Mütehassısı mutasavvıf. İsmi Şarih İsmail bin Ahmed Rüsuhî Ankaravî’dir. Annesi Saliha Hatun’dur. Ankara’da dünyaya geldi. Doğum tarihi belli değildir. Onuncu Hicrî asrın ikinci yarısında doğduğu tahmin olunmaktadır. 1041 (m. 1631) senesinde İstanbul’da vefat etti. Kabri Galata Mevlevîhanesi haziresindedir.
Babası imam idi. İsmail Efendi de önce ticarete teşebbüs etti. İstanbul’a satmak üzere mal götürürken yolda bir kısmını eşkıyaya çaldırdı. Kalanını sattı. Elde ettiği para ile Ankara’dan tekrar mal alıp İstanbul’a satmaya gitti. Ancak bunları yarı fiyatına satabildi. Bunun üzerine ticareti terk edip ilme yöneldi. Ankara’da şer’î ilimleri tahsil etti. 1008 (m. 1599) tarihinde Mısır’a gitti. Burada Mevlevîlik ve Mesnevî ile tanıştı. Arapça ve Farsçayı öğrendi.
1015 (m. 1606) senesinde Ankara’ya döndü. Bayramiyye tarikatine intisap etti. Şeyh oldu. Halvetî tarikatinden de icazet aldı. Bir yandan da Mesnevî okuttu. Bir ara gözlerinden rahatsızlandı. Tedavi için Konya’ya gitti. Burada Mevlevî şeyhi Bostan Çelebi ile tanıştı. Bunun teşvikiyle Mevlevî oldu. Kısa zaman zarfında seyr ü sülukünü tamamladı. Gözünün iyileşmesi için Fatiha tefsiri yazmayı ahdetti. Gözünün kısmen iyileşmesi üzerine Fütuhat-ı Ayniyye adlı tefsirini kaleme aldı.
Ankara’da Kadızadelilerin verdiği sıkıntılardan usanarak İstanbul’a gitti. Buradaki ilim çevresiyle görüşüp müzakerelerde bulundu. Lefkoşe Mevlevîhanesi’ne şeyh tayin olundu. 1019 (m. 1610) senesi Şevval ayında İstanbul’daki ilk ve en büyük Mevlevî tekkesi olan Galata Mevlevîhanesi’nin 7. şeyhi oldu. Bundan sonra Mevlevîlik üzere feyz verdi. Mevlana Celaleddin Rumî hazretlerinin Mesnevî’sini şerhetti. Bu sebeple Hazreti Şarih diye tanındı. Herevî, İbnü’l-Arabî, İbnü’l-Farid gibi zatların eserlerine de şerhler yazdı. Mesnevî’nin şerhi o kadar tutuldu ki şerhin ötesinde görülüp bu sahada otorite kabul edildi. Mevlevîlik’te Sultan Veled’den gelen tarikat adabının ihyası ve farklı meşreplerin karıştığı bu tarikatin aslına ircası için gayret etti. Mevlevîliği ihya eden pir olarak görüldü. Bu vesileyle Mevlevîlik İstanbul’da da yayılma imkanı buldu. İstanbul’a gelişinden itibaren Şeyhülislam Ankaralı Yahya Efendi ile dostluk kurdu.
Zamanın sultanı Dördüncü Murad Han’a, tarikat erbabı kötülenmiş, onların bazı işlerinin yasaklanması istenmişti. Sultan yalnız böyle söyleyenlerin sözleriyle hareket etmeyip zamanın tasavvuf ehli âlim ve faziletli kimselere de tarikatla ilgili hususları sorup cevap istemişti. Bunlar arasında İsmail Ankaravî de vardı. O da üç gün içinde yirmi sayfalık bir risale yazıp arzetti. Cevaplar, Şeyhülislâm Yahya Efendi ve zamanın diğer önde gelen âlimleri tarafından incelenip uygun görüldü ve Padişah tarafından da kabul edildi. Böylece onların vesilesi ile tasavvuf ehli sıkıntıdan kurtuldu.
Aziz Mahmud Hüdaî onun bu cevaplarını beğenip; “Allahü teala, muhaliflere karşı Rusuhî’nin ayağını sağlam ve sabit eylesin. Onların inat damarlarını kesmekte söz kılıcını keskin eylesin. Muhalifleri susturmakta mızrağını tesirli eylesin. Zamanımızda tasavvuf ehline karşı olanlarla onun cihadı olmasaydı, onların eli hak taliplerine uzanır, zarar verirdi. Doğru yolda olanlarla olmayanları birbirinden ayırmak zor olurdu. Allahü teala onun delillerinin oklarını en doğru hedefe isabet ettirdi.” diye medhetti.
Ehl-i sünnete sıkı sıkıya bağlıydı. Aşırılıklardan uzaktı. Sohbeti halvete tercih ederdi. Hizmeti inzivadan önde tutardı. Tasavvufçu geçinip de şeriatin zahirine aldırmayanlara şiddetle muhalefet ederdi. Bir yandan da tasavvufu bidat sayan ham sofularla mücadele ederdi. Bunlara reddiyeler kaleme alırdı. Seyr ü sülukün başında olanların Şeyh-i Ekber’in Füsus ve Konevi’nin Nusus gibi hakikat esrarına ve marifetlerine dair eserlerinden sakındırmak gerektiğini söylerdi.
Yazdığı eserlerde sade bir lisan kullandığı için orta sınıf halkın da istifade edebilmesini temin etmiştir. Ayrıca Rüsuhî mahlası ile Türkçe, Arapça ve Farsça şiirleri vardır. Rüsuh, Galata Mevlevîhanesi’nin inşa tarihini 897 (m. 1491) gösteren bir kelimedir. Nitekim Galata Mevlevîhanesi’nin ikinci kurucusu olarak kabul görmüştür. 1041 (m. 1631) senesinde İstanbul’da vefat etti. Galata Mevlevîhanesi haziresine defnedildi. Hitam ve İrtihal-i irfan kelimeleri ile vefatına tarih düşürülmüştür. Kabri üzerine evvel ahşap bir türbe yaptırılmış; 1820 senesinde Sultan II. Mahmud devri ricalinden meşhur Halet Efendi tarafından şimdiki kargir türbe bina olunmuştur. Türbenin medhalinde şu beyit yazılıdır: Rah-ı Mevlana’da ey Galip budur Şeyhü’ş-şüyuh, Hazreti Şarih Rüsuhî Kıdve-i ehl-i rüsuh.
Rüsuhî Dede’nin Mevlana soyundan bir hanım ile evlendiğinden ve Arif Çelebi adında bir oğlundan bahsedilir. Başlıca talebesi arasında Derviş Ganem, Cevrî ve Vecdi, Derviş Osman Sineçak, Ahmet Çelebi ve halifesi Adem Dede zikredilebilir.
Eserleri:
1- Mecmuatü’l-Letaif ve Ma’muretü’l-maarif: Mesnevî şerhi ve Ankaravî’nin en meşhur eseridir. Mesnevî’yi şerhederken tasavvufun umumî hükümleri üzerine de izahat vermiştir. Sonraki şarihler hep onun eserinden istifade ettiler. Son olarak 1289’da İstanbul’da basılmıştır. Dede Cöngi Yusuf Efendi tarafından ihtisar edilerek Menhecü’l-kavi adıyla Arapçaya tercüme olundu. Yesarizade İsmet Efendi tarafından Şerh-i Kebir-i Ankaravî ber Mesnevî-i Ma’nevi-i Mevlevî adıyla Farsçaya tercüme olundu.
2- Fatihu’l-Ebyat: Mesnevî’nin ilk 18 beytinin ve müşkil bazı kelimelerinin şerhidir. Mesnevî Şerhi’nin 1257 ve 1289 İstanbul tab’ının başında vardır.
3- Camiu’l-Ayat: Mesnevî’deki ayet ve hadislerin ve anlaşılması güç kelimelerin izahıdır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı No: 2551/1’de kayıtlıdır.
4- Hall-i Müşkilat-ı Mesnevî: Mesnevî’deki hikayelere dairdir. Yegane yazma nüshası Bayezid Kütüphanesi Veliyyüddin Efendi Kısmı No: 1672’de kayıtlıdır.
5- Tuhfetü’l-Berere: Mesnevî’den bazı seçilmiş beyitlerin şerhidir. Müellife ait 35 kadar beliğ Türkçe şiir de vardır.
6- Simatü’I-Mukinin: Mesnevî’nin dibacesinin şerhidir. Arapçadır. Bu da Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Hüsnü Kısmı No: 659’da kayıtlıdır.
7- El-Mekasıdü’l-aliyye fî Şerhi’t-Taiyye: İbnü’l-Farıd’ın Taiyye kasidesinin şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 221/1’de kayıtlıdır.
8- Şerhu Kasideti’l-Mimiyye ve’l-Hamriyye: İbnü’l-Farıd’ın Mimiyye ve Hamriyye kasidelerinin şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No 727/2’de kayıtlıdır.
10- Minhacü’l-Fukara: Mesnevî Şerhi’nden sonra en meşhur eseridir. Tasavvufu anlatır. On bölümdür. Mesnevî ve Fütühat-ı Mekkiyye’den nakiller yapmıştır. Eser 1286’da İstanbul’da basılmıştır.
11- Derecatü’s-Salikin: Tasavvufa dairdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2674’te vardır. Üsteki eserin konularını tekrarlamıştır.
12- Nisab-ı Mevlevî: Şeyhülislam Yahya Efendi’nin isteği üzerine tasavvufa dair yazmıştır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Serez Kısmı No: 1524’te kayıtlıdır.
13- Zübdetü’l-Fuhus fî Nakşi’l-Füsus: İbnü’l-Arabî’nin Füsusü’l-Hikem’ine yine kendisinin yaptığı Nakdü’n-Nüsus adlı muhtasara Cami’nin Şerhi Nakş-ı Nüsus adıyla yaptığı Farsça şerhin Türkçe tercümesidir. 1328’de İstanbul’da basılmıştır.
14- İzahu’l-hikem: Sühreverdî-i Maktul’ün Heyakilü’n-Nur adlı eserinin Türkçe tercüme ve şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa Kısmı No: 2749/6’da kayıtlıdır.
15- Sema Risalesi: Minhacü’l-Fukara sonunda basılmıştır.
16- Er-Risaletü’t-tenzihiyye fi Şe’ni’l-Mevlevîyye: Sema’nın meşruluğuna dair itirazlara reddiyedir. Arapçadır. 1892’de Leiden’de basılmıştır.
17- Şerhu Ehadisi Erbain: Sema, raks ve teganni ile alâkalı hadislerin şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa Kısmı No: 184’te kayıtlıdır.
18- Fütuhat-ı ayniye: Tasavvufî bir Fatiha tefsiridir. 1328’de İstanbul’da basılmıştır.
19- Misbahu’lesrar: Nur Suresi’nin 35. ayetinin tasavvufî tefsiridir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2872/1’de kayıtlıdır.
20- El-Hikemü’l-münderice fî Şerhi’l-Münferice: Ebü’l-Fadl Yusuf bin Muhammed’in El-Münferice kasidesinin tercüme ve şerhidir. 1327’de İstanbul’da basılmıştır.
21- Risale-i Uyun-i İsna Aşere: Oniki tasavvufî manzumeyi ihtiva eder. Bir yazma nüshası İstanbul Üniversite Kütüphanesi Türkçe Yazmalar No: 6394’te kayıtlıdır.
22- Cenahu’l-Ervah: Dört hikaye ile dervişliği anlatır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2558’de kayıtlıdır.
23- Risale-i Usul-i Tarikat ve biat: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa Kısmı No: 352’de kayıtlıdır.
24- Sülukname-i Şeyh İsmail: Bir nüshası İstanbul Üniversite Kütüphanesi Türkçe Yazmalar No: 6394’te kayıtlıdır.
25- Miftahu’l-Belaga ve Misbahu’l-Fesaha: Lisan üzerinedir. Kazvinî’nin Telhisü’l-Miftah ile Muhammed Gilanî’nin Menazırü’l-İnşa adlı eserlerini esas almıştır. Türkçedir. 1284’te İstanbul’da basılmıştır.
26- Divan: Günümüze intikal etmemiştir.
27- Keffu’l-lisan an Şürbi’d-duhan: Mısır’da iken şahit olduğu tütün hakkındaki münakaşaların Anadolu’ya döndüğünde de devamı ve Sultan Dördüncü Murad’ın tütünü yasaklaması üzerine yazdığı risaledir. Burada hülasaten şöyle der: “Tütünün çirkin olduğunda şüphe duymam. Tütün hakkında övücü konuşanı da kabul etmem. Ancak ben tütünün haram olduğuna kail değilim. Nitekim ilim sahibi olmayan kimseler Şari´ Aleyhisselamdan herhangi bir hüküm varid olmadığı hâlde kalblere şifa vermeyen, örümcek ağından daha gevşek delillere yapışarak tütündeki çirkinlik vasfında mübalağaya gitmişlerdir. Bu tütün bidat ve kabihtir. Ancak hükmü meçhuldür. Dinde güvenilir olan kimse onun haram veya helalliğini öne süremez. Bununla beraber evla olan tütünü bırakmaya muktedir olanın terketmesidir. En azından namazda ve yemekte içmemesi, içtiğinde ise ağzını yıkamasıdır.” Bu risalenin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 212/13’te kayıtlıdır.
28- Mebde ve Mead Risalesi: Ankaravî’nin son telifi olup 734 beyitlik bir mesnevîdir. Yegane yazma nüshası Ankara Milli Kütüphâne No: A003981-02’de kayıtlıdır. Ankaravî Mesnevî’sinin başlangıcında şöyle diyor:
“Bir hikâyet diyeyin ânı işit,
Ma’nâsın fehm eyleyip ânı iş et.
Ol hikâyettir ki Kutbu’l-ârifîn,
Hazreti Sultân-ı Fahru’l-âşıkîn.
Evliyâ ve asfiyânın behteri,
Atkiyâ ve ârifînin sürûru.
Sürûr-i sırr-ı defter-i ehli-velâ,
Şeh Celâleddin Rûmî bu’l-’alâ.
Defter-i sâbi’de îrâd eyledi,
Nazma getirip ânı yâd eyledi.
Gerçi bunda olan ânın gibi değil,
Bu dikendir o dürer-i ma’nâda gül.
Lîk bu ândan olupdur râyihâ,
Bu da verir enf-i cânâ fâyiha.
Ol hikâyet budur dinle beni,
Sana tefsîr edeyin anla beni.”
İsmail Hakkı Bursevi’nin Kitabü’l-Hitab ile Tuhfe-i Hassakiyye adlı eserleri yanlış olarak Ankaravî’ye nisbet edilmiştir.
Rüsuhî Dede’nin terbiyesine girmek isteyen bir talibe tarikat adabınca istihare yapması tavsiye edilir. Talip istiharesinde ihtilam olur. Sabahleyin kendisine istiharesinden sorulduğunda utanıp ne açıklamaya ne de ortadan kaybolmaya takati kalır. Hazreti Şarih’e vaziyeti anlattığında Şarih; “O aşıkı sadık pirlerin ruhaniyetinin inayetiyle, diğer kimselerin 20-30 yıl riyazetle yaptıkları işi bir gecede hallederek bütün şehvet pisliklerinden pak olmuştur. Bundan dolayı da su ve meniden kurtulmakla mesul olması gerekir.” der ve ona sikke (Mevlevî serpuşu) giydirir. Ankaravî bu dervişi hayâ ve iffetinden dolayı Derviş Afif diye lakaplandırır.
Ankaravî İsmail Rüsuhî buyurdu ki: “Hâsılı ulemanın ittifakıyla mukallidin şer’î hüküm istinbat etme, Kitap ve S
ünnette bulsa bile taklîd ettiği mezhep imamının rivâyet ettiği hükmü haber verme melekesi yoktur. Zira istinbatla mükellef olan müçtehittir. Mukallit ancak taklitle sorumludur. Mukallidin delil talep etme yetkisi, ayet ve sünnette bulduğu başka bir delil ile mezhep imamının deliline muhalefet etmesi söz konusu olamaz. Asrımızın uleması mukallittirler. Vahiy kesilmiştir. İçtihat bitmiştir. Bizler naklin esirleriyiz. İstinbata gücü olan bir âlim var sayılırsa da delili başkasını değil yalnız kendisini bağlar. Başkası için burhân olmaz.”
İsmail Ankaravî, Minhacü’l-fukara adlı eserinde iyiliği emredip kötülükten sakındırma hususunda diyor ki: Hazreti Ali buyurdu ki: “Doğru bildiğini söylemek, susmaktan daha hayırlıdır. Günahkâr insanlara günah ve haramların kötülüğünü anlatmamak iyilik değildir.” Kötü bir işi yapanı o işten sakındırmak, ibadetlerin en faziletlisidir. Bir kimse bilmeyen birine yol gösterse, o da onun irşadıyla hidayete erse, yol gösteren kişi de hidayete kavuşan kimsenin sevabı ve fazileti kadar sevap kazanır. Zira Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Başkalarını doğruluğa çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Bununla beraber onların sevabından da hiçbir şey eksilmez. Sapıklığa çağıran kimseye de ona uyanların günahı gibi günah verilir. Bununla beraber ona uyanların günahlarından hiçbir şey eksilmez.”
Dinin direği nasihattır. Bu sebeple Allahü tealanın kullarına nasihat etmeli ve yumuşak davranmalıdır. Eğer söz tutmazlarsa onlara yumuşaklıkla hakikati anlatmaya devam etmelidir. Zira Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Ümmetimden bir taife, hak üzerine mücadele etmekte, kıyamete kadar galip olarak devam edecektir.” Bazı âlimler bu taifeden maksadın, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran âlimler olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü onların mücadeleleri manevidir. Onlar Allahü tealanın kullarını kurtuluşa sevk ederler. Allahü tealanın ayetlerini ve Resulullah Efendimizin hadislerini yanlış tevil edip kendi sapık görüşlerine göre açıklayanlara mâni olurlar. Söz tutmazlarsa mücadele ve münazaraya kalkışırlar.
İsmail Ankaravî hak ve hakikat yolunda bulunmak gerektiğini anlatırken diyor ki: “Resulullah Efendimizden Abdullah bin Mes’ud şöyle naklediyor: Resulullah doğru bir çizgi çizdi ve; ‘Bu, Allahü tealanın yoludur.’ buyurdu. Sonra bu çizginin sağından ve solundan (balık kılçığı gibi) çıkan çizgiler çizip; ‘Bu yolların her birinde şeytan vardır ve kendine çağırır.’ buyurdu ve; ‘Doğru yol budur. Bu yolda olunuz. Fırkalara bölünmeyiniz.’ mealindeki (En’am suresi: 53) ayet-i kerimeyi okudular.”
Resulullah Efendimizin yolu tevhit (birlik) ve muhabbet yoludur. Onun için birçok âlim ve evliyaullah; “İnsanı doğru yoldan ayıran, sapıklığa götüren yollardan, orta yol daha hayırlıdır.” demişlerdir. Mevlana Celaleddin-i Rumî de bu konuda; “Herkes gücü yettiği kadar, hak yoldan ayrılmadan haramdan sakınıp sırat-ı müstakim üzere olmalıdır.” buyurmuştur.
Fahreddin-i Razî, sırat-ı müstakimi tefsir ederken buyuruyor ki: “Allahü teala niçin sırat-ı müstakim buyurdu da sebil-i müstakim buyurmadı? Çünkü sırat lafzı, Cehennem’deki sıratla ilgilidir. Öyle ki insan bu dünyada olan sıratta, korku ve ümit üzere bulunmalıdır.”
Bir kısım müfessirler de; “Sırat ikidir; biri dünyevî (dünya ile ilgili), biri uhrevî (ahiretle ilgili)’dir. Dünyada olan sırat; Allahü tealanın Kur’an-ı Kerim’inden ve Peygamber Efendimizin hadislerinden tefsir ederek, Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru yoldur. Uhrevî (ahiretle ilgili) sırat ise hadislerde bildirildiği gibi Cehennem üzerine kurulan kıldan ince, kılıçtan keskin olan, bütün insanların üzerine sevk edildiği köprüdür. Abdullah bin Mes’ud’dan rivayet edilen hadis-i şerifte Resulullah Efendimiz buyurdular ki: ‘Cehennem üzerine kıldan ince kılıçtan keskin olan sırat köprüsü kurulur. Bu köprüden, bir kısım insanlar şimşek gibi, bazısı fırtına gibi geçer. Bir grup insan da kuş uçar gibi, bir fırka atlı gibi, bir zümre piyade gibi geçer. Bir cemaat de ateş onların yüzlerini yalar.’”
Hayâyı anlatırken diyor ki: Birgün Peygamber Efendimiz Eshabına buyurdu ki: “Eshabım! Allahü tealadan tam bir şekilde hayâ ediniz.” Eshab-ı Kiram dediler ki: “Ya Resulallah! Bizim hepimiz Allahü tealadan utanırız.” Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Hayâ bu değildir. O kimse ki Allahü tealadan tam bir şekilde hayâ eder, gözünü, kulaklarını ve diğer uzuvlarını haramlardan, batınını ve fercini haram ve zinadan korur, ölümü hatırlar, ahireti diler, dünyanın süs ve ziynetlerini terk eder ise hakikatte bu kimse Allahü tealadan hayâ etmiştir.” Hayâ güzel bir huydur ki dinimizce iyi olduğu bildirilmiştir. Haktan ve insanlardan hayâ etmelidir. Hayâ edilmeyen işte hayır yoktur.