Meşhur Müslüman tıp âlimi. İsmi, Ali bin Abbas el-Ahvezî olup; künyesi, Ebü’l-Hasan’dır. Batı dünyası Haly Abbas adıyla tanınmıştır. İran’da Cündişapur’un güneybatısındaki Ahvaz’da doğdu. Doğum tarihi bilinmemekte ve hayatı hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Aslen Zerdüşt dinine mensup bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, Müslüman olmuş ve 383 (m. 994) senesinde vefat etmiştir. Ali bin Abbas, Avrupa’nın ve Latinlerin tanıdığı ilk Müslüman tabiplerdendir.
Ali bin Abbas el-Ahvezî, meşhur Şirazlı tabip Ebu Mahir Musa bin Seyyar’dan tıp ilmini öğrendi. O zamanlar yaşadığı beldelere hâkim olan Büveyhoğlu hükümdarı Adudüddevle’nin saray tabibi oldu. Kamilü’s-Sınaati’t-Tıbbiye (Kitabü’l-Meliki) adlı eserini bu hükümdara ithaf etti.
Ali bin Abbas, İslam bilginlerinin tıp sahasında en çok temayüz edenlerin başında gelmektedir. Devri ne göre en zor ameliyatları başarıyla yapan iyi bir cerrahtı. Yunanlıların bilmedikleri pek çok tıbbî mühim keşifler yaptı. Tecrübe ve deneylerini birleştiren kabiliyetli bir hekimdi.
Ali bin Abbas’ın tıbbî görüş ve metotlarının ağırlık noktasını, bugün hıfzıssıhha denen sıhhati muhafazanın esaslarını incelemek ve tespit etmek teşkil etmiştir. Bilindiği gibi, günümüzde de tıbbın en çok üzerinde durduğu bu konudur. Yani, insanlar hasta olmaktan nasıl korunabilir meselesidir. Ali bin Abbas hıfzı sıhhayı, sıhhatli olan kimselerin sıhhatini koruma, bakıma muhtaç ve zayıf bünyeli insanların sıhhatinin korunması, bir de hastalanmaya yüz tutmuş veya hastalık tehlikesiyle yeni karşılaşmış kimselerin sıhhatini koruma usulleri olarak üç şekil de ele almıştır.
Ali bin Abbas, eserlerinde; sıhhatin korunması hususunda en tesirli metodun ölçülü ve lüzumu kadar gıda almak ve beden hareketleri yapmak olduğunu ifade etmiştir. Bilhassa yemekten önce yapılan sporun çok faydalı olduğunu söylemiştir. Spor, uzuvları kuvvetlendirmekte, uzuvlarda gıda alma neticesinde kalan artıkları, bulundukları yerlerden dağıtmaktadır. Beden hareketi ve spor yeterli olursa, hazım da güzel ve süratli olmaktadır. Buna delil olarak da, çalışanların sıhhatli ve sağlamlıklarını, bedenlerinde daha az hastalık görüldüğünü göstermiş; yine o, alınan gıdaların iyice hazmedilmeden barsaklara inmemesi için yemekten hemen sonra spor yapmamayı tavsiye etmiştir. O, bu yönü ile vücut ve spor münasebetinin faydalarını çok önceden belirtmiştir.
Ayrıca epilepsi denilen sara hastalığını incelemiş ve en ince ayrıntılarına varıncaya kadar tetkik etmiştir. Vardığı ilmî neticeler, asırlarca tıp dünyasına yol göstermiştir. Hatta çağlar boyunca, yapılan tarihî araştırmalar neticesinde bu hastalık üzerinde en ayrıntılı ve çağına göre en sağlam bilgileri Ali bin Abbas vermiştir.
O, Arabistan yarımadasında görülen bazı göz hastalıkları üzerinde de araştırmalar yapmış ve kendine göre mühim tedavi yolları tespit etmiştir. Yazdığı Kitabü’l-Meliki adlı meşhur eserinde; “Göz, çok hassas bir uzuvdur. Kuvvetli ilaçları onda uygulamak asla doğru değildir. Ayrıca, bir defada çok ilaç tatbiki de iyi olmaz. Mesela, eğer gözdeki rahatsızlık güneşin sıcaklığından veya içine giren bir takım toz, kir ve dumandan kaynaklanıyorsa, öncelikle bunları ortadan kaldırmak gerekmektedir.” diye bahsetmektedir.
Bu meşhur İslam cerrahı, tıbbî araştırmalar yaparken, kılcal damarlardaki kan dolaşımını da keşfetmiştir. Batılı bazı ilim adamları, bu ve benzeri birçok ilmî keşifleri kendilerine mal ederek, insanlığı asırlar boyunca aldatmışlardır. Mesela, kılcal damarlardaki kan dolaşımının kâşifi İngiliz bilgini Harvey olarak gösterilmiştir. Halbuki Ali bin Abbas, ondan çok önceleri, damarların büzülme ve genişleme özelliğini açıklarken, kılcal damarlardaki kan dolaşımını anlatmış ve ispat etmiştir. Ayrıca atar ve toplardamarlar arasında kılcal damarlar şebekesinin varlığından da bahsetmiştir.
Ali bin Abbas, ayrıca jinekoloji (kadın ve doğum) ile ilgili konularda da orijinal incelemelerde bulunmuştur, öyle ki, modern araştırmacılar; bu incelemelere hayranlıklarını ifade etmekten geri duramamışlardır. Hipokrat ve ondan sonrakiler, çocuğun kendi hareketi ile dünyaya geldiğini kabul ederlerken, Ali bin Abbas bu görüşü yıkmış; doğum olayının çocuğun hareketi ile değil, rahimdeki adalelerin sıkışıp gerilmesiyle gerçekleştiğini tespit edip, ilim dünyasına açıklamıştır. Ayrıca ceninin ana rahminde geçirdiği muhtelif dönem ve safhaları, muhtaç olduğu gıdayı ve bunun ana rahminde nasıl sağlandığını uzun uzadıya anlatarak, kıymetli bilgiler ortaya koymuştur.
Ali bin Abbas, cerrahî sahada da meşhur ve öncü olmuştur. İnsan bedeniyle ilgili birçok cerrahî ameliyatı tek tek ele alıp incelemiş ve ameliyat yoluyla tedavi usullerini anlatmıştır. Kendine has cerrahî metotlarla, hemen hemen bütün insan uzuvlarını ameliyata tabi tutmuş, kırık kemiklerin yeniden kaynamasını sağlayıp, çıkıkların yerine oturtulup tedavi edilmesini de maharetle tatbik etmiştir.
Ali bin Abbas, dördüncü (miladî onuncu) asırda ilk defa alt karın kanserleri hakkında yazılar yazdığı gibi, kanser ameliyatları da yapmıştır. Bu ameliyatlar hakkında; “Tabipler, bu hususta nadir olarak yardımda bulunabilirler. Tümörün organdan tamamen ayrılmasını sağlamalı, köklerinden, geride bir şey kalmaması için tümörden muayyen bir mesafe uzaklaşacak şekilde etrafı kesilmeli ve temizlenmelidir.” derken, kanser ameliyatının bugünkü şekline ışık tutmuştur.
Ali bin Abbas, cerrahî derslerini anlatırken; talebelerine; “Uru, sardığı dokudan ayırabilmek için yavaşça ve dikkatle kes. Herhangi bir damarın zedelenmemesine ve sinirin kesilmemesine dikkat et. Ameliyat, bir damara rastlarsa, kanamanın ameliyat sahasına yayılmaması için, damarı bağla. Kendini doğru ve tam bir dikkatle çalışmaya ver. Tümörü kesip çıkarınca, küçük bazı parçaların kalıp kalmadığını araştırmak için parmağınla o bölgeyi yokla. Böyle bir durum varsa, onları da dikkatlice çıkar. Bütün tümör alındıktan sonra, fazla deriyi kesip kısaltmak suretiyle birbirine ekle ve damarları birbirleriyle kaynaşacak duruma getirdikten sonra dik.” derdi.
Günümüzdeki ameliyatlara da aynen uyan bu anlatım, zamanımızdan on asır öncesine aittir. Biz kendi ilim adamlarımızı tanımazken, batı ilim dünyası onları senelerce önce tanımış ve kendilerine rehber edinmiştir. Kendi buluşlarımız, bugün, Avrupalı bilginlerin buluşları imiş gibi bize öğretilmektedir.
Ali bin Abbas’ın yazdığı eserlerin en meşhuru Kitabü’l-Meliki diye tanınan, Kamilü’s-Sınaati’t-Tıbbiye’dir. Büveyhoğlu hükümdarı Adudüddevle’nin saray tabibi iken kaleme alınmış ve adı geçen hükümdara ithaf olunmuştur. Bu eser, asırlarca doğu ve batı dünyasında tabiplerin, tıp âlimlerinin başta gelen müracaat kaynağı olmuştur. Onun bu eserinde verdiği bilgiler, tamamen pratik müşahedelere yani bizzat tecrübelere dayanıyordu. Yalnız teorik olan şeylere pek itibar etmiyordu. Ali bin Abbas öncelikle, zamanından önceki tıp bilginlerinin eserlerini dikkatle gözden geçirerek, araştırmalar ve incelemeler yaptı. Fevkalade ilmî, ama açık bir üslup ve düzen ile tıp araştırmalarının temelini ve metodunu inceledi.
Kitabü’l-Meliki, İbni Sina’nın Kanun adlı eserinin ortaya çıkmasına kadar, tıp âlimleri arasında temel tıp kitabı olarak kabul edildi. İbn-i Sina Kanun’unu hazırlarken, teorik ve pratik bazı tıbbî konularda, Ali bin Abbas’ın eserinden istifade etti. Ali bin Abbas’ın eseri uygulama, İbn-i Sina’nın eseri ise teori yönünden üstünlük göstermektedir denilebilir. Bu eser, Müslüman tıp âlimlerinden bize ulaşan en mükemmel eser olarak değerlendirilebilir.
Kitabü’l-Meliki, esas itibariyle iki ana bölüm olmak üzere yirmi makaleden ve bunların alt bölümlerinden meydana gelmektedir. Eserin birinci ana bölümü, yani ilk on makalesi daha ziyade nazarî tıp hakkında bilgi vermekte; ikinci ana bölümünde, yani ikinci on makalesinde de tababetin esasları üzerinde durmaktadır. Bu makalelerden birisi, cerrahî ile ilgili tam yüz on bölüm ihtiva etmektedir.
Nazarî bölümde; tıbba giriş ve bazı tıbbî nasihatler verildikten sonra, insan vücudunu meydana getiren uzuvlardan birbirine benzeyenler, bunların anatomik yapısı; cüzleri, mürekkep uzuvların anatomisi ve faydaları yer alır. Ayrıca, insan bedeninde bulunan maddî-manevî kuvvetler (ruh ve enerji) üzerinde esaslı incelemeler yapılır. Bunun yanında, insan bedeninde bulunmayan, fakat ona uygulanması faydalı olan hava, su, gıda, uyku, cinsi münasebet gibi hususların izahı yapılır. Hastalıklar ve sebepleri, hastalıkların teşhisine yarayan temel işaret ve alametler üzerinde bilgi verilir. Beş duyu organı ile hissedilen dış organlardaki ağrı ve hastalıkların sebeplerinin araştırılması, duyular yoluyla hissedilen iç organlardaki hastalık sebeplerinin incelenmesi ve beden hastalıklarının ortaya çıkabileceğine dair önceden görülen ikaz edici alamet, işaret ve belirtilere de yer verilmiştir.
Eserin tatbiki (pratik) olan ikinci bölümünde ise; yaşlarına göre insanların sıhhatinin korunması, ilaçların yapımı ve faydaları, humma ve karın ağrıları ile bedenin dış yüzeyinde meydana gelen yara ve hastalıkların, iç organlardaki hastalıkların, teneffüs yolları ile hazım organları ve tenasül organlarında meydana gelen hastalıkların, bir de mafsal hastalıklarının teşhis ve tedavisi ele alınmıştır. Ayrıca, elde görülen hastalıkların teşhis ve tedavisiyle, muhtelif maddelerden imal edilen ilaçlar da yine bu kısımda anlatılmıştır.
Tıp tarihçilerinin ifadesine göre, İbni Sina’nın Kanun’undan üstün olan bu eser, müellifin dehasını göstermektedir. Sırf bu yüzden Orta çağlarda, hemen batılıların dikkatini çeken ve batı bilim çevrelerinde çok derin tesirler bırakan eser; on birinci asırda Afrikalı Kostantin tarafından Latince’ye tercüme edilmiş ve Pantechne (Liber pantegni, hükümdar kitabı) adıyla tanınmıştır. Salerno okulunda ders kitabı olarak okutulmuştur. Ünlü tıp tarihçisi Neş’et Hamorne, el-Kahhal adlı Arab oftalmoloji dergisinde yayınladığı makalesinde; “Ali bin Abbas’ın Kamilü’s-Sınaa adlı eseri, miladi 1127 senesinde Antakyalı Stephan adlı bir bilgin tarafından ikinci defa Latince’ye tercüme edildi. Böylece onun ilmî görüşleri batıda yayılıp kökleşti.” demektedir. Antakyalı Stephan, 1127 yılında yaptığı ikinci tercümede, Kostantin’i tenkit etmiş, asıl müellifinin ismini gizleyip, eseri kendisine mal ettiğini delilleriyle ispatlamıştır. Böylece, Antakyalı Stephan’ın yaptığı haysiyetli ilmî faaliyet sonucu, Ali bin Abbas’ın gasp edilen ilmî hukuku bir bakıma iade edilmiştir.
Kitabü’l-Meliki’nin Arapçası hicri 1283’te Lahor’da ve 1294’te Bulak’ta basıldığı gibi; kısmen Fransızca’ya da tercüme olunup basılmıştır. Miladî on dördüncü asırda Aydınoğlu Umur Bey tarafından kısmen Türkçe’ye de tercüme ettirilmiştir. Bu nüsha Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesinde bulunmaktadır.
Kitabü’l-Meliki’nin güzel bir nüshası Irak Müzesi Kütüphanesi’nde olup, siyah ve kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Frankfurt’ta faaliyet gösteren, “Institute für Geschichte Arabisch-Islamischen Wissenschaften (IGAIW)” tarafından orijinal bir yazması esas alınmak suretiyle 1987 yılında iki cilt halinde nefis bir faksimile baskısı yapılmış, dünyanın muhtelif önde gelen kütüphanelerine gönderilmiş, ilim adamlarına ve ilim akademilerinin tedkikine yeniden arz edilmiştir.
Ali bin Abbas bu eserinde, eski Yunanlı tabiplerden Hipokrat, Galenus ve Arippus’u inceleyerek, bilgilerini ilmî tenkide tabi tutmuş ve yanıldıkları noktaları göstermiştir. Hipokrat’ı, çok kısa bilgi vermekle, üslup ve ifadesinin kapalılığı yüzünden; Galenus’u da doldurma bilgilere yer vermekle tenkit etmiştir.
Eserinde, meseleleri açık bir ifadeyle ve kolay anlaşılan bir üslupla ortaya koyan Ali bin Abbas, bir konuda bilgi verirken mevzuun tarihî geçmişi üzerinde de durmuş ve kendi orijinalliğini tartışma götürmez bir açıklıkla ortaya koymasını bilmiştir. Tıp tarihi araştırmacıları, onun sadece tıp alanındaki çalışma metodunu değil; eczacılık sahasındaki ilmî araştırma anlayışını da hayranlıkla zikretmişlerdir.
Ali bin Abbas, hava ve mevsimlerin, hastanın çektiği sıkıntıların, hasta üzerindeki etkilerini de inceleyip izah ettiği gibi, yapılan ve uygulanan ilaçların, hastalar üzerindeki tesir derecesini de araştırmış ve açıklamıştır. Ona göre, ilaçların tesir derecesi, vücudun tabiatına ve değişik hallerine, hastalık ve sıhhat durumlarına göre değişiklik arz eder. Hastalıkların mahiyetine, şiddetli veya zayıf olmalarına göre farklı olur. Yaşa ve mizaca göre değişebilir. Mevsimlere göre de farklılık gösterir. Hastanın yaşadığı iklim, hava ve şehir ile, alışkanlıklarına göre de farklı olabilir.
Ali bin Abbas, yine bu meşhur eserinin ikinci makalesini eczacılık konusuna hasretmiş ve elli beş kısımda hemen hemen bütün ilaçları, ilaç yapılacak ham maddeleri ile etki ve özelliklerini incelemiştir. Onuncu makalesinde de, terkip halindeki ilaçların nasıl yapılacağını, bunların özelliklerini; gıdalarla tedaviyi esas alarak, tabiî ilaçların kullanılmasını tavsiye etmiştir. Tedavi bu yoldan hasıl olmadığı takdirde, ilaçların hazırlanıp tatbik edilmesini teklif etmiştir. Yani ilaç kullanılması ikinci planda tatbik edilecektir. Esas olan, tabiî gıdalarla hastalıkları tedavi etmektir. İlaçlar ancak zaruret halinde verilebilir, kullanılabilir.
Ali bin Abbas, ayrıca, özetle şu altı prensibe uyulmasını eserinde sık sık belirtir:
Hastalarla daima beraber olup, hastalıkları tanımak. Böylece, ihtiyaç anında pratiğe kolayca geçebilmek mümkün olabilecektir.
Hastaları evlerinde, yerlerinde ziyaret edip, hal ve hatır sorup, onlara sıcak alaka göstermek.
Otorite olan hocalarının verdiği bilgilere uymak, daima onlardan istifade yollarını aramak suretiyle çeşitli hastalıkların teşhisini hakkıyla kavramak.
Hastaların değişik hallerini iyi tetkik etmek; yani hastalığın ayrı ayrı merhalelerini, seyir halini, alametleriyle beraber iyi tanımak.
Uygulama ve davranışlarıyla hastanın güvenini, itimadını kazanıp ona moral vermek. Böylece psikolojik olarak da süratle iyileşme ümidi içinde olmasını sağlamak.
Hocaları ve meslektaşlarıyla birlikte daima hastaların problemlerine eğilerek, onlarla ilgilenmek.
Görüldüğü gibi Ali bin Abbas, modern tıbbın hemen her şubesinde erişilmeye çalışılan ana prensipleri derin bir kavrayışla ta o devirde tespit etmiş ve ilmî sistemi yerleştirmiştir.
Âlimler, tıp alanında çok eser telif etme yolunu tercih ederken, o tek ve pek kıymetli bir eser bırakarak, hem İslam, hem de Avrupa tıp âleminde derin ve köklü tesirler icra etmiştir.
Onun ve diğer Müslüman âlimlerin ilmî çalışmaları olmasaydı, tıp ilminin sahası, çağlar boyunca hemen hemen karanlık kalacak ve belki de modern merhalelere kolay ulaşılamayacaktı. Tıptaki bu derin otoritesinden dolayı hemen hemen hiç tenkide uğramayan Ali bin Abbas, yüz yıllar ötesinden modern tıbbın temellerini atmış oldu. Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, ortaya koyduğu sağlam prensip ve nazariyeler hâlâ incelemelere tabi tutulmakta, insanlığa yeni bir takım ilmî ipuçları vermektedir. Fakat Avrupalıların bu nazariye ve prensipleri çalarak, kendilerine mal edip, asıl sahibini asırlarca gizlemeleri, insanlık ve ilim tarihi açısından hoş bir şey değildir.