Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, yüksek tasavvuf bilgileri mütehassısı, Hindistan’daki Babür (Gürganiyye) Devleti’nin en büyük hükümdarı. 1027 (m. 1618) senesinde Malva’da (Dhod) doğdu. Cihangir Şah’ın torunu, Cihan Şah’ın oğludur. Annesi, adına Taç Mahal gibi bir türbenin inşa edildiği, Mümtaz Mahal lakabıyla tanınan Ercümend Banu idi. Künyesi Ebü’l-Muzaffer, lakabı Muhyiddin’dir. Şehzadeliğinde Evrengzîb hükümdarlığında Alemgir namlarıyla anıldı. 1068 (m. 1657) senesinde hükümdar oldu. Elli sene hükümdarlıktan sonra 1118 (m. 1706) senesinde doksan yaşında iken Dekken’de Ahmedabad şehrinde vefat etti. Evrengabad yakınındaki Huldabad kasabasında Şeyh Zeyneddin türbesi yakınlarında defnedildi.
Şehzade Muhammed Evrengzîb, Şah Cihan’ın üçüncü oğlu idi. Devletin başında Cihangir Şah bulunmaktaydı. Alemgir Şah, Molla Abdüllatif Sultanpurî, Şeyh Ahmed Molla Ciren, Şeyh Abdülkavî Burhanpurî, Danişmend Han ve Sadullah Han gibi âlimlerden ders alarak yetişti. Sonra Müceddid-i elf-i sanî İmam-ı Rabbanî Ahmed Farukî Serhendî hazretlerinin oğlu ve halefi Muhammed Ma’sum-i Farukî hazretleri, bu küçük şehzadenin terbiyesini üzerine aldı. Şehzade Muhammed Evrengzîb’in saltanatta hiçbir iddiası yoktu. Daha sıralarda babası, amcası ve ağabeyleri vardı. Saltanatın onlardan veya onlara uğramadan kendisine gelmesi çok zordu. Muhammed Ma’sum hazretleri gibi zamanın en büyük âlim ve evliyasının terbiyesinde ilim öğrendi. Kur’an-ı Kerim okudu. Fıkıh bilgilerine vukufiyeti arttı. Aklî ve naklî ilimlerde ilerledi. Ata binmek, ok atmak, tüfek kullanmak gibi mevzularda eğitildi.
Cihangir’in vefatı üzerine Evrengzîb’in babası Şah Cihan tahta geçince Dekken valiliğine tayin edildi. Askerlik ve komutanlık kabiliyetlerini geliştirdi. Halk içinde, Hak ile beraber oldu. İdare ettiği insanlara Allahü tealanın rızası için güzel muamelede bulundu. Onun güzel idaresi sayesinde pek çok gayrimüslim, Müslüman olmakla şereflendi.
Alemgir Şah’tan önce Babür Devleti’nin başına geçen babasının dedesi Ekber Şah, memlekette dinsizlik tohumlarını ekmişti. Kendi uydurduğu sapıklıkları, din diye insanlara kabul ettirmeye kalkışmıştı. Saltanatı boyunca Müslümanları sıkıntıya sokmuş, çevresini gayrimüslim ve şahsiyetsiz kimselerle doldurmuştu. Müslümanlara yakınlığı ile bilinen oğlu Selim Cihangir’i yerine geçirmemek için elinden geleni yaptı. Hatta adamları vasıtasıyla, Cihangir’in 18 yaşındaki oğlu Hüsrev’i yerine geçirmek istedi. Ama İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden olan Şeyh Ferid, Cihangir’den İslamiyete hizmet edeceğine dair söz alıp onu destekledi. Cihangir, babası Ekber Şah’ın yerine hükümdar oldu. Bir müddet vaadinde duran Cihangir Şah, saray ve çevresinin debdebe ve entrikaları içinde benliğini kaybedip vaadini unuttu. Babası gibi onun zamanında da Müslümanlara eziyet edildi. Hatta o kadar ileri gitti ki Müceddid-i elf-i sanî İmam-ı Rabbanî hazretlerini bile iki sene hapsettirdi. Daha sonra doğru yola meyletti. Bilahare tekrar eski hâline döndü. İçki âlemleriyle meşgul olup milletini unuttu.
Oğlu Şah Cihan (Hürrem), babasının ölümü ile hükümdar oldu. Başlangıçta Müslümanlarla iş birliği yaptı. Hatta Hindu mâbetlerini yıktı. Ekber Şah zamanında başlatılan Müslüman çocuklarını dinsiz yetiştirme gayretlerine son verip Müslümanların diğer dinlere geçebileceklerine dair kanunu iptal etti. Mürtedlerin cezalandırılmasını emretti. İslamiyet lehindeki bu kadar faaliyetlerine rağmen, saltanatının sonuna doğru, büyük dedesi Ekber Şah’ın sapık fikirlerinin tesirlerinde kalmış olan oğlu Dara Şikuh’un kontrolüne girdi. İslamiyetin lehine olan politikasını değiştirip Müslümanlara düşman bir politika takibine başladı.
Şah Cihan’ın iktidarının son zamanlarına doğru, sapık kimseler faaliyetlerini arttırdılar. Hindular güçlenmeye, devlet idaresinde söz sahibi olmaya, Müslümanlara zulmetmeye, insanlara eziyet etmeye başladılar. Hindular işi o kadar ileri götürdüler ki Rana ismindeki bir Hindu kumandan, bir Müslümanın evini basıp hanımını zorla elinden aldı. Rana, ileri gelen kumandanlardan olduğu için o garip Müslüman kimseye derdini anlatamadı. Hemen, yakın zamanda Delhi’ye gelmiş olan Muhammed Ma’sum hazretleri ile ağabeyi Muhammed Sa’id hazretlerine koştu. Hâlini arz etti.
Allahü tealanın o mübarek evliyaları, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kerim evlatları, bu alçakça işi işitince birden değiştiler, celallendiler; “Sultanın yanına gidip senin hâlini anlatacağız. Senin lehine düşünür, hanımını iade eder ve adama gerekli cezayı verirse ne alâ. Yoksa onun saltanatını Allahü tealanın izniyle değiştireceğiz. Böyle şeylere göz yummak saltanata yakışmaz!” buyurdular. Hemen kalkıp Sultanın yanına gittiler. O sıralarda Şah Cihan’ın büyük oğlu Dara Şikuh, babasının hastalığından istifadeyle idareyi ele almış ve veliahtlığını da ilan ettirmişti. Dara Şikuh, o mübarek insanların şikayetlerini dikkatle dinledi. Ama saltanat çatışmalarının yaklaştığı bir zamanda Rana gibi güçlü bir kumandanıyla arayı açmak istemedi. “O adama istediğiniz kadar altın vereyim, istediği bir kadınla yeniden evlensin. Ama bir kadın için böyle bir kumandanla aramı açamam.” şeklinde acayip bir cevap verdi.
O mübarek kimseler, bu duruma çok üzüldüler. “Eğer bu Müslümanın işi ile ilgilenmez ve o kâfire gereken cezayı vermezsen, çıktığımız bu hac yolculuğundan, sen burada hükümdar olduğun müddetçe geri dönmeyeceğiz.” dediler. Dara Şikuh; “İstediğiniz yere gidin, serbestsiniz. Kardeşim Muhammed Evrengzîb, hazırladığı askeriyle üzerime gelirken, Rana’yı incitemem.” dedi. Muhammed Ma’sum hazretleri de; “Rana ve ona yardım edenler, layık oldukları cezaları bulmadan, inşallah biz Hindistan’a gelmeyeceğiz.” buyurup Dara Şikuh’un yanından ayrıldılar.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin iki mübarek oğulları, bu hâle çok üzülüp hac yolculuklarına devam ettiler. Dekken’e vardıklarında Şehzade Evrengzîb tarafından hürmetle karşılandılar. Şehzade, ağabeyi Dara Şikuh’un Muhammed Ma’sum hazretlerinin emrine itaat etmemekle taç ve tahtını kaybettiğini anlamıştı. O mübarek zatın dua ve teveccühüne kavuşarak, doğunun en büyük İslam devletinin sultanlığına layık oldu. Hazırlamış olduğu ordunun başına geçti. Saltanat iddiasıyla ortaya çıkıp Alemgir Şah namıyla sultanlığını ilan etti. Muhammed Ma’sum hazretlerine; “Kuvvetim azdır. Ağabeyim Dara Şikuh’a karşı koyabilecek orduya sahip değilim. Ancak zatınızın dua ve himmetleriyle bu işin üstesinden gelebilirim.” dedi. Muhammed Ma’sum da; “Hiç korkma! Ayet-i kerimede mealen; ‘Allahü tealanın izniyle, nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğa üstün gelmiştir.’ (Bakara suresi: 249) buyuruldu. Allahü tealanın yardımı ile sen galip gelip saltanatı elde edinceye kadar, ben Hindistan’a dönmeyeceğim. Biz hac farizasını eda edip mübarek yerleri de ziyaretten sonra Hindistan’a dönünceye kadar her şey bitecek ve saltanata geçeceksin.” buyurdu.
Bu müjdeyi alan Alemgir Şah, askerini topladı, onları teftiş edip konuşmaları ile cesaretlendirdi. İktidarı ele geçirip Allahü tealanın dinine hizmet, Müslümanlara şefkat ve merhamet etmek için daha çok çalıştı.
Muhammed Ma’sum hazretleri haccını eda ettikten sonra Medine-i Münevvere’ye gitti. Resulullah Efendimizin huzur-u saadetlerine vardı. Murakabe esnasında Resulullah Efendimize Alemgir Şah’a Hindistan’da verdiği sözü arz etti. Resulullah Efendimiz; “Saltanatı Evrengzîb’e ihsan eyledik.” buyurdu.
Muhammed Ma’sum’un ayrılmasından sonra Hindistan’da büyük hadiseler oldu. Bir taraftan kıtlık, bir taraftan veba, bir taraftan saltanat savaşları halkı güç durumda bıraktı. Alemgir Şah, ilk önce babasının bulunduğu Agra şehrini ele geçirdi. Daha sonra Dara Şikuh’un elindeki Delhi şehrini aldı. Ağabeyi ve kardeşleriyle birçok savaşlar yaptı. Devlete tamamen hâkim oldu. Bu sırada kırk yaşındaydı. Dünyanın incisi, Allah dostlarının sevgilisi Urvetü’l-vüska Muhammed Ma’sum hazretleri de hac farizasını yerine getirmiş, yüksek derecelere kavuşmuş, dönüş için hazırlık yapıyordu. Alemgir Şah’ın zafer haberini aldı. Hindistan’a geri döndü. Alemgir Şah, o mübarek zatı karşılamak için yollara düştü. Çok hürmet ve tazimde bulundu. Başşehri Firuzabad’da (Delhi) kalmasını istirham etti. Muhammed Ma’sum hazretlerinin gelmesiyle, Hindistan’a rahmet ve bereket yağmaya başladı. İnsanlar, maruz kaldıkları beladan, o mübarek zatın yüzü suyu hürmetine kurtuldular.
Muhammed Ma’sum yüksek oğulları Muhyissünne Muhammed Seyfeddin’i Alemgir Şah’a ilim öğretip emr-i ma’rûf yapmakla vazifelendirdi. Seyfeddin Delhi’ye gelirken, şehrin girişinde fil ve aslan resimlerini gördü. Hemen Alemgir Şah’a haber gönderdi. “Bunlar ortadan kaldırılmadan şehre girmem.” dedi. Hemen emri yerine getirildi. Sultan Alemgir Şah, Muhammed Seyfeddin’i sarayına alıp talebesi olmakla şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerim’i baştan sona ezberledi. Arapça, Farsça, Urduca ve Türkçe dillerini çok iyi konuşur ve yazar hâle geldi. O mübarek zatın sohbetleri bereketiyle olgunlaştı. Fıkıh ve diğer din bilgilerinde mütehassıs oldu. Ahlâkını Resul-i Ekrem’in güzel ahlâkına benzetmeye, hareketlerini Allahü tealanın emir ve yasaklarına uydurmaya çalıştı. Kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye edip Muhammed Ma’sum-i Farukî hazretlerinin halifesi olmakla şereflendi. Hocası ve mürşidinin tavsiyeleriyle, Hindistan’da yayılmış olan birçok kötülükleri, bidat ve sapıklıkları devlet eliyle ortadan kaldırdı. Peygamber Efendimizin unutulmuş sünnetlerinin yaygın şekilde ortaya çıkmasına vesile oldu. Çevresindeki devlet adamları, vali ve kumandanlar, İslamiyetin emir ve yasaklarını öğrenip yerine getirmekle şereflendiler. Hindistan’ın her tarafında İslamiyet yayılıp Müslümanlar kuvvetlendi. Azgın kâfirler hor ve hakir oldular.
Muhyissünne Muhammed Seyfeddin hazretleri, taht merkezi Firuzabad’da (Delhi), insanlara vaaz ediyor, kalabalık topluluklar hâlindeki cemaatine iştirak eden fasıklar tövbe ediyor, kâfirler imanla şerefleniyorlardı. Yanlış gördüğü bir şeyi çekinmeden açıkça söyler, hemen Allahü tealanın emrini bildirirdi. Yine bir gün saray bahçesinde gördüğü uygunsuz bir duruma hemen müdahale edip ortadan kaldırttı. Bunu haber alan Sultan Alemgir Şah, Allahü tealaya hamd edip; “Benim saltanatım zamanında böyle kıymetli kullarını gönderdiğin için sana şükürler olsun ya Rabbî.” diyerek şükür secdesi yaptı. Bir defasında da oğlu Muhammed A’zam Şah, Seyfeddin hazretlerinin dergâhına ziyarete gitmişti. İnsanlar, Seyfeddin’in ilim ve feyzinden istifade için toplanmışlardı. Dergâhın içinden ta dışarılara taşıyorlar, adeta üst üste oturup şevkle o mübarek zatın sohbetini dinliyorlardı. Şehzade Muhammed A’zam Şah, insanların arasından güçlükle geçti. Başından sarığı düştü. Seyfeddin’in duasını aldıktan sonra babası Alemgir Şah’ın huzuruna çıkıp hâli arz etti. Alemgir Şah kendi zamanında böyle kıymetli bir evliyanın bulunmasına ve halkının ona bu kadar itibar etmesine çok sevinip Hak tealaya şükürler etti.
Alemgir Şah, tahta geçtikten kısa bir müddet sonra memlekette sulh ve sükûnu sağladı. Müslim ve gayrimüslim herkesin, huzur içinde yaşamasını temin etti. Zulüm ve kötülükleri, bidat ve sapıklıkları ortadan kaldırdı. Doğru yolda bulunan, doğruyu gören ve doğru yolu gösteren âlimlere büyük itibar gösterdi. Değişik kitaplarda bulunan Hanefî mezhebi fıkıh hükümlerini toplattırıp günlük hayatta rahatça kullanılabilecek şekilde yazdırdı. Bir nevi yazılı anayasa hazırlattı. Daha sonra aynı şey, Mecelle ile Osmanlı Devleti’nde yapıldı.