görüldü. Her taraftan insanlar gelip sohbetine katıldılar. Âlimler ve fazilet sahipleri dersini dinlediler. İlim ve irfandaki şöhreti her yere yayıldı. 1213 (m. 1798) senesinde Mısır’a, oradan da Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Otuz sene kadar orada ikamet etti. Medine-i Münevvere ve Taif’te bulundu. Bulunduğu yerde, derslerine devam eden insanlara ilim ve edep öğretti. Onlara dünya ve ahiret saadetinin yolunu gösterdi. Daha sonra Yemen’e gitti. Zebid, Mukha ve meşhur bir köy olan Sabye’de ikamet etti. Vefatına kadar orada dokuz sene, gece gündüz durmadan Allahü tealanın emir ve yasaklarını insanlara öğretmekle meşgul oldu. Zamanında zahirî ve bâtınî ilimlerde emsalsizdi. Birçok âlim, onun üstünlüğünü bildirdiler. Yüzlerce talebe yetiştirdi. İçlerinden birçoğu zamanın büyük âlimlerinden oldular. Yetiştirdiği âlimlerden bazıları şunlardır: Zebid müftüsü Seyyid Abdurrahman bin Süleyman Ehdel, Medine-i Münevvere’de zamanının büyük hadis âlimi Şeyh Muhammed Abid Sindî, din ve fen âlimi Muhammed Senusî, Mağrib evliyasından Şeyh Arabî Derkavî, Seyyid Ebü’l-Abbas Ahmed Ticanî, Şeyh Muhammed Meczub Sevakinî ve Şeyh İbrahim Reşid. İbrahim Reşid, hocası vefat edene kadar onun yanından ayrılmadı. Onun feyiz ve bereketlerinden devamlı istifade etti.

İbrahim Reşid anlatır: “Hocamın ilim meclislerinde bulundum. Her gün, biri sabah namazından sonra öğleye kadar, diğeri ikindiden sonra olmak üzere iki meclis teşekkül ederdi. Hocam ayet-i kerimelerdeki esrar ve incelikleri anlatır, akılları hayrette bırakırdı. Âlimler, müftüler, eşraf ve pekçok kimse dersini dinlerdi. Bazen kısa bir ayet-i kerimenin tefsiri günlerce sürerdi. Hocam; “Nuh Aleyhisselam’ın ömrü kadar ömrüm olsa, bu ayeti kerimenin tefsirini yine bitiremem.” buyururdu.

Ahmed bin İdris’in en büyük kerameti, uyanık hâlde iken Resulullah’ı görmesi ve Resulullah’tan şifahen salavat-ı şerifeleri öğrenmesi idi. Kendisi şöyle anlatır: “Resulullah’ı gördüm. Yanında Hızır Aleyhisselam da vardı. Resulullah Hızır Aleyhisselam’a, benim için Şaziliyye yolunun dersini (edebini) öğretmesini emrettiler. O da bana Resulullah’ın huzurunda nasıl olacağını öğrettiler. Daha sonra Resulullah, Hızır Aleyhisselam’a sevabı daha çok olan zikir, salevat ve istiğfarları öğretmesini buyurdu. O zaman Hızır Aleyhisselam; “Onlar hangileridir ya Resulallah?” diye sual etti. Resulullah; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah fî külli lemhatin ve nefesin adede ma vese’ahü ilmüllah...” diye üç defa, sonra da; “Külillahümme inni es’elüke bi nur-i vechillahi’l-azim.” sonra da; “Estağfirullah el-azim el-kerim ellezi lâ ilâhe illa hüvel hayyelkayyum Gaffarü’z-zünub. Ya ze’l-celali ve’l-ikram.” diye buyurdular. Sonra da Resulullah bana; “Ey Ahmed! Yer ve göğün hazinelerini sana verdim. O da bu zikir, salevat ve istiğfardır.” buyurdular. Çok iltifat ve teveccühlere mazhar oldum.”

Talebelerinin en büyüklerinden olan Şeyh İbrahim Reşid, hocasının bazı kerametlerini El-Münteka’n-nefis adlı eserde bildirdi. Bazı kerametlerini İbrahim Reşid şöyle anlatır: “Ahmed bin İdris, Yemen’in Zebid şehrine geldiğinde, Zebid müftüsü Seyyid Abdurrahman ve şehrin ileri gelen âlimleri, sabah ve akşam onun kurmuş olduğu ilim meclisine gidip gelmeye başladılar. Sohbetini dinleyip çeşitli meseleler sordular. Ahmed bin İdris, kendisine sorulan suallere, gönüllere ferahlık verecek şekilde cevaplar verdi. Seyyid Abdurrahman ve iki âlim arkadaşı, onu imtihan etmek üzere aralarında anlaşıp tefsir ve hadis ilminden zor sualler tespit edip bir kağıda yazdılar. “Eğer suallerimize cevap verirse, onun büyük olduğunu anlarız.” dediler. Hep birlikte Ahmed bin İdris’in ilim meclislerine gittiler. Ahmed bin İdris onları karşıladı ve o daha bir şey söylemeden, Seyyid Abdurrahman’a; “Yanındaki sualler yazılı kâğıdı çıkar. Birinci sual falanın, ikinci sual falanın, üçüncü sual senindir.” buyurarak, her birine hiç zorlanmadan birbirinden güzel ve akılları hayrette bırakan cevaplar verdi. Hepsi onun keşfine şaştılar. Sanki Ahmed bin İdris, soruları hazırlarken yanlarında bulunmuştu. O zaman onun fazilet ehli, Allahü tealanın velî bir kulu olduğunu anladılar ve ona teslim oldular.”

“Birgün meclisine, başlarında reisleri Kadı Hasan Ahmed olduğu hâlde bir kısım âlimler geldiler. Ahmed bin İdris’e çeşitli ilimlerde çeşitli meseleler sordular. O da her birine akla hayale gelmeyen çok güzel cevaplar verdi. Daha sonra o âlimler meclisten ayrıldılar ve Ahmed bin İdris’in sözlerini beğendiklerini ifade ettiler. Lakin biz bu konuda falan âlimin sözünü tercih ediyorduk dediler. Reisleri Kadı Hasan onlara; “Gelin hep birlikte dua edelim ve Allahü teala Ahmed bin İdris’in söylediklerinin mi yoksa falan âlimin dediklerinin mi hak olduğunu bize bildirsin.” dedi. Hepsi bunu kabul edip Allahü tealaya dua ettiler. O gece içlerinden biri, rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. İhtilaf ettikleri meseleleri arz edip; “Ya Resulallah! Falan âlimin sözlerine tâbi olayım mı?” diye sordu. Resulullah Efendimiz de; “Onun sözlerinden Kitaba ve Sünnet’ime uyan sözlerine tâbi ol.” buyurup sözlerinden hangilerine uyacağımı tek tek saydı. Daha sonra da; “Ya Resulallah! Seyyid Ahmed İdris hakkında ne buyurursunuz? Onun dediğine tâbi olayım mı?” dedi. O zaman Resulullah Efendimiz; “Sübhanallah. O benim sünnetime uygun konuşur. Ona tâbi ol!” buyurdu. O âlim sevinçle uyandı. Gidip diğer arkadaşlarına rüyasındakileri anlattı. Hep birlikte Ahmed bin İdris’e gidip rüyayı anlattılar. O zaman Ahmed bin İdris; “Sizin için hakikati ortaya çıkaran Allahü tealaya hamd ederim.” buyurdu.

“Hocam ve birkaç kişi, birgün Mağrib sokaklarından birinde yürürken, sultanın adamlarının, bir mazlumu yakalayıp ellerini ve kollarını bağlayarak götürdüğünü gördük. Mazlumun kurtulması mümkün değildi. Hocam Ahmed bin İdris bize dönüp; “Sizde bunun kurtuluşu için bir yol var mıdır?” diye sordu. Biz de olmadığını söyledik. O zaman; “Şimdi Allahü teala bakalım ne gösterecek.” buyurdu ve sultanın adamlarına dönüp; “Bağlarını çözünüz.” buyurdu. O esnada o adamcağızın ellerindeki ve boynundaki bağlar çözülüp yere düştü. Sultanın adamları da öteye beriye dağılıp gittiler. Mazlum da böylece kurtulmuş oldu.”

“Birgün Ahmed bin İdris, Fas şehrinin kapısına gelmişti. O esnada sultanın adamlarının, gelen geçen fakirlerin sebze ve meyvelerinden, haksız yere vergi aldıklarını gördü. Fakir fukara çaresizlikle; “İnşaallah Allahü teala bize bir yardımcı gönderir.” dediler. O zaman Ahmed bin İdris hiçbir menfaat gözetmeden, sadece Allahü tealanın rızası için duruma müdahale edip yanlarına vardı ve; “İçinizden cesur birisini bana getirin.” buyurdular. Ortaya birisi çıktı. Ona; “Şimdi sen sultanın yanına git. Ona Müslüman fakirlere yapılan bu zulmü kaldırmasını söyle ve; “Bunda senin için hayır vardır. Eğer böyle yapmaz isen başına geleceklere razı ol.” de. Yalnız benim ismimi söyleme.” diye tembih etti. O kişi de sultana gidip onun söylediklerinin aynısını iletti. Sultan bunları duyunca başını önüne eğip bir müddet düşündü. Daha sonra başını kaldırıp; “Seni kim gönderdi?” diye sordu. O haberci de; “Bunu söyleyemem. Zira bana ismini gizli tutmamı söyledi.” dedi. Sultan; “İsmini söyle, istediğin her şeyi vereceğim ve malları alınan fakirlerin mallarını iade edeceğim. Yalnız benim de bir isteğim var. Bazı kabileler bana isyan ettiler. Onları itaat altına almak için bir ordu hazırladım. Onların ıslahı ancak itaatim altına girmeleriyledir.” dedi. Haberci gidip durumu Ahmed bin İdris’e anlattı. O, haberciyi tekrar gönderdi ve sultana; “İstediğin olacak dua ediyoruz.” diye dediğini bildirmesini söyledi. Çok geçmeden, asiler sultana itaat ettiler. Her taraf huzura kavuştu.”

“Sudan’da idim. Daha o zamanlar babam, Kadı Salih Reşidî’nin terbiye ve himayesinde idi. Büyük kardeşim benim yanıma gelip gördüğü bir rüyayı anlattı: “Vefat eden hanımımı rüyamda gördüm. Ona; “Allahü teala sana ne muamele yaptı?” diye sordum. O da; “Allahü teala biz mevtaları bir yere topladı ve bize; “Siz sevdiğim bir zat olan Ahmed bin İdris’in zamanında yaşadınız. Onun sebebi ile sizleri mağfiret ettim.” buyurdu.” dedi. Biz o zamanlar Sudan topraklarında, Ahmed bin İdris de Yemen’de idi. Aramızda uzun mesafeler vardı. Üstelik biz kendisini tanımıyor ve ona talebe de olmuş değildik. Sadece ismini duymuştuk. Çok sonraları kendilerini tanımak ve talebesi olmakla şereflendik. O zaman bu rüyayı kendilerine arz ettim. Mahcubiyetle; “Doğrudur.” buyurdu.

“Ahmed bin İdris bir kısım talebelerine bir yere gitmelerini emretti. İçlerinden birini de sünnet üzere emir yaptı. Onlar da yola çıktılar. Cidde’ye yaklaştıklarında azıksız ve parasız kaldılar. Onların emiri gece rüyasında Ahmed bin İdris’i gördü. Ahmed bin İdris kendisine bir mektup verip; “Bunu al, Allahü tealanın izniyle yoluna devam et.” buyurdu. O da alıp cebine koydu. Sabahleyin emir olan kişi rüyasını hatırlayıp arkadaşlarına anlattı. Elini de cebine soktu. Oradan bir mekt

up çıkardı. Mektubun üzerinde zorluk ve sıkıntı zamanlarında okunup da faydası görülen; “Rabbi yessir ve lâ tüassir Rabbi temmim bi’l-hayr. Ya Kerim.” duası yazılıydı. Hepsi buna çok sevindiler. Sonra da okuyup yollarına devam ettiler. Hiçbir sıkıntı görmeyip arzu ettiklerine de kavuştular.”

“Mekke-i Mükerreme’de hac farizasını eda ettikten sonra şiddetli bir hastalığa tutuldum. İhtiyacımı görecek kadar bile ayağa kalkamıyordum. Bu hâl üzere öleceğimden çok korktum. O hâlde Allahü tealaya dua edip; “Ya Rabbî! Bana sevdiğin bir kulunu tanıt. Ondan senin ve Resulünün sevgisini ve rızana kavuşturan işleri öğrenip; tam bir salih Müslüman olarak yaşayıp sonra da vefat etmeyi isterim.” diye yalvardım ve Ahmed bin İdris’in ruhaniyetinden yardım istedim. O anda uyudum. Karşımda Ahmed bin İdris’i gördüm. Ben bir divanda sırt üstü yatıyordum. O yanımda durdu. Bana; “Senin ilacın Zemzem suyu ve ameliyat.” buyurdu. Takatim hiç yoktu. Beni ameliyat etti. Çok terledim. Hatta divandan yerlere terler damladı. O esnada uyandım. Kendimi yokladığımda bir dinçlik hissettim. Hocamın bereketiyle şifa buldum. Günler sonra tekrar hastalandım. Tekrar hocamı vesile ederek yardım istedim. Rüyamda onu yüksek bir mekanda, büyük bir çadır içinde tek başına otururken gördüm. Selam verdim. Bana: “Otur.” buyurdu. Huzurunda oturdum. Bana; “Sen ölümden korkuyorsun değil mi?” buyurunca; “Evet efendim.” dedim. Bir kâğıt alıp üzerine iki satır hâlinde, birinci satırda ömrün seksen seneye ulaşmadan ölmezsin, ikinci satıra da inşallah ariflerden bir zat olursun diye yazdı. Sonra o kağıdı bana verdi ve; “Oku.” buyurdu. Ben de okudum. Bu hususta Allahü tealaya şükrettim. Sonra da Resulullah’ı göremediğimi hatırlayıp görmekle şereflenmek istediğimi arz ettim. O zaman; “Otur, görmene yardımcı olayım.” buyurdu. O esnada karşımda sırasıyla; Hazreti Ali, Hazreti Osman, Hazreti Ömer, Hazreti Ebu Bekr ve Resulullah’ı gördüm. Sonra uyandım. Gördüğüm rüya sebebiyle çok sevinçli idim. Daha sonra Mekke-i Mükerreme’den Yemen’e gittim. Sabye şehrinde hocam Ahmed bin İdris’e kavuştum. Birinci günün gecesi, rüyamda nurlara gark olduğumu gördüm. Nurun çokluğu sebebiyle kendimden geçtim. Uyandığımda vücudum titriyordu. Daha sonra hocamdan İdrisiyye yolunun edebini öğrendim. Bana: “Bizim yolumuza giren, yüce maksada kavuşur. Allahü tealayı tanır.” buyurdu.

“Birgün Medine-i Münevvere’de bir yerde oturmuştuk. O esnada başımızın üzerinde bir grup kuş uçmaya başladı. Hâl sahibi bir arkadaş; “Bu kuşlara hocamızın ismini söyleyerek çağırsak, hepsi yanımıza gelirler.” dedi. Öyle söylediler. Kuşların tamamı orada bulunanların ellerine kondular.”

“Ahmed bin İdris birgün katırına binerken, üzengi demiri kırılıverdi. Hizmetçisine emredip onu tamir için demirciye gönderdi. Demirci o parçayı yumuşaması için ateşe attı. Bir müddet ateşte kaldıktan sonra demiri çıkardı. Demire, ateşin hiç tesir etmediğini gördü. Ne yaptı ise de bir fayda etmedi. Hizmetçi gidip durumu Ahmed bin İdris’e anlattı. O da; “Ben, Allahü tealanın zayıf bir kuluyum. Allahü teala bana komşu olandan ateşin yakıcılığını kaldırdı. Şu emin mübarek beldelerdeki komşularım elbette kurtulurlar.” buyurdu. O mecliste onun yakınında olanların bir fayda görmeyeceğine inanan biri vardı. O, bu hadiseden ibret alıp ona yakın olanların kurtulacağını anladı ve komşu hukukunu öğrenmiş oldu.”

Ahmed bin İdris’in talebelerinden biri, Mekke-i Mükerreme’de vefat etti. Onu Mualla Kabristanlığı’na defnettiler. Defin esnasında orada bulunan keşif sahibi bir talebe, Azrail Aleyhisselam’ın Cennet’ten bir yaygı ve büyük kandiller getirdiğini ve kabri göz alabildiğine genişlettiğini gördü. Bu hâle gıpta edip; “Keşke, öldüğümde benim için de Rabbim böyle bir ikramda bulunsa.” dedi. O zaman Azrail Aleyhisselam da; “Sizden her biriniz, Allahü tealanın sevgili kulu olan hocanız Ahmed bin İdris’in devamlı okumuş olduğu salevat-ı şerifeler bereketiyle böyle ikram ve ihsanlara kavuşacaksınız.” buyurdu. O büyük salevat da şöyledir:

“Allahümme innî es’elüke bi nûri vechillâhi’l-azîm. Ellezî malee erkân’el azîm bi kadri azameti zâtıllâhil azîm fî külli lemhatin ve nefesin adede mâfî ilmillâhil azîm salâten dâimeten bi devâmillâhil azîm, Tâzimen li hakkıke yâ Mevlânâ yâ Muhammed yâ zel hulukil azîm ve sellim aleyhi ve alâ âlihi mislü zâlike vecma’ beyni ve beynehu kemâ Cema’te beyne’r-rûh-ı ve’n-nefsi zâhiren ve bâtınen yakazaten ve menamen. Vec’alhü yâ Rabbî rûhan lezzatı min cemii’l-vücûhi fi’d-dünyâ kablel âhıra yâ Azîm.”

Eserleri: Ahmed bin İdris’in yazmış olduğu eserlerinden bazıları şunlardır:

1- Risaletü’l-esas
2- Risaletü’l-Kavaid
3- Ruhü’s-Sünne
4- El-Ikdü’n-nefis fî nazm-i Cevahiri’t-tedris
5- Es-Süluk
6- Kitabü’l-ahzab
7- Kimyaü’l-yakîn

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası