BAHİLÎ, Selam bin Abdullah

Selam bin Abdullah bin Selam el-Bahilî el-İşbilî el-Endülüsî Endülüslü İslam alimlerinden
A- A+

Endülüs'te bulunan İşbiliyye şehrinde yetişen İslam âlimlerinin büyüklerinden. İsmi Selam bin Abdullah bin Selam el-Bahilî el-İşbilî el-Endülüsî olup künyesi Ebu Abdullah ve Ebü'l-Hasan'dır. Bahilî ve Ebü'l-Hasan İşbilî diye tanınmıştır. Hayatı hakkında kaynak eserlerde fazla malumat bulunamayan Bahilî'nin doğum ve vefat tarihleri de tespit edilememiştir. 839 (m. 1435) senesinden sonra vefat ettiği bilinmektedir. Bazı araştırmacılar altıncı asırda vefat ettiğini söylemektedir.

Bilhassa ahlâkî ve edebî ilimlerde âlim olan Bahilî, Ez-Zehair ve'l-alak fî edebi'n-nüfusi ve mekarimi'l-ahlâk isimli meşhur eserin sahibidir. 839 (m. 1435) senesi Zilkade ayında tamamladığı bu kitabından, bazı kısımlar özetlenerek aşağıda yazılmıştır.

Nemime (koğuculuk): Ruhu hasta, tabiatı düşük kimselerin yaptığı nemime de zemmedilen, kötülenen huylardandır. Hayâ perdelerini yırtmak, sırları yaymak isteyen bayağı tabiatlı kimselerin nefisleri bundan zevk alır. O, korkunç bir hastalıktır. Kanların dökülmesine, hürmet edilen kaidelerin çiğnenmesine, malların elden gitmesine sebep olabilir.

Bir hadis-i şerifte; “Nemmam (söz taşıyan) Cennet'e giremez.” buyuruldu. Resulullah Efendimiz, Eshab-ı Kiram'a; “Size en kötülerinizi haber vereyim mi?” buyurdu. Onlar da; “Evet haber ver ya Resulallah!” dediler. Bunun üzerine; “(Onlar) söz taşıyanlar, (böylece) dostlar arasını bozanlardır.” buyurdu.

Başka hadis-i şerifte de buyuruldu ki: “Kıyamet gününde Allahü teala katında insanların en kötüsü, şuna bir söz, buna başka bir söz getiren ikiyüzlü kimselerdir.”

Ka'bü'l-Ahbar buyurdu ki: “Nemimeden sakınınız. Çünkü nemime yapan kimse, kabir azabından kurtulamaz.” Yahya bin Eksem buyurdu ki: “Nemmam, sihir yapandan daha kötüdür. Çünkü sihir yapanın uzun zaman uğraşıp da yapamadığını, nemmam bir anda yapar.” Abdullah bin Salih Sa'i buyurdu ki: “Yakınında bulunan kimseler, nemime yapan kimseyi sevmezler. Uzağında bulunan kimseler de ondan sakınır.”

Denilmiştir ki: “Nemmam ile münasebeti olan kimsenin gamı çok olur. Nemimede insanları birbirlerine karşı tahrik etmek ve gıybet birlikte bulunur. Her nemmam, aynı zamanda bir mugtabdır (yani gıybet edicidir).”

Musa Aleyhisselam zamanında kıtlık olmuştu. Kaç defa yağmur duasına çıkılmışsa da duaları kabul edilmedi. Allahü teala, Musa Aleyhisselam'a vahyedip buyurdu ki: “İçinizde bir koğucu vardır. O aranızda bulunduğu müddetçe duanızı kabul etmem.” Hazreti Musa; “Ya Rabbî! Onu bildir, aramızdan çıkaralım.” diye arz edince Allahü teala; “Ey Musa! Ben sizi koğuculuktan menederken, kendim koğuculuk yapar mıyım?” buyurdu. Bunun üzerine herkes tövbe etti ve yağmur yağdı.

Akıllı ve dirayetli kimseye en çok lazım olan şeylerden bazıları şunlardır: Nemmamdan korunmak, onunla konuşmaktan sakınmak, onunla beraber olmamak, onun sohbetinden, ona yaklaşmaktan yüz çevirmek, hiçbir zaman ve hiçbir hususta ona itimat etmemek.

Riya: Büyük günahların en büyüklerinden ve en çirkin huylardandır. Riyakâr kimse, daima sevimsiz, itibarsız, utanılacak hâlde kendisinden hoşlanılmayan ve her hayırdan uzak olan kimsedir. Riya, hayırlı amelleri yok eder. Bütün iyi hâlleri bozar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Sizde bulunmasından en çok korktuğum şey, şirk-i asgara yakalanmanızdır. Şirk-i asgar, riya demektir.”

Hazreti Ömer bir defasında, Hazreti Muaz bin Cebel'i ağlıyor görünce; “Ey Muaz! Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. O da; “Resulullah'ın; ‘Azıcık bir riya şirktir.’ buyurduğunu işitmiştim. (Ona yakalanmak korkusuyla) ağlıyorum.” buyurdu.

İmam-ı Mücahid hazretleri, Fâtır sûresi 10. âyet-i kerîmesinde mealen; “Kötülükleri tuzak yapanlara gelince, onlara şiddetli bir azap vardır. Bunların yaptıkları tuzak mahvolur gider.” şeklinde haber verilen kimselerin, riyâkâr kimseler olduğunu bildirmiştir.

Eshâb-ı Kirâm’dan birisi, Peygamber Efendimize; “Yâ Resûlallah! Kurtuluş hangi şeydedir?” diye sual edince buyurdu ki: “Kulun, insanların kendisini beğenmeleri düşüncesinden uzak olarak, Allahü teâlâya itaatte bulunmasıdır.”

Ali bin Ebû Tâlib buyurdu ki: “Riyâkârın dört alâmeti vardır. Yalnız iken tembeldir. İnsanlarla beraber iken gayretlidir. Övüldüğü zaman daha fazla çalışır. Zemmedildiği (kötülendiği) zaman çalışmasını azaltır.”

Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:“(Kendisinde) zerre miktarı riyâ olan ameli, Allahü teâlâ kabul etmez.”“Dünyada riyâ ile ibadet edene, kıyamet günü; ‘Ey kötü insan! Bu gün sana sevap yoktur. Dünyada, kimler için ibadet etti isen, sevaplarını onlardan iste.’ denir.”

Abdullah ibni Abbas buyurdu ki: “Riyâ öyle bir istihâne (küçümseme, hakir görme) hâlidir ki, mürâî riyâ ile Rabbini istihâne eder. Çünkü riyâ sahibi, yaptığı amel ile insanlar arasında makam ve mevki sahibi olmayı ve diğer insanlar arasında tercih edilmeyi ister. Bu arzu ile amel yapar. Böyle bir kimse, ameline Allahü teâlâdan başkasını ortak kılan kimse gibidir. Bu yüzden Allahü teâlâ, riyâyı şirk ile beraber kıldı.”

Fudayl bin İyâd buyurdu ki: “Eğer bilinmeye, meşhur olmaya gücün yettiği hâlde tanınmıyorsan, bunu yap, buna devam et; bu çok iyidir. Şöhretin zemmedileni (kötüleneni); tanınmayı istemek, şöhrete kavuşabilmek için yollar aramak, sebeplere yapışmaktır. Fakat sen, zorlanmadan, istemeden, arzu etmediğin hâlde Allahü teâlâ sana ihsan etmiş, seni tanıtmış ise ve sen böylece meşhur olmuş isen, bu şöhret kötülenmemiştir.”

Ucub (ibadetini beğenmek):Allahü teâlâ, kendisinde ucub bulunan kimseyi sevmez. O kimse, Allahü teâlâ indinde hor ve hakirdir. Kendisinde ucub bulunan kimse ne zaman yükselse, Allahü teâlâ onu alçaltır. Ucub, kalb hastalıklarının en kötülerinden olup cehalet alâmetidir. Taşkınlık ve azgınlığın kaynağıdır. İnsanda kibir meydana getirir. Kendisinde ucub bulunan kimse, sadece kendisini faziletli görür. Öyle kötü bir huydur ki birçok kimsenin felâketine sebep olmuştur.

Allahü teâlâ ucbu yasakladı. Âlimler; “... Kendinizi temize çıkarmayın. O (Allahü teâlâ), kendinden korkanın kim olduğunu çok iyi bilendir.” (Necm sûresi: 32) meâlindeki âyet-i kerîmede ucbun yasaklandığını bildirmişlerdir.

Resûlullah, ucbu büyük günahlardan sayarak; “Günah işlemezseniz, daha büyük günaha yakalanmanızdan korkarım. O da ucubdur.” buyurdu.

Hazreti Âişe’ye; “İnsan ne zaman isyankâr olur?” diye sual edildiğinde; “Kendisini muhsin (iyilik edici, sevap işleyici) zannettiği zaman.” buyurdu.

Hakîm zatlardan biri buyurdu ki: “Sahibine haset ettirmeyen nimet tevazu, sahibine merhamet ettirmeyen belâ ve musibet de ucubdur.”

Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:“Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, ucub da iyilikleri yer.”“Tevazu, kulun yüksekliğini arttırır. Öyleyse mütevazı olunuz ki Allahü teâlâ da sizi yükseltsin. Af, kulun izzetini arttırır; öyleyse affedici olunuz ki Allahü teâlâ sizi aziz kılsın. Sadaka malı çoğaltır; öyleyse sadaka veriniz ki Allahü teâlâ sizi ganî (zengin) eylesin.”

Bazıları Hazreti Ebû Bekr’i methettikleri zaman, o Allahü teâlâya şöyle yalvarırdı: “Ey Allah’ım! Sen beni benden daha iyi biliyorsun. Ben de kendimi, onlardan (beni methedenlerden) daha iyi biliyorum. Allah’ım, beni onların zannettiklerinden daha iyi eyle. Onların bilmediği hata ve kusurlarımı affeyle. Beni, onların söyledikleri ile muaheze eyleme.” Yani bana; “İnsanlar senin hakkında böyle güzel şeyler düşünüp seni methettikleri hâlde sen şu kabahatleri işledin.” diyerek beni cezalandırma.

Hikmet sahibi zatlar buyurdular ki: “Üç şeyden uzak olan, üç şeye nâil olur. Açgözlülükten uzak olan, zenginliğe kavuşur. Cimrilikten uzak olan, şerefe kavuşur. Kibirden uzak olan, keramete kavuşur.”

Kendisini ve ibadetlerini beğenen kimse, kendi kusur ve kabahatlerini göremez. Kendisini methedenlerin yaltaklanma ve yalanlarından lezzet alır. Çünkü meth, ucub sebeplerinin kuvvetlilerinden ve kibir sebeplerinin şiddetlilerindendir. Ucub sahibi, çirkin olan işlerini güzel, hatalarını doğru görür. Bu da kendisi için lâyık olmayan şeyleri lâyık görmesine sebep olur. Hiç lâyık olmadığı fazilet ve meziyetlere kendisini lâyık ve münasip görmeye başlar. Bu da onun kendi aklına göre hareket etmesine, meşvereti ve istişareyi terk etmesine sebep olur. Neticede her zaman aldanır ve yanılır.

Kendisinden daha iyi bilen ve basiret sahibi olana sormaktan sakınır. Kendisinden daha kuvvetli olandan yardım istemekten çekinir. Kendisini çok büyük ve yüksek, başkalarını ise çok küçük ve aşağı görür. İblis’in ebedî melun olmasına sebep de böyle düşünmesi olmuştur. Nitekim İblis, kendisini üstün görerek Allahü teâlâya itiraz edip; “Ben Âdem’den daha üstünüm. Beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.” dedi. Bu ise sonsuz felâketine sebep oldu. İblis’in işlediği günahı (ucbu) işlemekten ve Allahü teâlâya isyan hususunda İblis ile yarış edenlerden Allahü teâlâya sığınırız.

Akıl, takvâ ve yakîn sahipleri, dinin emirlerine çok bağlı olup kemâl mertebesinde oldukları hâlde kendilerini daima hatalı ve kusurlu bilmişler, bozuk düşüncelerden uzak oldukları hâlde daima kendi düşüncelerini değersiz görmüşlerdir. Daima meşverete müracaat etmişler, tevazuyu yükseklik ve büyüklenmeyi aşağılık saymışlardır.

Haset: Haset; kıskanmak, çekememek, Allahü teâlânın ihsan ettiği nimetin ondan ayrılmasını istemektir. Faydalı olmayan, zararlı olan bir şeyin ondan ayrılmasını istemek haset olmaz, gayret olur. Haset, kötü huylardan ve kalb hastalıklarındandır. İnsanda, kötülenmiş olan bazı hâllerin ortaya çıkmasına sebep olur.

Haset eden kimse, sebepsiz yere haset ettiği kimseye kızar. Kabahati olmadığı hâlde ona kin besler. Doğru olan ortada ve apaçık bir şekilde bulunsa bile onu inkâr eder. Nasihatten kaçar. Her türlü çirkin yola başvurur. Kendisi muhtaç olsa bile, haset ettiği kimsenin yanındaki şeylerden faydalanmaktan uzak kalır. Hasedinden dolayı, haset ettiği kimsenin ilminden ve faziletlerinden istifade edemez. Haset ettiği kimse, kendisinden mal, mülk, makam, ilim vs. bakımlardan üstün bile olsa ona tevazu göstermez. Ona karşı daima kibirlilik gösterir. Ona kötülükle muamele eder. Ancak o nimetin, haset ettiği kimseden gitmesi ile razı ve rahat olur. Bundan zevk alır. Ne kadar şaşılır ki, başkasında bulunan nimetin ondan gitmesini nimet bilmektedir. Hasetçi kimse daima gamlı ve kederlidir. Kimse tarafından sevilmez.

Bahilî'nin yazdığı Ez Zehair ve'l-alakfî edebi'n-nüfusi ve mekarimi'l ahlâk adlı eserin kapak sayfası.

Fazilet sahipleri hiç kimseyi haset etmezler. Sadece başkalarında bulunan ilim, edep, hayır ve taatler hususunda gıpta ederler. Yani o nimetin bulunduğu kimseden gitmesini istemezler. Bununla beraber, o nimetin, kendisinde de bulunmasını arzu eder, isterler.

Gıpta, haset değildir. Gıpta eden kimse, haset gözüyle bakmaz. Kendisi için istediğini, diğer Mümin kardeşi içinde ister. Hasetçi ise böyle değildir. O, kendisinde bulunan bir nimetin, başka birinde daha bulunmasına tahammül edemez.

Resulullah Efendimiz; “Mümin gıpta eder. Münafık ise haset eder.” buyurdu.

Musa Aleyhisselam, Arş-ı a'lâ altında bulunan bir kimse gördü. Bu kimsenin bu nimete nasıl kavuştuğunu merak edip münacatında Allahü tealaya sual etti. Allahü teala, o kimsenin, kavuştuğu nimetlerden dolayı hiç kimseyi haset etmediğini, ana-babasına karşı gelmediğini, nemime (söz taşımak) için yürümediğini, bu hasletleri sebebiyle bu dereceye yükseldiğini bildirdi.

Haset öyle bir hastalıktır ki haset eden kimsenin dinî yönden ve yakîn bakımından zayıflığını gösterir. Hasetçi kimse, kederden kurtulamaz. Kanaat sahibi değildir. Kin, hile ve düşmanlık sahibidir.

Kendisi yüzünden Allahü tealaya ilk isyan edilen günah, hasettir. (Hazreti Âdem'in, İblis tarafından haset edilmesi.) İblis, hasedi sebebiyle Allahü tealanın emrine muhalefet etti. Sonra Hazreti Âdem'in oğlu Kabil, kardeşi Habil'i haset edip öldürdü.

Kureyş'in ileri gelenlerinden birçoğunun, Resulullah Efendimizi inkâr etmelerinin sebebi, haset ve kibirleridir. Haset, haset edenin noksan olduğunu, haset edilenin ise kâmil olduğunu gösterir.

Haset, her düşmanlığın temeli, her belanın başı, her hatanın evveli, kınanacak olan her işin sebebi, her pişmanlığın getiricisidir. Neticesi taşkınlıktır. Kimde haset bulunursa, helak olur.

Sıla-i rahim: Sıla-i rahim; akrabayı, yakınlarını gözetmek, ziyaret etmek ve yardım etmektir. İyi bir haslettir. Cahiller arasında pek itibar edilmese de fazilet ehli arasında bu hususa pek riayet edilir.

GIYBET

Hazreti Muaviye, Hazreti Ömer bin Hattab'a mürüvvetten sual edince; “Allahü tealadan korkmak ve sıla-i rahim'dir.” cevabını verdi.

Akrabayı ziyaret etmek, kerem mertebelerinin en yükseklerindendir. Muhabbeti çoğaltır, iyi neticelerin meydana gelmesine vesile olur.

Sırrı gizlemek: Sırrı gizlemek, iyi kimselerin ahlâkındandır. Sırrı gizlemek, isteyerek yapılan işlerin zarardan en uzak olanıdır.

Muhalleb bin Ebu Sufre diyor ki: “Şerefli huyların en aşağısı sırları gizlemek; en yükseği de kendisine sır olarak söyleneni unutmaktır.”

Bahilî, Ez Zehair adlı eserinde buyuruyor ki:

Gıybet: En zemmedilen (kötülenen) iş, en çirkin söz, en kötü bir huy, çetin azaba sebep olan bir hâldir. Hasede, azgınlık ve taşkınlığa delalet eder. Gıybet, nemimenin (söz taşımanın) girdiği yere girer. Kin ve musibetin habercisidir. Allahü teala gıybeti, ölü insan eti yemekle beraber kıldı.

Hucurat suresi 12. ayet-i kerimesinde mealen; “Müslümanların ayıp ve kusurlarını araştırmayın. Birbirinizi gıybet etmeyin. Sizden biriniz, hiç ölü kardeşinin etini yemeyi ister mi? Bundan tiksindiniz (değil mi?) O hâlde (Gıybet etmekte) Allah'tan korkun...” buyuruldu.

Resulullah Efendimize, gıybetin ne olduğu sual edildiğinde buyurdu ki: “Kardeşin hakkında onun hoşlanmadığı şeyi söylemendir. Onun hakkında söylediğin bu söz doğru ise gıybet etmiş olursun. Söylediğin söz yalan ise iftira etmiş olursun.”

Başka bir hadis-i şerifte de; “Üç kimse vardır ki onlar hakkında konuşmak gıybet olmaz. Zalim idareci, içki içen kimse ve yaptığı kötülüğü ilan eden kimse.” buyuruldu.

Allahü tealadan hayâ etmeyen, açıktan günah işleyen, yaptığı kötülükleri insanlardan gizlemeyen bir kimse, hayâ perdelerini yırtmıştır. Artık kendisine hüsn-i zan edilmek durumundan çıkmış, kötülük işlediği kesin bir hâl almıştır.

Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Gıybetten çok sakın. O öyle kötü bir iştir ki ona izin yoktur.”

Ediplerden birisi oğluna dedi ki: “Ey oğlum. Yalan olmasa bile gıybet etme! Doğru söylemiş olsan bile, konuşmanı kötü yapmış olursun. Eğer yalan konuşursan, birçok kötülüğü bir araya getirmiş olursun.”

Hikmet sahipleri demişlerdir ki: “Ekmeğini insanların etleriyle (Gıybet ederek) yiyen kimse, kendini manevî kirlerden korumamış olur.”

Selef-i salihîn'den bazısı, abdesti bozulunca hemen abdest aldığı gibi, ağzından gıybet olan bir söz kaçırmış olsa, hemen abdestini tazelerdi. Yine onlardan bazıları oruçlu iken gıybet etmiş olsalar, o günkü oruçlarını kaza ederlerdi. Fıkhî bakımdan, gıybet yapılınca tekrar abdest almak veya orucu kaza etmek lazım olmadığı hâlde o büyükler, emirlere bağlılıktaki yükseklikleri, günahlardan son derece kaçınmaları ve gıybetin çirkinliği sebebiyle böyle yaparlardı.

Hazreti Aişe diyor ki: “Resulullah'ın yanında, bir kadının uzun olduğunu söyledim. ‘Ağzında olanı çıkar!’ buyurdu. Tükürdüm. Ağzımdan et parçası çıktı.”

Allahü teala, sıfatları, özellikleri, cisim şeklinde göstermeye kâdirdir.

Sırrı gizlemek, insanın kötülüklerden uzak kalmasını temin eder. Sırrını herkese söylemek ise pişmanlık meydana getirir.

Hikmet sahipleri; “Sırrını dirayetli bir kimseye veren zelil olur. Sırrını cahil bir kimseye bırakan kaybeder. Kim de sırrı ile baş başa kalırsa, ganimete konar.” demişlerdir.

Hazreti Ali buyurdu ki: “Sırrın senin esirindir. Onu açıklarsan, sen onun esiri olmuş olursun.”

Güzel ahlâk: Bir hadis-i şerifte; “Kıyamet gününde mizana konacak şeylerin ilki, güzel ahlâktır.” buyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki: “Kul, güzel ahlâkı sebebiyle gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadet edenlerin derecesine ulaşır.”

Büyüklerden birisi oğluna nasihatinde buyurdu ki: “Ey oğul! Güzel ahlâka sarıl. İnsanlarla münasebetlerin iyi olsun. İnsanlara yumuşak ve nazik muamele eyle. Arkadaşından gelen sıkıntılara katlan. Ona eziyet vermekten sakın.”

Güzel ahlâk, sevgi meydana getirir. Kişinin rahata kavuşmasına, insanların da ondan emin olmalarına sebep olur. Kötü ahlâk ise sahibinin yorulmasına, insanların da kendisinden eziyet ve sıkıntı görmesine sebep olur.

Resulullah Efendimize birisi gelerek nasihat istedi. “Nerede olursan ol, Allahü tealadan kork!” buyurdu. Gelen o şahıs; “Biraz daha nasihat eyle.” deyince; “Bir kötülük yaptığın zaman, peşinden iyilik yap.” buyurdular.

Enes bin Malik buyurdu ki: “Kul, çok ibadet edenlerden olmasa bile, güzel ahlâkı sebebiyle Cennet'te en yüksek dereceye ulaşır. Yine kul, çok ibadet edenlerden bile olsa, kötü ahlâkı sebebiyle Cehennem'de en aşağı dereceye düşer.”

Zahitlerden birisi buyurdu ki: “Güzel ahlâk, insanı iyi amellere ve Cennet'e götürür. Kötü ahlâk ise kötü işlere ve Cehennem'e götürür.”

Güzel ahlâk, sahibini tehlikelerden ve helak olmaktan korur. Kötü ahlâk ise sahibini tehlikelerin içine atar.

Hayâ: Hayâ, yani kötü iş yapınca utanmak üç kısımdır. Birincisi; hayâ mertebelerinin en yükseğidir ki takva sahiplerinin ve Allahü tealanın veli kullarının hayâsıdır. Bunlar, Allahü tealadan hayâ ederler. Bu hayâ, Allahü tealanın yasak ettiği şeylere taşmamak, O'nun emirlerine itaat edip yasaklarından sakınmaktır.

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü tealadan hakkıyla hayâ ediniz.” “Bu nasıl olur Ya Resulallah?” dedikleri zaman; “Kim başını ve başında bulunanları, karnını ve karnında bulunanları korur, dünya hayatının süsünü terk ederse, ölümü ve ölümden sonra cesedinin çürüyeceğini çok hatırlarsa, Allahü tealadan hakkıyla hayâ etmiş olur.” buyurdu.

Hayânın ikinci kısmı; insanlardan hayâ etmek olup bu da güzel ahlâktandır. Hatta, dolaylı olarak bu da Allahü tealadan hayâ etmeye dahildir denilebilir. Mürüvvet, bu kısım ile kemal bulur. İnsanın iyiliği, başkalarına eziyetten sakınması, doğru söylemesi, emaneti yerine teslim etmesi, iyi ve güzel yaşayışı, kalb güzelliği ve temizliği, insanlardan hayâ etmekle olur.

Hadis-i şerifte; “Allahü tealadan korkan ve çekinen, insanlardan korkmuş ve çekinmiş olur.” buyuruldu.

Huzeyfe buyurdu ki: “İnsanlardan utanmayan kimsede hayır yoktur. İnsanlardan utanmak, neticede Allahü tealadan utanmaya bağlıdır.”

Alkame bin Alase, Resulullah'a; “Ey Allah'ın Resulü! Bana nasihatta bulun.” deyince; “Kavminde bulunan heybet sahiplerinden hayâ ettiğin gibi, Allahü tealadan hayâ et!” buyurdu.

Ka'bü'l-Ahbar buyurdu ki: “Görünen hâllerinizde, insanlardan hayâ ettiğiniz gibi, sırrınızda da (gizli hâlinizde de) Allahü tealadan hayâ ediniz.”

Hayânın üçüncü kısmı; kişinin kendi kendisinden hayâ etmesidir. Bu hayâ da neticede Allahü tealadan hayâ etmeye dahildir. İnsanın kendinden hayâ etmesi, yalnız iken avret mahallini açmaması, bakmaması, başkalarının yanında yapmaktan sakındığı bir hareketi, yalnız başına olduğu zaman da terk etmesidir.

Demek ki insanlar ile beraber iken yapamayacağı hareketleri, yalnız başına olduğu zamanda yapmamalıdır. Âlimlerden bazısı bunu murakabeden saymışlardır.

Bazı hâller vardır ki insanların yanında yapılamaz. Fakat yapılması da zarurîdir. Büyük ve küçük abdest bozmak böyledir. Bu ve bunun gibi ihtiyaçları tenhada, bildirilen adabına uygun olarak yapmak hayâsızlık olmaz.

Bildirilen bu üç hayâdan birinde noksanlığı bulunan kimsenin dinî hayatına zarar gelir.

Salih zatlardan birisi buyurdu ki: “Allahü teala kalblere bazı cezalar verir. Allahü teala hiçbir kalbi, ondan hayâyı çekip almaktan daha şiddetli bir ceza ile cezalandırmamıştır. Kalbinden hayâ duygusu gitmiş olan bir kimse, çirkin bir iş yapacağı zaman, onu bu işten alıkoyacak bir mâni kalmamıştır.”

Salih bin Abdülkuddüs diyor ki: “Hayâsı az olan bir kimsede, hiç hayır yoktur. Sen hayânı muhafaza eyle. Çünkü hayâ, insanın asaletine delalet eder.”

Hayâ, kıymetli bir güzellik elbisesidir. Bu elbiseyi giyen kimse, çok yüksek mertebelere kavuşur.

Vefa: İyi geçinmek, yardımlaşmaktır. Sözünde durmak, hakkını gözetmek olduğu da bildirilmiştir. Öyle güzel bir haslettir ki çok kimse onu kaçırır, az kimse onu bulur, iyi hasletlerin en büyüklerindendir.

Birisi, büyüklerden bir zata gelerek nasihat isteyince buyurdu ki: “Açıkta ve gizlide, Allahü tealadan kork. Mümkün olduğu kadar hayırlı işler yap. Sana bir şey emanet eden kimsenin emanetini zayi etme. Karşındaki kimse seni sevindirse de üzse de daima doğru konuş. Eğer böyle yaparsan, kalbini ve bedenini istenmeyen şeylerden rahata kavuşturmuş olursun.”

Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Eğer etrafını başkalarının zararından korumak, hayatın boyunca kederden uzak, rahat olmak, rızkında ve iyiliklerinde artma, çoğalma görmek istiyorsan, senin ahdini, misakını muhafaza eden kimsenin ahdini zayi etme. Birisine bir şeyi hibe edeceğini söyledikten sonra bu sözünden dönme!”

Dostluk ve kardeşlik vefa ile devam eder. Safa (gönül hoşluğu), cefa (eziyet ve incitmek) ile yok olur. Eğer övgünün, methin meyvelerini toplamak istiyorsan, ahde vefayı kendine huy edin. “Vefası olmayanın hayâsı yoktur.”

Ediplerden birisi, oğluna nasihat ederek buyurdu ki: “Oğlum! Eğer şerefin zirvesine çıkmak istiyorsan, ahde vefa göster. Vefa ile doğruluk, ikiz kardeş gibidir. İkisinin de neticesi iyilik ve din güzelliğidir. Bir kimsede bu iki haslet birlikte bulunursa, bu iki haslet, o kimse için kötü hâllere karşı kale olurlar.”

Cimrilik: Allahü teala cimriliği zemmedip kötülemiştir. Bu hususta ayet-i kerime ve hadis-i şerifler çoktur.

Peygamber Efendimiz; “Allah'ım! Cimrilikten sana sığınırım.” buyurmuştur.

Başka bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki: “Cimrilik, dünyaya rağbetin, cömertlik de zühtün meyvesidir.”

Yahya bin Zekeriyya bir defasında İblis'e rastladı. “Ey İblis! Bana söyle, insanlardan en çok kimi seviyorsun ve onlardan en çok kime kızıyorsun?” deyince İblis şöyle cevap verdi: “Bana göre insanların en sevimlisi, cimri Mümin'dir. En çok kızdığım da günahkâr fakat cömert olan kimsedir.”

Yahya Aleyhisselam, İblis'e bunun sebebini sorunca İblis; “Müminin cimriliği benim için kâfidir. Günahkâr fakat cömert olana gelince Allahü tealanın, onu cömert olduğundan dolayı affedeceğinden korkuyorum. Eğer bu suali sen değil de bir başkası sorsaydı, cevap vermezdim.” dedi.

Cimrilik; verilmesi icap edeni vermemektir. Verilmesi icap eden şeyi veren, cimrilikten kurtulur. Vermesi vacip olan ve vacip olmayan yerlerde vermeyi zor görmek de cimriliktir.

Cimri, vermesi icap eden yerde vermemeyi, mala düşkün olmayı tercih eder. Gönül rızası ve hoşluğuyla vermekten çekinir. Verdiği zaman malının tükeneceğinden, vefatından sonra çoluk çocuğunun aç kalacağından, hatta ileride kendisinin bu duruma düşeceğinden endişe eder.

Cimriliğin altında; mal sevgisi, uzun emel ve çoluk çocuk sevgisi yatmaktadır.

Cimrilik, insanın parayı sevmesinden de hasıl olabilir. Bazı kimseler vardır ki çok malı, parası vardır. Çoluk çocuğu da yoktur ki onlar için biriktiriyor denilsin. Hâl böyle iken, malının zekatını vermez. Başka ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmaz. Hatta kendi ihtiyaçları için bile harcamaz. Onun bütün rağbeti, en büyük arzusu ve en çok lezzet aldığı şey, paralarını yanında ve elinde görmektir. Kalbi bundan zevk alır. Öleceğini bilen ve bütün mallarının, mirasçılarına kalacağını bilen bir kimsenin bu derece gaflet içinde bulunmasına, mala, mülke bu kadar gönül vermesine ne kadar şaşılır.

İsar: Kendi muhtaç olduğu malı, muhtaç olan, ihtiyaç sahibi başkasına verip o malın yokluğuna sabretmesidir. İyi huyların çok kıymetlisidir. Ayet-i kerimeler ile metholunmuştur. Cömertlik derecelerinin en yükseğidir. İsar hasletine sahip olan kimse, muhtaç olmakla beraber, başkasını kendisine tercih eder.

Bir defasında Resulullah Efendimize biri gelmişti. Hane-i saadetlerinde, gelen kimseye yedirecek bir şeyleri yoktu. Bunun üzerine Ensar'dan bir zat, gelen kimseyi evine götürdü. Onun da evinde az bir yemek vardı. O yemeği getirdi. Yemeye başlayacakları sırada kandili söndürdü. Misafir yemek yiyor, ev sahibi de elini götürüp getirerek yer gibi yapıyordu. Yemeğin hepsini misafire yedirdi.

Diğer taraftan, Cebrail Aleyhisselam, o Sahabinin misafirine yaptığı isarı, Resulullah Efendimize haber verdi. Sabah olup Peygamber Efendimizin huzuruna geldiklerinde, Peygamberimiz o zatı, yaptığı isardan dolayı tebrik edip dua ettiler.

Resul Aleyhisselam'ın komşusu bir ihtiyar kadın vardı. Kızını Resul Aleyhisselam'a gönderdi. “Namaz kılmak için örtünecek bir elbisem yok. Bana, namazda örtünecek bir elbise gönder.” diye yalvardı. Resul Aleyhisselam'ın o anda başka elbisesi yoktu. Mübarek arkasındaki entariyi çıkarıp o kadına gönderdi. Namaz vakti gelince elbisesiz olduğu için mescide gidemedi.

Eshab-ı Kiram, bu hâli işitince; “Resul Aleyhisselam o kadar cömertlik yapıyor ki gömleksiz kalıp mescide cemaate gelemiyor. Biz de her şeyimizi fakirlere dağıtalım.” dediler. Allahü teala, hemen İsra suresinin 29. ayetini gönderdi. Önce Habibine; “Hasislik etme, bir şey vermemezlik yapma.”, sonra da; “Sıkıntıya düşecek ve namazı kaçıracak, üzülecek kadar da dağıtma! Sadakada ortalama davran.” buyurdu.

O gün, namazdan sonra Hazreti Ali, Resulullah'ın yanına gelip; “Ya Resulallah! Bu gün, çoluk çocuğuma nafaka yapmak için sekiz dirhem gümüş ödünç almıştım. Bunun yarısını size vereyim. Kendinize entari alınız.” dedi. Resul Aleyhisselam çarşıya çıkıp iki dirhem ile bir entari satın aldı. Geri kalan iki dirhem ile yiyecek almaya giderken gördü ki bir âmâ oturmuş; “Allah rızası için ve Cennet elbiselerine kavuşmak için bana kim bir gömlek verir?” diyordu. Almış olduğu entariyi bu âmâya verdi. Âmâ, entariyi eline alınca misk gibi güzel koku duydu. Bunun, Resul Aleyhisselam'ın mübarek elinden geldiğini anladı. Çünkü Resul Aleyhisselam'ın bir kere giydiği her şey, eskiyip dağılsa bile, parçaları da misk gibi güzel kokardı. Âmâ dua ederek; “Ya Rabbî! Bu gömlek hürmetine benim gözlerini aç.” dedi. İki gözü hemen açıldı. Resul Aleyhisselam'ın ayaklarına kapandı.

“Allahü teâlâ için kardeşlik edinen kimseyi, Allahü teâlâ, Cennette hiçbir ameli ile ulaşamayacağı yüksek dereceye yükseltir.” Hadis-i Şerif

Resul Aleyhisselam oradan ayrıldı. Bir dirhem ile bir entari satın aldı. Bir dirhem ile de yiyecek satın almaya giderken, bir hizmetçi kızın ağladığını gördü. “Kızım, niçin böyle ağlıyorsun?” buyurdu. “Bir Yahudinin hizmetçisiyim. Bana bir dirhem verdi. ‘Yarım dirhem ile bir şişe ve yarım dirhem ile de yağ satın al.’ dedi. Bunları alıp gidiyordum. Elimden düştü. Hem şişe, hem de yağ gitti. Şimdi ne yapacağımı şaşırdım.” dedi. Resul Aleyhisselam, son dirhemini kıza verdi. “Bununla şişe ve yağ al, evine götür.” buyurdu. Kızcağız; “Eve geç kaldığım için Yahudinin beni döveceğinden korkuyorum.” dedi. Resul Aleyhisselam; “Korkma! Seninle birlikte gelir, sana bir şey yapmamasını söylerim.” buyurdu.

Eve gelip kapıyı çaldılar. Yahudiye olanı biteni anlatıp kıza bir şey yapmaması için şefaat buyurdu. Yahudi, Resulullah'ın ayaklarına kapanıp; “Binlerce insanın baş tacı olan, binlerce aslanın, emrini yapmak için beklediği ey koca Peygamber! Bir hizmetçi kız için benim gibi bir miskinin kapısını şereflendirdin. Ya Resulallah! Bu kızı senin şerefine azat ettim. Bana imanı, İslam'ı öğret. Huzurunda Müslüman olayım.” dedi. Resul Aleyhisselam, ona Müslümanlığı öğretti. O da Müslüman oldu. Evine girdi. Çoluğuna çocuğuna anlattı. Hepsi Müslüman oldu. Bunlar, hep Resulullah Efendimizin güzel ahlâkının bereketi ile oldu.

İmam-ı Hasan ve Hüseyin ile Abdullah bin Ca'fer, Medine-i Münevvere'ye giderlerken yiyecekleri kalmadı. Sahrada olduklarından, yiyecek bir şey alınacak yer de olmayıp açlık ve susuzluktan iyice bunaldılar. Sonra; “Allah'a tevekkül ettik.” diyerek, yola devam ettiler. Biraz ilerlemişlerdi ki ovanın ortasında bir karaltı gördüler. Ona doğru gittiler. Siyah bir çadır vardı. İçinde kimse olup olmadığını anlamak için selam verdiler. Çadırda bir kadın vardı. Kadın selamlarını aldı. İyi karşıladı. Bu üç zatın, dünyaya rağbetleri olmadığını anladı. Kadına; “Hiç yiyeceğin var mı?” diye sordular.

“Bir keçim var. Kendiniz sağın için.” dedi. Birisi sağdı. Her biri, birer çanak içtiler. Sonra kadına; “Başka yiyeceğin var mı?” diye sordular. Kadın; “Keçiyi kesin, yiyin.” dedi. Abdullah bin Ca'fer, keçiyi kesti, pişirdi. Üçü beraber yediler. Allahü tealaya hamd ettiler. Atlarına bindiler. Kadına; “Medine-i Münevvere'ye geldiğinde muhakkak bize uğra. Biz seyyidlerdeniz. Haşimîlerdeniz.” diyerek, yola koyuldular.

Bir zaman sonra kadının kocası geldi. Keçiyi görmeyince ne oldu diye sordu. Kadın olup biteni anlattı. Kocası üzüldü. “Biliyorsun o keçiden başka bir şeyimiz yok. Şimdi ne yapacağız?” diyerek, kadını azarladı. Kadın; “Allahü teala rahimdir, kullarını aç bırakmaz. Böyle kıymetli zatlar gelip de onları misafir etmeden göndermek insafa sığmaz.” dedi.

Daha sonra kadın, kocası ile Medine-i Münevvere'ye bir şeyler alıp satmak için gittiler. Hikmet-i İlahî, Bab-ı selam önünden geçerken Hazreti Hasan'a rastladılar. Hasan, kadını ve kocasını huzuruna çağırttı. Kadına; “Beni tanıdın mı?” dedi. Kadın; “Hayır.” dedi. “Bir zamanlar senin evine üç kişi gelmiştik. Bize süt ikram etmiştin. Bir de keçini kesmiştik. Onlardan biri benim.” dedi. Bunlara çok ikramda bulundu. Yanında fazla bir şeyi olmadığından, Beytülmal eminine bir adam gönderip bin dirhem gümüş ve yüz koyun borç istedi. Getirdiler. Bunların hepsini kadına bağışladı. “Bizi mazur görün.” buyurdu.

Bu karı kocanın yanlarına adam vererek, Hazreti Hüseyin'e gönderdi. Hazreti Hüseyin de bunları iyi karşılayıp yanında bulunandan ikram etti. Fazla bir şeyi olmadığından, Beytülmal emininden bin dirhem gümüş ve iki yüz koyun borç istedi. Hepsini kadına verip özür diledi. Yanlarına adam verip Abdullah bin Ca'fer'e gönderdi. Abdullah; “İki İmama uğradınız mı?” buyurdu. “Evet.” dediler. “Keşke daha önce bana uğrasaydınız. Onların yanında dünya malı bulunmaz. Belki sıkıntı çekmişlerdir.” dedi. Bunlar imamların yaptıkları ikramları söylediler. Abdullah da iki bin dirhem gümüş ve dört yüz koyun verdi. Mezkur karı koca, yedi yüz koyun ve dört bin dirhemi alıp sevinerek evlerine döndüler.

Ebü'l-Hasan Antakî şöyle anlatır: “Bir gece bir köyde arkadaşlarımızla birlikte oturuyorduk. Biraz ekmeğimiz vardı. Fakat hepimize yetecek miktarda değildi. Ekmekleri dilimleyip ortaya koyduk. Hepimiz ekmeklerin etrafında oturduk. Bu sırada lamba söndürüldü. Biraz sonra yemek işinin tamam olduğu tahmin edilip sofra kaldırılmak üzere lamba yakıldığında bir de ne görelim. Herkes: ‘Ben yersem diğer arkadaşlar aç kalır.’ endişesiyle, ekmekten hiç yememişti.”

Yalan söylemek: Yalan söylemek, pek bayağı ve aşağı bir iştir. Dünyada zilleti gerektiren şeylerin en büyüğüdür. Ahirette ise zelil ve rüsva olmayı icap ettiren pek fena bir şeydir. Yalan, münafıklığın en büyük alametlerindendir. Ahlâkın düşüklüğünü gösteren kuvvetli bir delildir. Yalancıya hiçbir zaman güvenilmez. Yalancı, konuştuğu zaman doğru konuşmaz.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Münafığın alametleri üçtür. Konuştuğunda yalan söyler. Bir vaatte bulunduğu zaman vaadinde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.”“Sözün afeti yalan söylemektir.”“Hataların en büyüğü, yalan konuşmaktır.”

Resulullah'a; “Mümin korkak olabilir mi?” dediler. “Evet olabilir.” buyurdu. “Mümin cimri olabilir mi?” dediler. Yine; “Evet olabilir.” buyurdu. “Mümin yalan konuşabilir mi?” dediler. Buna; “Hayır.” buyurdu.

Hikmet sahibi büyük zatlar; “Dilsiz olmak, yalan söylemekten iyidir.” demişlerdir. Ahnef bin Kays buyurdu ki: “Akıllı ve şerefli bir Mümin yalan söylemez. Gıybet ve hıyanet etmez.”

Hazreti Ömer bin Hattab buyurdu ki: “Hiçbir kimse, mizah yaparken yalan söylemeyi terk etmedikçe imanın hakikatine kavuşamaz.”

Buhterî; “Ne ciddi ne de şaka hâlinde yalan söylemek insana yakışmaz.” buyurdu.

Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Sultan, yalancı birine bir iş verirse, bu kimsenin zararı sultanın idaresine tesir eder.”

Lokman Hakim oğluna nasihatinde; “Ey oğul! Kim yalan konuşursa onun kıymeti gider.” buyurdu.

Yezid bin Meysere buyurdu ki: “Ağacın dibine dökülen su, ağacı yeşerttiği gibi, yalan da kötülükleri sulayıp onların yeşermesine ve büyümesine sebep olur.”

Meymun bin Mihran buyurdu ki: “Akıllı kimse, yalancı kimsenin sevgisine aldanmasın. Onun vaadine güvenmesin. Doğru konuştuğu bilinen bir kimsenin yalan söylemesi mümkündür. Fakat yalancılıkla tanınmış birisinden doğru konuşmasını beklemek pek mümkün değildir.”

“Yalan; güzelliğin ayıbı, lekesi, noksanı ve iyi ahlâkın afetidir. Hıyanetin delilidir. Yalan, çok kötü bir huydur.Doğru sözü az olanın, arkadaşı da az olur.

Hazreti Ali, yalanın serap gibi olduğunu bildirmiştir. Yalan ile mürüvvetin bir kişide bir araya gelmeyeceğini bildirmiştir.

Süleyman bin Sa'd buyurdu ki: “Bir kimse benimle arkadaşlık etse ve arkadaşlığımızın devam edebilmesi için kendisine bir şart söyleyebileceğimi başka bir şey istemediğini söylese, ona yalan söylememesini şart ederdim.”

Musa Aleyhisselam, Allahü tealaya niyazında; “Ya Rabbî! Hangi kulunun ameli daha hayırlıdır?” diye sual edince Allahü teala buyurdu ki: “Dili yalan konuşmayan, kalbi günah ile meşgul olmayan ve zina yapmayan.”

Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Allahü tealanın katında en büyük hata, dilin yalan söylemesidir. En kötü pişmanlık da kıyamet günündeki pişmanlıktır.”

Lokman Hakim buyurdu ki: “Yalancılıkla tanınan kimsenin ilk cezası, konuştuğu zaman sözünün tasdik edilmemesidir.”

Bibn-i Mugter buyurdu ki: “Yalancı kimse ile beraber olmaktan sakın. Eğer onunla birlikte bulunmak mecburiyetinde kalırsan, söylediklerine inanma. Bununla beraber, kendisini yalancı kabul ettiğini de ona bildirme. Çünkü böyle yaparsan, sana biraz muhabbeti varsa onu da bırakır.”

İnsanın yalan konuşmak hafifliğinde bulunmasının sebeplerinden bazıları şunlardır: Bir menfaatin bulunması ve bir zararın giderilmesinin söz konusu olması, insanı aldatıp yalan konuşmasına sebep olabilir. Düşmanından intikamalmak düşüncesi de yalan söylemeye sebep olabilir. Bu kısım, yalan çeşitlerinin en şiddetlilerindendir. Çünkü bunda taşkınlık vardır. Güzel konuşmuş olmak düşüncesi de yalan konuşmayı meydana getiren sebeplerdendir. Böyle yapmak, mahluku razı etmiş olsa bile, mahlukatı yaratan Allahü tealayı gazaplandırır. Böyle bir şeyi akıl kabul etmez, din buna müsaade etmez ve mürüvvet de bunu hoş karşılamaz. Üç yerde yalan konuşmaya ruhsat, izin verilmiştir. Birincisi; harpte ve her zaman din düşmanlarının zararlarından korunmak ve Müslümanları korumak için. İkincisi; iki Müslümanı barıştırmakiçin birinden diğerine iyi laf götürmek. Üçüncüsü;hanımları idare etmek için. Bunlara ruhsat verilmiştir. Fakat gıybet ve nemimeye izin yoktur.

MÜRÜVVET HARAMDAN SAKINMAKTIR

Bahilî buyuruyor ki: Mürüvvet, başkalarına iyilik etmeyi sevmek demektir.

Büyüklerden birine, mürüvvetin ne olduğu sual edildiğinde buyurdu ki: “Allahü tealanın haram kıldıklarından sakınmak ve helal olan bir işte meslek, sanat sahibi olmaktır.”

Şu hasletleri kendisinde toplayan kimse mürüvvet sahibidir:

1- İnsanlardan değil, sadece Allahü tealadan korkmak. Âl-i İmran suresi 173. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Onlar öyle kimselerdir ki insanlar kendilerine; ‘Düşmanlarınız size karşı ordu hazırladı. O hâlde onlardan korkun.’ (dediler) de bu söz, onların imanlarını artırdı ve üstelik; ‘Allah bize kâfidir ve O ne güzel vekildir.’ dediler.”

2- Bela ve musibetlere sabretmek. Kasas suresi 54. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki:“İşte bunlara, sabırlarından dolayı mükâfatları iki kat verilecektir. Bunlar, kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcarlar.”

3- Nimetlere şükretmek.

4- Allahü tealanın emrini, kendi nefsinin arzusuna tercih etmek.

5- İnsanlara yardım etmek ve faydalı olmak.

Ahnef bin Kays'a, mürüvvetin ne olduğu sual edildiğinde cevaben buyurdu ki: “Güzel dostluk, doğru konuşmak, her yerde ve her an Allahü tealayı hatırlamak.”

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İnsanlarla muamelesi olan kimse, onlara zulmetmesin. Onlara bir şey anlatan kimse, yalan söylemesin. Onlara vaatte bulunan kimse, vaadinden dönmesin. Böyle olan kimse, mürüvveti kemale eren, adaleti apaçık ortaya çıkan, (Müslüman) kardeşleri tarafından sevilen kimselerden olur.”

Aşağıdaki bildirilen durumların benzeri olan hâllerde de yalan söylemek caiz görülmüştür.

Resulullah ile Hazreti Ebu Bekr hicret ederlerken, Hazreti Ebu Bekr, Resulullah Efendimizin arkalarından yürüyordu. Bir grup kimse ile karşılaştılar. O kimseler, Peygamber Efendimizi tanımıyorlar, Hazreti Ebu Bekr'i tanıyorlardı. Hazreti Ebu Bekr'e; “O kim?” diye sordular. O da onun Resulullah olduğunu söylemedi. Anlarlarsa zarar vermelerinden, O'nun mübarek kalbini incitmelerinden endişe ederek; “Bu, bana yol gösteriyor.” buyurdu. O kimseler bu sözü, normal yol göstericisi olarak anlamışlardı ve Hazreti Ebu Bekr'in sözü bu manada yalan idi. Fakat o, bu sözü söylerken; “Bize, hidayet, kurtuluş yolunu gösteren zat.” manasını kastetmiş olduğundan, hakikatte yalan söylememiş idi.

Yine şöyle anlatılır:Bilindiği gibi, Abbasî halifelerinden Me'mun, bir ara Kur'an-ı Kerim'in mahluk olduğunu söyleyip herkesi de böyle söylemeye teşvik etmiş, hatta zorlamıştı. Âlimlerden birini de bu şekilde zorlamıştı. O zat; “Tevrat bir, Zebur iki, İncil üç ve Kur'an-ı Kerim dört.” dedi. Bunları söylerken de parmakları ile bir, iki, üç diye işaret ediyordu. Böylece, elinin dört parmağını göstererek; “Bunların hepsi mahluktur.” dedi. Böylece kurtulmuş oldu. Aslında o zat, Kur'an-ı Kerim için değil, göstermiş olduğu parmakları için mahluktur demişti. Bunun için hakikatte yalan söylemedi. Fakat onlar o şekilde anladılar.

Me'mun, daha sonra bu yanlış düşüncesinden tövbe edip Kur'an-ı Kerim'in mahluk değil, kadim olduğunu söylemiştir.

Doğruluk: Yalancılık ne kadar çirkin ve sahibini zelil eden bir huy ise doğruluk da o nisbette güzel, sahibini itibar sahibi ve aziz eden çok iyi bir huydur.

Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Doğruluk, sözün süsüdür.”

Doğruluk insanı korkulardan, belalardan korur. Yalan, insana bir anlık emniyet sağlıyor gibi görülse bile, sahibini tehlikelere götürür ve alçaltır. Yalan hastalık, doğruluk ise şifadır. Doğru konuşmak, kardeşlerine, dostlarına yardım etmek ve her an Allahü tealayı hatırlamak olup mürüvvettendir.

Doğru konuşmak için çok konuşmaktan sakınmalıdır. Âlimler buyurmuşlardır ki:“Kendisini ilgilendirmeyen mevzularda çok konuşan kimse, doğru konuşmaktan, başkalarının; ‘Bu kimse her zaman doğru konuşur.’ şeklindeki intibalarından mahrum kalır. Çünkü yerli yersiz, doğru yanlış çok konuşan kimse, mutlaka yalan söz söyler. Hele, bir şeyler konuşmuş olmak ve boş durmamak için konuşanlar, yalandan kurtulamazlar.”

Lokman Hakim oğluna buyurdu ki: “Oğlum! Doğruluğa sımsıkı yapış. Yalandan uzak dur.”

Zahitlerden bir zat buyurdu ki: “Her kimde şu dört haslet bulunursa, Allahü teala onun hatalarını iyiliğe çevirir. Bu hasletler; doğruluk, nimete şükür, hayâ ve güzel ahlâktır.”

Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “İnsanları, doğruluktan daha güzel bir şey süsleyemez.”

Sabır bütün hayırların, doğruluk kurtuluşun, nimetlere şükretmek bereketlerin anahtarlarıdır. Kimde bu hasletler bulunursa o en yüksek manevî mertebelere kavuşur.

İbnü'l-Mugter buyurdu ki: “Araştırma yaptığında, doğruluğun şecaatle, yalanın da korkaklıkla beraber olduğunu görürsün.”

Hilm: Hilm, ruhun sakin olması, kızmamasıdır. Yumuşak huylu olmaktır. Yüksek bir haslettir. Allahü tealanın, insana büyük bir ihsanıdır. Hilm kimde bulunursa, onu hem dünyada ve hem de ahirette yüksek mertebelere kavuşturur.

Resulullah'a; “Hilm nedir?” diye sual edildiği zaman; “Sabırdır.” buyurdular.

Allahü tealanın beğendiği işleri yapmak, güzel ahlâktan olan sabır ile ele geçmektedir. Hilm ise sabrın en yüksek derecesidir. Hilm, Allahü tealanın sıfatlarındandır. Allahü teala, kendisine karşı gelenlerin azgınlığını, kötülük yapanların kötülüğünü ve zalimlerin zulmünü gördüğü, onlardan intikam almaya kâdir olduğu hâlde intikam almakta acele etmiyor. Pişman olup tövbe edenlerin, boyun bükenlerin hatalarını affediyor. Kendisine sığınanları boş çevirmiyor. Çünkü O, çok ihsan ve iyilik sahibidir.

Nahl Suresi 61. ayet-i kerimesinde mealen; “Eğer Allahü teala, zulümleri (günahları) sebebiyle insanları (hemen) hesaba çekiverseydi, yeryüzünde kımıldayan tek bir canlı bırakmazdı.” buyuruldu.

Allahü teala, Peygamberlerini (aleyhimüsselam) hilm sahibi olmakla övmüştür. Hilm sahibi olmak, kızmamak, yumuşak davranmak, az kimselerde bulunan çok yüksek bir haslettir.

Birisi, Resulullah Efendimize gelerek; “Ya Resulallah! Bana nasihatta bulunun.” deyince Peygamber Efendimiz; “Kızma.” buyurdu. O kimse ikinci defa nasihat istedi. Yine; “Kızma.” buyurdu. Üçüncü defa nasihat isteyince bu defa da; “Kızma.” buyurdu.

Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Mümin bir kimse, hilmi ile gündüzleri oruç tutup geceleri namaz kılan kimsenin derecesine ulaşır.”

Esmaî; “İnsanların en hazırcevaplısı, kızmayan kimsedir.” demiştir.

Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Hayır; malı, çoluğu çocuğu çoğaltmakta değil, hilmi ve ilmi çoğaltmaktadır.”

İsa bin Hammad’ın bildirdiğine göre Leys bin Sa’d, ilim öğrenmek isteyenlere, ilim ile meşgul olanlara; “İlimden önce hilmi öğreniniz. Hiçbir şey, ilim ile hilmin beraber bulunması kadar güzel değildir.” buyururdu.

Lokman Hakim buyurdu ki: “Üç şey, üç şey ile beraber bulunduğu zaman anlaşılır. Hilm, kızgınlık zamanında; kahramanlık, harp zamanında; doğruluk, ihtiyaç zamanında anlaşılır.”

Büyükler demişlerdir ki: “Kızgınlığın izzetinden sakın. Çünkü o, sonunda seni özür dileme zilletine düşürür. Kulun, Allahü tealanın gazabına en yakın olduğu zaman, kızdığı zamandır.”

Hazreti Ali buyurdu ki: “Hilm sahibi kimsenin, hilminin bereketi olarak kavuştuğu ihsanların ilki; herkesin, ona sıkıntı veren kimseye karşı hilm sahibine yardımcı olmalarıdır.”

Âlimler; “Eğer halim (hilm sahibi) değilsen, halim olmaya gayret et. Çünkü bir kavme benzemek isteyen kimse de o kavimden sayılır.” buyurmuşlardır.

Selman-ı Farisî, Hazreti Ali’ye; “Beni Allahü tealanın gazabından uzak tutacak olan şey nedir?” diye sorduğunda, Hazreti Ali; “Hiç kızma.” buyurdu.

Affetmenin lezzeti, kızmanın, intikam almanın lezzetinden daha tatlıdır. Çünkü affın lezzetinin sonu, güzel neticedir. İntikam lezzetinin sonu ise kötü neticedir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İlim, öğrenmekle; hilm de hilm sahibi olmaya çalışmakla elde edilir. Kim hayrı isterse ona hayır verilir. Kim de şerden sakınırsa şerden korunur.”

Hazreti Ömer buyurdu ki: “Dört şeyi severim. Bunlar; bulunca iktisat etmek, gücü yeterken affetmek, kızgınlık zamanında hilm göstermek, her zaman Allahü tealanın kullarına yardımcı olmak.”

Büyüklerden birisi buyurdu ki: “İlim ve adalet, sabra götürür. İlim, adalet ve sabır da hilme götürür. Bütün işlerinde hilme yapış. Çünkü hikmet, hilm ile tamamlanır. Mürüvvetin şartı olan hasletlerin sende toplanması, hilm ile mümkündür. Haklı olsun haksız olsun, özür dileyenin özrünü kabul etmelidir. Çünkü özür, pişmanlık alameti, pişmanlık da tövbe demektir.”

Özür dilemek, özür dileyenin hayâ sahibi olduğunu gösterir. Hayâ ise imandandır. Bir kimsenin suçunu görmezlikten gelmek, şerefin zirvesidir, özür dilemesini istemek, hilmin afetlerindendir. Özür dilemek, hilm sahipleri yanında ne iyi bir şefaatçidir.

Adalet:Adaletin hakikati, her şeyi layık olduğu yere koymak, layık olduğu yere ulaştırmaktır. Adalet öyle bir şeydir ki kalpler ona ısınır, onu kabul eder, onunla rahat olur, onunla huzur bulurlar.

Nisa suresi 135. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Ey Müminler! Hak üzere durup adaleti yerine getirmeye çalışan hâkimler ve Allah için doğru söyleyen şahitler olun...”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:“Allahü teala katında kadri en büyük olan, adaletli devlet başkanıdır.”“Rabbim bana, gizlide ve açıkta ihlası, rıza ve gazap hâlinde adaleti, zenginlik ve fakirlikte iktisadı tavsiye buyurdu.”

Din, adaletle kuvvet bulur. İnsanlar huzur içinde olur. Memleketler mamur olur. İnsanların hâlleri ıslah olur. Yardımlaşma çok olur. Yollarda korku bulunmaz. Ticaret gelişir. Rızıklar bollaşır. Umumî ve hususi emniyet meydana gelir.

Zulümden daha süratli bir şekilde umumî ahvali bozan bir şey yoktur. Yakın çevresinde adil olan idarecinin, uzak çevresinde de durumu iyi olur. Bunun için; “Zamanın en faziletlisi adil idarecilerin zamanıdır.” denilmiştir.

İdarecilerin en hayırlısı; sabırlı olan, adaleti tercih eden, hakkı kabul eden, insanların faydasına olan şeyler için canla başla çalışandır. Adil bir idareci, ilme hürmet, âlime ikram eder. Nasihati kabul eder. Tekebbürden uzak, tevazu üzeredir. Cimrilik göstermez. İdarecilik emanetini yerinde ve doğru olarak kullanır. İnsanlara karşı merhametlidir. Kötü kimseleri insanlara musallat etmez.

Hikmet sahipleri, insanların en üstününün; hükümlerinde adaletli, ihsanı çok ve sözünde hikmet bulunan kimse olduğunu söylemişlerdir.

Adalet, sadece idarecilere, devlet başkanlarına mahsus bir şey değildir. Bilakis adalet, herkese, her zaman lazım olan bir sıfattır. Çünkü insan, çoluk çocuğu, malı, akrabaları, komşuları, arkadaşları ve görüştüğü kimseler hakkında, yaptığı işlerde, alışverişinde, hasılı bütün işlerinde adaleti gözetmesi lazımdır.

Zulüm ve haksızlık: Fitneleri çeken, mihnetlere sebep olan, memleketleri, malı, mülkü perişan eden çok kötü bir afettir.

Resulullah Efendimiz, Hazreti Ali’ye; “Ya Ali! Mazlumun duasından sakın. Çünkü mazlum, Allahü tealadan hakkını ister. Allahü teala ise hiç kimseyi hakkından alıkoymaz.” buyurdu.

Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki: “Üç kimse vardır ki Allahü teala kıyamet günü onlara nazar etmez ve onları tezkiye de etmez. Onlar için acı bir azap vardır. Bunlar; zalim devlet başkanı, cimri olan zengin, kibirli olan fakirdir.”

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Sizden biriniz, mazlum bir kişinin dövüldüğü yerde durmasın. Çünkü Allahü tealanın laneti, o mazlumu müdafaa etmedikleri için orada hazır bulunanların üzerine iner.”

Hazreti Ömer, valilerinden birine buyurdu ki: “Mazlumun ahını almaktan kork. Çünkü mazlumun duası kabul olunur.”

Züht:Züht, şüpheli olmak korkusuyla mubahların fazlasından sakınmak, ihtiyatlı davranmak, dünyaya düşkün olmamak demektir. Dünyada kalp ve beden rahatının, ahirette ise saadet ve nimetlere kavuşmanın sebebidir.

Îsâr, Resulullah Efendimizin güzel âdet-i şerifelerinden idi. Eshab-ı Kiram’ın ileri gelenlerinden Hazreti Huzeyfe şöyle anlatır:

“Yermük Muharebesi’nde idi. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de güç bela kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra nihayet aradığımı buldum. Fakat ne çare!.. Kanlar içerisinde yatan amcamın oğlu, göz işaretleri ile bile zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek dedim ki: ‘Su istiyor musun?’ Belli ki istiyordu. Çünkü dudakları hararetten adeta kavrulmuştu. Göz işareti ile de; ‘Çabuk, hâlimi görmüyor musun?’ der gibi bana bakıyordu.

Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken, biraz ötede yaralıların arasında Hazreti İkrime’nin sesi duyuldu: ‘Su! Su! Ne olur, bir tek damla su olsun su!’ Amcamın oğlu Haris, bu feryadı duyar duymaz, göz ve kaş işaretleriyle suyu hemen Hazreti İkrime’ye götürmemi istedi.

Kızgın kumların üzerinde yatan şehitlerin aralarından koşa koşa Hazreti İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime hazretleri elini kırbaya uzatırken Hazreti Iyaş’ın iniltisi duyuldu: ‘Ne olur bir damla su verin. Allah rızası için bir damla su!’ Bu feryadı duyan Hazreti İkrime, elini hemen geri çekerek, suyu Iyaş’a götürmemi işaret etti. Suyu o da içmedi.

Ben kırbayı alarak şehitlerin arasından dolaşa dolaşa Hazreti Iyaş’a yetiştiğim zaman, son nefesinde Kelime-i şehadeti söylediğini duydum. Benim getirdiğim suyu gördü. Fakat vakit kalmamıştı. Başladığı Kelime-i şehadeti ancak bitirebildi.

Derhal geri döndüm, koşa koşa Hazreti İkrime’nin yanına geldim; kırbayı uzatırken bir de ne göreyim! Onun da şehit olduğunu müşahede ettim. Bari dedim, amcamın oğlu Hazreti Haris’e yetiştireyim. Koşa koşa ona geldim; ne çare ki o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula ruhunu teslim eyleyip şehit olmuştu.

Hayatımda birçok hadise ile karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde bunların birbirine karşı bu derece fedakâr ve şefkatli hâlleri, gıpta ile baktığım en büyük iman kuvveti tezahürü olarak hafızama âdeta nakşoldu...”

İbrahim bin Edhem, zühtün; farz, selamet ve fazilet olmak üzere üç derecesinin bulunduğunu bildirip şöyle izah etti: “Farz olan züht, haramlardan sakınmak. Selamet olan züht, şüphelileri terk etmek. Fazilet olan züht ise helal olanlardan yetecek miktarı alıp birçoğunu terk etmektir.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:“Dünyaya rağbet etme ki Allahü teala seni sevsin. İnsanların ellerinde bulunana rağbet etme ki insanlar seni sevsin.”“Bir kimseye susmak ve dünyaya karşı züht (dünyaya rağbet etmemek) verildiğini görürseniz o kimseye yaklaşınız.”“Allahü teala bir kulu hakkında hayır murad edince onu dünyada zahit kılıp ahirete rağbet ettirir ve ona nefsinin ayıplarını gösterir.”

Ebu Süleyman-ı Daranî buyurdu ki: “Züht, birçok şekillerde olur. Bize göre züht, insanı Allahü tealadan alıkoyan her şeyi terk etmektir.”

Büyüklerden birine; “Bize ne oluyor ki ölümü istemiyor ve ondan hoşlanmıyoruz. Halbuki o, bize mutlaka gelecektir.” deyince o zat buyurdu ki: “Siz ölüme hazırlanmadınız. Dünyanızı mamur, ahiretinizi harap ettiniz. Elbette ki mamur olan yerden harap olan yere gitmek istemezsiniz. Ama isteseniz de istemeseniz de ölüm bir gün mutlaka gelecek, sonsuz olan ahiret yolculuğuna başlayacaksınız. Hakikat bu kadar açık bir şekilde meydanda iken, hâlâ dünyaya düşkün olanlara ne kadar şaşılır.”

Vera:Vera; İslamiyetin yasak ettiği haramlardan ve helal olduğu şüpheli olan şeylerden sakınıp, İslamiyetin emri olan şeyleri, herkese faydalı işleri yapmak, kusurlu ve gevşek olmaktan sakınmaktır.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:“Vera sahibi ol ki insanların en abidi olursun.”“Dininizin direği, temeli veradır.”“Hiçbir şey vera gibi olamaz.”

Haris-i Muhasibî buyurdu ki: “Taatin aslı vera, veranın aslı takva, takvanın da temeli nefis muhasebesidir.”

Sabır:Sabır, takva sahiplerinin mertebelerinin en üstünü, Müminlerin derecelerinin en yükseğidir. Kendisine yapışanları hayırlı işlere götürür. Zararlı işlerden çevirir.

Nefsin arzu ve isteklerine uymanın neticesi kötü işler olduğu gibi, sabra sarılmanın neticesi de hayırlı işlerdir. Sabır, Allahü tealanın sıfatlarındandır.

Allahü teala, sabrı yarattı. Sabrı, Peygamberlerine (aleyhimüsselam) ve velilerine mahsus kıldı. Sonra Cennet’e girmelerine vesile olması için kullarından dilediğine sabır nimetinden ihsanda bulundu. Sabırlı kullarını övdü. Onlara kat kat ecir verileceğini bildirdi.

Zümer suresi 10. ayet-i kerimesi sonunda mealen: “… Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir.” buyuruldu.

Ra’d suresinin 22, 23 ve 24. ayet-i kerimelerinde mealen buyuruldu ki:“Rablerinin rızasını kazanmak için sabredenler, namazı (bildirilen vakitlerinde ve adabına riayet ederek) kılanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve aşikâre infak edenler (Allah yolunda harcayanlar), kötülüğü iyilikle savanlar (var ya), işte ahiret saadeti onlar içindir. O saadet Adn Cennetleridir. Onlar atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden (soylarından) salih olanlarla beraber o Cennetlere girecekler. Melekler de her kapıdan yanlarına vararak; ‘Sabrettiğiniz için size selam olsun. Ahiret saadeti ne güzeldir.’ diyeceklerdir.”

Bakara suresi 155 ve 156. ayet-i kerimelerinde mealen buyuruldu ki:“… (Ey Habibim) sabredenlere (lütuf ve ihsanlarımı) müjdele. Onlar (sabredenler) öyle kimselerdir ki kendilerine bir musibet geldiği zaman (teslimiyet göstererek); ‘Biz Allah’ın kuluyuz ve (öldükten sonra da) yine O’na döneceğiz.’ derler.”

Sabır öyle bir temeldir ki iyilikler ondan dallanır. Taat ve iman onun üzerine kurulur.

Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Sabır imandandır. Başın bedendeki durumu ne ise sabrın da imandaki yeri odur.”

Lokman Hakim oğluna buyurdu ki: “Ey oğul! Altın, ateşle tecrübe edildiği gibi, kul da bela ve musibetlerle tecrübe edilir. Kulun derecesi, bunlara olan sabrı nisbetinde anlaşılır.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Dünya hususunda kendisinden aşağıdakilere, ahiret hususunda ise kendisinden üstün olanlara bakanlar şakir (şükredici) ve sabir (sabredici) diye yazılır.”

Takva sahibi zatlar bildirdiler ki: Sabır ikiye ayrılır. Biri, günah işlememek için sabretmektir. İkincisi; dertlerin, belaların acılarına sabretmek, bağırıp çağırmamaktır. İslam bilgilerini öğrenirken zahmet çekmeye ve ibadetleri şartlarına uygun olarak yapmaya sabretmek de çok kıymetli olup böyle sabredenlere Cennet’te altı yüz derece verileceğini âlimler bildirmişlerdir.

Akıllı kimse, Allahü tealanın haram kıldığı şeyleri yapmama hususunda sabır göstermeyi zor görmez. Çünkü haramlarda bulunan lezzet, helal edilmiş olan mubahların da fazlasıyla mevcuttur. Buna rağmen bazı kimseler haramların görünüşlerine aldanarak, onlarda lezzet var sanmakta, haramlara ve şüphelilere dalarak hakiki lezzetten uzaklaşmaktadır.

İnsanın başına gelen sıkıntılara sabretmesi, imanının kemalini gösterir.

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teala buyurdu ki: ‘Ben bir kulumun bedenine veya malına veya çocuğuna bir musibet veririm ve o kul da buna sabrederse, kıyamet gününde onu hesaba çekmekten hayâ ederim.’”

Sabır izzet kapısı, sabırsızlık illet kapısıdır.

Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Sana bir musibet geldiği zaman sabretsen de sabretmesen de Allahü tealanın takdiri yerine gelir. Eğer sabredersen, Allahü tealanın takdiri yerine gelir ve sen sevap kazanırsın. Şayet sabretmezsen, Allahü tealanın takdiri yine yerine gelir. Fakat sen hem kendini üzmüş, hem de sevaptan mahrum kalmış olursun. O hâlde sen her zaman sabret ki her durumda kârlı çıkasın.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:“İstemediğiniz durumlara sabretmedikçe, istediklerinize ulaşamazsınız. Arzu ettiğiniz şeyleri terk etmedikçe, umduklarınıza erişemezsiniz.”“Amellerin en üstünü, nefsin istemediği şeylerdir. Bu da Allahü tealanın haram kıldığı, yasak ettiği şeyleri yapmamak için sabır göstermektir.”“Sabrederek ferahlığı beklemek ibadettir.”

Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Sana gelen bir musibete sabırsızlık göstermen, gelen o musibetten daha ağırdır. Sabırsız kimse, dünyada kendisini helak eder. Ahirette ise ecrini kaybeder.”

İbn-i Semmak buyurdu ki: “İnsana bir musibet gelir, o da sızlanmaya, sabırsızlanmaya başlarsa, musibeti iki tane olur.”

Allahü tealaya itaat:Hazreti Ebu Bekr buyurdu ki: “Allahü tealanın hoşnut olduğu işleri yapmak suretiyle Allahü tealadan kork. Takvaya sarılmak suretiyle de O’na itaat eyle.”

Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Allahü tealanın beğendiği işleri yapmak, dünya ve ahiret kazançlarının toplamıdır.”

Kulun, Allahü tealaya olan taatini mükemmel bir şekilde yapabilmesi için dünya sevgisinden ve dünya ile alakalı bağlardan kurtulması lazımdır. İnsan dünyadan uzaklaştıkça, Allahü tealaya yaklaşır. Manevî kirlerden uzaklaşıp melekut âlemine yükselir.

Abdullah bin Mübarek buyurdu ki: “İmanın aslı, Resulullah Efendimizin getirmiş olduğu şeylerin hepsini tasdik etmektir. Bunları tasdik eden kimse, bunlarla amel eder. Yani Allahü tealaya itaat eder. Ebediyyen Cehennem’de yanmaktan kurtulur.”

Büyük âlimler, Allahü tealanın nimetlerine üç şeyle kavuşulacağını, bunların; çok şükretmek, taate yapışmak ve günahlardan sakınmak olduğunu bildirmişlerdir.

Bahilî buyurdu ki:“Allahü teala, üç şeyi, üç şey içinde gizlemiştir. Rızasını taatte, gazabını günahlarda, velileri de kulları arasında gizlemiştir. Bunun için hiçbir taati basit görme. Olur ki o taat, Allahü tealanın rızasına vesile olan taattir. Hiçbir günahı küçük görme. Olur ki küçük gördüğün o günah, Allahü tealanın gazabına sebep olabilir. Hiçbir kimseyi de hor görme ki o kimse de Allahü tealanın veli kullarından biri olabilir.”

Allahü teala dünyayı, ahiret saadetini kazanma yeri yapmıştır. Ahiret yolculuğunda, dünya binek gibi kullanılmalıdır. Bir hadis-i şerifte: “Dünya ne güzel binektir. Ona binin, o sizi ahirete ulaştırır.” buyuruldu.

Akıllı ve zeki olan herkes gayet açık olarak anlar ve bilir ki dünya, ahiret saadetini kazanmaya, ahireti mamur etmeye vesiledir. Burada ömrünü, asıl olan bu maksada uygun olarak değil de gelip geçeceği bir yolcunun konak yeri gibi olan dünyayı mamur etmek için harcayan kimse, elbette ki ahiretteki sonsuz saadetten mahrum olur.

Taat işlemekte esas olan şartlardan birisi odur ki taat hemen yapılmalı, özürsüz olarak geciktirilmemelidir.

Resulullah Efendimiz, Hazreti Ali’ye buyurdu ki: “Dünyadan nail olduğun (eline geçen) şeylerle sevinme, kaçırdığın şeyler için üzülme.”

Amel etmediği hâlde ahirette saadete ve mükâfata kavuşmak isteyenlerden, uzun emel sebebiyle tövbeyi geciktirenlerden olma.”Kul, uzun emel sahibi olduğu müddetçe kötü ameller yapar.

Taatin şartlarından birisi, riyayı terk etmektir. Hazreti Ali; “Hiçbir hayırlı ameli riya ile yapma.” buyurdu.

Hazreti Ali yine buyurdu ki: “Allahü tealayı tanıyan, O'na itaat eder. Şeytanı tanıyan ona asi olur. Hakkı, doğru yolu tanıyan, O'na tâbi olur. Dünyayı tanıyan, onu terk eder. Yani haramları, mekruhları ve şüpheli şeyleri terk eder. Dünyaya kıymet vermez ve ona düşkün olmaz. Ahireti tanıyan da onu kazanmanın yollarını arar.”

Bu hasletler pek kıymetli ise de bunları kendinde toplayan pek azdır.

Lokman Hakim oğluna nasihatinde buyurdu ki: “Ey oğul! Allahü tealanın razı olduğu şeylerden bahsedenlerle birlikte bulun. Eğer sen onlardan daha bilgili isen, ilminle onlara faydalı olursun. Onlar senden daha bilgili ise sen onların bilgilerinden istifade edersin. Böyle olunca eğer Allahü tealanın rahmetinden ve ihsanından onlara bir şey gelirse, onlarla birlikte o rahmet ve ihsana sen de kavuşmuş olursun. Allahü tealanın hoşnut ve razı olduğu şeylerden bahsetmeyen kimselerle beraber olma. Böyle kimselerle beraber olman hâlinde, eğer sen âlim isen, onlar bu ilminden istifade edemeyecekleri için ilimle onlara faydalı olamazsın. Şayet ilim sahibi değilsen, seni büsbütün cahil yaparlar. Bu hâllerinden dolayı, onlara Allahü tealanın laneti ve gazabı gelecek olursa, sen de onlarla birlikte helak olursun.”

İtaat sahibi kimsenin vasıflarından birisi de odur ki Allahü tealanın kazasına boyun eğer. Böyle bir kimse, kendisine gelen ve kendisinden ayrılan bir şeyde nefsine pay ayırmaz. Meydana gelen her şeyin, Allahü tealanın dilemesi ve takdiri ile olduğunu bildiği için gönlü rahattır.

Günahlardan sakınmak:Günahlar, Allahü tealanın nimetlerinin gidip azabının gelmesine sebep olur. Zarar ve pişmanlık getirir, dünyada insanı utandırır. Ahirette azaba düşmeye sebep olur.

Günah işleyenler daima korku ve gönül rahatsızlığı içindedirler. Emniyet ve rahat içinde olamazlar. Kötülük işleyen kimse daima zelildir, aziz olamaz. Daima kötülenir, sevilmez. Her zaman kötü bir kimse olarak tanınmaktan kurtulamaz.

Fudayl bin Iyad; “Allahü tealayı tanıdıktan sonra O'na isyanda bulunan kimseye çok hayret ediyorum.” buyurmuştur.

İlim ve fazileti:İlim, pek yüksek bir kazançtır. Âlim, Allahü tealanın isimlerinden bir isim; ilim ise sıfatlarından bir sıfattır. Fakat Allahü tealanın ilmi, insanların ilmi gibi değildir. Aralarında sadece isim benzerliği vardır. Çünkü insanların ilmi çalışmakla, başkasından öğrenmekle, düşünce ve tecrübe ile olmaktadır. Allahü teala ise böyle şeylerden münezzehtir. O'nun ilmi ezelîdir. Yedi kat yerde ve yedi kat gökte ne varsa hepsini bilir. Hiçbir şey O'nun ilminin dışında değildir.

Peygamberlerin ilmi de çalışmakla, başkasından öğrenmekle elde edilmiş değildir. Onların bilgileri, Allahü teala tarafından kendilerine bildirilmiş olup diğer bütün insanların ilimlerinden farklıdır.

İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır. Bunda gevşek davrananların hiçbir mazereti kabul edilmeyecektir. Bir Müslümanın, kendisine lazım olan din ve dünya bilgilerini en doğru bir şekilde öğrenip bunları tatbik etmesi elbette lazımdır. İlim öğrenmek nasıl ki mutlaka mühim ise o ilmin doğrusunu öğrenmek de o derece mühimdir. Bir Müslümanın Müslümanlığı, bunları bilip yapmakla tamam olur.

Peygamber Efendimiz; “İlim talep etmek, her Müslümana farzdır.” buyurdu.

Başka bir hadis-i şerifte de buyurdu ki: “Din bilgisi öğrenmek, her Müslümana farzdır. Öyleyse onu öğreniniz ve öğretiniz. Cahiller olarak ölmeyiniz.”

Her Müslümanın, kendisine lazım olan ilimleri öğrenmesi lazım olduğu gibi, âlimin de ilmiyle herkese faydalı olmak için gayret etmesi lazımdır. Kendisinden ilim talep edeni menetmesi uygun değildir.

İlim, amelden öncedir. Bir şey bilinir, bundan sonra bu bilgiye uygun amel yapılır. Bunun için ilim amelden önce gelmektedir. Fakat iman böyle değildir. İman, ilimden de öncedir. Peygamberler, insanları önce iman etmeye, bunu kabul edenleri de ilim öğrenip amel etmeye davet etmişlerdir.

İlmin kâmil olması için bazı şartlar vardır. Niyeti, başka niyetlerin karışmasından kurtarıp ihlasa kavuşturmalı, batını manevî kirlerden temizlemeli, ilme Allahü tealanın rızası için yönelmeli, ilim öğrenmek sevabını Allahü tealadan beklemeli, gösterişten, övünmekten uzak durmalıdır.

Allahü teala için olan, ebedî saadete kavuşturan ilimleri öğrenirken; takva sahibi, ilmiyle âmil olan hakiki İslam âlimlerini seçmeli, bunlar bulunamazsa, bunların kitaplarını okuyarak aynı şekilde istifade etmeye çalışmalıdır. İlim için bütün gücü ve gayreti ile çalışmalı, tevazu sahibi olmalıdır. İlim sebebiyle öne geçmek, herkesten alaka görmek ve gösteriş yapmak niyetinden vazgeçmelidir.

İlim öğrendiği âlimin huzurunda sükut edip edep ile dinlemeli, sual sorarken güzel sormalı, hocasına itirazı ve onunla mücadeleyi terk etmelidir. Öğrendiği ilim ile amel etmeli, gevşeklik göstermemelidir.

Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü teala, bildiği ile amel edene, bilmediklerini öğrenmeyi ihsan eder.”

Hazreti Ali buyurdu ki: “Din âlimleri sayı bakımından en az, fakat kadr ve kıymet bakımından en üstün kimselerdir.”

Resulullah Efendimizin hadis-i şeriflerinden bazıları:

“Allahü teala bir kulunu sevdiği zaman, yalvarışını işitmek için ona bela ve musibet verir.”

“Nefisler, kendilerine iyilik edene sevgi ve kötülük edene de buğz etme tabiatı üzere yaratılmıştır.”

“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.”

“Müminin firasetinden korkun. Çünkü o, Allahü tealanın nuru ile bakar.”

“İstişare eden pişman olmaz.”

“İstediğin gibi yaşa. Ama mutlaka öleceksin. İstediğini yap. Ama mutlaka karşılığını göreceksin.”

“Allahü teala, tevazu eden kimseyi yükseltir, kibirli kimseyi de alçaltır.”

“Âlimler ve hikmet sahipleri ile oturup kalk. Kötülük ve günah işleyen kimselerden uzak kal.”

“Yalnız olmak, kötü kimse ile oturmaktan daha iyidir.”

“Kul kardeşine yardım ettiği müddetçe, Allahü teala o kuluna yardım eder.”

“Mücahid, Allahü tealaya itaat hususunda nefsi ile mücadele edendir.”

“Ey insanlar! En doğru söz, Allahü tealanın kelamıdır. En güvenilir tutunulacak şey, takvadır. En hayırlı yol, Muhammed'in (Aleyhisselam) yoludur. En şerefli söz, Allahü tealayı anmaktır. İşlerin en hayırlısı azimetlerdir. İşlerin en kötüsü, dinde sonradan meydana çıkarılan ve dinden olmayan bidatlerdir. En güzel yol, Peygamberlerin yoludur. En güzel ölüm, şehitlerin ölümüdür. En kötü dalalet, hidayete kavuştuktan sonraki dalalettir. En hayırlı amel, faydalı olandır. En kötü körlük, kalb körlüğüdür. Veren el, alan elden hayırlıdır. Az ve yeterli olan şey, çok fakat Allahü tealayı unutturan şeyden hayırlıdır. En kötü pişmanlık, kıyamet günündeki pişmanlıktır. Hikmetin başı, Allahü tealadan korkmaktır. En hayırlı zenginlik, gönül zenginliğidir. Kalbe ilka olunan (konulan) şeylerin en hayırlısı yakîn'dir. İçki büyük günahtır. En kötü kazanç ribadır (faizdir). En kötü yiyecek, yetimin malını yemektir. İşlerin özü, neticeleridir. En kötü rivayet, yalanı rivayet etmektir. Gelecek olan (olacağı muhakkak olan) her şey yakın sayılır. Müminin sövmesi fısktır. Mümin kardeşinin etini yemek (onu gıybet etmek), Allahü tealaya karşı gelmektir. Kim birisini bağışlarsa Allahü teala da onu bağışlar. Kim kızgınlığını yenerse Allahü teala onu mükâfatlandırır. Allahü teala, kendisine asi olana azap eder. Ben Arabın en fasihiyim (sözü açık ve düzgün olup hatadan uzak olan kimsesiyim). Bana cevami'u'l-kelim (az bir söz ile çok şeyler anlatmak hususiyeti) verildi.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları