ALAEDDİN-İ ATTAR

Alaeddin-i Attar Silsile-i Aliyye'nin onaltıncısıdır
A- A+

Buhara’da yetişen evliyanın en büyüklerinden. İnsanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin onaltıncısıdır. İsmi Muhammed bin Muhammed Buharî’dir. Soyu, Harezmli Yesevî Şeyhi Seyyid Ata vasıtasıyla Peygamber Efendimize ulaştığı nakledilmektedir. Muhammed Behaeddin-i Buharî hazretlerinin en büyük talebesidir. Zamanının kutb-i irşadı idi. Zamanında herkese rüşt ve iman onun vasıtası ile gelir, İslamiyeti korurdu. Onun varlığı ile din-i İslam başıboş kalmadı, din düşmanları pervasızca, dini yıkmaya ve değiştirmeye kalkışamadı. Hakkında, Seyyid Şerif Cürcanî; “Alaeddin-i Attar hazretlerinin sohbetine kavuşunca, Rabbimi tanıyabildim.” dedi. Buhara’nın Cağanyan nahiyesinde 802 (m. 1400)’de vefat etti. Bugün buraya Denov denilmekte olup Özbekistan’ın Surhanderya bölgesindedir.

Alaeddin-i Attar’ın babası, Buhara’nın zengin eşrafından idi. Üç oğlu vardı. Bunlardan büyük oğullarının isimleri; Şihabeddin ve Hace Mübarek’tir. Alaeddin en küçükleri idi. Babası vefat edince oğullarına çok fazla mal kaldı. Fakat Alaeddin, mirastan pay almayı kabul etmeyip Şah-ı Nakşibend Muhammed Behaeddin-i Buharî’ye talebe olmayı tercih etti. Huzurlarına varıp hâlini arz etti ve talebeliğe kabul buyurulmasını istirham eyledi. O da; “Bu gün bir tepsi elma alıp kardeşlerinin mahallesinde sat!” buyurdu. Alaeddin, soylu ve tanınmış bir aileye mensup olmasına rağmen, kibirlenmeyerek, kardeşlerinin mahallesinde, hiç kimsenin sözlerine aldırış etmeden, o gün bağırarak elma sattı. Ertesi gün Şah-ı Nakşibend’in huzuruna gelerek; “Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim.” dedi. Behaeddin-i Buharî; “Bugün de kardeşlerinin dükkânı önünde satacaksın!” buyurdu. Alaeddin; “Peki efendim!” diyerek, ağabeylerinin dükkânı önünde bağırarak elma satmaya başladı. Ağabeyleri yanına gelip; “Bizi el âleme rezil etme, para lazım ise istediğin kadar verelim.” dediler. Fakat o, ağabeylerinin sözlerine hiç aldırış etmeden satışa devam etti. Ağabeyleri, onun aldırış etmediğini görünce bu defa da; “Dükkânımızın önünde bari satma.” diye rica ettiler. Alaeddin-i Attar, bunların sözlerine yine aldırış etmeyerek, akşama kadar elma satmaya devam etti. Ertesi günü Behaeddin-i Buharî, onu talebeliğe kabul buyurdu.

Alaeddin-i Attar anlatır: “Şah-ı Nakşibend hazretleri beni kabul edince onu o kadar sevdim ki sohbetlerinden ayrılamayacak hâle geldim. Bu hâlde iken, bir gün bana dönüp; ‘Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?’ buyurdu. ‘İkram sahibi zatınız, âciz hizmetçisine iltifat etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir.’ diyerek cevap verdim. Bunun üzerine; ‘Bir müddet bekle, işi anlarsın.’ buyurdu. Bir müddet sonra kalbimde onlara karşı muhabbetten eser kalmadı. O zaman; ‘Gördün mü, sevgi benden midir, senden midir?’ buyurdu.”

Reşehat’ta diyor ki: Alaeddin-i Attar talebeliğe kabul edilince canla başla çalışmaya, hizmet etmeye başladı. Babasından kalan mala hiç dönüp de bakmadı. Gece gündüz hiç boşa vakit geçirmeyip hocasının verdiği dersleri ve vazifeleri en kısa zamanda yapmak gayretiyle çalıştı. Talebe arkadaşlarının arasında parmakla gösterilenlerden oldu. Dünyaya meylederim korkusuyla, yatacak bir döşek ve üzerine örtecek bir yorgan dahi almazdı. Bütün dikkatini, derslerine ve hocasının hizmetine verdi. Hocası Behaeddin-i Buharî de onun kemalini, olgunluğunu, derecesinin çok yüksek olduğunu bildiği için bir gün hanımına; “Ey hatun! Kızımız büluğa erişince bana haber ver.” buyurdu. Bir müddet sonra kızının büluğ çağına geldiğini öğrenince Alaeddin-i Attar’ın odasına gitti. Bu sırada Alaeddin-i Attar, eski bir hasır üzerinde bir kitap mütalaa ediyordu. Odasında, başının altına koymak için bir de tuğlası vardı. Başka bir şeyi yoktu. Behaeddin-i Buharî’yi karşısında görünce hemen ayağa kalktı. Behaeddin-i Buharî hazretleri buyurdu ki: “Eğer kabul edersen, evimde yeni büluğa gelmiş bir kızım var. Seninle evlendireyim.” Alaeddin-i Attar, edeple durumunu arz etti: “Hakkımda büyük bir lütuf ve saadet buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz ki yanımda dünyalık olarak hiçbir şeyim yoktur.” Behaeddin-i Buharî ise; “Benim kızım sana müyesser ve mukadderdir. Rızkınızın da, Allahü tealanın gayb hazinesinden gönderileceği bildirilmektedir. Bunun için hiç üzülme.” buyurdu.

Behaeddin-i Buharî, talebeleriyle birlikte Alaeddin’e bir ev yapmak için çalışmaya başladılar. O sıcak yaz günlerinde bir müddet çalışırlar, öğle vaktinin sıcağında dinlenirlerdi. Alaeddin ise güneşin sıcaklığına aldırmaz, Allahü tealanın yarattıkları hakkında tefekkür eder ve Cehennem’in şiddetli sıcağı yanında, güneşin sıcaklığının hissedilmeyeceğini düşünürdü. Bir an dahi Allahü tealayı unutmaz, kalbinde O’nun muhabbetinden başka bir şey bulundurmazdı. Öyle ki bütün hücreleri Cenab-ı Hakk’ı zikreder; “Allah! Allah!” derdi.

Ev yapılınca düğünleri yapıldı. Böylece iffet ve ismet sahibi, temiz ve edepli bir kızla evlenmiş oldu. Bu hanımından; Hace Hasan, Hace Şihabeddin, Hace Mübarek, Hace Alaeddin isimlerinde oğulları dünyaya geldi. Ancak birçok kaynak eserde Şah-ı Nakşibend’e damat olanın Alaeddin-i Attar değil oğlu Hasan-ı Attar olduğu da rivayet edilmiştir.

Behaeddin-i Buharî, Alaeddin’i sohbetlerinde yanına oturtur, sık sık ona dönerek teveccüh eder ve onun evliyalık derecelerinde yükselmelerini sağlardı. Bu durumu bir gün talebeleri sorunca, onlara; “Onu, kurt kapmasın diye yanımda oturtuyorum. Çünkü nefis, daima pusudadır. Her an onun hâli ile ilgilenmemin sebebi, onu makamların en yükseğine çıkarmak içindir. Ben onu görünce Allahü tealayı ve O’nun beytini (Beytullah’ı) hatırlarım. Kerimin hanesinde bulunan, keremine mazhar olur, kavuşur.” buyurdu.

Behaeddin-i Buharî hayatta iken, bütün talebelerinin yetiştirilmesini Alaeddin-i Attar’a bırakıp; “Alaeddin, bizim yükümüzü hafifletti.” buyurdu. Sohbetinin bereketi ve güzel terbiyesi sebebiyle, çok kimse kemal derecelerine kavuştu.

Alaeddin-i Attar, evliyalık makamlarında ve marifette, Allahü tealanın zatına ve sıfatlarına ait bilgilerde o kadar yükseldi ki “Alaiyye” ismi ile Silsiletü’z-Zeheb’e yeni bir şekil verdi. Talebelerin maksatlarına daha çabuk kavuşabilme yolunu keşfedip o yol ile hedefe varılmasını sağladı. Büyük âlimler; “Tasavvuf yollarının en yakını ‘Alaiyye yoludur’. Bu yolun esası Şah-ı Nakşibend Behaeddin-i Buharî’den, elde edilmesi ise Alaeddin-i Attar’dandır.” buyurdular.

Buhara’da bir takım âlimler arasında, Allahü tealanın görülüp görülemeyeceğinden konuşulmuştu. Hepsi de Alaeddin-i Attar hazretlerine tam inanıyorlardı. Bir kısmı ona meseleyi açıp siz hakemsiniz, bize doğru yolu gösteriniz dediler. Hace Alaeddin, Mu’tezile sapık yoluna meyilli ve rüyeti inkâr edenlere; “Üç gün devamlı bize gelip tam bir ihlas ve temiz bir düşünce ile sükut üzere meclisimizde oturun. Ondan sonra hüküm verelim.” buyurdu. Onlar da, üç gün, devamlı Hace Alaeddin’in sohbetine gelip sükut üzere oturdular. Üçüncü günün sonunda, onlarda bir hâl ve kendini kaybetme hasıl olup dayanamadılar. Yere düşüp yuvarlanmaya başladılar. Kendilerine gelince kalkıp tam bir tevazu ile; “Rüyetin, hak olduğuna inandık.” deyip bir daha Hace Alaeddin’in hizmet ve huzurlarından ayrılmadılar.

Alaeddin-i Attar anlattı: “Hazreti Hace Buhara’da idi. Eshabının ileri gelenlerinden Mevlana Arif, Harezm’de idi. Bir gün eshabı ile görme sıfatı üzerinde konuşuyordu. Söz arasında; ‘Mevlana Arif, şu anda Harezm’den Sera’ya doğru yola çıktı ve filan yere ulaştı.’ buyurdu. Bir müddet sonra; ‘Kalbime geldi ki Mevlana Arif, Sera’ya gitmekten vazgeçti. Şu anda Harezm istikametine doğru geri döndü.’ buyurdu. Talebeleri bu konuşmanın olduğu gün, saat ve tarihi bir yere yazdılar. Bir zaman sonra Mevlana Arif, Harezm’den Buhara’ya geldi. Behaeddin-i Buharî’nin buyurduklarını ona anlattılar. ‘Tam buyurduğu gibi olmuştur.’ dedi. Talebeleri hayretler içinde kaldı.

Alaeddin-i Attar anlattı: “Dervişlerden biri, bir gün bana, kalbin nasıl olduğunu sordu. ‘Nasıl olduğunu bilmiyorum.’ dedim. O; ‘Ben kalbi, üç günlük ay gibi görüyorum.’ dedi. Bunu üstadım ve efendim Şah-ı Nakşibend hazretlerine anlattım. ‘Bu, onun kalbine göredir.’ buyurdu. Ayakta duruyorduk. Ayağını ayağımın üzerine koydu. Birden kendimden geçtim. Bütün mevcudatı, Arş-ı alâyı kalbimde bir arada gördüm. Kendime gelince; ‘Gördüklerini anlat.’ buyurdu. Anlattım. Bunun üzerine; ‘Gönül budur. O dervişin sandığı gibi değil. Allahü tealaya, kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mahlukların en üstünü, en şereflisi kalbdir. Kalb, bilinmeyen sırlarla dolu bir âlemdir, her şeyi kendinde bulundurur. Görüldüğü gibi kalb, her şeyden geniş bir latifedir. Böyle olunca onu bir kimse nasıl anlayabilir. Bunun için hadis-i kutside Allahü teala; “Yere ve göğe sığmam, Mümin kulumun kalbine sığarım.” buyurdu. Bu, derin sırlardandır.’ buyurdu.”

Alaeddin-i Attar hazretleri şöyle anlattı: “Bir gün, hocam Behaeddin-i Buharî’nin huzurunda bulunuyordum. O gün hava kapalı idi. Bana; ‘Öğle namazı vakti girdi mi?’ dedi. ‘Hayır.’ dedim. ‘Semaya bir bak.’ buyurdu. Gökyüzüne bir baktım ki melekler toplanmış, öğle namazı ile meşgul oluyorlardı. Gözlerimdeki perde kalkıp bu hâli görünce bana; ‘Sen, hâlâ öğle vakti olmamış diyorsun.’ buyurdu. Hocama verdiğim cevaptan çok utandım, bir müddet bu hadisenin ezikliğini duydum.”

Alaeddin-i Attar anlattı: “Hocamız, Emir Hüseyin’e, kış mevsiminde çok odun toplamasını emretti. Odun toplama işi bittiğinin ertesi günü, kırk gün devam eden kar yağmaya başladı. Sonra Hace hazretleri, Harezm’e gelmek için yola çıktı. Şeyh Sadî de hizmetinde idi. Hıram Nehri’ne geldiklerinde, suyun üzerinden yürümesini ona emretti. Şeyh Sadî korktu. Çekindi. Bir defa daha emretti. Yine yapamadı. O zaman bir teveccühle ona baktı. Bununla kendinden geçti. Kendine gelince ayağını suyun üzerine koyup yürüdü. Suya batmadı. Hocamız da arkasından yürüdü. Suyun üzerinden karşıya geçince hocam; ‘Bak bakalım, pabucun hiç ıslandı mı?’ buyurdu. Baktığında, Allahü tealanın kudreti ile çok az bir ıslaklık dahi yoktu.”

Alaeddin-i Attar şöyle anlattı: “Hace Behaeddin-i Buharî hazretlerinin vefatı sırasında Yasin-i şerif okuyorduk. O da bizi dinliyordu. Yarısına gelince nurlar gözükmeye başladı. Kelime-i tevhidi söyleyerek son nefeslerini verdiler.”

Alaeddin-i Attar anlattı: “Behaeddin-i Buharî hazretleri, ömrünün son günlerinde bana kabrini kazmamı emir buyurdu. Gidip emredildiği gibi kabri kazdıktan sonra huzuruna geldim. Bu sırada, acaba kendilerinden sonra irşat emrini kime verecekler diye hatırımdan geçmişti. O anda mübarek başını kaldırıp; ‘Söyleyeceğimi, Hicaz yolunda söylemiştim. Her kim bizi arzu ederse Hace Muhammed Parisa’ya nazar etsin.’ buyurdu. Bu sözü söyledikleri günden sonraki gün vefat etti.”

Alaeddin-i Attar, hocasını şöyle anlattı: “Hace Behaeddin Nakşibend hazretleri o derece fakir idi ki evlerinde kış günleri namaz kılmak için yere serecek bir şey bulunmadığından, eski bir kilim serip onun üzerinde namaz kılarlardı. Maişetlerine bir çekirdek bile haram karıştırmazlardı. Kendilerinin ve aile efradının helalden yemesine çok dikkat ederdi. Şüphelendiği herhangi bir şeyden uzak dururlardı. ‘İbadet on kısımdır. Dokuzu helal rızık aramaktır. Diğer kısmı, salih ameller ve ibadetlerdir.’ buyurulan hadis-i şerifi bildirirlerdi. Fakir olmalarına rağmen, lütuf ve keremleri bol olup cömerttiler. Bir kimse bir hediye getirse mümkünse getirilen hediyenin iki misli kıymetinde bir hediye verirlerdi. Tanıdığı veya tanımadığı bir kimse evlerine ziyarete gelse güleryüzle karşılar, nezaketle yol gösterir, evlerinde ne bulunursa ikram ederlerdi. Misafirlerine bizzat kendisi hizmet ederdi. Eğer ev soğuk olursa kendi giyeceğini ve yatağını misafire verirdi. Misafirin hayvanı varsa hayvanın yemini ve suyunu verirdi. Nafakasını çalışarak temin ederdi. Bunun için eker, biçerdi. Bir miktar arpa, biraz da hayvan yemi eker kaldırır, bununla geçinirdi. İşinde bizzat kendisi çalışır, bütün işlerini görürdü. Zamanındaki âlim ve salihler onun ziyaretine gelir, hâlis ve helal yemek yiyelim diye onun sofrasında yerlerdi. Her zaman ve her işte sünnet-i seniyyeye uyar ve bilhassa yemek hususunda Peygamberimize uymaya çok dikkat ederdi. Çoğu zaman ekmeği kendi pişirir ve sofra hizmetini kendi yapardı. Yemek yerken; ‘Sofra başında, kendinizi Allahü tealanın huzurunda biliniz. O’nun verdiği nimeti yediğinizi unutmayınız.’ buyururdu. Cemaat ile toplu hâlde yemek yerlerdi. İçlerinden biri gaflet ile ağzına bir lokma alsa; ‘Önündeki yemeği, Allahü tealanın huzurunda olduğunu unutmadan ye! Allahü tealayı hatırla, başka şeyler düşünme. Allahü teala, sana senden yakındır. O’nu düşün.’ buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veya zorla pişirilse o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi.”

Alaeddin-i Attar hazretleri, Şah-ı Nakşibend’in vefatından sonra Çağaniyan tarafına göç etti. Yakub-ı Çerhî’ye mektup yazarak yanına çağırdı. Çünkü Şah-ı Nakşibend hazretleri böyle vasiyet etmişti. Bu sebeple Yakub-i Çerhî hazretleri Bedahşan’dan Çağaniyan’a gelerek uzun yıllar Alaeddin-i Attar’ın hizmetinde bulundu. Şah-ı Nakşibend’in Muhammed Parisa gibi birçok halifesi de Alaeddin-i Attar’ın hizmetine ve sohbetine devam etti. Hatta Muhammed Parisa, Alaeddin-i Attar’ın sohbetlerinde not tutarak bir risale de kaleme aldı. Böylece Alaiyye yolunun sonraki nesillere aktarılmasında mühim rol oynadı.

Alaeddin-i Attar hazretleri Çağaniyan’da 11 sene kaldı. Bu arada kısa seyahatleri oldu. Hocası Şah-ı Nakşibend’in kabrini 795’te ziyaret edip döndü. Üç sene sonra tekrar Buhara’ya gidip geldi. Sonra da Tirmiz’e giderek Hakim Tirmizî’nin kabrini ziyaret etti. Harezm’de bulunduğu sırada rü’yetullah meselesinde âlimlerin müşkilini halletti.

Alaeddin-i Attar’ın Hace Hasan Attar ve Hace Hüseyin adında iki oğlu vardı. Oğlu Hasan ile torunu Yusuf Attar’ın kabirleri de kabrinin yanındadır. Halifelerinden başlıcaları şunlardır: Hasan Attar, Nizamettin Hamuş, Yakub-ı Çerhî, Seyyid Şerif Cürcanî, Hüsameddin Parisa, Mevlana Ebu Said, Abdullah İmamî İsfehanî, Şeyh Ömer Maturidî, Mevlana Ahmed Meske’ vb.dir.

Alaeddin-i Attar hazretleri buyurdu ki:
“Hakikat, zenginliğin gösterişinden korkmak ve titremek gerektirir. Zenginlik taslamamalı, Allahü tealanın verdiğine şükretmelidir.”
“Evliya ile sohbet, aklın artmasına sebeptir.”
“Evliyanın mezarlarını ziyaret eden, kabirdeki zatın büyüklüğünü ne kadar anlamış ise ve o veliye ne düşünce ile teveccüh etmiş, yani kalbini ona bağlamış ise ondan o kadar feyiz alabilir. Kabir ziyaretinin faydası çok olmakla beraber, evliyanın ruhlarına teveccüh edebilen kimse için uzaklık zarar vermez.”
“Bu yola taklit ederek girenin, bir gün hakikate kavuşacağına kefil olurum. Hocam Behaeddini Buharî, bana kendilerini taklid etmemi emrettiler. Onları taklid ettiğim ve halen etmekte olduğum her şeyde, onun eser ve neticesini görüyorum.”
“Nefsi terbiye etmekten maksat, bedenî bağlılıklardan geçip ruhlar ve hakikatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vazgeçip Hakk’ın yoluna mâni olan bağlılıkları terk etmelidir.”
“Kalbe ani olarak gelen çeşitli vesveseler ve telkinler, insanın kemaline mâni olmaz. Ancak kalbe yerleştirmemelidir.”
“Aradaki mesafe ne kadar çok olursa olsun, talebe, hocasına durumunu manevî yol ile arz etmelidir ki gafletten kurtulabilsin.”
“Bir âlimi ve evliyayı ziyaret etmekten maksat, Allahü tealaya yönelmektir.”

802 (m. 1400) senesinde, bel ağrısıyla başlayan bir hastalığa yakalandı. 2 Recep Perşembe günü yatağa yattı. Recep ayının yirmisine rastlayan Çarşamba gecesi, son nefesinde; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah.” diyerek vefat etti.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası