Evliyanın büyüklerinden. Neseb-i şerifleri; Alevî bin Muhammed bin Sehl bin Muhammed bin Ahmed bin Süleyman bin Ömer bin Muhammed bin Sehl bin Abdurrahman bin Abdullah bin Alevî bin Muhammed bin Ali bin Alevî bin Muhammed bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Alevî bin Muhammed bin Alevî bin Abdullah bin Ahmed bin Muhammed bin Ali bin Musa bin Cafer bin Muhammed Bakır bin Zeynelabidin bin Hüseyin bin Ali şeklinde olup seyyiddir. 1166 (m. 1753) senesi Zilhicce ayının yirmi üçüncü Cumartesi gecesi Yemen’in Terim şehrinde doğdu. Onbeş yaşında ailesiyle birlikte Hindistan’ın güneybatı sahil beldelerinden Milibar’a hicret etti. Orasını vatan edinip zahirî ve bâtınî (kalb) ilimlerinde olgunlaştı. Hindistan halkını senelerce irşad etti. Hak olan doğru yolu gösterdi, iman bilgilerini aşıladı. Çok kerametleri görüldü. 1260 (m. 1844) senesinde Milibar’da vefat etti. Tirnehali şehrinde defnedildi. Kabri üzerine büyük bir türbe bina edilmiştir. Kabri başında gece gündüz devamlı Kur’an-ı Kerim okunurdu. Vefatından sonra da çok kerametleri görülmüştür.
Seyyidler ailesinin ileri gelenlerinden bazıları daha önce Hindistan’ın Milibar beldesine hicret etmişlerdi. Bunlar içinde Alevî bin Muhammed’in dayısı Şeyh Hasan el-Cifrî de vardı. Âlim ve velî olan dayıları Milibar halkını başta hükümdarları olmak üzere tatlı dil, güzel ahlak ve nihayetsiz sabır ile irşad edip doğru yolu göstermişti. Daha sonra Hindistan’ın Müslüman valilerinden Yetibu, Milibar’ı fethedince, İslamiyet buraya iyice yerleşti. Böylece Seyyidler ailesi, ilim ve irşad hizmetlerine daha çok yer verdiler.
Alevî bin Muhammed’in dayısı Habib Hasan el-Cifrî, vefatlarına yakın, kerimesi için Yemen’in Terim şehrinden gelecek birinin zevc olacağını bildirdi. Buyurduğu gibi Alevî bin Muhammed, Milibar’a gelerek dayılarının kerimesiyle evlendi. Alevî bin Muhammed dayısının manevî terbiyesinde büyük mücahede ve riyazetlerde bulunup olgunlaştı. Kırlarda gezer, vahşi hayvanlarla dolu ormanlarda ibadetle meşgul olurdu. Bu hâlleri bir müddet devam etti. Sonra insanlar arasına karıştı. Onlara iman ve İslamı anlattı. Güzel ahlâkı öğretti. Birçok keramet gösterdi. Herkes onun bu fazilet ve irfanını anlayıp kendisine zamanın kutbu dediler.
Bir ara Milibar civarındaki putperest ve Hıristiyanlar, Hindistan’daki bir takım idarecilerden ve krallardan gördükleri yardımlarla Milibar’ı ele geçirdiler. Daha önce Müslüman olmuş bazı kimseler de irtidad edip, hak yoldan döndüler. Bu sebeple Milibar beldesinde hak yoldan dönenlerle, hak yolun temsilcisi Alevî bin Muhammed hazretleri ve talebeleri arasında bir takım münazaralar başladı. Neticede bu büyük velînin gayret ve çalışmalarıyla İslamiyet güneşi Milibar’da tekrar parladı.
Bir gün Seyyid Alevî hazretleri, Milibar beldesinin Kalküta şehrinde arabayla giderken, şehrin Hıristiyan hakimi, Seyyid Alevî hazretlerinin oradan geçtiğini gördü. Ama görmemiş gibi davrandı ve bindiği arabayı Seyyid hazretlerinin arabasına doğru sürerek çarpmasına sebep olunca, Seyyid hazretleri ona kim olduğunu sordu. O, kibirli bir şekilde; “Ben bu şehrin hakimiyim. İsmim Şems’dir.” dedi. Bunun üzerine Seyyid Alevî hazretleri; “Sen Şems (güneş) isen biz de ateşiz.” cevabını verdi ve oradan ayrıldı. Hıristiyan hakim evine döndü. Fakat içeri girince eviyle beraber yanıp kül oldu. Bu ateşin nereden geldiği anlaşılamadı.
Okyanusta gitmekte olan birinin bulunduğu gemi fırtınadan parçalanmak ve batmak üzere idi. O kişi Seyyid Alevî hazretlerine sığınıp kendisine yardım etmesini rica etti. Derhal bir el belinden tutup sahile varıncaya kadar çekip götürdü. Böylece boğulmaktan kurtuldu. Hemen Seyyid hazretlerinin hanelerine giderek elini öptü ve; “İşte beni boğulmaktan kurtaran el budur.” diyerek tekrar öptü. O zaman Seyyid Alevî; “Yardım, Allahü teâlâdandır.” buyurdu.
Müslüman olmayan biri fevkalade malî sıkıntıya düşmüştü. Bu sebeple Seyyid Alevî hazretlerine gelip hâlini arz etti. Seyyid hazretleri ona; “Şu Hindistan cevizini al!” buyurunca, alıp hürmeten evine götürdü. Özel bir yere koydu. Sonra her alıp sattığından kâr etti. Neticede çok mal sahibi bir zengin oldu. Bu zengin ticaret için başka yerlere gönderdiği malın üzerine teberrüken Seyyid Alevî hazretlerinin isimlerini yazmayı âdet edindi. Bir gemide bu kişinin yine çok malı vardı. Bir kısmının üzerine Seyyid hazretlerinin ismi yazılmış, diğerlerinin üzerine yazılmamıştı. Bu sırada gemi battı. İçindeki mallardan Seyyid Alevî hazretlerinin ismi yazılı olanlar dışında hepsi telef oldu. İsmi yazılı olanlar ise su üzerinde yüzerek sahile gitti.
Seyyid Alevî hazretlerinin bulundukları Milibar’da taun hastalığı görülmüştü. Halk, Seyyid hazretlerine gelip hallerini bildirince; “İnşaallah selamet buluruz.” diyerek dua ettiler. Allahü teâlânın izniyle hastalık o beldeden kalktı.
Bir gün Seyyid Alevî hazretleri ikindi namazını eda için mescide gitmişti. Orada başka faziletli kimseler de vardı. Namazdan sonra camiden çıkarken Milibar köylerinden olan dört kişi, memleketlerindeki bir hastalıktan bahsedince, Seyyid hazretleri; “Memleketlerinize dönün. İnşaallah şifa bulursunuz.” diyerek hastalığın kalkacağını söylediler. Buyurdukları gibi oldu.
Bir gün Seyyid Alevî hazretlerine birisi geldi. “Fakirim, muhtacım bana yardım edin.” deyip yardım istedi. Seyyid hazretleri ona; “Falan tüccara git, istediğin kadar parayı vermesini rica et!” dedi. Fakir, tüccara gidip istediğini söyledi ve kendisini Seyyid hazretlerinin gönderdiğini bildirdi. Tüccar o fakire istediği parayı vermekten kaçındı. Fakir mahzun olarak geri döndü. Bir zaman sonra aynı tüccar, işlerini idare eden bir adamından bir kese altın getirmesini istedi. Adam, altın dolu keseyi götürüp teslim etti. Tüccar keseyi açtığında kesedeki altınların bakıra dönmüş değersiz şeyler olduğunu gördü. Çok üzüldü. Sebebini düşünüp hatasını anladı ve koşup Seyyid Alevî hazretlerinden özür diledi.
Seyyid hazretleri bir öğle namazı vaktinde bir cami-i şerife gitmişti. Camide büyük bir kalabalık vardı. Daha sonra kamet okunup namaza kalkıldı. Herkes imama uydu. Seyyid hazretleri ise saftan çıkıp dışarıda yalnız başına namazını kıldı. Halk namazı bitirince, Seyyid Alevî hazretlerinin bu davranışından hayrette kalıp sebebini birbirlerine sormaya başladılar. İçlerinde şehrin hakimi ile âlimler ve eşraf da vardı. Bunlar Seyyid hazretlerinin namazı yalnız kılmasının sebebini sorunca, onlara tebessümle; “Namazda, sütü çok olan ineğin arkasına düşmüş bir imama uymak istemediğimden yalnız kıldım.” buyurdu.
Sonra herkes camiden dışarı çıktı. Seyyid hazretlerinin bu cevabını öğrenenler, imama gelip Seyyid hazretlerinin sözlerini naklettiler. İmam da; “Doğrudur, zevcem hastadır. Tedavisi için her gün süt içmesi lazım. Cemaat içinde sütü çok bir ineğin sahibini gördüm. Namaz sonunda kendisinden istemeye karar verdim. Zihnim bunlarla meşgul oldu.” dedi. Bunun üzerine oradakiler Seyyid Alevî hazretlerine hüsn-i zan edip, onun büyük bir zat olduğuna daha çok inandılar.
Paraya ihtiyacı olan birisi Seyyid Alevî hazretlerine gelerek yardım istedi ve sonradan zengin olan bir kafire havale edilmesini istirham etti. Seyyid hazretleri onu istediği parayı ödünç almak üzere o zengin kafire gönderdi. Zengin bu isteği kabul etti. Lakin gece olduğundan isteğini ertesi güne bıraktı. Borç isteyen kişi evine döndü. Bir takım düşüncelere daldı. Neticede kafirin vereceği parayı ödememeyi niyet etti. Ertesi gün parayı almak için gidip kafirin kapısına vardığında, arkasından iki kişi gelerek, para isteyenin hain olduğunu, kendisine para verilmemesini tembihleyerek bunun Seyyid hazretlerinin emri olduğunu bildirdiler. Borç isteyen kişi şaşkınlıkla oradan ayrılıp doğruca Seyyid hazretlerinin huzuruna vardı ve durumunu anlattı. O zaman Seyyid Alevî hazretleri; “Biz hainlerle alışveriş yapmayız.” buyurdu. Bunun üzerine o kişi yaptığı niyete pişman olup özür diledi.
Seyyid Alevî hazretleri sebebiyle Müslüman olup seadete kavuşmuş bir hanım, Seyyid hazretlerinin talebelerinden biriyle evlenmişti. Zevciyle beraber memleketlerine döndüler. Orada hamile kaldı. Doğacak çocuk için bir şeyleri bulunmamasından üzüntü içinde idiler. Tam bu sırada Seyyid Alevî hazretlerinin gönderdiği her türlü ihtiyaçlarını giderecek bir kayık dolusu eşya geldi. Kadıncağız bir erkek evlat dünyaya getirdi. Yaptığı yardımlardan dolayı Allahü teâlâya şükür ettiler ve Seyyid hazretlerine bağlılıkları daha da fazlalaştı.
Seyyid Alevî hazretlerinin sevdiği bir talebesi bir kış günü yağışlı bir havada vefat etmişti. Defnedilmek için hangi kabir kazıldıysa su çıktı ve susuz bir yer bulunamadı. Mezarcı gelip durumu Seyyid hazretlerine arz edince; “Evvelce kazdığın yerlerden birini tekrar kaz!” buyurdu. O da emre uyarak o yerlerden birini açtı. Sudan eser yoktu. Merhumu buraya defnettiler.
Bir defasında denizde şiddetli fırtına oldu. Deniz kabarıp şehrin kenar mahallelerine taştı. Tüccarlar ve halk bundan büyük zararlara uğrayacaklarını anlayıp Seyyid hazretlerinden yardım istediler. O da deniz kenarına gidip dua ederek; “Sakin ol ey deniz, sakin ol!” diye seslendi. Çok geçmeden denizin sakinleştiği, sularının çekildiği görüldü. Herkes sevinçten bayram yaptı.
Müslüman olmayanlardan biri, şiddetli bir hastalığa tutulmuştu. Tabipler çare bulamadılar. Hasta, Seyyid hazretleriyle istigaseye başladı. Bütün gönlüyle onu düşünüyor, yardım bekliyordu. Bir gün birisi hasta kişinin kapısını çalıp içeri girdi ve kendisini Seyyid Alevî hazretlerinin gönderdiğini söyleyip ona bir muz verdi. Hastalığı için deva olduğunu ve yemesini bildirdi. Hasta kendisine verilen muzu yiyince, Allahü teâlânın izniyle şifa buldu. Durum Seyyid hazretlerine haber verildiğinde; “Evet, o kişi bizi çok hatırlayıp yardım istedi. Allahü teâlânın izniyle biz de imdadına yetiştik.” buyurdu.
Milibar bölgesinde bir çeşit sinek zuhur edip insanın kulağına girer girmez rahatsızlığa sebep oluyordu. Pek çok ilaç kullanılmasına rağmen sinekleri kovmak mümkün olmadı. İnsanlar kulaklarını pamukla tıkamaya başladılar. Bu da çare olmadı. Sineklerin çocuklara verdiği zarar daha büyük olup anne ve babalar, korumak için başlarında bulunmak ve uyumamak mecburiyetinde kalıyorlardı. Nihayet durumu Seyyid Alevî hazretlerine arz ettiler. Seyyid hazretleri ellerini açıp; “Ya Rabbi! Şu dertli kullarına selamet ihsan eyle.” diye dua edince o bölgede bu çeşit sinek bir daha görülmedi.
Bir kadın akşama doğru kölesiyle birlikte bir köyden diğer bir köye gidiyordu. Yolun tenhalaştığı bir sırada köle haddi aşıp sahibesi olan kadına tecavüz etmek istedi. Kadıncağız da büyük bir korkuya kapıldı. Köleye yalvarıp üzerindeki mücevherleri vermek istedi. Köle niyetinden dönmedi ve kadına el uzatmak istedi. Kadıncağız kurtuluş olmayacağını anlayınca; “Ya Rabbi! Seyyid Alevî Muhammed’i bana yardımcı eyle!” dedi ve onu vesile edip Allahü teâlâya yalvardı. O an koca bir yılan çıktı ve köleye hücum ederek sokup öldürdü. Kadıncağız korku içerisinde oradan uzaklaştı. Lakin bu karanlık yerlerde yalnız kalmış olmasından dolayı ızdırabı bir kat daha artmıştı. Tekrar Seyyid hazretlerinden yardım istedi. O anda yanında bir at belirdi, binip uzaklaştı. At onu köyüne kadar götürdü. Kadın başından geçenleri yakınlarına anlattı. Gidip baktıklarında kölenin zehir tesiri ile simsiyah kesildiğini gördüler.
Çiftçinin biri iki muz ağacı dikerek birinin meyvesini Seyyid Alevî hazretlerine, diğerinin meyvesini de Kanduti adında birine vermeyi nezretmişti. Seyyid Alevî hazretlerine nezrettiği ağacın küçük, Kanduti’ye nezrettiği ağacın ise büyük bir salkımı oldu. Çiftçi, Seyyid hazretlerinin huzuruna çıktığında durumu arz etti. Seyyid hazretlerinin; “Doğrudur. Lakin bize nezrettiğin ağacın iki salkımı olmalı.” buyurdu. Bunun üzerine çiftçi derhal ağaçların bulunduğu yere koştu. Hakikaten Seyyid hazretleri için olan ağaçta iki salkım gördü. Muz ağaçları tabiatı gereği bir salkımdan fazla meyve vermezlerdi. Bunu duyanlar oraya gelip Seyyid hazretlerinin ağacını hayretle seyrettiler.
Bir gün Seyyid Alevî hazretlerinin benizlerinin sarardığı ve hâllerinin değiştiği görüldü. Merakla sebebini kendilerinden sordular. O zaman; “Okyanusta sefer eden bir gemideki sevdiklerimiz büyük bir fırtınaya tutuldular. Helak olmak üzere idiler. Bizi vesile edip yardım istediler. Biz de biiznillahi teâlâ imdadlarına yetiştik.” buyurdu. Hakikaten birkaç gün sonra limana bir gemi gelerek bunların Seyyid hazretlerinin haber verdiği kişiler olduğu anlaşıldı. Sonra bu kişiler nezrettikleri malları Seyyid hazretlerine getirip dualarına kavuştular. O da malları fakirlere dağıttı.
Seyyid hazretlerinin Hadramut’ta oturan ilim sahibi muhterem bir amcazadesi vardı. Bir gün derste birçok talebe ve âlim kişilerle beraberken, Milibar’dan Seyyid Alevî hazretleri tarafından kendisine hitaben bir mektup geliverdi. Âlim zat mektubu alıp açtı, mektupta; “Büyük susuzluk çeken Hadramut beldesine rahmet bulutları yaklaşmaktadır.” haberini veriyordu. Hakikaten çok geçmeden yağmur dolu bulutlar belirdi ve bol bol rahmet yağdı. Hadramut beldesi, Seyyid Alevî hazretlerinin duası bereketiyle kuraklıktan kurtuldu.