AZİZ MAHMUD HÜDAYÎ

Aziz Mahmud Hüdayî Anadolu’nun manevi iklimini şekillendiren en büyük velilerden biri
A- A+

Anadolu’da yetişen evliyanın büyüklerinden. 948 (m. 1541)’de Şerefli Koçhisar’da doğdu. Bursa’da Muhammed Üftade hazretlerinden feyiz aldı. 1007 (m. 1598)’de Üsküdar’da cami ve dergâh yaptırdı. 1038 (m. 1628)’de vefat etti. Üsküdar’daki kendi dergâhı yanındaki türbesindedir.

Mahmud Hüdayî, Fadlullah bin Mahmud’un oğludur. Mahmud Hüdayî’nin çocukluğu Sivrihisar’da geçti. Burada ilk tahsiline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul’a gitti. Küçük Ayasofya Medresesi’nde tahsiline devam etti. Mahmud Hüdayî, çok zeki olup bir defa okuduğunu zihninde tutar, tekrar kitaba bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nazırzade Ramazan Efendi, ona hususî bir ihtimam gösterdi. Mahmud Hüdayî genç yaşta; tefsir, hadis, fıkıh ve zamanın fen ilminde büyük bir âlim oldu. Hocası Nazırzade onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmud Hüdayî, bir taraftan hocası Ramazan Efendi’ye yardım ederken, bir taraftan da Halvetî yolunun şeyhlerinden Muslihuddin Efendi’nin sohbetlerine katılarak tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı. Bu arada hocası Nazırzade’nin, Edirne’de bulunan Sultan Selim Medresesi’ne tayini çıktı. Mahmud Hüdayî, yirmisekiz yaşında iken hocası ile Edirne’ye gitti. Ramazan Efendi, kısa bir süre Edirne’de müderrislik yaptıktan sonra Şam ve Mısır’a kadı olarak gönderildi. Talebesi Mahmud Hüdayî’yi oraya da götürdü. Mahmud Hüdayî Mısır’da Halvetî şeyhlerinden Kerimüddin hazretlerinden ders alarak, tasavvuf yolunda yetişmeye çalıştı.

Mahmud Hüdayî otuzüç yaşında iken, hocası Nazırzade ile Bursa’ya geldi. Üç sene Ferhadiyye Medresesi’nde müderrislik yaptı. Üç sene sonra hocasının vefatı ile Bursa’ya kadı tayin edildi. Bursa kadısı olarak vazifeye başlayan Mahmud Hüdayî hazretleri, kadılığı esnasında bir gece rüyasında Cehennem’i gördü. Cehennem’in ateşinde tanıdığı bazı kimselerin yandığını gördü.

Bu korkunç rüyanın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dava getirdi. Bu davadan sonra Bursa kadılığını bıraktı ki hadise şöyleydi:

Muhammed Üftade hazretlerini sevenlerden fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için de bu arzusuna nail olamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evde hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde, parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir bir gün, üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı ve hanımına; “Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talâk ile boşadım.” dedi. Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse evde hanımı boş olacaktı. Bir yerlerden de borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, hatırına Muhammed Üftade geldi. Hemen huzuruna gidip ağlayarak durumunu anlattı. O da; “Bizim Eskici Mehmed Dede’ye git, selamımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine derman olur.” buyurdu. Fakir, sevinerek huzurdan ayrıldı, süratle Mehmed Dede’nin dükkanına koştu. Mehmed Dede’ye, hocasının selamını söyleyip derdini anlattı. Mehmed Dede; “Ey fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma.” dedi. Fakir gözlerini açtığında kendilerini Mekke’de buldular. Mehmed Dede, Allahü tealanın izniyle, kerametiyle fakiri bir anda Hicaz’a götürmüştü. O gün arefe idi, hacılar Arafat’a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat’a çıktılar. Ertesi günü Kâbei Muazzama’yı tavaf ettiler. Ziyaret edilecek yerlere gittikten sonra Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede’yi ve Fakiri görünce sevindiler. Fakir birkaç hediye alıp bir kısmını da getirmeleri için komşusu olan hacılara emanet etti. Vedalaşarak ayrıldılar. Yine Mehmed Dede’nin kerametiyle bir anda, Mekke-i Mükerreme’den Bursa’ya geldiler. Fakir getirdiği bazı hediyelerle eve gelince hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve; “Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getireerek eve giriyorsun?” dedi. Kocası da; “Hanım, ben hacca gittim ve geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke’den aldım.” dediyse de kadın; “Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim.” dedi. Kadı Aziz Mahmud Hüdayî’ye giderek durumu anlattı ve; “Nikâhımızın feshedilmesini istiyorum. Çünkü nikâhsız olarak yaşamayı dinimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum.” dedi. Aziz Mahmud Hüdayî, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir; hacca gittiğini, Kâbe-i Muazzama’yı tavaf edip ziyaret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp getirmeleri için emanet dahi verdiğini iddia etti. Bu sebeple boşanmanın vaki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede’yi şahit gösterdi. Mehmed Dede de; “Şeytan, Allahü tealanın düşmanı olduğu hâlde bir anda dünyanın bir ucundan bir ucuna gittiği kabul edilir de bir velînin bir anda Kâbe’ye gitmesi niçin kabul edilmez.” dedi. Kadı hayret ederek, mahkemeyi diğer hacıların geleceği güne tehir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar hacdan döndüler. Mahkeme gününde şahit olarak, fakirin hac vazifesini yaptığını, hatta verdiği emanetleri getirdiklerini bildirdiler. Kadı, şahitlerin verdiği bu ifade ile davacı hanımın nikâhı feshetme isteğini reddetti. Böylece boşanma hadisesi olmadı. Kadı Aziz Mahmud Hüdayî Efendi, bu hadisenin günlerce etkisinden kurtulamadı. Nihayet Eskici Mehmed Dede’nin yanına gidip; “Beni talebeliğe kabul buyurmanız için gelmiştim.” dedi. O da; “Nasibiniz bizden değil, Üftade’dendir. Onun huzuruna giderek müracaatınızı bildirin.” dedi. Kadı evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını, sarığını giyerek hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp Üftade hazretlerinin dergâhına gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenarî Camii’nin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Ne kadar uğraştıysa da atı ileri süremedi. (Bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Atından indi. Sırmalı kaftanıyla Üftade’nin dergâhına doğru yürüdü. Kadı, dergâha vardığında, Üftade hazretlerinin üzerinde eski bir hırka olduğu hâlde bahçeyi çapalamakta olduğunu gördü. Muhammed Üftade gelenleri görünce doğruldu ve; “Yazıklar olsun ey Kadı Efendi! Her hâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ki biz yokluk kapısının kuluyuz. Halbuki sen varlık sahibisin. Bu hâlde ikimiz bir araya gelip bağdaşamayız. Senin ilmin, malın, mülkün, şanın ve mamur bir dünyan var. Bizim gibi kulların Allahü tealadan başka hiçbir şeyi yoktur.” buyurdu. Bu sözler Kadı Aziz Mahmud Hüdayî’ye çok tesir etti. Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; “Efendim! Her şeyimi mübarek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Yeter ki talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şerefleneyim. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım.” dedi. Bu samimî ifade üzerine Üftade hazretleri tane tane buyurdu ki: “Ey Bursa kadısı! Kadılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!”

Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmud Hüdayî derhal kadılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Aldığı ciğerleri Bursa sokaklarında; “Ciğerciii! Ciğerciii!” diye diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; “Bursa kadısı Aziz Mahmud Hüdayî aklını oynatmış, tımarhanelik olmuş.” diyorlardı. Bu şekilde, nefsini kırıp ruhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam dergâha geldiğinde hocası ona; “Bu gün ne yaptın? Ciğerleri satabildin mi?” diye soruyor, o da o günkü olanları anlatıyordu. Üftade, bu şekilde, yeni talebesinin nefsini iyice kırmak ve terbiye etmek için dergâhta hela temizleme işinde çalışmak üzere vazifelendirdi. Onu, hususî sohbetler ve teveccühler ile yetiştirmek ve evliyalık makamlarında yükseltmek için uğraştı. Nefsini terbiyede kısa zamanda diğer talebelerden çok ileri geçtiğini gördü.

Hüdayî bir gün abdesthaneleri yıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Şöyle bir kulak kabarttığında, kendi yerine tayin olunan yeni kadının geldiğini ve halkın karşılamaya çıktığını öğrendi. Bir anlık dalgınlık ile kendi kendine; “Yeni kadı geliyor ha!.. Bîçare Mahmud, sen böyle bir mesleği bıraktın. Şimdi abdesthanelerde temizlik yapıyorsun.” diyerek nefsinin aldatmasına yakalandı. Ancak daha bu düşünceler geçer geçmez derhal toparlandı ve; “Mahmud! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dair söz vermemiş miydin?” diyerek bu hâle tövbe etti. Sonra da nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak, taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda, şeyhi Üftade hazretleri kapıda göründü ve; “Mahmud, evladım! Sakal mübarek şeydir. Onunla böyle bir iş yapılmaz. Maksat sana bu mertebeyi atlatmaktı.” buyurarak, Hüdayî’yi alıp içeri dergaha götürdü.

Böylece nefsinin istek ve arzularına sırt çevirip istemediği şeyleri yapmakta büyük gayret sarf eden Aziz Mahmud Hüdayî kısa zamanda üstadının en önde ve gözde talebesi oldu. Develer yükü kitabın ona öğretemediğini Üftade hazretlerinin bir bakışı öğretiyor, gönlünden geçen bir sualine bin cevap birden veriyordu.

Bir gün Üftade hazretleri talebeleri ile kırlarda sohbet ediyorlardı. Bir ara talebeler etrafa dağılarak herbiri birer demet çiçek topladılar. Hüdayî Efendi ise elinde kurumuş ve sapı kırılmış bir çiçek olduğu hâlde döndü. Herkes hediyelerini şeyhleri Üftade hazretlerine takdim etmiş o da kabul ederek memnuniyetini belirtmiş ve dualar etmişti. Hüdayî de hediyesini verince Üftade hazretleri: “Oğlum, arkadaşlarınız demet demet çiçek getirdiler. Siz bize bir tek solmuş çiçeği mi layık gördünüz?” buyurdu. Hazret-i Hüdayî de; “Efendimize ne getirsem azdır. Fakat koparmak için el uzattığım her çiçek Allahü tealayı tesbih ediyordu. Bu tesbihi işiterek el çekip hiç birini koparamadım. Ancak kurumuş ve sapının kırılmış olmasından dolayı bu çiçeği tesbihten kesilmiş gördüm. Bu sebeple bunu getirebildim.” Aziz Mahmud Hüdayî bu cevabıyla şeyhinin bir kat daha muhabbet ve teveccühünü kazandı. Çünkü Üftade hazretleri Hüdayî’ye her zaman; “Evladım her zerrede Hakk’ı göreceksin, her zerreye Hak muamelesi yapacaksın, başka yolu yok, bu böyledir.” derdi. Sevinci, talebesinin bu mertebeye ulaşmasından geliyordu.

Aziz Mahmud Hüdayî, sabah erkenden hocası Muhammed Üftade hazretlerinin abdest suyunu ısıtarak, ibrikle dökmek vazifesini yapardı. Bir gün, suyu ısıtmaya vakit bulamadan hocası kapıda göründü. Mahmud Hüdayî telaş içinde, hocasının abdest alacağı yere gelinceye kadar, ibriği göğsüne bastırdı. Allahü tealaya olan aşk ateşiyle suyu bir anda ısıttı. Suyu hocasının avuçlarına döktüklerinde, sıcaklıktan elleri yanacak şekilde müteessir oldu ve; “Evladım Mahmud! Bu su normal ateş ile ısınmamış. Bunu gönül ateşi ısıtmış. Bu hâl artık senin hizmetinin tamam olduğunu gösteriyor.” buyurdu.

Aziz Mahmud Hüdayî hazretleri, hocası Muhammed Üftade’ye üç sene hizmet etti. Her emrini harfiyen yerine getirerek talebelerin yıllarca uğraşarak erişemediği derecelere kavuştu. Evliyalık makamlarında ziyadesiyle pay sahibi oldu. Üç senenin sonunda Muhammed Üftade ona icazet verdi ve çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar’a, İslamiyeti yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek üzere gönderdi. Aziz Mahmud Hüdayî, ailesiyle birlikte Sivrihisar’a giderek hizmete başladı. Altı ay kadar çalıştıktan sonra tekrar Bursa’ya geldi. Bursa’ya geldiği günlerde, doksan yaşından ziyade olan hocasının hizmetini görmeye başladı. Bu hizmetlerinden çok memnun olan Muhammed Üftade; “Oğlum! Padişahlar rikabında yürüsün (Sen atın üzerinde, padişah da yaya olarak arkandan yürüsün).” diye dua etti. O sene Üftade hazretleri vefat etti.

Aziz Mahmud Hüdayî manevî bir işaretle Trakya’ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislam Hoca Sa’deddin Efendi’nin vasıtasıyla İstanbul’a geldi. Küçük Ayasofya Camii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fatih Camii’nde, talebelere, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar’da kendi dergâhının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergâhını inşa eyledi. Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda namı her tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergâhına koştular. Hasta kalblerine şifa olan sohbetlerine kavuştular. Onun feyiz ve bereketleri ile marifetullaha kavuştular. Dergâh, en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet ricaline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin padişahları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. Üçüncü Murad Han, Birinci Ahmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murad Han’a nasihatlarda bulundu. Dördüncü Murad Han’a, saltanat kılıcını kuşattı.

Miladî 1595 yılında İranlılarla yapılan Tebriz Seferi’ne Ferhat Paşa ile beraber katıldı. Zaman zaman padişahların davetlisi olarak saraya gidip onlarla sohbetlerde bulundu. Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin, çeşitli camilerde vaaz vermesi için sevenleri devamlı taleplerde bulundular. O, Üsküdar İskelesi’ndeki Mihrimah Sultan Camii’nde ve Sultanahmed Camii’nde belli günlerde vaaz vererek, insanlara feyiz ve marifet sundu. Aziz Mahmud Hüdayî’nin talebesi olmakla şereflenmek için herkes birbiriyle yarış yapıyordu. Bunların başında; Sadrazam Halil Paşa, Dilaver Paşa, Şeyhülislam Hoca Sa’deddin Efendi, Şeyhülislam Hocazade Es’ad Efendi, Okçuzade Mehmed Efendi, İbrahim Efendi, Nev’îzade Ataî Efendi geliyordu. O zamanda Hüdayî Dergâhı, İstanbul’un en mühim bir kültür merkezi hâline geldi. Pek çok âlim yetişti.

Bir gün Sultan Birinci Ahmed Han rüyasında; “Avusturya Kralı ile güreş tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü” görmüştü. Zahiren bakıldığında rüya çok korkunç idi. Sabahleyin, derhal huzura getirilen âlimler ve rüya tabircilerinden hiçbiri bu rüyayı, Padişahı tatmin edecek şekilde tabir edemediler. Nihayet Üsküdar’da bulunan Aziz Mahmud Hüdayî’nin, bu rüyayı tabir edebileceğini arz ettiler. Padişah Birinci Ahmed de bir mektup yazarak, yakınlarından biriyle gönderdi ve tabir edilmesini rica etti. Haberci, mektubu alıp süratle Üsküdar’a geçti. Aziz Mahmud Hüdayî’nin kapısını çaldığında, onun içeriden elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu alırken, kendi elindeki mektubu Padişaha verilmek üzere ona verdi ve; “Sultanımızın gönderdiği mektubun cevabıdır.” buyurdu.

Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhal mektubu sultana götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Birinci Ahmed Han’ın gönderdiği mektup daha açılıp okunmadan cevabı gönderilmişti. Sultan Ahmed Han, gönderilen bu mektubu heyecanla okudu. Deniyordu ki: “Allahü teala insan vücudunda arkayı, cansız mahluklarda ise toprağı, en kuvvetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Padişahımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dolayısıyla, İslam’ın temsilcisi olan padişahımızın, küffara karşı zafer kazanacağı anlaşıldı.” Padişah bu tabiri pek beğendi ve; “İşte gördüğüm rüyanın tabiri budur.” dedi. Derhal Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerine bin altın gönderdi. Bu sırada Mahmud Hüdayî’nin hanımı hamile idi ve doğumu yaklaşmıştı. Fakir oldukları için doğacak çocuğun ihtiyaçlarını alamamışlardı. Bu sebeple hanımı; “Bursa kadılığını bıraktın, medrese hocalığını terk ettin... Elindeki malını mülkünü, ona buna vererek harcadın... Dünyaya gelecek yavruya saracak bir bez parçası bile yok!...” diyerek üzülüyordu. O bu hâlde iken kapı çalındı. Aziz Mahmud Hüdayî kapıya doğru giderken hanımına; “Hatun, Allahü teala istediğin dünyalığı gönderdi.” buyurdu. Kapıyı açtığında Sultan Ahmed Han’ın hediyelerini ve bir kese içinde gönderdiği bin altını alarak hanımına teslim etti. Ertesi gün de Padişah kendisi gelerek elini öptü ve talebesi olmakla şereflendi.

Eserleri: Aziz Mahmud Hüdayî, insanların Ehl-i sünnet itikadında bulunmaları ve ibadetlerini doğru yapmaları için pekçok eser yazmıştır. 

Bu eserlerden bazıları şunlardır:

1- Nefaisü’l-mecalis: Seçme ayetlere yapılan tasavvufî bir tefsirdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa Kısmı No: 172-174’te kayıtlıdır.

2- Tecelliyat: Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 593’te kayıtlıdır.

3- Divan-ı İlahiyat: 255 kadar ilahisi ve çeşitli şiirleri yer alır. 1986’da yayınlanmıştır.

4- Habbetü’l-mahabbe: Ehl-i beyt sevgisini anlatır. Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 256, 271’de vardır.

5- Necatü’l-garik fi’l-cem’i ve’t-tefrik: Tasavvuf terimlerini Türkçe anlatır. Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 269’da bir nüshası vardır. İki defa da basılmıştır.

6- Tarikatname: Celvetiyye yolunu anlatır. Eser 1338’de İstanbul’da basılmıştır.

7- Mi’raciyye: Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 262’de kayıtlıdır.

8- Hulasatü’l-ahbar fi ahvali’n-Nebiyyi’l-muhtar aleyhi salevatullahi’l-Meliki’l-Cebbar: Bir nüshası Selimiye Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 258’de kayıtlıdır.

9- Camiu’l-fedail ve kamiu’r-rezail: Bir nüshası Köprülü Kütüphanesi No: 1853/3’te kayıtlıdır.

10- Fethu’l-bab ve refu’lhicab: Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 271’de kayıtlıdır.

11- El-Fethü’l-İlahî: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa Kısmı No: 1451’de kayıtlıdır.

12- Haşiyetü’l-Kühistanî fi şerhi’l-Fıkhı Keydanî: Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 265’te kayıtlıdır.

13- Hayatü’l-ervah ve necatü’l-eşbah: Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 257’de kayıtlıdır.

14- Tarikat-ı Muhammediyye: Bu eseri 1338’de İstanbul’da basılmıştır.

15- Vakıat: Bu eseri hocası Üftade’nin sohbetlerinde tuttuğu notlardan oluşur. Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 250’de kayıtlıdır.

16- Mecmua-i Hutab: Hutbelerini toplamıştır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Lala İsmail Kısmı No: 693’te kayıtlıdır.

17- Meratibü’s-süluk: Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 274’te kayıtlıdır.

18- Nesayih ve mevaiz: Sohbet ve vaazlarını ihtiva eder. Bir nüshası Selimağa Kütüphanesi Hüdayî Kısmı No: 266’da kayıtlıdır.

19- Tezakir veya Mektubat: Mektuplarını ihtiva eder. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı No: 2572’de kayıtlıdır.

20- Keşfü’l-kına an vechi’ssima: Bir nüshası Köprülü Kütüphanesi No: 1583’te kayıtlıdır.

21- Miftahu’s-salat ve mirkatü’n-necat: Bir nüshası Murad Molla Kütüphanesi No: 1314’te kayıtlıdır.

22- Tabakatu erbabi’l-ulum ve’l-ahval.

23- Risale fi silsileti’t-Taifeti’n-Nakşibendiyye.

24- Risale fi ahvali Ebi’l-Vefa.

25- Risale fi kelimati ba’di sadati’n-Nakşibendiyye.

26- Risale fi tilaveti’l-Kuran ve’t-tasavvuf.

27- Kitabü’ş-şerefi’lmuhalled.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası