AZİZ NESEFÎ

Aziz Nesefî mutasavvıf ve düşünür
A- A+

Maveraünnehir bölgesinde yetişen velilerin büyüklerinden. Doğum tarihi belli değildir. Nesef şehrinde doğdu. Babasının ismi Muhammed’dir. Vefat tarihiyle ilgili kaynaklarda değişik bilgiler vardır. Eserlerindeki ifadelerinden 700 (m. 1300) yılından az önce veya bu tarihte Eberkuh’ta vefat ettiği anlaşılmaktadır.

Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Tahsili esnasında tıp ile de ilgilendi. Bu arada tasavvuf âlimlerinin sohbetlerinde bulundu. Horasan’a da ilim öğrenmek için giden Aziz Nesefî, bölgenin Moğol işgaline uğraması üzerine buradan ayrıldı ve 680-690 (m. 1281-1291) yılları arasında Eberkuh, Şiraz, İsfahan, Behrabâd, Semerkant ve Buhara’ya seyahat etti, buralardaki sûfîler ve diğer âlimlerle tanıştı.

Bu arada büyük veli Sadeddin-i Hammuî’ye talebe olmakla şereflendi. Onun vefatından sonra ismini zikretmediği bir zattan da ders ve hilafet aldı. Aziz Nesefî, hocasından icazet, diploma aldıktan sonra insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildirmeye ve taliplerine ilim öğretmeye başladı. Çok tesirli vaaz ve nasihatlar yapardı. Konuşmalarında açık ve sade bir ifade kullanırdı. Aziz Nesefî buyurdu ki:

“Her kim şunlara uyarsa kamil bir Müslüman olur: 1- Helal lokma, 2- Doğru söz, 3- Doğru iş, 4- Evliyanın sohbetinde bulunmak, 5- Allahü tealanın varlığını birliğini tasdik etmek, 6- Allahü tealaya karşı kulluk vazifelerini yerine getirmek, 7- Kimseye eziyet vermemek, 8- Herkese rahatlık vermek, 9- İlim öğrenmek.”

“Hakikat ehlinin alameti şunlardır: 1- Allahü tealanın rızasına kavuşmuşlardır. 2- İnsanlarla sulh üzeredirler. Kimseye düşmanlık etmezler. İnsanları severler. 3- Halka şefkat üzeredirler. Şefkatin aslı halka nasihat etmek, onlara doğru yolu göstermektir. 4- Halka karşı tevazu ve edeb gösterirler. 5- Tevekkül sahibidirler. Sabır ve tahammülleri fazladır. 6- Tamamı, nefsin arzu ve isteklerini terketmiş, kanaat sahibidirler. 7- Allahü tealanın verdiğine şükrederler. 8- İnsanlara rahatlık ve ferahlık verirler.”

Eserleri: Aziz Nesefî çok sayıda eser yazmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

1- Tenzil: Yirmi bölümden meydana gelen eser tasavvufa dairdir. Yazma nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa Kısmı No: 1263/2 ve Bayezid Devlet Kütüphanesi Veliyyüddin Efendi Kısmı No: 1767’de mevcuttur.

2- Keşfü’l-hakaik: 671’de (m. 1273) yazılmaya başlanan eser ansiklopedik bir nitelik taşır. Önsözde çeşitli dinî konulardaki bildiklerini anlatan Nesefî, eserde sırasıyla varlık (vücut), insan, sülük, tevhid, mead, dünya, ahiret, kadir gecesi, kıyamet günü ve yedi gök gibi konulara yer vermiştir. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Cârullah Efendi Kısmı No: 1087’de kayıtlıdır.

3- Maksad-ı Aksa: 672-680 (m. 1274-1281) yılları arasında kaleme alınan bu eserin konusunu Allah’ın zâtı, sıfatları, fiilleri, peygamberlik, velîlik, insan ve ölümden önceki ve sonraki hayat teşkil eder. Türkçeye de tercüme edilen bu eser 1303’te Tahran’da basılmıştır.

4- Beyanü’t-tenzil: Keşfü’l-hakaik’ten sonra yazıldığı anlaşılan bu eserde Tenzil’de ele alınan konular daha ayrıntılı bir biçimde anlatılmıştır. Bir nüshası Beyazıt Devlet Kütüphanesi Veliyyüddin Efendi Kısmı No: 1685’te kayıtlıdır.

5- Keşfü’s-sırat: Eser; “Kendini bilen rabbini de bilir.” hadis-i şerifi üzerindeki tartışmalarla başlar. Eserin bir nüshası Beyazıt Devlet Kütüphanesi Veliyyüddin Efendi Kısmı No: 1767’de kayıtlıdır.

6- Zübdetü’l-hakaik: Mebde ve mead adlı eserinin özetidir. 1303’te Tahran’da basılmıştır.

7- Kitabü’l-insani’l-kamil: Tasavvuf’tan bahseden bu eser 1983’te Tahran’da basılmıştır.

8- Menazilü’s-sairin: Tasavvuf yolculuğundan bahseden dört ciltlik bir eserdir. Bir nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi No: 4899’da kayıtlıdır.

9- Esrar-ı Tevhid.

Aziz Nesefî Zübdetü’l-hakaik kitabında buyuruyor ki:

“Hikmet ehline göre insanların dereceleri elde etmeleri, çalışıp çabalamalarına bağlıdır. Bir insanın bilgisi ve temizliği arttığı oranda, yüksek makamları kazanması da o oranda mümkün olur. Dereceler kazanmak için belirlenmiş bir sınır, aşılmaz bir miktar yoktur; sonsuza dek yükselmek mümkündür. Şeriat ehline göre ise her bir ruhun belli bir makamı vardır, ötesine geçemez. İki gurup arasındaki bu ihtilafın kaynağı şudur: Şeriat ehline göre bedenlerden önce ruhlar bilfiil mevcut idiler. Hikmet ehline göre ise bilkuvva mevcut idiler. Yani henüz dünyaya gelmemişken, insan nefsi herhangi bir makama sahip değildi. Makam, ancak dünyada kazanılır. Bir kimsenin kapasitesi, çalışması ve cehdi arttığı oranda amel ve çabasının karşılığı olarak makamı da daha yüksek olur. Ehli şeriatın çalışma, içtihat, zikir ve itaatten maksatları, belirlenmiş makama erişmek, ondan geri kalmamaktır. Ey ârif!.. Her insanın iki kapasitesi vardır. Birinci kapasite: Dört mevsime intibak edebilme yeteneğidir ve bu nefisle beraber var oluştan gelir, çalışarak elde edilmez, ilahî bir bağıştır. İkinci kapasite: Çalışarak elde edilebilir. İlim, sanat v.b. özellikleri bu kapasiteyle elde etmek mümkündür.

Ey arif!.. Eğer bir kimse, anlatıldığı şekliyle, nefsini bir mertebeye eriştirirse - ki felekler feleğiyle ilişkili olur- ilim ve temizlik bakımından insanî makamların amacına ve son aşamasına erişir. O zaman da insanlığın tamamı konumuna gelip âlem-i sagiri ikmal ve bütünlemiş olur. Âlem-i sagiri ikmal eden, bütünleyen, âlem-i kebirde Allah’ın halifesi olur. Asıl kutup: Muhammedî hakikatin ve ilahî isimlerin ihtiva edicisi olur. Her asırda bu niteliklere sahip bir kişi olur, iki olmaz. Ama bu dereceden aşağı olmak üzere bâtın ehli çoktur. Eğer bir kimseye Kutupluk derecesi ihsan edilirse, bu kişi kendi zamanında yaşayan iman ehlinin bâtınî hâmisi olur. İnsanın bilgi ve temizlikleri arttığı oranda dereceleri de yüksek ve yüce olur. Cehaleti ve temiz olmayışı oranında da Cehennem’deki yeri de o kadar aşağı ve düşük olur.

Muhakkik ulemaya göre geçmiş ümmetlerde şeklen mesh (başka bir canlıya dönüşme) vardı. Muhammed ümmetinde de tavır olarak mesh (başka bir canlının karakterine bürünme) vardır. Yani ruhen mesh söz konusudur. Mesela bir kimse, büyük bir günah işlerse, onun iç dünyası, işlediği günahın mahiyetine göre uygun bir hayvanın şekline bürünür. Buna göre; zina eden kimsenin ruhu köpek şekline, livata edenlerin ruhu domuz şekline, halka zulmedenlerin ruhu akrebe dönüşür.

Eğer bu günaha karşılık salih bir amel işlerse, bu salih amel, işlediği günahın kefareti olur. Böylece ruhu büründüğü şekilden kurtulur. Eğer günahının kefaretini vermeden mesh olduğu halde ölürse, ruhu beden kalıbından ayrılacağı zaman hangi surete bürünmüşse, o surette bedenden ayrılır ve Cehennem ehlinin arasına karışır. İnsan suretinde olan ruhlar ise yukarıda da işaret edildiği gibi Cennet’e girerler. Hayvanların ve haşerelerin suretinde olan ruhlar ise Cehennem ehlidir. Hayvanlar ve haşerelerin suretinde olan ruhların Cennet’e, insan suretinde olan ruhların da Cehennem’e girmeleri mümkün değildir.

Ey derviş!.. Sen sanırsın ki O’nun varlığından başka bir varlık vardır. Bu büyük bir yanlışlıktır. Temel bir yanılgıdır. Varlık O’ndandır. Kul ile Hakk arasında salik bu zandan kurtulmadıkça Hakk’a ulaşamaz.

Bilesin ki: Hodbin olan Hüdabin olamaz!.. Yani kendini gören, Allah’ı göremez.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası