Evliyanın büyüklerinden. İsmi Ali Ahmed Sabir olup, Mahdum Ali Ahmed Sabir diye tanınmıştır. Lakabı, Alaeddin’dir. Feridüddin-i Genc-i Şeker hazretlerinin yetiştirdiği en büyük velilerden ve halifelerinin önde gelenlerindendir. Onun kız kardeşi Cemile Hatun’un oğlu ve aynı zamanda damadıydı. Alaeddin-i Sabir, Herat’ta 592 (m. 1197)’de Rebiulevvel ayının 19’unda Cuma gecesi doğdu. 690 (m. 1291) senesinde vefat etti.
Alaeddin-i Sabir, Feridüddin-i Genc-i Şeker hazretlerine layık bir talebe, onun tam bir vekili, her hâliyle kâmil bir veli idi. Zahirî ve batınî ilimlerde emsalsizdi. Haramlardan, şüphelilerden, dünyaya düşkün olmaktan, dünyaya düşkün olanlarla beraber olmaktan çok uzak, kendi hâlinde yaşayan bir zattı. Allahü tealanın aşkıyla kendinden geçmiş bir hâlde bulunurdu. Ettiği dua hemen kabul olunurdu. Yaptığı duanın kabul edildiği hemen görülürdü. Her an Allahü teala ile meşguldü. Bir an O’ndan gafil olmazdı. Öyle yüksek bir veli idi ki, değil insanlar, vahşî hayvanlar ve kuşlar bile hizmetine koşardı. Bazı vahşî hayvanlar gelerek, kuyruklarıyla dergâhın önünü süpürürlerdi. Bunlar, olamayacak şeyler değildir. Allahü teala, evliyasından dilediğine böyle ihsanlarda bulunur.
Büyüklüğünü, üstünlüğünü anlayamadığı için, kendisine itiraz eden bazı insanlar oldu ise de, bunların hepsi çeşitli hastalıklar sebebiyle dayanılmaz acılar çekmişler, evliyaya karşı gelmenin cezasını dünyada iken çekmeye başlamışlardır. Allahü tealanın veli kullarına dil uzatan, büyüklüklerini inkâr edenlerin sonları hep böyle felaket olmuş, ebedî felakete sürüklenmişlerdir.
Alaeddin-i Sabir, Allahü tealayı tanıyan ariflerin büyüklerinden, ilmiyle âmil, faziletler sahibi, evliyalık yolunda çok yüksek mertebelere ulaşmış bir zattı. Zamanında bulunan evliyanın baş tacı, hakikati arayanların yol göstericisi, zamanın ziyneti idi. Keşif ve kerametler, yüksek makamlar sahibiydi.
Annesinin karnında iken bile acaip hâlleri görülürdü. Annesi, parlak kırmızı bir ışığın kendisi ile sema arasında gidip geldiğini sık sık görürdü. Karnındaki çocuğun, bilinmeyen kimselerle konuştuğunu işitirdi. Doğum esnasında ebe, abdestsiz olarak çocuğu tutmak istediğinde, elleri ve vücudu ateş gibi olup titremeye başladı. Annesi çocuğa abdestsiz değmemesini, onun çok mübarek bir çocuk olduğunu söyledi. Ebe gidip abdest aldı ve çocuğa dokunabildi ve kucağına aldı. Çocuğu yıkayacağı zaman, çocuk gözlerini açtı. Evin damına baktı. Evin üzeri aniden açıldı. Aynı anda kırmızı bir bulutun, çocuğun üzerine doğru indiği ve sonra semaya doğru açık damdan yükseldiği görüldü. Hem evin, hem de Herat’taki bütün evlerin kokusu değişti. Bütün şehir misk gibi bir kokuya gark oldu.
Ali Ahmed Sabir, annesinin karnında iken Resulullah Efendimiz görünüp, ismini “Ahmed” koymasını emir buyurmuşlardı. Kısa bir zaman sonra Hazreti Ali Efendimiz görünerek; “İsmini Ali koyun.” dediler. Her iki emre de uyarak, doğumundan evvel Ali Ahmed ismi kondu.
Doğumundan itibaren Alaeddin-i Sabir, bir sabır nümunesi olarak görüldü, ilk altı ayda kırk gün annesinin sütünü emmedi. Bir yaşına kadar, diğer altı ay içinde 15 gün oruç tutar, 15 gün süt emerdi. Üç yaşında ana sütünü terk ederek, ara sıra küçük bir parça arpa ekmeği ve Hindistan’a mahsus bir çeşit nohut ekmeği yerdi. Dört yaşında konuşmaya başladığında, ilk söylediği söz; “Lâ mevcude illallah” (Allahü tealadan başka hiçbir şey yoktur.) oldu. Beş yaşında iken, mübarek babası vefat etti. O zaman bir sene susmayı tercih etti. Yedi yaşında iken muntazaman her gün oruç tutmaya başladı. 4 ila 5 günde bir, biraz kuru ekmek kırıntısı yerdi. Bu yaşında teheccüd namazı kılardı ve kendisini tamamen Allahü tealaya verirdi. O yaşında dahi, annesinin ısrarlarına rağmen sedirde hiç yatmadı.
Annesi; “Yavrum neden bu kadar sıkı mücahedeyi bu yaşında yapıyorsun?” dedikte; “Sevgili anneciğim elimde değil, kendimi Allahü tealanın aşkında yakmak istiyorum. Böyle yaşamak hakikaten hoşuma gidiyor.” buyurmuştur.