Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. Dürrü’l-muhtar kitabının müellifi ve Şam müftisi. İsmi Muhammed bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Abdurrahman bin Muhammed bin Cemaleddin bin Hasan bin Zeynelabidin’dir. “Alaeddin-i Haskefî” lakabı ile tanınırdı. Aslen Dicle üzerinde bulunan İbn-i Ömer bölgesi ile Meyyafarikin (Silvan) arasındaki Hısn-ı Keyfa’dandır (Hasankeyf). Bu beldeye nisbetle “Haskefî” diye meşhur oldu. 1025 (m. 1616)’da Şam’da doğdu. 1088 (m. 1677)’de orada vefat etti. Kabri Şam’da Babüssagir’dedir.
Birçok âlimden ilim tahsil etti. Önce babasından okudu. Sonra Şam hatibi Muhammed Mehasinî’den çok istifade etti. Uzun zaman onun yanında kaldı. Bu hocası, kendisini çok severdi. Sahih-i Buharî okuturken, kendisine muit (asistan) tayin etmişti. 1062 (m. 1652) senesinde, bu hocasından icazet aldı.
Bundan sonra Remle şehrine gitti. Orada Şeyhü’l-Hanefiyye denilen Hayreddin-i Remlî’den fıkıh ilmini tahsil etti. Sonra Kudüs’e geçti. Orada da Fahreddin bin Zekeriyya el-Makdisî’den ilim öğrendi. 1067 (m. 1656) senesinde hacca gitti. Medine-i Münevvere’de Safiyyüddin-i Kuşaşî’den ilim tahsil etti. 10 Muharrem 1068 (m. 1657) tarihinde ondan icazet (diploma) aldı. Haskefî bunlardan başka; Şam’da bulunan Mansur bin Ali Sütuhî, Eyyub-i Halvetî, Abdülbakî el Hanefî’den de ilim öğrendi. Haskefî’den de birçok kimse ilim tahsil edip istifade ettiler. Bunların en başta gelenleri; Şam fakihi Müderris İsmail bin Ali, Şeyh Derviş-i Hulvanî, İsmail bin Abdülbakî el-Kâtib, Osman bin Hasan bin Hedayat, Ömer bin Mustafa el-Vezzan gibi âlimler idi.
Hulasatü’l-eser müellifi Muhibbî diyor ki: “Allahü tealaya hamd ederim ki; Haskefî, evinde Tenvirü’l-ebsar kitabını, Medrese-i Takviyye’de, Tefsir-i Beydavî’yi ve Cami-i Emevî’de Sahih-i Buharî’yi okuturken ben de hazır bulundum. Kendisinin ilminden çok istifade ettim.”
Haskefî 1073 (m. 1663)’te İstanbul’a gitti. Osmanlı veziri Fazıl Ahmed Paşa, kendisine çok iltifat gösterip ikram ve ihsanlarda bulundu. Onu Çakmakıyye Medresesi’ne müderris tayin etti. Sonra bu vazifeden vazgeçip kendisine Şam müftülüğünün verilmesini talep etti. Bu arzusuna kavuşup Şam müftüsü oldu. Vazifesine başlamak üzere Şam’a geldi. Beş sene bu vazifede kaldı. Fetva hususunda son derece ihtiyatlı davranırdı. Verdiği fetvalar arasında sahih olmayan bir şeye rastlanmamıştır. Şemseddin Muhammed bin Yahya el-Hebbaz (el-Batninî) vefat edince Camii Dımaşk’ta hadis-i şerif dersi okutacak kimse kalmadı. Bunun üzerine Haskefî, müftülüğü yanında bu vazifeyi de yürüttü. Ders vermeye başladıktan sonra kısa zamanda ismi her yerde duyulmaya başladı. Çok meşhur oldu.
Kendisini çekemeyenler, zamanının sultanına çeşitli şikayetlerde bulundular. Bu sıralarda, Selimiye müderrisi Allame Ebu Bekr bin Abdurrahman el-Kürdî vefat etmişti. Şam Kadılkudatı Mevla Abdullah bin Muhammed et-Tavil, kendi naibi (yardımcısı) Hümam Ahmed bin Muhammed el-Mihmandarî’nin, bu vazifeye tayin edilmesini teklif etti. Fakat Selimiye müderrisliği Haskefî’ye, Mihmandarî’ye de müftülük vazifesi verildi. Cami-i Dımaşk’ta hadis-i şerif derslerini okutma vazifesi de Şemseddin Muhammed bin Muhammed el-Aysî’ye verildi. Haskefî, bir müddet Selimiye Medresesi’nde kaldı. Sonra tekrar İstanbul’a gelip Şeyhülislam Yahya Minkârî ile buluştu. Durumunu ona anlattı. O da kendisini Kare ve Aclun kadılıklarına tayin etti ve Emevî Camii’ndeki hadis-i şerif derslerini okutmak vazifesini de ona iade etti.
Fakat o günlerde Vezir Fazıl Ahmed Paşa, Girit Adasını muhasara etmişti. Onunla Girit’e giden Haskefî, vezirden çok izzet ve ikram gördü. Kandiye şehri fethedilince vezir tarafından, Sultan dördüncü Mehmed Han Camii’nde fetih hutbesini okuması için vazifelendirildi. Bundan sonra daha çok meşhur olan Haskefî, Hama kadılığına tayin edildi. Şam’a gelip bir müddet ders okuttu. Şam Nakibü’l-eşrafı Seyyid Muhammed bin Kemaleddin bin Hamza vefat edince onun yerine Takaviyye Medresesi’ne tayin edildi. Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a geldi. Sayda kadılığı da kendisine ilaveten verildi. Sonra Şam’a döndü. Vefatına kadar ders okutmak suretiyle herkese faydalı oldu.
Talebesi Muhibbî, onun hakkında diyor ki: “Haskefî, âlim, muhaddis, fakih bir zattı. Ezberledikleri ve rivayetleri çoktu. Hitabeti, fesahatı, takriri ve tahriri çok güzeldi.”
Eserleri: Alaeddin-i Haskefî, Hanefî fıkhında ve diğer ilimlerde eseri bulunan büyük bir âlimdir. Eserlerinin en meşhuru, Ed-Dürrü’l-muhtar fî şerhi Tenviri’l-ebsar adındaki fıkıh kitabıdır. Bu şerhe, İbn-i Abidin hazretleri tarafından, Reddü’l-muhtar ale’d-Dürrü’l-muhtar adında bir haşiye yazılmıştı. Tenvirü’l-ebsar kitabı, 1004 (m. 1595) senesinde 65 yaşında iken vefat eden Şeyhülislam Muhammed bin Abdullah Timurtaşî’nin kaleme aldığı güzel bir eserdir. Bu eseri, musannif kendisi şerh ettiği gibi, âlimlerden birçoğu ve bu meyanda Şam müftüsü Alaeddin-i Haskefî de şerh etmiştir. Kütüphanelerde bol miktarlarda yazması bulunan eser, müstakil olarak veya şerhleriyle birlikte birçok defa basılmıştır. Mesela İstanbul’da 1308’de basılmıştır.
Esere, Hanefî mezhebindeki müftabih hükümlere yer vermesi bakımından birçok şerh ve haşiye yazılmıştır. Mesela İbn-i Âbidîn’den başka Tahtavî’nin 4 büyük ciltlik haşiyesi 1282’de Bulak’ta basılmıştır.
Diğer eserleri de şunlardır:
1- Dürrü’l-münteka: Mülteka kitabının şerhidir. 1328’de İstanbul’da basılmıştır.
2- İfadatü’l-envar: Usul-i fıkıhtan Menar kitabının şerhidir. 1992’de Şam’da basılmıştır. İbn-i Âbidin bu esere Nesematü’l-eshar adlı bir haşiye yazmış ve 1300 yılında İstanbul’da basılmıştır.
3- Hazainü’l-esrar ve bedayiu’l-efkar: Tenviru’l-ebsar’a yazdığı daha geniş bir şerhtir. Eksik kalmıştır.
4- İhtisarü’l-fetava’s-sufiyye fî tarikati’l-Behaiyye
5- Şerhu Katri’n-neda: Nahivle ilgilidir.
6- El-Cem’u beyne fetava İbn-i Nüceym
7- Ta’lika ala Sahihi’l-Buharî
8- Ta’lika ala Tefsiri’l-Beydavî
9- Ed-Dürrü’l-münteka fi şerhi Mülteka el-ebhur
Haskefî’nin fazilet ve irfanının yüksekliğini, hocaları ile zamanının büyük âlimleri dahi methetmişlerdir. Hocası Hayreddin-i Remlî, verdiği icazetnamede; “Bana öyle sualler sormaya başladı ki bunlardan, onun rivayet hususundaki kemalini ve melekesinin genişliğini anladım. Kendisine kısa cevap verdim. Daha a’lâsını istedi. Ziyade ettim. O daha da ziyade istedi...” demektedir.
Alaeddin-i Haskefî, fıkıh kitaplarının en meşhurlarından olan, Ed-Dürrü’l-muhtar adındaki eserinin mukaddimesinde şöyle demektedir: “... Bundan sonra lutf-i hafî sahibinin rahmetine muhtaç olan şu fakir (Muhammed Alaeddin Haskefî) der ki; Tenvirü’l-ebsar ve Camiu’l-bihar adlı eserin şerhi olan Hazainü’l-esrar ve Bedai’u’l-efkar’ın birinci cüzünü yazmaya başlayınca bu kitabın büyük bir cilt olacağını tahmin ettim. Bunun üzerine, niyetimi değiştirip onu kısaltmaya yöneldim. Kısa, sahih, mazbut ve bu husustaki bütün kitaplardan üstün olan kitaba, Ed-Dürrü’l-muhtar fî şerhi Tenvirü’l-ebsar adını verdim. Ömrüme yemin olsun ki bu eserle, bu ilmin bahçelerinin çiçekleri açmış, ırmakları akmış oldu. Şaşılacak meselelerinden tahkik meyveleri devşirilir. Garip meseleleri, fikirleri hayrette bırakan tetkik zahireleridir. Tenvirü’l-ebsar, üstadımızın üstadı Şeyhülislam Muhammed bin Abdullah Timurtaşî’nin eseridir. Bu zat, Hanefî âlimlerinden olup Gazzelidir. Müteahhirîn (sonra gelen) âlimlerinin en üstünlerinin sığınağıdır. Ben bu kitabı, üstadımız Şeyh Abdünnebi el-Halilî’den naklediyorum. O da Musannif’ten (Timurtaşî’den), o da Mısırlı İbn-i Nüceym’den, o da senedi ile mezhebin imamı İmam-ı A’zam Ebu Hanife’den, o da senedi ile Mustafa-i muhtar Peygamber Efendimizden, o da Cibril’den ve o da Vahid-i Kahhar olan Allahü tealadan nakletmiştir. Nitekim birçok yolla, büyük âlimlerden naklen bize verilen icazetnamemizde de beyan olunmuştur...”
Haskefî’nin Dürrü’l-muhtar adındaki kitabına en güzel haşiyeyi yazan İbn-i Abidin, bu hususta buyuruyor ki: Tenvirü’l-ebsar şerhi olan Dürrü’l-muhtar, her beldeye yayılmış olup birçok şehirde bulunmaktadır. Bu kitap, şöhrette, günün ortasındaki güneşten daha üstündür. O, aramaya değer bir eserdir. Onun ayağına gidilir. Çünkü o, Hanefî mezhebinde açılmış altın çığırdır. Gerçekten diğer mufassal (geniş, açık) kitapların ihtiva etmediği, açık şekilde kısaltılmış fer’î (fıkıh) meseleleri, sahih kabul edilmiş kavilleri içine almaktadır. Fikrin eli, böyle bir kumaş daha dokumuş değildir.”
Dürrü’l-muhtar kitabından seçmeler:
“Hazreti Ali buyurdu ki: ‘Fazilet, ancak ilim ehline mahsustur. Çünkü onlar, doğru yoldadır. Hidayet arayana yol gösterirler. Herkesin kadr-ü kıymeti, başarısına göredir. Cahiller, ilim ehline düşmandırlar. İmdi sen, ilim elde etmeye bak. İlmin ebediyyen cahili olma. İnsanlar ölü, ilim ehli diridirler.’ (Zira cahillerin hiçbir faydası yoktur. Onlar, nebat yetiştirmeyen çorak toprağa benzerler. Allahü teala mealen; ‘Yoksa, ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine verdiğimiz nurla insanlar içinde yürüyen kimse, karanlıklar içinde olan gibi midir?’ buyurmuştur, ölüden murad cahil, dirilmekten murad ilim verilmesidir. Karanlıklar içinde yüzen de cahildir).”
“İlim, her fazilete vesiledir. İlim, köleyi sultanlar meclisine yükseltir. ‘Ulema olmasaydı, ümera helak olmuştu.’ denilmiştir. Şair de; ‘İlim, erbabı için azli mümkün olmayan bir sultandır. Gerçek emir odur ki azledildiği zaman dahi emir kalır. Sultanın velâyeti elinden gidince fazileti saltanatında kalır.’ demiştir. Çünkü ilmin Saltanat-ı İlahî’dir. Kulların, onu azle güçleri yetmez. Hadis-i şerifte; ‘Hikmet, kişinin şerefine şeref katar, köleyi yükselterek sultanlar meclisine oturtur.’ buyuruldu. Peygamber Efendimiz bununla, ilmin dünya menfaatlerine işaret etmişlerdir. Malumdur ki ahiret daha hayırlı ve bakîdir.”
“Her Mümine önce lazım olan şey; imanı, farzları ve haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe, Müslümanlık olamaz, iman elde tutulamaz. Hak borçları ve kul borçları ödenilemez. Niyet ve ahlâk düzeltilemez, temizlenemez. Düzgün niyet edilmedikçe, hiçbir farz kabul olmaz. Bir hadis-i şerifte; ‘Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadet etmekten daha sevaptır.’ buyuruldu.”
“Toprak ve sudan biri temiz ise karışımları olan çamur temiz olur. Fetva da böyledir.”
“Oğlunu sünnet ettirmek mühim sünnettir. İslamiyetin şiarıdır. Çocuğun sünnet olma yaşı belli değildir. Yedi ile oniki yaş arası en iyidir.”
“Âdem Aleyhisselam’dan beri, her dinde bir vakit namaz vardı. Hepsinin kıldığı bir araya toplanarak bize farz edildi. Namaz kılmak, imanın şartı değil ise de namazın farz olduğuna inanmak, imanın şartıdır. Namaz, dua demektir. İslamiyetin emrettiği, bildiğimiz ibadete, namaz (salat) ismi verilmiştir. Mükellef yani, akil ve baliğ olan her Müslümanın, her gün beş vakit namazı kılması farz-ı ayn’dır. Farz olduğu, Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiştir. Miraç gecesinde, beş vakit namaz emrolundu. Miraç, hicretten bir yıl önce Recep ayının yirmiyedinci gecesinde idi. Miraçtan önce yalnız sabah ve ikindi namazı vardı.”
“Misafirin, dört rekat farzlar yerine, iki rekat kılması lazımdır. Miraç gecesi, akşam namazı üç rekat, öteki namazlar iki rekat farz oldu. Medine-i Münevvere’de ikinci emirle, sabah ve akşamdan başkası dört rekate çıkarıldı. Hicretin dördüncü yılında bunlar, misafir için yine ikiye indirildi. Misafir olmayan (mukim) kimse için öğle, ikindi ve yatsı farzları dört rekat kaldı. Misafirin bunları dört kılması günah olur. Mukim oluncaya kadar, bunları iki rekat kılar.”
İmam-ı Nesefî Kafî kitabında buyuruyor ki: “Bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için Allahü tealaya kalbinden yalvararak, ondört secde ayetini (ezberden, ayakta) okuyup her birinden sonra hemen secde ederse, Allahü teala, o kimseyi o dert ve beladan korur. Son secdeden kalkınca ayakta ellerini ileri uzatır. Kendinin ve bütün Müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua eder.”
Camilerin efdali Kâbe-i Muazzama, sonra bunun etrafındaki (Mescid-i Haram), sonra Medine-i Münevvere’deki (Mescid-i Nebî)’dir. Sonra Kudüs’teki (Mescid-i Aksa), sonra Medine-i Münevvere şehri yanındaki (Kuba) mescididir. Mescid-i Nebî’nin yüz zra eni, yüz zra boyu vardı. Bir zra yarım metredir. Sonra zamanla genişletildi. Şimdiki hâlinde de efdaldir.”
“Farz namazı, özrü olmadan, vakti geçtikten sonra kılmak, yani kazaya bırakmak haramdır.” Namazı, özürsüz (yani dinimizin gösterdiği sebep olmadan) vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır. Bu günah, kaza edince af olmuyor. Kaza ettikten sonra ayrıca tövbe veya hac etmek de lazımdır. Kaza edince yalnız namazı kılmamak günahı af olur. Kaza kılmadan tövbe edilince terk günahı af olmadığı gibi, tehir günahı da af olmaz. Çünkü tövbenin kabul olması için günahtan sıyrılmak şarttır.”
Tecemmül etmek, yani güzel elbise giymek müstehaptır. Helal şeylerle ziynetlenmek mubahtır. İmam-ı A’zam Ebu Hanife, dörtyüz altın kıymetinde cübbe giyerdi. Talebelerine güzel giyinmelerini emrederdi. İmam-ı Muhammed, güzel elbise giyerdi. İmam-ı A’zam buyurdu ki: “İmam-ı Ömer’in yamalı hırka giymesi, Emirü’l-Müminîn olduğu içindi. Güzel giyinseydi, memurları da güzel giyinirler, fakirleri, milletten zulüm ile mal alırlardı. Resulullah Efendimiz, bin dirhem gümüş kıymetinde cübbe giyerdi.”