ALİ HAVAS BERLİSÎ

Ali el-Havvâs el-Berlisî İslam alimi
A- A+

Mısır’da yetişen evliyanın büyüklerinden. Doğum tarihi ve yeri hakkında bir bilgi yoktur. 941 (m. 1534) senesinden sonra vefat etmiştir. Ümmî idi. Okuma yazması yoktu. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler üzerinde, âlimleri hayrette bırakan pek kıymetli açıklamalarda bulunurdu. Söylediği bir şey aynen olurdu. İşleri hakkında ona danışmaya gelenlere, daha durumlarını söylemeden, ne için geldiklerini söylerdi. Onlara yap, yapma, sabret veya yolculuğa çık gibi lazım gelen tavsiyeyi yapardı. Danışmaya gelen şahıs, Ali Havas Berlisî’nin bu sözlerine hayret eder, “Ona benim durumumu kim söyledi?” derdi. Ali Havas hazretlerinin müzmin hastalıklar, cüzzam, felç gibi hastalıklar için garip tedavi usulleri vardı. Tavsiye ettiği şeyi kullananlar, ondan şifa bulurlardı. Ali Havas, sucu, aşçı gibi insanlara faydalı sanat sahiplerine çok hürmet ederdi. Âlimlere ve devlet ileri gelenlerine hürmet eder, âlimler gelince ayağa kalkar, onların ellerini öperdi. “Bu bizim onlara karşı dünyadaki edebimizdir. Ahirete varınca oradaki edebimizi Allahü teala bize öğretecektir.” buyururdu.

Büyük zatlardan Muhammed bin Annan şöyle dedi: “Mısır’ın ve köylerinin dörtte üçü Ali Havas hazretlerinin tasarrufu altında idi. Hâl sahipleri, onun izni olmadan Mısır’a giremezlerdi. Dünyanın muhtelif bölgelerinde iş başında olanları, kimin ne zaman sultan olacağını ve ne zaman bu işten düşeceğini Allahü tealanın izniyle bilirdi.”

Ali Havas’a birgün birisi uğradı. Gelen kişi, manevî terakki ve ilerleme hâlindeydi. Ali Havas ona bakıp; “Ondaki bu hâller yakında kaybolur.” buyurdu. Nitekim dediği gibi oldu. O şahsın yanına hâl sahiplerinden bir zat uğramıştı. O şahıs, o zat oradan ayrılınca onu küçültücü sözler söylemişti. Hakkında konuştuğu hâl sahibi o zat, tekrar onun yanına dönünce o şahıs, ayaklarını ona doğru çevirdi. O anda, ondaki bütün iyi hâller kayboldu. Ali Havas buyurdu ki: “Evladım, edep olmayınca insanda böyle iyi hâller kalmaz.” O şahıs, hayatı boyunca bir daha önceki hâllerine kavuşamadı.

Ali Havas, önceleri dolaşarak, sabun ve temizlik malzemeleri satardı. Sonra zeytin satmaya başladı. Zeytinciliğe birkaç sene devam etti. Daha sonra bu işi de bırakıp sepet örmeye başladı. Vefatına kadar bu işi yaptı. Ali Havas’ın birgün gözleri şişmişti. Bununla beraber, yine sepet örmeye devam ediyordu. Onu sevenlerden birisi ona bir miktar para getirip; “Efendim, buyurun bunları harcarsınız, gözleriniz iyileşinceye kadar istirahat edersiniz.” dedi. Ali Havas onun paralarını almadı ve; “Şu hâlimle kendi kazancıma güvenemiyorum, başkasının kazancına nasıl güvenebilirim?” buyurdu.

Ali Havas, zalimlerin ve onlara yardımcı olan kimselerin yemeklerini yemezdi. Onların verdiği parayı, kendisinin ve çoluk çocuğunun ihtiyaçları için harcamazdı. O paraları, dul kadınlara, iş yapamayacak durumda olan yaşlılara, çalışıp gücü yetmeyenlere ve zor durumda olanlara taksim edip verirdi. Allahü tealanın izniyle herkese sîmâlarına, makamlarına göre değil, kalblerindeki duruma göre muamele ederdi. Birgün, Ali Havas’ın yanına nur yüzlü birisi uğramıştı. Ali Havas ona doğru baktı ve şöyle buyurdu: “Allah’ım! Bizi kötü hâle düşmekten muhafaza buyur.” Sonra şöyle devam etti: “Şüphesiz, Allahü teala bir kulu hakkında hayır murad edince nuru onun kalbine koyar. Fakat dış görünüşü bakımından diğer insanlardan birisi gibidir. Allahü teala, bir kulu hakkında hayır murad etmezse, o şahsın kalbinde bulunanı yüzüne çıkarır. Kalbini ise karanlık kılar.”

Ali Havas mescitleri süpürür ve helâları temizlerdi. Süprüntü ve çöpleri, münasip yerlere kadar yüklenip götürür, onları oraya atardı. Bu işleri, her Cuma günü Allah rızası için yapardı. Allahü teala, Nil Nehri’nin hizmetini Ali Havas’a ihsan etmişti. Nil Nehri’nin taşması ve azalması, toprakları sulaması, onun duası ile olurdu. Bütün bunları, Allahü tealaya kalben teveccüh etmek suretiyle yapardı. Zamanın büyük zatlarından Muhammed bin Annan’a sultan veya daha başka devlet kademelerinde işi olan birisi geldiği zaman, onu Ali Havas’a gönderir ve; “Buralarda onun tasarrufu vardır. Bizim tasarrufumuz yoktur. Senin ihtiyacını ancak o giderir.” derdi.

Birgün Muhammed bin Annan’a bir kadın gelip; “Oğlumu asmak için Kantaratü’l-Hacib denilen yere götürdüler.” diyerek hâlini arz etti. Bunun üzerine Muhammed bin Annan; “Hemen Ali Havas’a gidin.” dedi. O şahsın annesi, derhal Ali Havas’ın yanına gitti. Durumu ona anlattı. Ali Havas hazretleri o kadına; “Sen onun yanına git. İnşaallah o idam edilmeden, sultanın adamlarından biri gelir.” dedi. Kadın oğlunun yanına gitti. Ali Havas’ın dediği gibi, oğlu asılmak üzere iken, sultanın adamlarından birisi gelip kadının oğlunu serbest bıraktı.

Muhammed bin Annan, bir gece rüyasında, Mısır üzerine büyük bir bela indiğini gördü. Bir talebesini gönderip rüyasını Ali Havas’a bildirdi. Ali Havas şöyle buyurdu: “Müjde haberi yok. Fakat bereket olacağı umulur.” Bir müddet sonra Canbolat isminde birisi geldi. Ali Havas’ı yakaladı. Onu bağlayıp çok hakaret etti ve Mısır sokaklarında, elleri bağlı olduğu hâlde dolaştırdı. Muhammed bin Annan, öğle namazını kıldıktan sonra Mısır üzerinde olan o belanın kalkmış olduğunu gördü. Yanındakilere; “Gidiniz, bakınız! Ali Havas ne durumda?” dedi. Onlar Ali Havas’ın bu acıklı hâlini gördüler. Bu durumu Muhammed bin Annan’a haber verdiler. Muhammed bin Annan durumu öğrenince; “Allahü tealaya hamdolsun ki bu ümmet içerisinde, ümmetin bela ve musibetlerini yüklenecek olanları da yarattı.” dedi ve şükür secdesine vardı.

Ali Havas, meyve ağaçları çiçek açtığı zaman, onlara zarar verecek bir durum olunca o gece uyumaz, gözyaşları döker, Allahü tealaya, meyvelere zarar verecek o hâlin kalkması için yalvarırdı. Ali Havas, müezzinin okuduğu ezanı duyduğu an, olduğu yerde sarsılır, Hak tealanın heybet ve azametinden titreyerek, erir gibi olur ve huzur-i kalble tam bir huşu içinde müezzinin davetine icabet ederdi.

İmam-ı Şa’ranî şöyle anlatır: “Ali Havas ile on sene beraberliğimiz oldu. Fakat bu on sene bana bir saat gibi geldi. Onun pek kıymetli sözleri vardır. Bunların çoğunu El-Cevahir ve’d-Dürer isimli kitabımda yazdım.

Ali Havas’ın kendisine sorulan suallere verdiği cevaplara, büyük âlimler hayran kalmıştır. Onun verdiği cevaplara hayranlıklarını ifade eden âlimlerden bazıları şunlardır: Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden Şihabeddin Şiblî, Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Şihabeddin Remlî, Malikî mezhebi fıkıh âlimlerinden Nasireddin Lekanî, Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinden Şihabeddin Fütuhî.”

Ali Havas, muhtaç olup Allahü tealadan bir istekte bulunacaklara şöyle tavsiyede bulunuyordu: Çarşamba günleri ikindi vakti, Melik Zahir’in Camii’ne gidiniz. Orada sedir ağacı vardır. Onu sulayınız ve şöyle hitap ediniz: “Ey Allahü tealanın velileri! İsteklerimizin yerine gelmesinde yardımcı olunuz. Allahü teala da sizlerin isteğini yerine getirir.” Gerçekten sıkıntıda olup da Ali Havas’ın nasihatlarını tutanların istekleri, Allahü tealanın katında kabul olurdu. Ali Havas’ın bu tavsiyelerini duyan bir âlim; “Nasıl olur da bu şeyh, putlara tapan kavimler gibi, halkı o ağaca gönderip taptırıyor ve konuşturuyor?” diye söyledi. Bu sözü Ali Havas’a bildirilince o şöyle buyurdu: “Ben bu sırrı ifşa etmemek için bu insanları ağaç sulamak bahanesiyle oraya gönderiyorum. Hâlbuki Çarşamba günleri ikindi namazında o ağacın altında veliler toplanır, namaz kılarlar. Haceti olanlar ağaca seslendikleri zaman, bu seslenişleri orada bulunan veliler topluluğunca duyulur ve o kişilerin hacetlerini yerine getirirler. Ağaç, veliler ile haceti olanlar arasında bir vasıta veya bir işaretten başka bir şey değildir. Zira o inkârcı, şu yönü iyice bilir ki Allahü teala, ağacı, insanların hacetlerini yerine getirecek bir durumda yaratmamıştır.”

Ali Havas, bir takım istek ve hacet sahiplerini, Ezher Camii kapısında turp satan bir kişiye gönderirdi. Bu zat da kendisine gönderilen kişilerin işini hemen görürdü. Birgün Ali Havas hazretlerinin yanına, boğazına sülük yapışan bir kişi geldi. Bu sülük, kan emmekten balık iriliğine ulaşmıştı. Ali Havas, derhal onu cami kapısında turp satan zatın yanına gönderdi ve ondan bir demet turp satın alarak, yemesini tavsiye etti. O kişi hemen gidip ondan bir demet turp aldı. Bu turptan biraz yedi ve aksırmaya başladı. Bu aksırma ile sülük, boğazından düştü.

Ali Havas hazretleri, dükkânını erken saatlerde açar, ikindi vaktine kadar çalışır, vakit olunca da; “Şimdiden sonra gece kıyamı için hazırlanmalıyım.” diyerek, dükkânını kapatırdı. Sabah erken vakitte dükkânın kapısını açarken şöyle dua ederdi: “Ey Allah’ım! Kullarına yararlı bir iş yapmaya niyet ettim.” İnsanların ihtiyacı olan; yağ, un, tahin, pirinç, bakla, sepet gibi şeyleri satardı. Alış verişte müşterilerden birinin kendisine inanmadığını anlayınca tartı ve ölçüyü fazla tutardı. Müşterisinin kendine inandığını ve güvendiğini anlayınca da o kişinin hakkını altın tartar gibi, tam tamına tartar verirdi. Bir kimse kendisinden bir dirhemlik bir şey satın alır, parasını vermeyi unutur veya vermezse, evine kadar o müşteriyi takip eder, hakkını ister ve şöyle derdi: “Bizler, bu davranışımızla insanlara hakların büyüklüğünü, ehemmiyetini gösteriyoruz ki onlar ödemede ihmalkâr olmasınlar. Kıyamet gününde kendilerini mihnet altında bırakmamak için hakkımızı istemekle, kendilerine karşı samimî davranmış oluyoruz. Çünkü dünyadayken göz yumduğumuz haklarımızı, kıyamette nefislerimiz talep edebilir.”

Ali Havas, önceleri kumaş ticaretiyle uğraşan bir zatı gördü. Bu zat, ticareti bırakıp şeyhlik yapmaya başlamıştı. Ona; “Sen ilk sanatına ve işine dön. Zira bu, senin için daha iyi, kalbin için de daha temiz bir iştir.” dedi. Fakat o zat, bu nasihati dinlemedi. Kendi bildiğine göre hareket etti. Bunun üzerine, Ali Havas, bu kişinin dünyayı sevmesi, fakat ondan mahrum olması için dua etti. Allahü teala Ali Havas hazretlerinin duasını kabul etti. O kişi, öyle bir duruma geldi ki kazancından ne yiyebildi, ne de sadakasını verebildi. Kendisine verilen emrin sırrını anlamadığı için bütünü ile telef oldu. Bu kimse, her ticaret kervanında onbeşbin dinarlık mal götürüp getiriyordu. Halk ona cimri sûfî diyordu.

Ali Havas, bir fakirin; “Allah için eski bir elbise, Allah için ufak bir şey, Allah için az döküntü hurma, Allah için yeni bir şey verin.” diye seslendiğini duyduğu zaman, o fakirin üstünde bulunan eski elbiseleri çıkarır, ona yeni elbise giydirir ve şöyle derdi: “Ben bu kişinin bu şekilde feryadını yani Allah için şunu bunu verin diye seslendiğini duyunca utancımdan etlerimin eridiğini hissettim. Şayet bu kimse üstümdeki her şeyimi isteseydi, hepsini ona verirdim. O anda duyduğum tadı kimse duyamaz.”

Bir kimse Ali Havas’a; “Bana izin veriniz, sizin için bir türbe hazırlayayım. Vefat ettiğiniz zaman oraya gömüldünüz.” dedi. Fakat o bunu kabul etmedi. Ali Havas vefat ettiği zaman, Kahire’deki Hakim Camii’nde cenaze namazı kılındı. Bu sırada çok şiddetli yağmur yağdı. Talebesi Abdülvehhab-ı Şa’ranî, kardeşi Efdalüddin’e; “Ali Havas hazretleri nereye gömülecek söyler misiniz?” diye sordu. O da; “Fetihler kapısı dışında Şeyh Berekat’ın zaviyesine defnolunacaktır.” dedi. Tabutun oraya götürülmesine Şeyh Şerefeddin Sagîr adında bir zat karşı çıktı ve İmam-ı Şafiî’nin kabrinin yakınlarına bir yere defnedilmesini söyledi. Efdalüddin, Abdülvehhab-ı Şa’ranî’ye; “Sakın bir şey söyleme. Bu kalabalığa, Hazreti Süleyman’ın emrindeki cinler dahi katılsa bu cenazeyi denilen yere götüremez.” dedi. O sırada kalabalığın arasından bir takım saçları kazınmış genç ve güçlü kimseler ortaya çıkarak, tabutu kaptıkları gibi, doğruca ilk gömülecek yer olan Fetihler kapısına götürüp oraya defnettiler.

Ali Havas’a; “Avamın, manasını anlamadan Kur’an-ı Kerim okumaları hakkında ne dersin?” diye sorduklarında; “Okudukları Kur’an-ı Kerim’in her harfi için onlara on sevap vardır.” buyurdu.

Ali Havas buyurdu ki: “Bir kimse Allahü tealanın yardımına kavuşursa, ömrünün çok az miktarı, başkasının ömrünün bin senesine bedeldir. Eğer bir kimse, Allahü tealanın yardımına kavuşamazsa, bin sene bile yaşasa, bütün ömrü, yardıma kavuşanın ömrünün zerresi bile olmaz.”

“Dünyalık istemek için valinin kapısına giden Salih bir kimse ne kötüdür. Eğer başkasının bir işine yardımcı olmak için gitmiş ise çok iyi bir kimsedir.”

“Ziyaretçinin, ziyaret ettiği kimseyi ziyareti, Allahü teala ile meşguliyetine mâni olacaksa, gitmemesi, Allahü tealaya karşı olan edeptendir.”

“Ziyaret eden, ziyaret ettiği kimsede gördüğü ayıp ve kusurları kimseye söylemeyip onda gördüklerini saklayabilecekse, ziyarete gitmesi edeptendir. Eğer gördüğü ayıp ve kusurları muhafaza edemeyip başkalarına söyleyecekse, ziyareti terk etmesi daha iyidir.”

“Sevdikleriniz ve başkalarından, kendileri için ayağa kalkılmasını arzu etmeyenleri gördüğünüzde onlar için ayağa kalkınız. Kim kendisi için ayağa kalkılmasını isteyen kimse için ayağa kalkarsa, bilmeden ona kötülük etmiş olur. Hakkı olmadan ona hürmet etmiş olur.”

“Tasavvuf büyükleri, kabirlerinden talebelerine yardımcı olurlar.”

“Talebenin, çirkin de olsa, kalb hastalıklarını, bağlı olduğu zata anlatması gerekir. Çünkü bağlı olduğu zat, ona o hastalığın çaresini gösterir. Eğer talebe, tabiatında bulunan utanma hissinden dolayı hastalığını hocasına söylemezse, o hastalığı ile vefat etmesi muhtemeldir.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası