Eshab-ı Kira mın büyüklerin den. Arabistan’da yetişen dört dahiden biri ve büyük kumandan. İsmi, Amr bin As bin Vail bin Haşim bin Sa’id bin Sehm bin Amr bin Haris bin Ka’b bin Lüey el-Kureyşî es-Sehmî’dir. Kün yesi, Ebu Abdullah ve Ebu Muhammed’dir. Annesi, Benî Aneze’den Nabiga Selma binti Harmele’dir. Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in dünyayı teşrifinden birkaç sene sonra Mekke’de doğdu. 43 (m. 664) yılında Mısır’da vefat etti.
Amr bin As’ın mensup olduğu Benî Sehm kabilesi, İslamiyetten önceki cahiliye devrinde, Kureyş’in ileri gelen ailelerinden idi. Müslüman olmadan önce, babası Âs bin Vail sağ iken, ismi ikinci derecede işler arasında geçen ve pek duyulmamış bir kimse idi. Amr bin As, Müslümanlar ikinci defa Habeşistan’a hicret ettikleri zaman, Kureyş kafirleri tarafından Müslüman muhacirlerin teslim edilmesi teklifi için hediyelerle birlikte Habeş hükümdarı Necâşî’ye elçi gönderilmişti. (Bkz. Ca’fer-i Tayyar)
Önceleri kabilesine uyarak, İslam aleyhinde çalışan ve Bedr, Uhud ve Hendek savaşlarında Mekkelî müşriklerin yanında yer alan Amr bin As, yaptıklarını ve Müslüman olmasını şöyle anlatır:
“Hendek Savaşı’ndan döndükten sonra, bazı, ileri gelen kişileri topladım. Onlara; 'Muhammed (Aleyhisselam) gün geçtikçe kuvvetleniyor. Kısa zamanda Mekke’yi ele geçirecek. Bu yüzden sizlere Habeş hükümdarı Necâşî’ye sığınmayı teklif ediyorum. Biz, Necâşî’nin yanında bulunduğumuz sırada, Muhammed Aleyhisselam kavmimize galip gelirse, bizim, Necâşî’nin yanında olmamız, onun elin altında bulunmamızdan daha iyidir. Şayet kavmimiz savaşı kazanırsa, geri döneriz. Onlardan bize ancak hayır ve iyilik gelir” dedim. Bu teklifi beğendiler ve Necâşî’ye gidecek hediyeleri hazırlamaya başladık. Necâşî’ye sunulacak hediyelerin en makbulü, memleketimizde yapılan meşindi. Bir süre sonra yola çıktık. Necâşî’nin huzuruna vardığımızda, bizden önce Necâşî’nin yanına, Resul-i Ekrem’in elçisi Amr bin Ümeyye girdi. Resul-i Ekrem’in, Ca’fer ve arkadaşlarının işi ve Ümmü Habibe binti Ebu Süfyan’ı kendisine nikahlaması için gönderdiği bir mektubu sundu.
Amr bin Ümeyye dışarı çıktıktan sonra arkadaşlarıma; “Bu, Amr bin Ümeyye’dir. Necâşî’den onu isteyeceğim. Eğer teslim ederse, öldüreceğim. Bunu yaparsam Kureyşliler sevinir” diyerek Necâşî’nin yanına girdim. Her zaman yaptığım gibi, önünde yere kapandım. Necâşî bana; “Merhaba! Hoş geldin ey dostum! Bana memleketinden bir şeyler hediye edecek misin?” dedi. “Ey Hükümdar! Sana çok miktarda deri getirdim” diyerek önüne koydum. Deriler, Necâşî’nin çok hoşuna gitti. Bu durumdan faydalanarak; “Ey Hükümdar! Huzurundan çıkan birini gördüm. Onu teslim et, öldüreyim. O, bize düşman birisinin elçisi ve eşrafımızdan bazı kişileri öldürmüştür” dedim. Necâşî, benim bu sözlerime çok kızdı. Eliyle burnuma öyle vurdu ki, burnum kırıldı sandım ve fışkıran kan üzerimi berbat etti. Zillet ve mahcubiyet içinde kaldım. O an yer yarılsaydı, utancımdan yerin dibine girerdim. Daha sonra kendimi toparlayarak; “Ey Hükümdar! Kızacağınızı bilseydim, böyle söylemezdim” dedim.
O zaman; “Ey Amr! Sen, Musa ve İsa aleyhiesselam’a gelmiş olan Cebrail’in kendisine gelip durduğu bir zatın elçisini, öldürmek üzere sana vermemi istiyorsun. Eğer onu öldürmüş olsaydın, vallahi sizden kimseyi sağ bırakmazdım. Hiç Resul-i Ekrem’in elçisi öldürülür mü?” dedi. O anda, Allahü teâlâ kalbimi İslamiyete açtı. Kendi kendime; “Araplar ve Arap olmayanlar bu gerçeği kabul ettiği halde, sen hâlâ muhalefet etmekte ve karşı koymaktasın” dedim. Necâşî’ye; “Ey Hükümdar! O gerçekten bir peygamber midir? Onun peygamber olduğunu şehadet ediyor musun?” diye sorunca, o; “Ey Amr! Sana yazıklar olsun. Ben onun Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş bir Resul olduğuna şehadet ediyorum. Sen sözümü dinle, hemen ona tabi ol! Zira o, vallahi hak üzeredir ve Musa Aleyhisselam’ın, Firavun’a ve ordusuna galip geldiği gibi, kendisine karşı koyan herkese galip gelecektir” dedi. Bunun üzerine; “Öyleyse, benim ona biatimi kabul eder misin?” diye sordum. O; “Evet” deyince, elimi eliine uzattım ve Kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldum. Necâşî, leğen ve su getirterek burnumu yıkattı. Elbiselerimi de değiştirtti. Hükümdarın huzurundan Müslüman olmanın verdiği bir haz ile kendimi kuş gibi hafif hissederek ayrıldım. Arkadaşlarımın yanına döndüm ve Müslüman olduğumu sakladım. Onlar; “Dostun Necâşî’den istediğini alabildin mi?” diye sorduklarında; “Kendi siyle ilk görüşmemde bunu dile getirmeyi uygun bulmadım. Daha sonra gittiğimde söyleyeceğim” dedim.
Sonra Amr bin Ümeyye’nin yanına gittim ve onunla kucaklaştım. Bir işimi bahane ederek, geldiğim kişilerden ayrıldım. Limana giderek Şuaybe’ye giden kereste yüklü bir gemiye bindim. Şuaybe’ye gelince, gemiden inip, bir deve satın alarak, Medine’ye gitmek için yola koyuldum. Merruz Zahran’ı geçtikten bir süre sonra yolda, Hâlid bin Velid ile karşılaştım ve; “Ey Ebu Süleyman! Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Hâlid bin Velid; “Ey Amr! Tutulacak yol belli oldu. İş aydınlandı. Bu zat muhakkak Allah’ın Resulüdür. Ben hemen gidip Müslüman olacağım. Aklı başında olan kimselerden Müslüman olmayan kalmadı.” dedi. Bunun üzerine; “Ben de O’nun yanına gidiyorum” dedim. Osman bin Talha çadırda kalıyordu. Hep birlikte orada konakladık. Sabah olunca Medine’ye gitmek üzere yola çıktık.
Ebu İnebe kuyusunda bulunan bir zat; “Ya Rebah! Ya Rebah!” diye bağırdı. O zatın bu sözlerini hayranlıkla yolumuza devam ettik. O zat bize tekrar bakarak; “Mekke artık bu ikisinden sonra hakimiyetini kaybetti.” dedi. O zatın bu sözüyle, beni ve Hâlid bin Velid’i kastettiğini anladım. O zat, daha sonra hemen koşarak mescide girdi ve bizim geldiğimizi Resul-i Ekrem’e müjdeledi. Harremevkiinde develerimizi çöktürdük. Üzerimize temiz elbiseler giydik. O arada ikindi ezanı okundu. Resulullah’ın yanına gittik. Yüzü ayın ondördü gibi parlıyordu. Müminler etrafını sarmışlardı, önce Hâlid bin Velid biat ederek Müslüman oldu.
Sonra Osman bin Talha biat ederek Müslüman oldu. O sıra da kendimi birden Resul-i Ekrem’in önüne oturmuş buldum. Utancımdan dolayı yüzüne bakamıyordum. “Ya Resulallah! Sağ elinizi açınız da, size biat edeyim” dedim. Server-i alem elini açınca, ben elimi çektim. “Ya Amr! Sana ne oldu?” buyurdular, “Biat için şart koşmak istiyorum” dedim. Şartımı sordular. “Ya Resulallah! Ben geçmişte olan günahlarım bağışlanmak şartıyla size biat edeceğim” dedim. Gelecek günahlarım için mağfiret talep etmek aklıma gelmedi. Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz; “Ey Amr! Biat et! Hiç şüphesiz ki, Müslüman olmakla, İslamiyetten önce yapılanların hesabı sorulmaz.” buyurdu. İnsanlardan hiçbiri bana, Resul-i Ekrem’den daha sevgili ve ondan daha yüce olmamıştır. Vallahi, Müslüman olduktan sonra önemli işlerde Server-i Âlem beni ve Hâlid bin Velid’i diğer Eshabın’dan ayırmadı.”