Hadis, tarih ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi Yahya bin Ebu Bekr bin Muhammed bin Yahya olup lakabı Ebu Zekeriyya’dır. El-Âmirî el-Haradî nisbetleri ile meşhur oldu. 816 (m. 1413) senesinde Yemen’in Haraz nahiyesinde doğdu. 893 (m. 1488) senesinde, Yemen’de Haraz da denen yerde vefat etti.
Zamanında Yemen’in en büyük âlimi ve muhaddisi olan Âmirî, Yemen’de İbrahim Nahvî’den ilim öğrendi. Hac farizasını yerine getirmek için gittiği Mekke-i Mükerreme’de, Ebü’l-Feth Meragî’nin derslerine devam etti. Fakih Muhammed bin Ebü’l-Gays Hüseynî’den, Begavî’nin tefsirini okudu. Fıkıh ilmini babasından öğrendi ve bu ilimde söz sahibi oldu. Ayrıca Takıyyüddin Fihd’den de ders aldı. Bununla iftihar ederdi. Fıkıh ve hadis ilminde ders okutarak, çok kimselere ilim öğretti.
Eserleri: Âmirî çok ibadet ederdi. Keşif ve keramet sahibiydi. Birçok eser yazdı. Yazdığı eserlerden bazıları şunlardır: 1- Gurbalu’z-Zaman: Resulullah Efendimizin hicretlerinden, yedinci asra kadar olan tarihi ihtiva eder. 2- Behçetü’l-mehafil ve buğyetü’l-emasil fî telhisi’s-siyer ve’l-mucizat ve’ş-şemail: 1330’da Mısır’da basılmıştır. 3- Et-Tuhfetü’l-Cami’a li müfredati’t-tıbbi’n-nafiati, 4- Er-Riyadü’l-müstetabe fî marifeti men reva fi’s-Sahihayni mine’s-Sahabe: 1400 hicrîde Katar’da basılmıştır. 5- El-Uded fima lâ yestagni anhu Ehad: Gece ve gündüz yapılacak salih amellere dairdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Bağdatlı Vehbi Kısmı No: 949’da vardır. 6- Muhtasar-ı akaid, 7- Kitabü’l-udde, 8- Beyanü’l-İ’tikad vema yeksüru ileyhi ihtiyacü’l-İbad: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Kısmı No: 439’da vardır. 9- Nazmü’l-mesail.
Âmirî’nin yazmış olduğu Beyanü’l-İ’tikad adlı eserden bazı bölümler:
Âmirî, Allahü tealaya hamd ve Resulullah’ın, Allahü tealanın kulu ve peygamberi olduğuna şehadet ettikten sonra şöyle demektedir: “Allahü tealanın rahmetine muhtaç olan bu fakir, Allahü tealadan, beni haktan başkasını yazmaktan muhafaza buyurmasını, doğru yola kavuşturmasını dilerim. Bazı talebe kardeşlerim, benden Arapça olarak yazılmış, ezberlenmesi kolay olan, akait ile ilgili bir eser yazmamı istediler. Ben de onların bu isteğini, Allahü tealadan yardım dileyerek kabul ettim. Bu eser üç kısımdır. Birinci bölüm; itikat meselelerine dairdir. İkinci bölüm; küfrü ve irtidadı gerektiren sözler hakkındadır. Üçüncü bölüm; insanlara en çok lazım olan bazı bilgiler hakkındadır.
Kulun, kulluk vazifesini yerine getirebilmesi için bazı zarurî bilgileri bilmesi lazımdır. Bunları bilmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır. Allahü teala, Nahl suresinin 43. ayet-i kerimesinde mealen; “Bilmediklerinizi, bilenlerden sorunuz! Cehlin ilacı, sorup öğrenmektir.” buyuruyor. Resul-i Ekrem de bir hadis-i şerifte; “İlim Çin’de bile olsa onu arayınız.” buyurmuştur.
Bilinmesi lazım gelen bilgiler iki kısımdır. Birincisi farz-ı ayn, ikincisi farz-ı kifayedir. İtikat bilgilerini öğrenmesi, namaz, hac, zekat gibi ibadetleri yapmakta, mesuliyetten kurtulacak kadar ilim öğrenmesi her Müslüman erkek ve kadına farz-ı ayndır. Bunlardan fazlasını öğrenip derin âlim olmak, fetva verebilecek seviyeye gelmek farz-ı kifayedir.
Mükellef olana önce farz olan, Resulullah Efendimizin Allahü tealadan getirdiklerine iman etmektir. İman, Allahü tealanın bir olduğunu, Resul-i Ekrem’in O’nun kulu ve Resulü olduğunu kalb ile tasdik edip dil ile söylemektir. İnanılacak şeylere, kalb ile inanmadan sadece dil ile inandığını söylemek, iman olmaz. Eğer bu iman olsaydı, kalben inanmayıp dil ile Müslümanım diyen münafıkların, Mümin olması lazım gelirdi.
İmanın tarifi geniş olarak şöyledir: Allahü tealaya, O’nun ortağı ve benzeri olmadığına, O’nun Hayy ve Kayyum olduğuna, kemal sıfatları ile muttasıf olup noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna, Allahü tealanın meleklerine, Peygamberlerine, Peygamberlerine verdiği kitaplara, kıyamet gününe, kıyamet gününün mutlaka vuku bulacağına, hayrın ve şerrin de Allahü tealadan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye iman etmektir.
Allahü tealanın hükümleri üç çeşittir. Birincisi; Allahü tealanın dilediği, beğendiği ve yapılmasını emrettiği hükümlerdir ki bunlar farzlardır. Namaz, oruç, zekat gibi farz ibadetler bu gruptandır. İkincisi; Allahü tealanın dilediği, beğendiği, fakat yapılmasını emretmediği hükümlerdir ki bunlar nafilelerdir. Nafile oruç ve namazlar vs. Üçüncüsü; Allahü tealanın beğenmediği ve yapılmamasını emrettiği hükümlerdir ki bunlar da haramlardır.
Kulun iman nimetine kavuşması ve hidayet üzere (doğru yolda) bulunması, Allahü tealanın lütuf ve ihsanıdır. Yine bazı kimselerin de küfür ve dalalet üzere bulunması ise Allahü tealanın adaletidir. Kulun; bütün hâllerinde Allahü tealanın hükmüne teslim olması gerekir. Kul, Allahü tealanın işlerinde asla O’na itiraz etmemelidir. “Bunu niçin böyle yaptı. Bunu niçin haram kıldı.” diye konuşmamalıdır. Çünkü Allahü teala, Enbiya suresinin 23. ayet-i kerimesinde mealen; “Allah yaptığından sorumlu olmaz, kullar ise sorumlu olurlar.” buyuruyor.
Kulu ve kul; hayır, şer, taat ve günahlardan ne yapmış ise hepsini Allahü teala yaratmıştır. Allahü teala, Saffat suresinin 96. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü teala, sizi yarattı ve işlerinizi yarattı.” buyuruyor. Ancak Allahü teala, kulların yaptığı hayır ve taatlerden razı, günah ve şerlerden razı değildir.
Herkesin muayyen bir ömrü vardır, eceli gelince ölür. Öldürülmek, yanmak veya boğulmak gibi herhangi bir sebeple ölen, eceli ile ölmüştür. Nitekim Allahü teala, Nahl suresinin 61. ayet-i kerimesinde mealen; “Eğer Allah, zulümleri (günahları) yüzünden insanları hesaba çekiverseydi, yeryüzünde kımıldayan tek bir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları takdir edilen bir müddete kadar geciktirir. Müddetleri (ecelleri) de geldiği zaman, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” buyuruyor.
Günahkâr kimse, tövbe etmeden vefat edip imanla giderse kesin bir şekilde Allahü teala ona azap edecektir veya onu affedecektir demek caiz değildir. O, Allahü tealanın iradesine kalmıştır. Dilerse fadlı ve keremi ile veya imanının bereketi ile veya sevdiği kullarından birinin şefaati ile onu affeder. Dilerse günahı kadar ona azap eder, sonra onu Cennet’e koyar. Allahü teala, Nisa suresinin 48. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü teala, şirki elbette affetmez. Dilediği kimselerin şirkten yani imansızlıktan başka günahlarını affeder.” buyuruyor.
Kabirde Münker ve Nekir adında iki meleğin sual sorması haktır. Onlar iki melek olup meyyit kabre konduğu zaman yanına gelirler, “Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin ne?” gibi sorular sorarlar.
Kabir azabı haktır. Allahü teala Mümin suresinin 46. ayet-i kerimesinde mealen; “Firavun’a ve adamlarına, her sabah ve akşam gidecekleri Cehennem ateşi gösterilir. Kıyamet koptuğu gün de; ‘Firavun kavmini en şiddetli azaba sokun.’ denilecektir.” buyuruyor. Yani, kıyamet gününden önce onlar ateşe arz olunurlar. Bu ise kabir azabından başkası değildir.
Kıyamet günü haktır. Ona iman etmek farzdır. Allahü teala, Mümin suresinin 59. ayet-i kerimesinde mealen; “Kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu (buna) inanmazlar.” buyuruyor.
Mizan haktır. Onun iki kefesi ve bir dili vardır. Onda, Allahü tealanın kudreti ile O’nun dilediği şekilde ameller tartılır. Mizan’ın büyüklüğü, gökler ve yer tabakaları kadardır. Cehennem’den kurtulanların sevapları, Cehennemliklerin ise günahları ağır gelir. Allahü teala, Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor: “Kıyamet gününde amellerin tartılması haktır. Kimin iyilikleri kötülüklerinden ağır gelirse işte onlar kurtulanlardır. Kimin de tartıları hafif gelirse işte onlar kurtulamayanlardır.” (A’raf suresi: 8-9)
Kıyamet gününde kitapların (amel defterlerinin) okunması haktır. İnsanlar, bu hususta kıyamet günü farklıdırlar. Bir kısmına amel defteri sağ taraftan, bir kısmına sol taraftan, bir kısmına da arka taraftan verilir. Allahü teala, Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor: “Biz azimüşşan, insan için sahifesi açılmış olarak kendisine vasıl olan kitap ihraç ederiz.” (İsra suresi: 13), “İşte o vakit, kitabı sağ eline verilmiş olan kimse; ‘Gelin kitabımı okuyun.’ der.” (Hakka suresi: 19), “Kitabı sol eline verilmiş olan ise; ‘Eyvah! Keşke kitabım verilmeseydi.’ der.” (Hakka suresi: 25)
Kıyamet gününde insanların durumları birbirinden farklıdır. Bir kısmının hesabı çetin olur. Bir kısmının hesabında müsamaha olunur. Bir kısmı hesapsız Cennet’e girer. Bir kısmı hesapsız Cehennem’e girer. O gün kabahatler ve sırlar ortaya çıkar. Allahü teala, Tarık suresinin 9. ayet-i kerimesinde mealen; “O gün (kıyamet günü), bütün sırlar aşikâr olur.” buyuruyor. Allahü teala, kıyamet günü hükmeder. Zalimden mazlumun intikamını alır. O gün bir münadi; “Bu gün (ahirette) herkes kazandığı ile cezalanacaktır. Zulüm yok bu gün... Şüphesiz ki Allah, hesabı çok çabuk görendir.” der. (Mümin suresi: 17)
Sırat haktır. Sırat, Cehennem üzerinde uzatılmış bir köprü olup kıldan ince kılıçtan keskindir. İnsanların onun üzerinden geçmesi haktır. İnsanların bir kısmı şimşek gibi çok çabuk geçerler. Bir kısmı rüzgâr gibi, bir kısmı kuşlar gibi geçerler.
Cennet ve Cehennem haktır. Onlar yaratılmış olup şimdi mevcutturlar. Allahü teala Cennet için Kur’an-ı Kerim’de mealen; “Rabbinizden mağfiret istemeye ve Cennet’e girmeye koşunuz. Bunun için çalışınız! Cennet’in büyüklüğü, gökler ve yer küresi kadardır. Cennet, Allahü tealadan korkanlar için hazırlandı. Bunlar, az bulunsa da mallarını Allah yolunda verirler, öfkelerini belli etmezler, herkesi affederler. Allahü teala, ihsan edenleri sever.” buyuruyor. (Âl-i İmran suresi: 133) Cehennem için ise mealen; “Kâfirler için hazırlanan ateşten korkun.” buyuruyor. (Âl-i İmran suresi: 131)
Müminler, Cennet’te ebediyyen kalıcıdırlar. Kâfirler ise Cehennem’de ebediyyen kalıcıdırlar. Allahü teala, Bakara suresinin 82. ayet-i kerimesinde mealen; “İman edip salih ameller işleyenler ise onlar da Cennet ehlidirler, ebedî orada kalıcıdırlar.” buyuruyor. Âl-i İmran suresi 116. ayet-i kerimesinde ise mealen; “Kâfir olanlar (var ya), onların ne malları, ne evlatları kendilerini Allah’ın azabından asla kurtaracak değildir. Onlar Cehennemliktir ve orada ebedî olarak kalıcıdırlar.” buyuruyor.
Peygamber Efendimiz, Peygamberlerin (aleyhimüsselam) sonuncusudur. Peygamberlerin bazısı bazısından üstündür. Resul-i Ekrem, bütün Peygamberlerden (aleyhimüsselam) üstündür. Peygamberlik kapısı, Resulullah Efendimizin Peygamber olarak gönderilmesinden sonra kapanmıştır. O’ndan sonra peygamberlik iddiasında bulunanlar yalancıdırlar. Allahü teala, Ahzab suresinin 40. ayet-i kerimesinde mealen; “O (Muhammed) Allah’ın Resulü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.” buyuruyor. Ancak ahir zamanda kıyametin alametlerinden olarak İsa Aleyhisselam, semadan yeryüzüne iner. İnsanları Resulullah Efendimizin dinine davet eder.
Bu ümmetin en üstünü Ebu Bekr-i Sıddîk’tır. Sonra Ömer bin Hattab, sonra Osman bin Affan sonra Ali bin Ebu Talib’dir. Sonra Aşere-i Mübeşşere’nin tamamı, sonra Eshab-ı Kiram’dır. Sonra Tabiîn, sonra Tebe-i tabiîn efendilerimizdir. Sonra Selef-i salihîn’in âlimleri, sonra da onların yolunda giden âlimlerdir.
Kıyamet günü, Resulullah Efendimizin, ümmetinin günahkârlarına şefaat etmesi haktır. Allahü teala, İsra suresinin 79. ayet-i kerimesinde mealen; “(Ey Resulüm!) Sana mahsus fazla bir namaz olarak, gece uykudan kalk da, Kur’an ile teheccüd (gece namazı) kıl. Rabbinin, seni bir Makam-ı Mahmud’a göndermesi yakındır.” buyuruyor. Tefsir âlimleri, Makam-ı Mahmud’u şefaat makamı diye tefsir etmişlerdir.
Yine, diğer Peygamberlerin (aleyhimüsselam), âlimlerin, Sıddîkların, şehitlerin de şefaati haktır. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Ümmetimin âlimlerinin şefaati, İsrailoğullarının Peygamberleri’nin şefaati gibidir.” buyuruyor.
Allahü tealanın velî kulu, Peygamber’den üstün olamaz. Hatta bir nebî, bütün evliyadan daha üstündür. Bir velînin derecesi ne kadar yüksek olursa olsun, ondan ibadet mükellefiyeti asla düşmez. Hakikat mertebesine ulaşan velîden, ibadet ve dinin emirlerini yerine getirme mükellefiyetinin düştüğünü iddia eden kimse ehli dalalettir, sapıktır ve doğru yoldan çıkmıştır.
Cünüplükten temizlenmek, abdest almak, teyemmüm etmek, mest üzerine mesh etmek, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, cemaatle namaz kılmak, Cuma namazı kılmak, ezan ve
ikamet okumak, cihat etmek ve cenaze, bayram namazlarını kılmak, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmak, akrabaya iyilik etmek, ana-babaya itaat etmek ve daha başka dinin bütün emirleri haktır ve gerçektir. Komşuya ve bütün insanlara eziyetten sakınmak vaciptir.
Gıybet, nemime (koğuculuk), iftira, yalancı şahitlik, fitne çıkarmak ve Müslümanlar arasında düşmanlık meydana getirmek haramdır. Resuli Ekrem bir hadis-i şerifte; “Fitne uykudadır. Onu uyandırana Allahü teala lanet etsin.” buyurdu.
Zalim olsa bile, Müslümana lanet etmek, beddua etmek haramdır. Evla olanı, zalim olan Müslüman hakkında şöyle dua etmektir: “Ya Rabbî! Eğer o, tövbe ehlinden ise onun tövbesini kabul eyle. Eğer tövbe ehlinden değil ise bizi ve bütün Müslümanları onun kötülüklerinden muhafaza eyle.”
Allahü tealanın dini, İslamiyettir. Bu anlattıklarımız, zahiren ve batınan itikadımızdır. Ya Rabbî! Bizi İslamiyet üzere yaşat, İslamiyet üzere ruhumuzu al, kalblerimizin senin dinin üzere olmasını nasip eyle!
İmanı gideren sözler: Bir kimse, bilerek küfrü gerektiren bir söz söylerse onun imanı gider ve imansız olur. Eğer bir kimse küfrü gerektiren sözü başkalarını güldürmek için söylerse hem o, hem de gülenler imansız olur.
İmanı gideren sözler üç kısımdır. Bir kısmı; hata ile söylenip küfrü gerektirmeyen, fakat böyle söyleyenin tövbe ve istiğfar etmesi gerekenlerdir. Bir kısmı; ihtilaflı olup âlimlerden bazısına göre küfrü gerektirip bazısına göre küfrü gerektirmeyenlerdir. Böyle bir sözü söyleyenin ihtiyaten nikâhını ve imanını tazelemesi, tövbe etmesi ve bu sözünden dönmesi gerekir. Bir kısmı da; söz birliği ile küfür olan sözlerdir. Böyle bir sözü söyleyen kimse, haccetmiş ise haccını iade etmesi gerekir. Ailesi ile de nikâhsız olur. Bu durumda olan bir kimse, Kelime-i şehadeti söylese fakat söylediği o küfrü gerektiren sözden dönmezse küfür üzere olması ondan kalkmaz.
Küfür tehlikesinden korunmak isteyen, şu duayı sabah ve akşam okusun: “Allahümme inni euzü bike min en üşrike bike şey’en ve ene a’lemü ve estağfiruke lima lâ a’lemü.”
Allahü tealanın zatı, sıfatları ve fiilleri ile alakalı küfrü gerektiren hususlar: Allahü tealayı şanına layık olmayan bir şeyle vasfetmek, Allahü tealanın isimleri veya emirleri ile alay etmek, Allahü tealanın vaadini veya vaidini inkâr etmek küfürdür.
Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerinden birisini inkâr etmek veya onunla alay etmek küfürdür. Def ve eğlence aletlerinin vuruşuna göre Kur’an-ı Kerim okumak küfürdür.
Ölçüp tartarken; “Fakat insanlara, (verilmek üzere) ölçtükleri, yahut tarttıkları zaman eksiltirler.” mealindeki Mutaffifin suresinin 1. ayeti kerimesini alay eder gibi okumak küfürdür.
Haram bir yiyeceği yerken, Besmele çekmek küfürdür. İçki içerken ve ondan başka dinen haram olan şeyi yerken, içerken Besmele çekmek küfürdür. Alay ederek ezan okumak küfürdür.
Bir kimse, küçük veya büyük günah işler de birisi ona; “Allahü tealadan, işlediğin bu günahtan dolayı af ve mağfiret dile.” derse o da onun bu sözünü hafife alarak; “Ne yaptım ki istiğfar edeyim.” derse imansız olur.
Kim bir peygamberi inkâr eder veya onu herhangi bir şeyle ayıplarsa veya onun sünnetlerinden birisini beğenmezse küfre girer.
Birisi; “Resul-i Ekrem’in kabr-i şerifi ile minberi arası Cennet bahçelerindendir.” deyince başka birisi bu sözü hafife alarak; “Ben orada minber ve hasırdan başka bir şey görmüyorum.” derse bu küfür olur.
Din imamlarını aşağı görerek, onları küçültücü ifadelerle anmak küfürdür.
Farzlardan birisini veya icma ile sabit bir hükmü inkâr etmek küfürdür.
Birisine; “Farz namazını vaktinde kıl.” dense o da; “Kılmam.” dese bazı âlimler küfür olacağını, bazısı da; “Senin emrin ile kılmam.” demeyi kastederse küfür olmaz dediler.
Keşke; faiz, adam öldürmek, zina ve zulüm helal olsaydı, demek küfürdür.
Fakire, sevap umarak haram bir şey vermek küfürdür.
Kıyameti, Cennet’i, Cehennem’i, mizanı, sıratı, hesabı ve amel defterlerini inkâr küfürdür.
Sensiz Allahü teala bana Cennet’i verse oraya girmem veya Allahü teala falanca ile Cennet’e girmemi emretse oraya girmem veya Allahü teala bu amel için veya sizin için bana Cennet’i verse Cennet’i istemem demek küfürdür.
Bir kimse, olmuş ve olmamış şeyleri bilirim derse küfür olur. Bir kimse günah bir işe başlasa başkasını da; “Gel, güzel bir hayat yaşayalım.” diyerek onu da günaha soksa ve; “Bizim rahat ve sevincimiz gibi kimsede yok.” dese küfür olur.
Kazanç: Yetecek kadar helal kazanmak farzdır. Allahü tealanın nimetlerini izhar için kazanmak mubahtır. Övünmek için kazanmak mekruhtur. En üstün kazanç cihat, sonra ticaret, sonra tarım, sonra sanattır. Din ilimleri kazanç vesilesi edilmez. Kendisine, çoluk çocuğuna yetecek ve borçlarını ödeyecek kadar kazanç farzdır.