ALİ HAFIZ

Karasenirli Ali Hafız İslam alimi
A- A+

Amasya’da yetişen velilerden. 1310 (m. 1892) senesinde Bayburt’un Hart köyünde doğdu. Tahsil çağına geldikten sonra ilim tahsiline başlayarak Bayburt’ta Eşref Efendi’nin derslerini takip etti. Sonra Hafız İbrahim Efendi’nin talebesi oldu ve ondan icazet, diploma aldı. İnsanlara doğru yolu göstermek için önce Amasya’nın İlyas köyüne, sonra da Karasenir köyüne yerleşti. Burada otuz sene kadar imamlık yaptı. Bu yüzden Amasya civarında Karasenirli Ali Hafız olarak tanındı. Ömrünün sonlarına doğru Şamlar türbesinin yanındaki camide imamlık yaptı. 1377 (m. 1957)’de burada vefat etti.

Güzel ahlakı, yumuşaklığı, merhameti ile tanınan Ali Efendi, senelerce Amasya ve köylerinde yaptığı sohbetlerle sevenlerine doğru yolu, güzel ahakı anlattı. Birkaç defa tutuklandı ise de; “Biz siyaset ile uğraşmayız. Biz insanlara güzel ahlakı anlatırız.” dediği için serbest bırakıldı. Kur’an-ı Kerim okumanın, Allah ismini söylemenin yasak olduğu dönemde, Amasya ve köylerinde İslam dinini anlatarak Müslümanların imanını korudu.

Gözü çok yaşlı idi. Ümmet-i Muhammed’e olan aşırı merhametinden çok ağlardı. Ahirette kurtulmaları için çok dua ederdi. Sohbetlerinde Ehl-i sünnet büyüklerinden nakiller yapardı. Kur’an-ı Kerim’i çok güzel okurdu. Talebeleri ile baba-oğul gibi idi. “Evladım benim ile sizin aranızdaki fark, benim yaşlı, sizin genç olmanızdır.” derdi.

Çok cömertti. Bir lokması olsa talebeleri ile beraber yemek isterdi. Çocukları çok severdi. Onları karşısına alır, tatlı tatlı sohbet eder, izahat verirdi. Dünya malına hiç değer vermezdi. Maaşını olduğu gibi hanımına verirdi. Talebelerine, sevdiklerine, hanımlarına karşı çok yumuşak davranmalarını, onların hukukunu iyi gözetmelerini, merhametli olmaları gerektiğini sık sık anlatırdı.

Ali Hafız, sohbetine gelen herkesin seviyesine, mesleğine, aklına göre sohbet ederdi. Sohbetine gelenler onu severek ayrılırdı. Bir gün başı ve kolları açık bir hanım, Şamlar Türbesinde iken ziyaretine geldi. Amasya tarihi üzerine kendisinden bilgi öğrenmek istedi. Ali Hafız, istenen bilgileri gayet açık ve teferruatlı bir şekilde anlattı. Hanım çok memnun olup, teşekkür ederek ayrıldı. Ayrılıp giderken orada bulunan bir şahıs arkasından hafifçe tükürdü. Bu hareketi gören Ali Hafız çok üzüldü ve; “Neden böyle yaptın. O da Allahu teâlâ’nın kuludur. O kadın imanlı idi. Allahu teâlâ bizi benlik tuzağından kurtarsın.” dedi.

Talebelerinden biri vefat etti. O zatın çocukları durumu Ali Efendi’ye bildirmek için bir haberciyi türbeye yolladılar. Haberci daha türbenin kapısına geldiğinde hoca efendiyi gördü ve bir şey söylemeden Ali Hafız; “Ziyaeddin Efendi vefat etti. Onu mu haber vermeye geldin?” diye sordu. Haberci; “Evet efendim.” deyince; “Hemen geliyorum.” dedi.

Ali Efendi’nin üçüncü oğlu Necati, ani rahatsızlıktan hastaneye kaldırıldı ve ameliyat sonrası kurtarılamayarak vefat etti. Vefat haberini vermek üzere bazı talebeleri Ali Hafız’ın yanına gittiler, fakat bir şey söyleyemediler. Ali Efendi onlara; “Hepimizin akibeti bu. Bundan kurtuluş yok. Necati’nin vefat ettiğini niçin söylemiyorsunuz?” dedi. Orada bulunanlar hocalarının bir kerametini daha görmüş oldular. Oğlunu bizzat kendisi yıkayıp, namazını kıldırıp defnetti.

Ali Hafız ile aynı devirde Gümüş kasabasında yaşayan Garip Hafız (İbrahim Hakkı) isminde bir zat vardı. Bu zatla sık sık görüşürdü. Garip Hafız ikindi vaktine kadar ziyaretçi kabul etmezdi. Bir gün Ali Hafız talebeleri ile Garip Hafız’ın ziyaretine gitti. Vakit ikindiden önce idi. Ali Hafız, kapıda bekleyen talebeye; “Evladım! Garip Hafız’a geldiğimizi haber ver.” dedi. Talebe; “Efendim geleceğinizi söyledi, sizi bekliyor.” dedi. İki zat uzun süre sohbet ettiler. Orada bulunanlar konuşulanlardan hiçbir şey anlayamadılar. Zira onlar birbirlerinin derecesine göre konuşuyorlardı. Ali Efendi’de nefes darlığı hastalığı vardı. Yeşilırmak kıyısında yetişen bir bitkinin yapraklarını kıyar, tutun gibi yapıp sarar içirdi.

Bir gün nefes darlığından rahatsız olup yattığı sırada, talebeleri ve sevenleri onu ziyarete geldi. O hemen ayağa kalkıp onlarla sohbet etti. Onun bu halini gören hanımı; “Efendi! Ben senin hastalığına inanmıyorum.” dedi. Ali Efendi de; “Hanım... Hanım!.. Onlar geldiğinde Allahu teâlâ bana bir şevk veriyor, hemen ayağa kalkıyorum, sıhhat buluyorum.” dedi.

Talebelerinden biri, Ali Hafız’ı görmeden önce elinde saz, köy köy dolaşıp, saz çalıp söylüyordu. Bu zat bir gün, Ali Efendi’nin ismini duyup onun yanına gitti. Aklında arz edeceği bazı sualleri vardı. Mütevazı şekilde onu karşılayan Ali Hafız onunla sohbete başladı. Söyleyeceklerinin hepsini unutan o zat, oradan ayrılınca soracağı sualleri tekrar aklına geldi. O zaman Ali Hafız’ın mubarek bir zat olduğunu anladı ve ona talebe olmak istedi. Sonra; “Efendim! Yalnız ben sazımı bırakmam.” dedi. Ali Efendi de; “Çalabilirsen çal!” dedi. Zamanla sohbetlerin tesiriyle kalbinden tamamen saz sevgisi çıktı. Çalmak istedi ise de çalamadı. Ali Hafız, teveccühleri ile kalbinden o nefsani sevgiyi alıp çıkardı.

Talebeleri ile bir gün sohbet ederken, talebeleri gördükleri rüyaları anlattılar. O sırada bir talebeye “Sen ne gördün?” diye soruldu. O talebe de rüyasında güzel surette bir insan görmüştü. Acaba Peygamber Efendimiz mi idi? diye düşündüğünden, gayri ihtiyari; “Ben de Resulullah Efendimizi gördüm.” dedi. Ali Hafız bir başka konuya geçerek sohbetin havasını değiştirdi.

Sonra Resulullah Efendimizi rüyada nasıl görüleceğini anlattı; “Ben ömrümde bir kere Resulullah Efendimizi rüyamda gördüm. Allahu teâlâ’nın Resulünü gören rahat bir şekilde anlatamaz. O’nu görmenin aşkı ile iki-üç gün kendinden geçer, ağlar, gözyaşı döker. Rüyamda gördüğümde; ‘Ya Resulallah! Dilde var, gönülde yok.’ dedim. O mübarek elini uzattı ve öptüm. Bana; ‘Sen her zaman benimle berabersin.’ buyurdular.” dedi. Bunun üzerine o talebe yaptığı hatayı anlayarak hemen tövbe etti.

Şamlar türbesinin etrafındaki ağaçları, bir talebesi ile dikti. Bir gün armut fidanlarının yan sürgünlerini budarken yanında bulunan talebesine dönerek; “Evladım! Bu yan sürgünler budandıkça fidan daha çok boy verir. Tez büyüyüp meyve verir. Zikir eyle her nefes. Kalbden gitsin kötü heves. Müslüman zikirle kalbden kötü istekleri kestikçe, kalbdeki iman nuru kuvvetlenir, meyve verir. Bu fidanları buradan sökelim, şuraya dikelim.” dedi. O talebenin itiraz etmek hiç adeti olmadığı halde o gün; “Efendim! Burası iyidir.” dedi. Ali Hafız; “Bu fidanları buradan sökelim şuraya dikelim.” deyince, talebesi tekrar; “Hocam buranın yeri iyidir, etrafı boştur.” dedi. Bunun üzerine Ali Hafız; “Evladım! Allahu teâlâ yakında vefat edeceğimi bildirdi. Benim yerim burasıdır. Vefat ettiğimde türbede yatan zatın akrabalarından izin alıp, buraya defn edersiniz.” dedi. Fidanları söküp başka bir yere diktiler.

Aradan bir süre geçince rahatsızlanan Ali Hafız, doktor getirilmesini istedi. O talebe, hocasının yüzüne doktora neye lüzum der gibi bakınca; “Allahu teâlâ sebepler halk eder. Sebebe yapışmak lazım.” dedi. Doktor gelip muayene ettikten sonra bir şey yok deyip gitti. Gece yarısına doğru Kelime-i şehadet getirerek vefat etti. Vefat ettiğinde altmış beş yaşında idi. Dediği yere defnedildi. Vefatından dört sene sonra talebeleri kabrini yaptırmak için açtılar. Bu esnada birkaç kerpiç düştü ve içerisini gördüler. Nası hiç bozulmadan, defnedildiği günkü gibi duruyordu. Alnında hafif bir ter vardı. Bir talebesi başından sakalına kadar sıvazladı. Kabir yapıldıktan birkaç gün sonra, talebe rüyasında Ali Hafız’ı gördü ve ona; “Aşık beni incittin.” dedi.

Talebelerinden biri rahatsızlandı ve sol göğsünde bir sancı peyda oldu. Gece rüyasında Ali Hafız’ı gördü. Ali Hafız bir beze kahve döküp, yakı gibi göğsüne sardı. Sonra onu bir güzel yıkadı. Sabah uyandığında ağrı ve sızının kalmadığını gördü. Hocasının bereketi ile şifaya kavuştu.

Ali Hafız Efendi sohbetlerinde buyururdu ki: “Muhabbet edene muhabbet edilir. Seven sevilir. Unutmayan unutulmaz.” “Ömür geçiyor. Gafil olmayın. Ömrü, Allahu teâlâ’nın zikri ile kıymetlendirin.” “Büyükleri tanıyan bir zatın merhametinden, cömertliğinden, yumuşaklığından, güzel ahlakından herkes istifade etmelidir.” “Peki deyin, itirazcı olmayın.”

Sohbetlerinde hocasından nakille buyururdu ki: “Ölümden korkuyor ve hazırlığımız yok diyorsak ne duruyoruz? Ne yapacaksak bir an önce yapalım. Yarın, vakit, fırsat elverir mi, bunu bilmiyoruz. Giden günler sermaye-i ömürden gidiyor. Sonra bu sermaye aniden tükenir de haberimiz bile olmaz!”

“Nefsimiz alıştığı zevklerine erişmek için bizi şeklen olan bir pişmanlıkla aldatıp duruyor. Nefis düşmandır. Düşman sözüyle hareket etmek akıl işi değildir.”

“Cebrail aleyhisselam dört bin senede iki rekat namaz kıldı ve; ‘Benim kıldığım namaz gibi bir namaz kılan var mı?’ diye düşündü. Bunun üzerine Allahu teâlâ; ‘Muhammed ümmetinin her türlü kusurla, noksanla kıldıkları iki rekat namaz, ind-i ilahide, senin kıldığın bu iki rekat namazdan daha çok hayırlı ve makbuldur. Çünkü sana böyle bir namaz kıl diye emretmedim. Onlara emrettim ve mükellef tuttum. Onların emre uymaları sebebiyle kıldıkları ve kılacakları namaz bana çok sevimli ve makbuldur.’ buyurdu. İşte emre uymak böyle büyük bir şereftir.”

“Kalp üç şeyle hayat bulur: 

1) Dünyayı sevmemek, 

2) Allahu teâlâ’yı çok zikretmek, 

3) Allahu teâlâ’ya yakın olmak. 

Kalp dört şeyle olur: 

1) Nefsin arzu ve isteklerini yapmak, 

2) Şeytana uymak, 

3) Dünyaya dalmak; ahireti, ölümü unutmak, 

4) Kötü düşüncelere sahip olmak.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası