AŞÇI DEDE İBRAHİM EFENDİ

Aşçı Dede Halil İbrahim Efendi İslam alimi
A- A+

Son devir tasavvuf alimlerinden. İsmi Halil İbrahim’dir. Aşcı Dede diye meşhurdur. 1244 (m. 1828) senesinde İstanbul’da Kandilli’de doğdu. 1324 (m. 1906) senesinden az sonra yine Kandilli’de vefat etmiştir. Babası Mehmed Ali Ağadır. Dedesi Kastamonulu Uzun Halil Ağa demekle meşhur bir zat olup, yenicerilik devrinde Anadolu Hisarı’nda koy ağası gibi hatırı sayılır bir zat idi. Babası beş yaşında iken yetim kalmış, amcasının yanında buyumuştur. Annesi Cerkeşoğulları denilen bir aileden Hasan Ağanın kızı Behiye Hanımdır. İbrahim Efendiden once bir kız cocukları doğmuş ve kucuk yaşta vefat etmiştir. Babası yeniceri başcavuşu olup, Rusya muharebesinde iken İbrahim Efendi doğmuş, babasına mujdelenmiştir.

İbrahim Efendi tahsiline Kandilli Mahalle Mektebi’nde başladı, Şehzadebaşı’ndaki Sıbyan Mektebi’nde devam etti. Ne var ki gonlune ilahi aşk cok kucuk yaşlarda duştuğunden olsa gerek, boş zamanlarını Yenikapı’daki Rıfai Şeyhi Mehmed Efendi’nin yanında gecirirdi. Bir yandan da o devir icin imtiyazlı bir mektep olan ve yuksek devlet memurları yetiştiren Suleymaniye Ruşdiyesi’ne devam etti (1257/1841). Meşhur Ziya Paşa bu mektepten arkadaşıdır. Bir yandan derse devam eder, bir yandan da tekkeye giderdi. Mektebi bitirdikten sonra kendi arzusu uzerine Bab-ı Seraskeri’deki Ruznamce kaleminde vazife verildi.

Boylece 4 Recep 1263 (m. 18 Haziran 1847)’de henuz 16 yaşında iken katip oldu. Derseadet Ordusu’nda vazifeli iken hafta sonları iş arkadaşı Muhtar Efendi’yle, kendisinin şeyhi olduğu Kartal Baba Tekkesi’ne devam etti. Boylece Kadirilik tarikatını tanıma fırsatı buldu. Bu arada İbrahim’in buyumesini bekleyen babası, annesinden ayrılarak başka bir kadınla evlendi. Bu hadise İbrahim’i daha da tasavvufta bir arayışa sevk etti. Halveti tekkesine devama başladı. Sonra Mevleviliğe intisap etti. Bir muddet bu yolda ilerlemek icin calıştı. Bilhassa Kadri Dede’den feyiz alarak gunduzleri kalemde, akşamları da Mevlevihane mutfağındaki vazifeye devam etti.

Kırk gunluk cilenin ardından kendisine Mevlevilik izni verildi. Mevlevilikte ikinci rutbe olan dedeliğe yukseldi. Mevlevilikte “dede” olabilmenin bir takım şartları vardır. Dervişliğe ikrar vermiş olması; yani tarikata girmeye ve şeyhe bağlanmaya gonulden soz vermesi, biat etmesi, bu gereklerin en başında gelir. Dervişin ikrar verdiği esnada okunan “terceman” ile dedeliğe adım atılmıştır ki bu “terceman-ı ikrar” olarak da bilinir. Ardından bin bir gunluk cilenin doldurulması gelir. “Cilehane” adlı odalarda cıkarılan cilenin maddi karşılığı “gıda, uyku ve konuşmanın asgariye indirilmesi; manevi karşılığı da “olmeden once olmek”, yani halvetin esasını teşkil eden guc bir nefis imtihanıdır. Zorlu bir ruhi terbiyenin, azami olculerde ibadetin ve dunya benliğinden sıyrılmanın neticesinde derviş “dede”lik makamıyla birlikte, “hucre-nişin” olur.

Kasımpaşa Mevlevihanesi’ne intisabının ilk zamanlarında 1269 (m. 1853) senesinde Cerkez bir cariye olan Hamide Hanım ile evlendirildi. 1270 (m. 1854) senesinde ilk cocukları Husameddin Celebi dunyaya geldi. Az zaman sonra ikinci oğlu Salih dunyaya geldi. Aynı sene Kırım Harbi cıktı ve Erzurum’a tayin edildi. İstanbul’dan gemi ile yola cıkıp Trabzon’a, oradan da Erzincan’a gecti.

Şoyle anlatır: “Ben bilmezdim. Fakat Kuy-i Canan-ı Hakiki Erzincan imiş. Altı-yedi gun gayet hoş bir yolculuktan sonra bir sabah vakti dağ uzerinde iken Erzincan Ovası gorundu. Ova gozume o kadar hoş gozuktuğunden, elimde olmadan mealen; “Bunlar Adn Cennetleridir. Oraya devamlı kalıcılar olarak giriniz.” buyrulan ayet-i kerimeyi okudum. Bu sırada yanımda bulunan yol arkadaşım İsmail Ağa yuzume bakıp neden bu ayet-i kerimeyi okuduğumu sordu. İcimden geldi deyince, benim tarikat ehli bir kimse olduğumu anlayıp; “Nicin soylemezsiniz, ben de tarikat ehliyim.” dedi. Hangi tarikatten olduğunu sorunca, “Halidiyye” dedi. Sonra Erzincan’da bu tarikatın cok yaygın olduğunu soyledi. Bu sırada ben Mevlevi idim.

Daha sonra Erzincan Ovasına indik. Oradan Erzincan’a bir gunluk yolumuz daha vardı. Ova o kadar hoşuma gitti ki, hayretimi yol arkadaşım İsmail Ağaya soyledim. Erzincan daha guzeldir, dedi. “Zahiri de batını da mamur.” sozunden; bu beldenin hem zahiri hem de batını mamur bir belde olduğunu anladım. İcimden; “Bu beldede elbette buyuk ve mubarek bir zat olmalı. Cunku insana pek hoş geliyor, bambaşka bir haz veriyor.” diye duşundum. Hatırladığıma gore 1270 (m. 1853) senesinde Receb ayında Erzincan’a ulaştık.

Yolculuğumuz sırasında İsmail Efendiye Erzincan’da velilerden kimler vardır, diye sordum. “Hacı Fehmi Efendi vardır. Buyuk bir zattır. Halidiyye yolu halifelerindendir. Şeyh Vehbi Hayyat hazretlerinin (Terzi Baba) halifesidir. Hani Erzincan’a girerken kabristanda gorduğumuz turbe var ya işte o turbe Şeyh Vehbi Hayyat hazretlerinin turbesidir.” deyince, ben Fehmi Efendiyi daha gormeden ona aşık oldum. İsmail Efendi bana dedi ki: “Bu sozleri soyleyince yuzunun rengi değişti. Bambaşka birisi oldunuz.” Ben ise; “Gonlumde bambaşka bir tecelli hasıl oldu. Fehmi Efendinin aşkının ateşi uzerimde gorulmeye başladı. Aman İsmail Efendi! Bu Cuma gunu ziyaretine gidip ayağının toprağına yuz surelim.” dedim. “Baş ustune.” deyip, evine gitti. Bunun uzerine benim icime bir başka aşk ateşi duştu ki, oncekinden daha tatlı ve tesirli idi. Cuma gununun gelmesini iple cekiyordum. Yemekten icmekten kesildim. Annem; “Sende bir efkar var! Oğlum bu hal nedir?” diye sordu. “Hicbir şey değil birkac gündur vucudumda kırıklık hali var.” diyerek cevap verdim.

Cuma gunu gelince, gusul abdesti alıp temiz elbiselerimi giydim. İsmail Ağa, beraber camiye gitmek icin yanıma gelip; “Bugun guveyi gibi giyinmişsin.” deyince; “Evet oyledir. İnşaallah Fehmi Efendinin damadı olacağım.” dedim. Camiye vardığımızda daha kimse gelmemişti. Muezzin Kur’an-ı Kerim okuyordu. İlk safa oturduk. Cemaat yavaş yavaş toplanıyordu. Etrafıma bakınırken sanki bir ses kulağıma arkana don bak der gibi oldu. Donup baktığımda bir zatı oturuyor gordum. Kalbimde şimşek cakar gibi bir hal oldu. Bir hareket ve azalarımda bir titreme meydana geldi. Bu zatın Hacı Fehmi Efendi olduğunu hissedip yanımda oturan İsmail Efendiye yavaşca; “Arkamızda bir zat oturuyor. Fehmi Efendi bu zat mıdır?” diye sordum. Bakıp; “İşte odur.” deyince, bende oyle bir heyecan meydana geldi ki, anlatmak mumkun değil. Oyle manevi bir hale girdim ki, koca cami sanki bana dar geldi. Donup mubarek yuzune bakamıyordum. Bakmadan da edemiyordum. Izdırabımdan terlemeye başladım.

İsmail Ağa; “Cok muzdarip oldun sebebi nedir?” dedi. “Arkamda oldukları icin muzdarip olduğumu soyleyince; “Hazret-i Şeyh hoş gorur. Boyle şeyleri aramaz, uzulme.” dedi. Halbuki benim ızdırabım başka bir sebepten ileri geliyordu. Nihayet ezan okundu. Namaz icin kalktık, artık mubarek yuzunu gormek mumkundu. Ama başımı nasıl cevirip de bakabilirdim. Edebimden donup bakamadım. Namazdan sonra icimden bir ah cektim. İsmail Ağa bana; “Sen bu hal ile nasıl evlerine gidebileceksin?” deyince, artık ister istemez gideceğiz, dedim. “Fazla oturmayalım. Hizmetciye de tenbih edelim bizim icin tutun cubuğu da doldurmasın.” dedim. İsmail Ağa; “Hazret-i şeyhin adeti oyle değil muhakkak cubuk doldurtur.” dedi. Ben iceri girerken hizmetciye icerde benim icin sakın cubuk doldurma diye tenbih ettim.

Nihayet İsmail Ağa onde ben de arkasında uzun bir merdivenden cıktık. Oturdukları oda uzun bir oda olup, odada İbrahim Paşa ve dort beş kişi daha misafir vardı. İsmail Efendi odaya once girdi. Fehmi Efendinin huzuruna girince, mubarek yuzune baktım. Uzun boylu, ince zayıf yapılı, buğday benizli, yuzunde nur parlıyordu. Elini opmek istediğimde adeti olmadığından ve tevazu gosterip opturmek istemediler. Opmek nasib oldu. İsmail Efendi; “Ruznameci efendidir.” diyerek beni tanıttı. “Maşaallah barekallah.” buyurdular. Sonra karşısına oturmamı emretti. Huzurunda edeple oturdum, goz ucuyla yuzune baktım. Halimi hatırımı sordu. Başım onume eğik olduğu halde cevap veriyordum. Cok sıkıldığımdan terledim. Sıkıldığımı anlayıp bana bir şey soylemeyip diğer misafirler ile konuştu. Bir muddet sohbetinde kaldıktan sonra musade istedik. Ayrılırken elini opmek istedim, elini yukarı kaldırıp opturmek istemedi. Fakat elimi biraz sıktılar.

Ah ah milyonlarca ah! Hani “Hayali cihan değer.” diye bir soz vardır. İşte şimdi o hatıralarımın hayali cihan değer. İşte bunları yazıp anlatırken o hayal hasıl oldu. Ağla gozlerim ağla! Hocam Fehmi Efendinin ayrılık derdiyle ağla! Huzurundan ayrılırken musafeha edip elimi sıktıkları sırada kalbime şoyle yerleştirdiler ki: “Sen bizimsin, uzulme, mahzun olma!” İşte o andaki sevincim sevdiğine kavuşan kimsenin sevinci gibi pek ziyade oldu. Kan ter icinde huzurundan ayrılıp dışarı cıktım. Huzurunda bana nasib olan manevi hali İsmail Efendiye acmadım. Bir nazarlarıyla aşk-ı hakikiye kavuşturdular.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası