BAKÎ

Mahmud Abdülbakî Osmanlılar zamanında yetişen âlim ve şairlerden.
A- A+

Osmanlılar zamanında yetişen âlim ve şairlerden. Asıl adı Mahmud Abdülbakî'dir. Zamanının şair ve edipleri arasında “Sultanü'şşuara” diye de meşhur olmuştur. Babası Mehmed Efendi, Fatih Camii müezzini idi. 933 (m. 1526) senesinde İstanbul'da doğdu. 1008 (m. 1600) senesinde İstanbul'da vefat etti. Edirnekapı dışında Eyüp'e giden yol üzerindeki kabristana defnedildi.

Bakî, önceleri saraç çıraklığı yapmış, fakat gelip geçerken gördüğü medrese talebesi ve havası onu ilim yoluna çekmiştir. Onun saraç değil sirac çıraklığı yani kandil yakanların çırağı olduğu iddia edilirse de böyle bir mesleğin varlığı söz konusu değildir. Şayet böyle bir meslek olsaydı, medrese talebesi ile iç içe yaşıyor denebilirdi. Hâlbuki Bakî, yolunun üstünde her gün bunlara rastlamış, devrinde ilmin ne derece rağbet gördüğünün farkına varmış, nihayet bitmez tükenmez bir okuma aşkı ile kendisini medresede bulmuştur.

Hocaları arasında Ahaveyn adı ile meşhur Karamanîzade Mehmed ve Ahmed Efendiler vardı. Nev'î, Üsküplü Valihî, Edirneli Mecdî, Hoca Sa'deddin, Karamanlı Muhyiddin gibi ileride şair ve âlim olarak şöhret kazanacak zatlar ile ders şerikliği yaptı. Medrese dersleri yanında, zamanın geleneğine uygun olarak şiir ile de meşgul oldu. Şair Zatî'nin şiirlerine nazireler yazar, bunun şairlerin toplandığı bir edebiyat meclisi olan dükkânına devam ederdi. Zatî bir gün Bakî'nin bir beytini tazmin edip divanına koydu. Buna hayret edenlere de; “Bakî gibi bir şairin şiirini almak ayıp değildir.” cevabını verdi. Bilahare hocası Karamanîzade Mehmed Efendi'ye yazdığı sümbül redifli kaside ile iyice meşhur oldu.

Ahaveyn adıyla meşhur iki kardeşten ders okuduktan sonra 960 (m. 1552)'de Süleymaniyye müderrisi Kadızade Şemseddin Ahmed Efendi'nin Süleymaniye'deki toplantılarına katılarak akranları arasında ön sırayı almıştır. Bakî, Süleymaniye medreselerinin yapımında nezaretçi bulunduğu bu zamanlarda Nahcıvan seferinden dönen Padişah Kanunî Sultan Süleyman'a sunduğu bir kaside ile dikkat çekmiş, hâlini arz ederek 962 (m. 1555) yılında Sultan'ın takdir ve iltifatlarına mazhar olmuştur.

Bakî'nin kabri.

Kadızade'nin bir sene sonra 963 (m. 1556) Haleb kadısı olması üzerine, beraberinde gitmiş, burada kadı naibliği yapmıştır. Bu arada hocasının raiyyesi; Haleb beylerbeyi Kubad Paşa'ya da hilal redifli kasidelerini sunmuştur. Şah Abbas'ın kütüphanecisi ve Mecma'u'l-Havas tezkiresi müellifi Kitabdar Sadıkî Haleb'e uğradığı zaman Bakî ile tanışıp görüşmüştür.

Dört senelik bir ayrılıktan sonra İstanbul'a dönerken büyük âlim Ebüssü'ud Efendi'nin en büyük oğlu Mehmed Çelebi ile Konya'da karşılaşmıştır. Şam kadılığı vazifesine giden Mehmed Çelebi'ye Nuniyye kasidesi takdim etti. Mehmed Efendi'nin babasına gönderdiği tavsiye mektubunu fırsat bilerek Ebüssu'ud Efendi'ye Lamiyye kasidesini arz etti. Ayrıca Filibeli Mahmud Efendi'ye iki kaside yazarak buna müntesip Sadrazam Damad Rüstem Paşa'ya yakın olma yollarını aramıştır.

969 senesi Safer ayında (m. 1561) Molla Merhum'a danişmend, 971 senesi Ramazan ayında da (m. 1563) yirmi beş akçe ile müderris olmuştur. Fakat Rumeli kazaskeri Hamid Efendi bu tayini usule uygun bulmayıp uhdesine medrese vermekte tereddüt etti ise de padişahın kat’î direktifi ile aynı yılın Şevval ayı ortalarında Silivri'de bulunan Pirî Paşa Medresesi müderrisliğine tayin olundu.

Rüstem Paşa'dan sonra sadrazamlığa getirilen Semiz Ali Paşa'ya da kasideler sunan Bakî oldukça takdir gördü. Semiz Ali Paşa ve Mirahor Ferhad Ağa vasıtasıyla Padişah'a yaklaşarak kasideler sunmaya başladı. Neticede sultanın gönderdiği gazellere söylediği nazireler sayesinde şöhreti gittikçe arttı ve meslek hayatındaki yükselişleri devam etti. Hatta 972 (m. 1564) yılında maaşı iki katına çıkarılarak İstanbul Murad Paşa Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Burada iken padişahın kendisine gönderdiği şiirlere nazireler yazdı. Padişah ile arasındaki bu yakınlık ona ikbal yolunu açtı. Divan'ını padişaha takdim etti. Bu arada babası hac yolunda vefat etti.

O esnada 974 (m. 1566) senesinde Kanunî Sultan Süleyman'ın vefatı Bakî için bir dönüm noktası oldu. Her zaman büyük destek ve himayesini gördüğü hükümdarın vefatından duyduğu teessürü bildiren meşhur mersiyesini yazdı. Bu mersiyede yeni sultana da yer verdi. Ayrıca yeni padişah için bir de cülusiye yazdı. Buna rağmen caize almak şöyle dursun, vazifesinden azledildi.

Sultan İkinci Selim, asrın bu büyük şairini üç sene sonra 1569 (H. 977)'de yeniden Murad Paşa Medresesi müderrisliğine, iki sene sonra da Temmuz ayında Eyyub Sultan müderrisliğine tayin etti. Münşeatü's-Selatin müellifi Feridun Bey vasıtasıyla Sadrazam Damad Sokullu Mehmed Paşa ile tanıştı. Padişah meclislerinde de görülür oldu ve 983 (m. 1574-75) yılında Süleymaniye Medresesi'ne terfi etti. Padişahın birkaç gazeline tahmis, bazılarına ise nazire yazdı. Ayrıca padişaha üç kaside takdim etti. Bu vesileyle Sah n müderrisi oldu.

Aynı senenin Şaban ayında, Sultan Üçüncü Murad Han'ın tahta geçmesi üzerine bir cülusiye takdim etti. Süleymaniyye müderrisliği payesi verildi. Buna rağmen, çekemeyenleri tarafından iftiraya uğradı.“Cihanın nimetinden kendü ab u danemüz yiğdür,İlün kaşanesinden guşe-i viranemüz yiğdür.”beyti ile başlayan bir gazeldeki“Gına sadrındaki mağrur u na-asude serverden,Fena bezminde hab-alud olan mestanemiz yiğdür.”beyti ile padişahın ihsanlarını küçümsediği öne sürüldü. Neticede işinden olduğu gibi, İstanbul'dan da uzaklaştırıldı. Ancak sevenleri, bu şiirin Namî mahlaslı bir şaire ait olduğunu, hasımlarının bunu Bakî'ye mal ettiklerini ispatta gecikmediler. [Mamafih bu gazel Bakî divanının eldeki muhtelif nüshalarında mevcuttur. Şairi kurtarmak için Namî'ye mal edilmiş olması muhtemeldir.]

Aynı zamanda şairlerin sultanı olan Bakî Efendi'nin Edirnekapı dışında Eyüp'e giden yol üzerindeki kabristandaki kabrinin kitabesi.

Şairlerin Sultanı Bakî'nin Divan'ının yazma nüshasının ilk iki sayfası. Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 415/1'de kayıtlıdır.

Hadise yatışınca Bakî Efendi 984 (m. 1576) senesinde Edirne'deki Sultan Selim-i Kadim Medresesi müderrisliğine getirildi. 987 senesinde (m. 1579) Mekke-i Mükerreme kadısı olan Bakî, bir sene sonra Medine-i Münevvere kadısı oldu ise de 989 (m. 1582) senesinde vazife müddeti dolup İstanbul'a döndü. Mekke-i Mükerreme'de tercüme ettiği El-İ'lam fî ahvali Beledillahi'l-Haram adlı eserini padişaha takdim ederek tekrar teveccühünü kazanmaya başladı.

992 (m. 1584) senesinde İstanbul kadısı oldu. Ertesi sene vazife müddeti doldu ise de 994 (m. 1586) senesinde aynı vazifeye ikinci defa getirildi. Aynı sene Anadolu kazaskerliğine tayin olundu. İki sene sonra ayrılarak köşesine çekildi ise de 999 (m. 1590)'da yine aynı vazifeye getirildi. 1000 (m. 1591) yılında Rumeli kazaskeri oldu. Aslında şeyhülislam olmak ümidi vardı. Ancak üç ay sonra azledildi.

Sultan Üçüncü Mehmed'in 1003 (m. 1595) yılında tahta geçmesi ile yazdığı cülusiye üzerine tekrar Rumeli kazaskeri oldu. Tayininden birkaç ay sonra kazaskerlikten de uzaklaştırıldı. 1006 (m. 1598) senesinde Sadrazam Hadım Hasan Paşa'nın tavassutu ile üçüncü defa Rumeli kazaskerliğine getirildi. Böylece çok arzu ettiği şeyhülislamlığa yaklaşmış oluyordu. Nitekim tam bu sırada Şeyhülislam Bostanzade Mehmed Efendi vefat etti. Ancak önce Hoca Sa'deddin, onun ölümü ile de Sun'ullah Efendi'nin bu makama gelişleri Bakî'yi bu ümidden de mahrum kıldı. Sadrazamın idamı üzerine Bakî de istifa etti.

Birkaç ay sonra Rumeli kazaskerliğinden ayrılarak köşesine çekilen şair, nihayet 23 Ramazan 1008 (m. 1600) Cuma günü vefat etti. Cenaze namazı Sultan Fatih Camii'nde kılındı. Namazını Şeyhülislam Sun'ullah Efendi kıldırdı. Çok kalabalık bir cemaat cenazesinde hazır bulundu. Kabri Edirnekapı haricindeki kabristandadır.

Bakî Efendi'nin ilmiye sınıfına intisap ederek müderrislik ve kadılık yapan iki oğlu vardı. Bunlardan Mehmed Efendi Şeyhî mahlasıyla şiirler yazardı. 1039 (m. 1630) senesinde vefat etti. Abdurrahman Efendi ise 1045 (m. 1636) senesinde vefat etti. Bunun da Faizî mahlasıyla şiir yazan bir oğlu vardı.

Bakî Efendi Fatih Nişancası'nda bir mescit yaptırmıştır. Burada aynı zamanda kendi ismini taşıyan bir de mahalle vardır.

Edebî yönü ele alınınca onun yetişmesinde en büyük rolü Balıkesirli Zatî oynamıştır. Aslında medrese hayatı içinde yetişen Bakî'nin bu sahadaki istidadı pek fazladır. Akranları arasında seçilmeye başlayan genç şair daha on dokuz yaşında şöhret kazanmaya başlamış, başta Hoca Sa'deddin Efendi olmak üzere, asrın şairlerinden Nev'î, Valihî gibi sayıları onun üzerinde olan geniş bir arkadaş çevresi edinmiştir. Bakî'nin bu devrede en çok gelip gittiği yer sahhaf ve şair Zatî'nin küçük bir edebiyat mahfili olan dükkânıdır. Kendisinin; “Üstad-ı şairan-ı Rum.” diye bahsettiği Zatî, Bakî'ye iltifatlarda bulunup şiirlerini tashih etmiştir. Bu edebiyat mahfilinin ortaya çıkardığı samimi bir havada, tabiatı icabı gittikçe açılan Bakî, sonunda ustası Zatî tarafından takdir edilmiş ve matla’ları gazel hâline getirilmiştir.

Ayrıca Bakî, devrinin meselelerini fırsat bilerek yazdığı şiirlerle dikkat çeken bir şairdir. O, bu yönü ile devlet büyüklerine yaklaşmasını da bilmiştir. Tatlı dilli, güler yüzlü ve hoş sohbet idi. Açık kalbli, temiz yürekli, nazik ve kibar mizaçlı olduğu için nükteli tarizlerinde zarafet haddini aşmazdı. Herkese iyi muamele eder, istemeyerek kalbini kırdığı kimselerin gönlünü almaya çalışırdı. Hayırsever bir zat idi. Bu sebeple çevresinde çok sevilirdi.

Ancak âlim ve şair sıfatıyla kazandığı itibar geniş bir hasetçi kitlesi meydana getirdi. Kendisini sevmeyen ve çekemeyenler çoğaldı. O da sözünü esirgemediği şiirleri ile bunları tahrik ederdi. Genç yaşta büyük itibar kazanarak yüksek makamlara gelmişti. Bazı küçük devreler sayılmazsa her padişahın lütfunu kazandı. El üzerinde tutuldu. Zamanın en büyük şairi sayıldı. Güzel yaşamayı severdi.

Kanunî Sultan Süleyman, Sultan İkinci Selim, Sultan Üçüncü Murad ve Sultan Üçüncü Mehmed zamanlarında yaşamış olan Mahmud Abdülbakî Efendi, aklî ve naklî ilimlerde derin âlim idi. Hayatı boyunca ilmiye sınıfının en üst basamağı olan şeyhülislamlığa gelmek istedi. Dinî ilimlerdeki üstünlüğü şeyhülislam olabilecek derecede idi. Ancak sırası gelmediği için bu vazifeye tayin olunamadı. Belki şairliği, belki de şaşaalı yaşantısı buna mani olmuş olabilir.

Bakî'nin hayatındaki adım adım yükseliş, şeyhülislamlık mevkiine ulaşamasa bile, şiirde padişahlığa ulaşmasına sebep olmuş, Kanunî'ye arkadaşlık etmiş ve birlikte şiir musahabelerinde bulunmuşlardır. Kısaca bu devrin tanınan iki padişahı vardır. Biri Sultan Süleyman, diğeri ise şiirin sultanı olan Bakî'dir. Ona Türk tarihinin en yüksek devrinde Sultanü'ş-Şuara denilmesi boşuna değildir.

Çocukluğunda çok fakir olması sebebiyle, şiirinde hayatın içinden getirdiği hususlar vardır. Hatta şiiri bu yönden ele alınınca bazı sözleri atasözü hükmündedir. Halk tabirleri ve deyimlere yer vermesinin yanında, kullandığı kelime kadrosu bakımından yer yer halk şairlerine yaklaştığı görülür. Şiirdeki bu kuvvetliliği, yaşadığı ve içinden geldiği hayattan getirmiştir.

Şiir diline renklilik ve akıcılık getiren Bakî, İran Edebiyatı tesirinin de ortadan kalkmasına sebep olduğu gibi, bulunduğu asra şiirde milliliği getirmiştir. Yaratılıştan kibar ve zarif oluşu, nükteleri ile şiirini atbaşı götürmesine yol açmıştır. Şiirinin yanında, dillerde dolaşan nükteleri de bazı şiir mecmuaları ve kitaplarda yer almıştır.

Bakî, sanatta Osmanlı Türkçesi Edebiyatı'nın en büyük şairi olma durumunu daima muhafaza etmiş, şöhreti Osmanlı cihan devletinin bütün hudutlarına yayılmıştır. Ayrıca şiirinin helva gibi gıda olduğunu ve elden ele dolaştığını zikreden kaynaklar mevcuttur.

“Çü güftar-ı Bakî-i şirin-eda, Edip höb halvayı ahir gıda.

Geze elleri cam-ı saki gibi, Düşe dillere şi'r-i Bakî gibi.”

beytleri bunun açık delilidir. Araştırıldığı takdirde bu kabil mısra' ve beytlerin, devrin diğer müelliflerinden daha fazla görülmesi mümkündür. Bakî'yi bu duruma getiren, dili ustaca kullanmasıdır. Ses ve manayı şiirinde birleştiren şair, ahenkli ve temiz bir üslup ortaya koymuştur. Onun şiiri; ölçülü ve bilgi hudutları içinde kullanılan bir dilin mahsulü idi. Şiirinde kullandığı kelime, tabirlerin menşei halkın lisanı, ev ve aile Türkçesi idi. Kısaca Bakî, muhteva ve şekil itibariyle Türkçe'nin cümle yapısına değer vermiş ve milli nazım cümlesini korumasını bilmiştir.

Bakî san'atın gözü ile eşyaya bakar. Bazan resme ulaşan şiirleri vardır. Bu, bir asır sonra Nedim'e de tesir eder. Onun gazelleri bitmemiş hissini verir. Bakî'de güzellik ve mükemmellik esastır. Kullandığı her kelime, şairi güzeli yakalamaya götürür.

Gazellerinin muhtevası genişlik gösterir. Her ne kadar neşe, zevk ve yaşama yönünde şiirler yazmışsa da onun şiirlerinde dinî taraf da ağır basar. Sabır, Bakî'de üzerinde durulması gereken bir unsur olup bu sayede şikayetten uzaktır. Bazı gazelleri kendinden bahseder, hele bana redifli gazeli tamamen şahsını verir ve; “İşte Bakî budur.” hükmüne götürür.

Bakî'nin Arapça'dan tercüme edip Meâlimü'l-Yakin fî Sireti Seyyidi'l Mürselin adını verdiği eserin matbu nüshasının ilk sayfası. Eser El Mevahibü'l ledünniyye kitabının tercümesi olup, kitaptaki Şafiî mezhebine ait hükümler Hanefî mezhebine adapte edilmiştir.

Tabii ki bütün bunlarda kalemin ve sözün gidişini de hesaba katmak gerekir. Cana redifli gazeli, kendisini tamamlayan şiirleri arasında zikredilebilir.

Bakî'ye göre şair, âlem bağının bülbülüdür. Bülbül ise gül bahçesinde bulunur. Aşıkın gerçek tarifini de yapmaktan çekinmez.

“Vaktine malik olan dervişdir sultan-ı vakt,İzz ü cah-ı saltanat değmez cihan gavgasına.”

derken, Kanunî Sultan Süleyman Han gibi, tasavvuf neşesi içinde her şeyden geçtiği görülür. Zaten bu gazelin tamamı, tasavvufta yer alan sufi ibnü'l-vakt umdesine sıkı sıkıya bağlıdır.

“Hakikat sırrına vâkıf değilsin,Alâkan var ise aşk-ı mecaza.”

derken de gerçek tasavvufa gider ve ilahî taraf ağır basar. Şair ayrıca cehaletten ve cahillerden şikayet etmektedir. Bir bakıma zamanları devirleri bunlar karartmaktadır.

“Devr-i zamane cünbüşü nadanlık özredir,Nadan komaz ki merdüm-i dana huzur ede.”

beyti ile şair, Asr-ı saadet hariç, bütün zamanların hastalığına teşhis koymuştur.

Bakî'nin şiiri bir bakıma ilahî aşka açılan mecazî bir penceredir. O, güzelliklerle oynayan bir şairdir. Eski edebiyatın mazmunları gerçek manada onun şiirinde seslenirler. Bakî bazı gazellerinde, kasideleri bir tarafa, devrinin padişahlarına ve devlet adamlarına da yer vermiştir. Devrin âdetleri, divanında yer yer göze çarpar. Gönül redifli gazelinde az çok şiirinin sırrını açıklar.

“Ümmid-i vasl-ı yardan el çekme Bakiya,Şayed ki destgir ola bir merhaba-yıla.”

Fezailü'l-Mekke kitabının yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi HAP Kısmı No:206'da kayıtlıdır.

beytinde ümitsizliğe düşmemeyi,

“Hak-ı rah olduğum görüp ayağın, Yerlere basmaz oldu canane.”

derken de sevgilinin eziyetlerine ne derece katlanacağını haber vermektedir.

“Vefa ummaz cefadan yüz çevirmez Bakî aşıkdur, Niyaz itmek ana cana yaraşır sana istiğna.”

beyti ile de bütün bir eski edebiyatımızda âşıkın sevgili karşısındaki durum ve derecesini anlatır ve kendisini öne sürer. Şair zaten bu gazelinde tamamen, sorular içinde sevgiliyi anlatmaya çalışmıştır.

Şiirinin muhtevası, görüldüğü gibi duygu ve düşüncenin, hatta inancın yanında bilgi ve sanat unsurları ile yüklüdür. Her mısra ve beytte bunun tezahürü ayrı ayrıdır. Onun için Bakî'nin şiiri bitmemiş hissini verir. Fakat şair, işlenmesi gereken unsurları büyük bir titizlik, san'at endişesi ve zeka gücü ile yerine koymuş, böylece asırlar ötesine ses bırakmıştır. Tabutu başında bulunanları ağlatan beytinden sonra;

“Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş.”

derken, kendisinden hâlâ ses gelmektedir. Onun, bunlara ilave olarak diğer şairlerimizde görüldüğü gibi, atasözü mahiyetindeki beytleri ve mısraları zikre değerdir.

“Ferman-ı aşka can ile var inkıyadımız,Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımız.”

şeklinde başlayan gazeli, tevekküle çeken ve tevekkül içinde olan şairin gerçek hâlini verir.

Şiirleri içinde asıl Bakî'yi yukarıdaki gazele de yaklaştıran meşhur Kanunî Sultan Süleyman mersiyesidir. Şair bu mersiye ile sadece Sultan Süleyman Han'ın vefatını değil, bundan sonraki Osmanlı Devleti'nin hâlini de terennüme çalışmıştır. Mersiye yedi bendden meydana gelmekte, ağır, vakarlı, heybetli bir hüzün ve ızdırabla hatıraları birleştirmektedir. Bendin ikinci bölümü her yönü ile büyük Sultan'ı ele almış, üçüncü bendde mahlukat böyle bir padişahın kaybı ile ağlamaya çağrılmıştır. Manzumenin en dikkat çekici ve güzel bendi altıncı kısmıdır. Şair burada büyük Sultan'ın savaş meydanlarındaki zaferlerini, cihat aşkını ve Türk-İslam dünyasına kazandırdığı üstünlükleri dile getirmektedir. Yedinci bend ise yeni hükümdara ayrılmıştır.

Hafız-ı Şirazî, Selman-ı Savecî, Emir Hüsrevi Dehlevî ve Kemal-i Zatî bir yana bırakılacak olursa, Ahmedî, Şeyhî ve Necatî, Ahmed Paşa ile Hayalî'nin Bakî'ye tesir ettiklerini belirtmek gerekir. Fakat Bakî'deki bu tesir zamanla aşılmış ve kendine has bir hâle gelmiştir. Bu bakımdan o, klasik şiirimizin doruğuna ulaşan şairdir. Ayrıca kendisini pek çok şair taklit etmiş ve şiirlerine nazireler yazmışlardır. Nev'î, Azerî Çelebi, Gelibolulu Ali gibi asrının pek çok şairi bunlar arasındadır. Daha sonraki asırlarda ise Şeyhülislam Yahya, Ataî, Riyazî, Nef'î, Nedim, Seyyid Vehbi, Hoca Neş'et gibi şairler onun büyük bir sanatkâr olduğunu kabul etmişler ve tesirinde kalmışlardır. Bilhassa Nedim, ona büyük bir gazel üstadı olarak şiirlerinde yer verir.

Eserleri:

Divan: Tertibinde, alışılmışın dışında dikkat çeken hususlar vardır. Diğer divanlar ve eserler olsun başta münacaat ve na'atlarla başladığı hâlde bu durum Bakî'de görülmemektedir. Yani Divan'ı doğrudan doğruya kasidelerle başlamıştır. Bunda ortaya koyduğu dinî eserleri göz önünde bulundurmak gerekir. Bilhassa iki şeyin tesiri olduğu düşünülebilir. Birincisi; Resulullah Kur'an-ı Kerim'de övülmüştür. Hal böyle olunca Bakî'ye söz düşmez. İkincisi ise zaten Meâlimü'l-Yakin adlı eseri baştan başa siyer kitabıdır. Bu iki husus herhâlde göz önüne alınmalıdır.

2- Fedailü'l-Cihad: Ahmed bin İbrahim'in yazdığı Meşariü'l-Eşvak ila Mesairi'l-Uşşak adlı eserin Türkçe tercümesidir. Müslümanları cihada teşvik eden bir eserdir. Müellif hattı nüshası Millet Kütüphanesi Ali Emiri Şer'iyye Kısmı No: 1286'da kayıtlıdır.

3- Hadis-i erba'in tercümesi: Eyyub müderrisliğinde bulunduğu sırada, Ebu Eyyub el-Ensarî'den rivayet edilen hadis-i şerifleri toplamış ve tercüme etmiştir.

4- Meâlimü'l-Yakin fî Sireti Seyyidi'l-Mürselin: İmam-ı Kastalanî'nin El-Mevahibü'l-Ledünniyye adlı meşhur eseri esas alınarak yazılan bu siyer kitabı, tercüme olmaktan ziyade telif bir eserdir. Bakî Efendi bu kitabı yazarken, yüzden fazla kitaba müracaat ederek, müellifin Şafiî mezhebine göre yazdığı bazı meseleleri, Hanefî mezhebine göre de yazmıştır. Böylece zarurî ve faydalı gördüğü bazı ilaveleri yapmıştır. Sokullu Mehmed Paşa'nın emir ve isteği üzerine yazılan bu eser, aynı zamanda Mahmud Abdülbakî Efendi'nin, dinî meselelere ve Hanefî fıkhına vukufunu göstermesi bakımından da önemlidir. Birkaç defa basılan bu eserin son baskısı 1326'da İstanbul'da yapılmıştır.

Behariyye adlı kasidesinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi HAP Kısmı No: 362/52'de kayıtlıdır.

5- Fezailü'l-Mekke: Kutbüddin Muhammed bin Ahmed Mekkî'nin El-İ'lam fî Ahvali'l-Beledillahi'l-Harem adlı eserinin tercümesidir. Sokullu Mehmed Paşa'nın emri ile yapılan bu tercüme, Abdülbakî Efendi'nin Mekke kadılığı esnasında tamamlanmıştır. Mekke tarihinden ve bilhassa Osmanlı padişahlarının oradaki tesislerinden bahseden bu eser, akıcı bir üslupla yazılmıştır. Güzel bir nüshası Köprülü Kütüphanesi No: 206'da kayıtlıdır.

Kaynaklarda nüktedan, hoş sohbet ve neş'eli bir şair olarak zikredilen Bakî, bu sayede pek çok dost kazanmış ve meclislerin aranılan şairi olmuştur. Bunun yanında, kendisini çekemeyenlerin de bulunduğu, hatta hicvedildiği de bir gerçektir. Babası için bazı kaynaklarda “Avaz-ı hoş seda” güzel sesli tabiri kullanılırsa da bir kısım yazarlar kötü sesli olması bakımından veya burnundan dolayı kendisine Kargazade diye isim takıldığını zikrederler. Hatta hicivlerinde buna yer verirler, fakat o bu hicivlere verdiği ölçülü cevaplarında, zerafet ve nükte tarafını bırakmaz.

“Kesdi ırkın Kargazadedur diyen düşmanlerün, Zağlanmış bir kılıçtır Bakîya şi'rin senün.”

beyti göz önüne alınınca, kendisiyle Kargazade diyerek alay edildiğini bizzat söylemekten çekinmez. Fakat samimi bir şair olan Bakî, aşağıdaki beytte görüldüğü gibi, hemen herkesi dost bilen şairdir.

“Kadrini seng-i musallada bilüp ey BakîDurup el bağlayalar karşuna yaran saf saf.”

derken, yârân kelimesi ile bunu açıkça ifade eder. Bu beytte kadrinin bilinmediğinden bahseden şair, dostlarının kendisini ancak musalla taşında anlayabileceklerini ve yokluğunu hissedeceklerini söylemiştir. Bu beyt, şairin ziyadesiyle gönül ehli olduğunu da göstermektedir. Şu hâlde bazı kimselerin iddia ettiği gibi, onda düşmanlık söz konusu değildir. Bu sözü ile tabutu başında bulunan herkesi ağlatması da kaynakların ısrarla zikrettikleri bir gerçektir.

Tek başına bile asrını doldurmaya muktedir olan Bakî, meşhur şair Fuzulî'nin ilimsiz şiir olamayacağı fikrini akranları ile birlikte gerçekleştiren büyük bir âlim ve sanatkârdır.

ŞAİR BAKİ'NİN GAZELLERİNDEN

“Ferman-ı aşka can ile var inkıyadımız, Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımız.

Baş eğmezüz edaniye dünya-ı dun içün, Allah'adur tevekkülümüz itimadımız.

Biz mütteka-yı zerkeş-i caha dayanmazız, Hakk'ın kemal-i lütfunadur istinadımız.

Zühd-ü salaha eylemeziz iltica hele, Tutdı egerçi âlem-i kevni fesadımız.

Meyden safa-yı batın-ı hummdur garaz heman, Erbab-ı zahir anlayamazlar muradımız.

Minnet Hüda'ya devlet-i dünya fena bulur, Bakî kalur sahife-i âlemde adımız.”

Manâsı: Aşkın fermanına (buyruğuna) candan baş eğmişiz, bu yüzden kazânın hükmüne (kadere) zerre kadar inadımız yoktur (Haktan gelene razıyız.)

Alçak kimselere alçak ve fanî dünya için baş eğmeyiz (dünyalık, makam, mevki için baş eğmez, minnet etmeyiz), bizim vekilimiz ve itimat edip güvendiğimiz tek varlık Allahü tealadır.

Biz mevkinin, makamın altın işlemeli koltuk deyneğine dayanmayız, bizim dayandığımız yer Allahü tealanın lütfunun en üst derecesidir.

Biz insanız, insan noksanlıklarla doludur, varlık âlemini fesadımız kaplamışken, züht ile dine bağlı bir şekilde görünüp insanları aldatmayız. Ne isek öyle görünürüz.

Şaraptan maksat küpün içinin temizliğidir, çünkü küp temiz olunca yani bedenin içi temizlenince gönül temizdir. Gönül gözü ile bakmayıp baş gözü ile bakan, görünüşe aldanan kimselerin bizim meramımızı anlaması zordur.

Ne derlerse desinler; dünya devleti, makamı, mevkisi, kısaca vücut varlığı son bulacaktır. Allahü tealaya şükürler olsun ki âlemin sayfasında Bakî'nin adı kalıcıdır.

“Var mı bir divane kim geşt-i gülistan istemez,Uzlet idüp Hakk'tan bir beyt-i viran istemez.Fakr gencin ihtiyar etti şu kim kani olur,Şem'ası şems olsa yakmaz tak-ı eyvan istemez.Dudunu serv eyleyip kanlu yaşın gülşen idüp,Eylemez serve nazar seyr-i gülistan istemez.Hoş gelür ana rebab avazesi gavgası yok,Padişah-ı aşk olan dergâh u divan istemez.Derd-i yâr ile kim başı hoştur Bakiya,Ölmeye canlar virür derdine derman istemez.”

Manası: Levmedilmiş (kötülenmiş), taşlanmış bir kimse (bir deli) gösterin ki gül bahçesinde gezip tozmak istemesin ve bir köşeye çekilerek Allahü tealadan yıkık bir ev istemesin. Çünkü hazine viranelerde bulunur ve yıkık gönüllerin duası kabuldür. Fakr hazinesini seçen her şeye rıza göstermiştir; onun fitili güneş olursa; yüksek binaların takı, kemeri neye yarar. Fakirlikle yetinen ahını göğe uzatan servi, gözlerinden akan kanlı yaşı gülşen ederek; serve bakmaz ve gül bahçesinde gezmeyi de istemez. Ona rebabın kavgası olmayan sesi güzel görünür; zaten aşkın padişahı için ne dergâh ne de divan gerekir. Ey Bakî! Şu aşığın başı sevgiliyi düşündüğünden dolayı, hep onunla meşgul olduğu için hoştur; bu sevgi yüzünden ölür de derdine ilaç istemez. Eğer ilaç edilirse o sevgi kalmayacaktır.

Vecize hükmündeki bazı beyt ve mısraları:

“Derunun pür maarif hem-nişinin merd-i arif kıl, Açılma ey yüzü gül şahs-ı nadana kitab-asa.”

“İçini (gönlünü) irfanla doldur, arkadaşın da arif kimse olsun; ey gül yüzlü sevgili (dost), cahil kimseye kitap gibi hemen açılıverme.”

“Zer-efşan ol kef-i ihsan ile seyreyle âlemde, Cihangerd-ü civanmerd-i cihan ol afitab-asa.”

“Güneş nasıl dünyaya bol bol cömertçe ışıklarını gönderir, dolaşarak hiçbirini ihmal etmeden bütün mahlukata faydalı oluyorsa; ey dost! Sen de âlemde ihsan elini açarak altınlar saç, faydalı ol.”

“Şeref vermez dür-ü gevher kemal olmaz zer ü ziver, Hüner kesb et hüner bahr-ı fazilet kan-ı irfandur.”

“İnci, mercan, kıymetli şeyler insana asalet ve şeref vermez, altınla ve süsle olgunluk, yücelik olmaz; iş, sanat ve hüner kazanıp herkese faydalı olmaktır. Çünkü hüner, faziletin denizi ve irfanın ocağıdır.”

“Gark eder âlemleri bir katre ab-ı mağfiret,Var kıyas et vüs'at-ı derya-yı rahmet neydügin.”

“Âlemleri bir damla mağfiret suyu basar, sen buna kıyasla Cenab-ı Hakk'ın rahmet denizinin genişliğini düşün.”

“Himmet-i merdan ile âsân olur her müşkil iş.”

“Allah adamlarının manevî yardımı ile bütün güçlükler kolaylaşır.”

“Söz güherdir, ne bilir kadrini nadan güherin.”

“Söz incidir, cahil onun kıymetini bilemez.”

“Bimar hâlini, yine bimar olandan sor.”

“Hastanın hâlini hasta bilir, eğer sormak istersen hastadan sor.”

“Gerdûn-ı duna akil isen kılma itimat.”

“Akıllıyım dersen, geçici dünyaya güvenme.”

“Dana-dil isen sırrını nadana duyurma.”

“Gönülle biliyorsan (arif isen) sırrını cahillere açma.”

“Akil etmez, abes yere hande.”

“Akıllı kişi, yok yere boşu boşuna gülmez.”

“Kerem gördükçe ey Bakî reca artar gedalardan.”

“Ey Bakî! Dilencilere ihsanda bulundukça onlardaki istek daha da artar.”

“İnsan-ı kâmil olmağa sa'y eyle âdem ol.” “Mükemmel insan olmak için çalış ve insan ol.”

“Çok olur yâr veli yâr-ı vefadar olmaz.” “Görünüşte pek çok dost vardır, fakat vefalısı bulunmaz.”

“İnayet Hazreti Hak'tan Kerem Feyyaz-ı mutlaktan.” “Lütuf ve ihsan ancak mutlak feyiz sahibi olan Allahü tealanın yüce zatından olur, başkaları vasıtadır, insanın bunu bilmesi gerekir.”

Mahmud Abdülbakî Efendi Mevahib-i Ledünniyye tercümesinde, Resulullah'ı sevmenin alametlerini anlatırken diyor ki:

“Resulullah Efendimizi seven kimse O'nun bildirdiği İslam dinine candan bağlı olur. Öyle bir derecede olmalı ki; neye hüküm ederse can ve gönülde onu güzelce kabul ve ona edeple itaat eder. Nitekim Allahü teala Nisa suresi 65. ayet-i kerimesinde mealen; “Hayır, Rabbin hakkı için aralarındaki ihtilafta, seni hakem yapıp sonrada senin verdiğin hükmü nefislerine ağır bulmayarak, tam teslimiyetle teslim ve razı olmadıkça iman etmiş olmazlar.” buyuruyor.

Gönlünde, Peygamber Efendimizin verdiği hükümden dolayı ağırlık, ızdırap ve darlık olan, yani O'nun hükmü kendi dileğine uymadığı takdirde hatırı incinen kimseden, Hak teala hazretleri imanı gidermiştir. Bu türlü kimseler Mümin olmazlar diye buyurulmuştur.

Sehl bin Abdullah Tüsterî buyurdu ki: “Bir kimse bütün hâllerinde Resulullah'ı kendisine örnek almayıp nefsine uysa o kimse o sünnete uymanın tadını duyamaz. Zira Resulullah Efendimiz; “Sizden biriniz, ben ona kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” buyurmuştur. Fahr-i kâinat Efendimiz kişiye kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça iman iddiasında bulunması caiz değildir.”

Peygamber Efendimizi sevenler; sözlerinde ve işlerinde O'nun dinine yardım ederler. O'nun ahlâkı ile ahlâklanırlar. Cömertlik, iyilik, yumuşak davranmak, tevazu, sabır ve ahlâkta O'na özenirler.

Musibetlere sabredip O'nun muhabbeti ile teselli bulurlar. Zira seven kimse sevginin lezzetiyle musibetin şiddetini unutur. O'nu seven kimse Peygamber Efendimizi çok zikreder. Zira seven kimse sevdiğini çok yad eder. Çünkü seven kimsenin üç alameti olur: 

1- Sözü sevdiğinin zikri olur, konuştukça onu yad eder. 

2- Sustuğu zaman onu düşünür. 

3- İşi gücü ona itaat etmek olur demişlerdir.

Nakledilir ki: Bir gün Rabia-i Adviyye'nin meclisinde abit (ibadet eden) ve zahitlerden (dünyadan yüz çeviren) birkaç kişi toplanıp dünyayı kötülemeye başladılar. Rabia susup dinliyordu. Onlar konuşmalarını bitirdikten sonra; “Kişi sevdiği şeyi çok zikreder.” buyurdu. Sevilenin zikri sevenlerin kalblerine yerleşir.

Peygamber Efendimizi sevmenin alametlerinden biri de O'nun ismi anıldığı zaman saygı, sevgi, alçak gönüllülük ve kendini küçük görmektir. Sahabe-i Kiram, Resulullah Efendimiz hatırlanıncaO'nun sevgi ve saygısıyla gönüllerini alçaltıp ağlarlardı. Tabiîn ve onlardan sonra gelen iyi hâlli kimseler de bu yolda gitmişlerdir.

Safvan bin Süleym, çok ibadet eden ve gece namazına devamlı kalkan kimselerdendi. Yanında Resulullah zikredildiğinde o kadar ağlardı ki o mecliste oturanlar kalkıp giderlerdi de ağlaması dinmezdi.

Peygamber Efendimizi sevmenin alametlerinden biri de O'nu görmeye, O'na kavuşmaya iştiyak duymaktır. Zira her seven sevdiği ile buluşmayı çok ister. Abde binti Halid bin Ma'dan; “Babam Halid her ne zaman yatağı üzerine gelse, Peygamber Efendimizi hatırlayıp; “Ya Rabbî! Benim ruhumu kabz etmekte acele eyle.” derdi. Ta ki uyku galebe edinceye kadar böyle söylerdi.” diye anlatır.

Bilal-i Habeşî vefat etmek üzere olduğu zaman, hanımı üzüntüsünden feryat ediyordu. O ise sevinerek; “Yarın dostlarla, Hazreti Muhammed Mustafa ve arkadaşlarıyla buluşuruz.” buyurdu.

Peygamber Efendimizi sevmenin alametlerinden birisi de O'nun getirdiği yüce Kur'an-ı sevmektir. Hazreti Osman buyurdu ki: “Eğer bizim kalbimiz temiz olsaydı, asla Kur'an-ı Kerim okumaktan doymazdı. Seven kimse sevdiğinin kelamından nasıl doyar ki O'nun en çok istediği odur.” Sevgili Peygamberimiz bir gün Abdullah bin Mes'ud'a; “Ya Abdullah! Kur'an oku da dinleyelim.” buyurdu. İbn-i Mes'ud; “Kur'an size indi onu ben mi okuyayım?” dedi. Peygamber Efendimiz; “Ben başkasından işitmeyi severim.” buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Mes'ud Nisa suresinin başından başlayarak okudu. “Her ümmetten biri şahit, seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman hâlleri nice olur.” mealindeki 41. ayete gelince Peygamber Efendimiz; “Yeter ya Abdullah.” buyurdu. İbni Mes'ud başını kaldırıp baktı ki Resulullah Efendimizin mübarek gözlerinden durmadan yaş akıyordu.

Bir kimse Kur'an-ı Kerim'i can kulağıyla dinlese, elbette ona tesir edip gözünden yaş gelir.

Peygamber Efendimizi sevmenin bir alameti de O'nun sünnetine muhabbet edip hadis-i şerifini dinlemekten zevk almaktır. Zira kişi sevdiğikimsenin sözünü işitmekten mutluluk duyar. O'nun güzel ismini anmak ve salavat-ı şerife getirmek O'nu sevmenin alametlerindendir.

Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

“Bir kimse sabaha ve akşama yetiştiği zamanda bana on kere salavat okusa; kıyamet günü şefaatime müstehak olur.”

“Bir şeyi unuttuğunuz zaman beni hatırlayın ve bana salat edin. Allah dilerse onu hatırlatır.”

“Cuma günü, sizin en üstün günlerinizdendir. Âdem Aleyhisselam o günde yaratıldı, o günde kabzolundu. Sur'un üflenmesi ve ansızın helak oluş o günde olur. O hâlde, o günde bana çok salat edin. Zira salatınız arz olunur.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları