Kelam âlimlerinin meşhurlarından. İsmi, Muhammed bin Tayyib bin Muhammed bin Ca'fer'dir. Künyesi, Ebu Bekr, lakabı Bakıllanî el-Eş'arî'dir. Kelam âlimleri arasında “Kadı” ünvanı ile meşhur olmuştur. İlim deki üstünlüğünden dolayı da “Lisanü'l-ümme Ümmetin sözcüsü” ve “Ehl-i Sünnet'in keskin kılıcı” lakapları verilmiştir. Bakıllanî lakabı, Bakıl kelimesinden baklava satan manasında kullanılmıştır. 338 (m. 950) senesinde Basra'da doğdu. Doğum tarihinde ihtilaf edilmiştir. 403 (m. 1013)'te Bağdat'ta vefat etti.
Bakıllanî, ilim tahsiline doğduğu yer olan Basra'da başladı. Zamanında Basra'da bulunan meşhur âlimlerden ilim öğrendi. Kelam ilmini, itikatta iki mezhep imamından biri olan Ebü'l Hasan Eş'arî hazretlerinin meşhur talebelerinden olan İbn-i Mücahid Taî'den öğrendi. Ayrıca Ebu İshak el-İsferanî'den, Ebu Bekr bin Fûrek, Ebü'l Hasan el-Bahilî gibi âlimlerden de ders aldı. Bakılla nî, Basra'daki tahsilinden sonra Bağdat'a gitti. Orada hadis âlimlerinin meşhurlarından hadis ilmini öğrendi. Hadis ilminde ders alıp, hadis-i şerif işittiği âlimler; Ebu Bekr bin Malik Kati'î, Ebu Muhammed bin Masî ve Ebu Ahmed Hüseyin bin Ali Nişaburî'dir.
Tahsilini tamamlayıp, kelam ilminde çok iyi yetiştikten sonra kıymetli eserler yazmaya ve Bağdat'ta Cami-i Mansur'da ders vermeye başladı. Bağdat'taki ders halkası, Irak şehirlerinden ve İslam dünyasının her tarafından gelen talebeleri ile çok genişledi. İlimdeki şöhreti yayılıp, hükümdar ve emirler tarafından da büyük itibar gördü. Ayrıca Rafızîlere, Mu'tezile ye, Cehmiye ye, Haricîlere karşı reddiyeler yazarak onların sapık fikirlerini çürütüp, Ehl-i Sünnet itikadının yayılmasına çok hizmet etti.
Geceleri çok ibadet eder ve ilmî meseleler yazar, sabahleyin talebelerine yazdıklarını okutup yeniden gözden geçirirdi. Sonra Basra'ya döndü. Basra Camii'nde ders vermeye başladı. Bölgede yaygın olan Şiî ve Batınî bozuk fırkalarındaki kimselerle yaptığı münazaralarda hep galip geldi. Ehl-i Sünnet itikadını yaydı.
Bakıllanî, Büveyhîler zamanında Şiraz'da Aduddüddevle'nin huzurunda yapılan münazaralarda Eshab-ı Kiram düşmanlarına ve Mu'tezile ye karşı Ehl-i Sünnet'i savunmak üzere çağrılmıştı. Bu münazarada muhaliflere karşı o kadar tesirli oldu ki, Mu'tezilî olan Aduddüddevle onu takdir etti ve oğlu Simnanüddevle'nin terbiyesini ona verdi. Aduddüddevle, onu Bizans'a elçi olarak gönderdi.
Bakıllanî elçilik vazifesinden sonra Bağdat'ta, Ukbera ve Sağr'da kadılık ve kadılkudatlık vazifesi yaptı. Büveyhî hükümdarı Adudüddevle'nin ölümünden sonra, Bağdat'ta Mansur Camii'nde ders vermeye başladı. Onun derslerine Irak şehirlerinden, Endülüs'ten, Horasan'dan ve İslam dünyasının her tarafından pek çok talebe geldi. Ondan Ehl-i Sünnet itikadını öğrenip, ilimde yetiştiler. Ebu Ca'fer es-Simnanî, Ali bin Muhammed el-Harbî, Ebu Abdullah el-Ezdî, Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Ebü'l Kasım es-Sayrafî, Ebu Zer el-Hirevî, Ebu Hatim el-Kazvinî yetiştirdiği yüzlerce talebeden bazılarıdır.
İslamî ilimlerin tamamen teşekkül ettiği, mezheplerin kökleştiği ve tasavvufun gelişmeye yüz tuttuğu zengin bir kültür ortamında yetişen Bakıllanî, pıratik zekası, kuvvetli hafızası, derin vukufu, başarılı münazaraları, üstün hitabeti ve çok yönlü ilmî şahsiyetiyle tanınan bir âlimdir. İbadete düşkün, züht ve takva sahibi bir kimse olduğu, riya ve gösterişten uzak bir hayat yaşadığı rivayet edilir. Takvası ve ilmi yanında hazır cevap oluşuyla da ün kazanmıştır.
Şiî kelamcılardan İbnü'l-Muallim'in Bakıllanî'yi görünce; “Şeytan geliyor.” demesine karşılık; “Biz şeytanları kafirlerin üzerine göndeririz.” (Meryem suresi: 83) mealindeki ayeti okuyarak cevap vermesi, kaynaklarda bu özelliği hakkında zikredilen örneklerden biridir.
Bakıllanî'nin ilmî şahsiyetinde kelâmcılık yönü ağır basar. Ayrıca hadis, fıkıh, usul-i fıkıh, tefsir, belagat, dinler ve mezhepler tarihi alanlarında da adından önemli bahsedilir ve bunların çoğunda otorite kabul edilir. Hadis sahasında eser telif ettiği bilinmiyorsa da hadis dinleyip rivayet edenlerden olduğu bilinmektedir. Fıkıh ve usul-i fıkha dair çeşitli eserler yazması, hatta İmam-ı Gazalî üzerinde tesir bıraktığının kabul edilmesi, onun bu alanda önemli bir mevkiye sahip olduğunun işareti sayılabilir.
Fıkıhtaki mezhebi konusunda farklı rivayetler mevcuttur. Başta Kadı İyaz olmak üzere kaynakların çoğu onun Mali kî mezhebinden olduğunu kaydederken bazıları Şafiî, bazıları da Hanbelî mezhebine bağlı bulunduğunu belirtir. Bu görüşlerden birincisinin isabetli olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü talebelerinin çoğu Malikî olduğu gibi kendisinden bahseden kaynakların ekseriyeti de onu bu mezhebe nisbet etmektedir. Şafiî zannedilmesi, Eş'ariyye'nin büyükleri arasında yer almasından kaynaklanmış olmalıdır.
Arap edebiyatını iyi bilen ve eserlerini akıcı bir üslûpla kaleme alan Bakıllanî, Kur'an-ı Kerim'in i'câzı, tarihi vb. konularda yaptığı çalışmalar ile tefsir ilminde dirayetli bir âlim olduğunu göstermiştir. Bağdat'taki Hıristiyan rahiplerle yaptığı münazaralar ve Ehl-i kitap'a karşı yazdığı reddiyeler sebebiyle dinler tarihi sahasında ilgi duyulan bir şahsiyet olmuştur.
Bakıllanî, İmam-ı Eş'arî hazretlerinin talebeleri zincirinden olup, İmam-ı Eş'arî hazretlerinin bildirdiği itikat bilgilerini yaymış, genişçe izah etmiş ve bu hususta kitaplar yazmıştır. Bu bakımdan, kelam ilminde önemli bir yeri vardır. Bazı âlimler onun beşinci asrın müceddidi olduğunu söylemişlerdir.
İSLAMIN ELÇİSİ
Bakıllanî hazretleri, Bizans hükümdarına elçi olarak gönderilmişti. Hükümdar kendisine meşhur bir âlimin elçi olarak geldiğini duyunca, onu makamına çağırdı. Müslüman olmadığı için elçinin kendisine hürmet etmeyeceğini bildiğinden, bir hile düşündü. Gelen elçinin huzuruna girerken, kendi tebeasının yaptığı gibi yerlere kadar eğilerek girmesini istiyordu. Bunun için, ancak eğilerek geçilebilecek üstü kapalı bir yer yaptırdı. Bakıllanî'nin bu dehliz gibi yoldan makamına getirilmesini emretti. Bakıllanî'ye, hükümdar seni huzuruna çağırıyor diyerek, hazırlanan yerden geçirmek istediler. Bakıllanî bu yeri görünce, öne eğilerek girmedi. Ters dönüp, eğildi ve Bizans hükümdarının odasına arka arka yürüyüp girdi. Girince doğrulup, yönünü hükümdara döndü. Bu hareketi gören Bizans hükümdarı çok şaşırıp, heybeti ve vakarı karşısında ezildi.
Bakıllanî hazretleri bir gün, Bizans hükümdarının sarayında, imparator meclisinde papazlarla münazaraya oturmuştu. Papazlar Hazreti Aişe ile ilgili olan ifk hadisesini konuşmaya başlayınca, Bakıllanî, Hazreti Meryem'i ve Hazreti Aişe'yi kastederek; “Biri kocasız çocuklu, biri kocalı çocuksuz iki mübarek kadının temiz oldukları vahiy ile bildirilmiştir.” diyerek karşılık vermiş ve papazları susturmuştur.
Bakıllanî hazretlerinin İ'cazü'l-Kur'an adlı eserinin kapak sayfası (sağda). Köprülü Kütüphanesi 40/1 numarada kayıtlı olan yazma nüshasının unvan sayfası (ortada) ve ilk iki sayfası (solda). Bakıllanî bu eserinde Kur'an-ı Kerim'in büyük bir mucize olduğu ve icazı üzerinde durmuştur.
Ebu Bekr Harezmî şöyle demiştir: “Bağdat'ta kitap yazan her zat, Bakıllanî'nin eserlerinden nakiller yapmıştır. Çünkü o herkesin kabul ettiği, pek çok ilimde büyük bir âlimdi.” Ali bin Muhammed Harbî de şöyle demiştir: “Kadı Ebu Bekr Bakıllanî, yazdığı eserlerini kısaltmak istedi. Fakat ilminin ve ezberlediği meselelerin çokluğu sebebiyle bunu yapması mümkün olmadı. Muhaliflerine karşı bir eser yazmak isteyen her âlim, bunu yazarken muhaliflerinin eserini okumuştur. Bakılla nî ise, muhaliflerine reddiye yazarken, onların eserlerini gözden geçirmeye ihtiyaç duymazdı. Çünkü muhaliflerinin fikirlerini gayet iyi biliyordu.”
Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah Beydavî şöyle anlatmıştır: “Bir rüya görmüştüm. Rüyamda ders verdiğim mescidime girdim. Mihrapta bir zat oturuyor, bir başka zat da ondan ders alıyordu. Ona karşı Kur'an-ı Kerim okuyordu. Öylesine güzel okuyordu ki, bu okuyan ve okutan kimdir acaba dedim. Bana denildi ki; mihrapta oturan, Resulullah'tır. Huzurunda okuyanda Bakıllanî'dir. Resulullah ona dinimizi öğretiyor...”
Bakıllanî vefat edince, cenaze namazını oğlu Hasan kıldırdı. Derbü'l-mecus denilen yerde defnedildi. Daha sonra kabri buradan Bab-ı Harb Kabristanı'nda Ahmet bin Hanbel'in yanına nakledildi.
Ubeydullah bin Ahmed bin Ali Mukrî şöyle anlatmıştır: “Ebu Ali bin Şazan ve Ebu Kasım Ubeydullah bin Ahmed bin Ahmed bin Osman Sayrafî ile birlikte, Ebu Bekr Bakıllanî'nin kabrini ziyarete gitmiştik. Vefat edeli bir ay kadar olmuştu. Kabrine vardığımızda orada bir Kur'an-ı Kerim gördüm. Kur'an-ı Kerim'i elime alıp; ‘Ya Rabbî! Ebu Bekr Bakıllanî'nin hâli bu kabirde nasıldır? Şu Kur'an-ı Kerim'de bana beyan buyur.’ diye dua ettim. Sonra Kur'an-ı Kerim'i açtım. Hud suresi 28. ayet-i kerimesi çıktı. Bu ayet-i kerimede, Nuh Aleyhisselam'ın, kavmine şöyle dediği bildirilmektedir: Mealen; ‘Ey kavmim! Söyleyin bakayım fikriniz nedir? Eğer ben Rabbimden verilen açık bir burhan (mucize) üzerinde isem (Bu benim peygamber olduğumu doğruluyorsa), bir de Allah bana kendi katından bir peygamberlik vermiş de, size, onu görecek göz vermemişse, istemediğiniz hâlde onu size zorla mı kabul ettireceğiz.’”
Eserleri: Bakıllanî hazretlerinin yazdığı eserlerden bâzıları şunlardır:
1- İ'caz-ül-Kur'an: Bu eserinde Kur'an-ı Kerim'in büyük bir mucize olduğu ve icazı üzerinde durmuştur. Bu eserinde Peygamber Efendimizin Hulefa-i Raşidin'in beliğ ve ifade tarzı yüksek olan mektuplarını ve hutbelerini, eski şairlerin ve ediplerin meşhur şiir ve hutbelerinden seçmeler almıştır. Yazma ve basma nüshaları vardır.
2- Et-Temhid fi'r-red ale'l-mülhideti'l-muattıla ve'r-Rafida ve'l-Havaric ve'l-Mutezile: Temhidü'l-evail ve telhisü'd-delail adıyla da bilinen ve mevcut kelâm kitaplarının en önemlisi sayılan eserin Süleymaniye Kütüphanesi'nde (Ayasofya, No: 2201) ve Atıf Efendi, No: 1223, yazma nüshaları mevcuttur. Eser son olarak 1987'de Beyrut'ta basılmıştır. Abdülcelil bin Ebu Bekr er-Rebiî, Et-Tesdid fî şerhi't-Temhid adıyla bir şerh yazmıştır.
3- Menakıbü'l-Eimme ve nakzü'l-metain an selefi'l-ümme: Eshab-ı Kiram ve dört halifeye karşı bozuk mezheplerin yaptığı iftiralara cevap vermektedir. Zahiriyye Kütüphanesi'nde bir yazması vardır.
4- El-İn sâf: Muhtasar bir kelam kitabı olan bu eserin muhtevası üç ayrı risale tarzında yazıldığı intibaını vermektedir. Bazı kaynaklarda Bakıllanî'ye atfedilen Risâ letü'l-Hurre adlı kitabın da aynı eser olduğu kabul edilir. Eser Kahire'de 1963'te yayınlanmıştır.
5- El-İnti sâr li-sıhhat-i nakli'l-Kur'an ve'r-red ala men nehalehü'l-fesad bi-ziyade ev noksan: Mevcut Kur'an'ın fazlalık veya eksiklik gibi bir tahrife maruz kalmadığını, aksine Allahü teala'dan geldiği şekliyle nakledilip sonraki nesillere ulaştığını konu alan bu eser İskenderiye'de 1971'de basılmış, ayrıca Fuat Sezgin tarafından tıpkı basımı yapılmıştır (Frank furt-1986). Ebu Abdullah es-Sayrafî, Nüketü'l-İntisar adıyla eseri ihtisar etmiş, Ebu Bekr es-Sâbûnî de Nüketü üzerinde çalışarak onu yeniden düzenlemiştir.
6- El-Be yân: Bakıllanî'ye ait Fi'l-Mucizat adındaki hacimli eserden geriye kalan bir bölüm olduğu kabul edilir. Beyrut'ta 1958'de basılmıştır.
7- Hidayetü'l-müsterşidin ve'l-makne' fî usuli'd-dîn: Tamamı on yedi cüz (cilt) olan eserden geriye on iki cüz kalmış olup yazma bir nüshası Ezher Kütüphanesi'nde mevcuttur (No: 342). Muhammed bin Ebü'l-Hattab el-İşbilî, Telhisü'l-kifaye min kitabi'l-Hidaye adıyla eseri ihtisar etmiştir.
8- Sualatü ehli'r-re'y ani'l-kelam fi'l Kur'an: Kur'an-ı Kerim'in tevil ve tefsiriyle ilgili sorulara verilen cevaplardan oluşan küçük bir risale olup yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'ndedir (Lâleli, No: 3861).
Bakıllanî'nin gerek kendi eserlerinde gerekse diğer kaynaklarda adlarından söz edilen, fakat günümüze kadar ulaştığı bilinmeyen bazı kitapları da şunlardır: İkfarü'l-müteevvilin, Nakzü'l-fünun li'l-Cahiz, Nakzu Nakzi'l-Lüma li'l Eş'arî, El-İbane an mezhebi ehli'l-küfr ve'd-dalale, Et-Tadil ve't-tec vîr, Şerhu'l-Lüma' li'l Eş'arî, Er-Red ale'l-Mu'tezile, Fî Enne'l-ma'dum leyse bi-şey, Şerhu Edebi'l-cedel, Keyfiyyetü'l-istişhad, Dekaiku'l-kelam, İmametü Benî Abbas, vb.
Ebu Bekr Bakıllanî'nin yazmış olduğu, İcazü'l-Kur'an isimli eserinden bazı bölümler:
Kur'an-ı Kerim'in mucize olması: Âlimler buyurdular ki: Kur'an-ı Kerim'in mucize olması üç bakımdandır: Birincisi; Kur'an-ı Kerim gaybden haber vermektedir. Bu ise insanların gücünün haricinde bir şeydir. Kur'an-ı Kerim'de Allahü teala, dinini bütün dinlere galip kılacağını vaat buyurdu. Ayet-i kerimede mealen; “Müşrikler hoşlanmasa da, dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere Resulünü hidayetle (Kur'an-ı Kerim'le) ve hak dinle gönderen Allahü teala'dır.” (Tevbe suresi: 33)
Allahü teala bu vaadini yerine getirdi. Hazreti Ebu Bekr ordusunu gazaya gönderirken onlara, Allahü teala'nın kendi dinini mutlaka galip ve üstün kılacağını, bu sebeple muharebede mutlaka zaferi elde edeceklerinden emin olmalarını söylemişti. Hazreti Ömer de halifeliği zamanında böyle yapardı. Hatta onun tayin etmiş olduğu Sa'd bin Ebu Vakkas ve diğer ordu komutanları da bu hususa dikkat eder, askerlere bunu anlatırlar, onları muharebeye teşvik eder ve Allahü teala'nın izni ile muvaffak olurlardı. Hazreti Ömer'in halifeliğinin sonuna kadar, Belh ve Hindistan'a kadar olan yerler fethedildi.
Bakıllanî hazretlerinin Et-Temhid fi'r-red ale'lmülhideti'l-muattıla ve'r-Rafida ve'l-Havaric ve'l Mutezile adlı eserinin kapak sayfası (sağda), yazma nüshasının unvan sayfası (solda).
Bakıllanî hazretlerinin El İntisâr li-sıhhati nakli'l Kur'an ve'r-red ala men nehalehü'l-fesad bi-ziyade ev noksan adlı eserinin el yazma nüshasının unvan sayfası (sağda) ve Beyrut'ta 2001 senesinde yapılan baskısının kapak sayfası (ortada). Yine Bakıllanî hazretlerinin muhtasar bir kelam kitabı olan El-İnsâf adlı eserinin kapak sayfası (solda).
Kur'an-ı Kerim'in mucize oluşunun ikinci yönü: Resulullah Efendimiz ümmîydi. Okuyup yazma öğrenmemişti. Geçmiş ümmetlerin kitaplarından bir şey bilmediği gibi, onlara ait haberleri, onların hayatları ile alakalı bilgileri de okuyarak veya başkalarının yanına gidip gelerek bir şey öğrenmemişti. Bununla birlikte öyle bir kitap getirdi ki, birçok önemli meseleden, Âdem Aleyhisselam'ın yaratılışından, peygamber olarak gönderilişine kadar olan zamandan, Cennet'ten çıkışından, tövbe etmesinden, onun ve oğullarının durumlarından, Nuh'tan, onunla kavmi arasında cereyan eden hadiselerden ve Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen Peygamberlerden (aleyhimüsselam), Firavun'un ve daha başkalarının durumlarından ve akıbetlerinden bahsetti. Resulullah Efendimiz bunları, birisinden öğrenerek, kitaplardan okuyarak veya bunları bilen birisinin yanında kalarak öğrenmemiştir. Bunları, sadece vahiy yoluyla, Allahü tealanın bildirmesiyle biliyordu. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Sen bundan önce (Kur'an-ı Kerim'in inmesinden önce, inen kitaplardan) hiçbir kitap okur değildin ve elinle de onu yazmazdın. (Eğer okuryazar olmuş olsaydın) o vakit müşrikler (Kur'an-ı Kerim'i başkasından okuyup yazdın ve öğrendin diye) elbette şüphelenirlerdi.” (Ankebut suresi: 48) “Böylece ayetlerimizi açıklıyoruz ki, suçluların yolu belli olsun.” (En'am suresi: 55) buyurdu.
Kur'an-ı Kerim'in mucize oluşunun üçüncü yönü: Kur'an-ı Kerim'in benzerini yapmanın, belagatına ve fesahatına erişmenin, beşerin gücünün üstünde olduğudur. Kur'an-ı Kerim'in nazmı (kelimelerin dizisi) Allahü teala tarafındandır. (Arabî kelimeler, Allahü teala tarafından dizilmiş olarak, ayetler hâlinde geldi.) Kur'an-ı Kerim'in kendisine has bir nazmı vardır.
HABEŞ MELİKİ NECAŞÎ'YE...
Resulullah Efendimizin Habeş Meliki Necaşî'ye gönderdiği mektup: “Bismillahirrahmanirrahim; Allah'ın Resulü Muhammed'den, Habeş kralı Necaşî'ye… Selamette olmanı dilerim. Sana olan nimetinden dolayı Allahü tealaya hamd-ü sena ederim. Ki O'ndan başka ilah yoktur, Melik, Kuddus, Selam, Mümin (emn ve eman veren), Müheymin olan O'dur. Şehadet ederim ki, İsa bin Meryem, Allahü tealanın (yarattığı) ruhu (söylediği) ve kelimesidir. (Allahü teala) onu, çok temiz, iffetli ve kendisini Allahü tealaya adamış olan Meryem'in rahmine bıraktı da, Meryem İsa'ya hamile kaldı. Nitekim, Allahü teala, Âdem'i de kudretiyle ve üflemesiyle topraktan yaratmıştı. Ben seni, bir olan, eşi, ortağı bulunmayan Allah'a, O'na ibadet ve taatte devamlı olmaya, bana tâbi olmaya ve Allahü tealadan getirip bildirmiş olduğum şeylere iman etmeye davet ediyorum. Çünkü ben, Allah'ın Resulüyüm (peygamberiyim). Seni ve askerlerini, Allahü tealaya ibadet ve taate davet ediyorum. Ben sana gereken tebligatı yapmış, dünya ve ahiret saadetini temin edecek nasihati vermiş bulunuyorum. Nasihatimi kabul ediniz. Allahü tealanın selamı, O'nun yolunda gidenlere olsun.”
Peygamber Efendimizin Habeş Meliki Necaşî'ye gönderdikleri mektubun bir sureti.
Resulullah'ın zamanındaki insanlar, Kur'an-ı Kerim'in bir benzerini getirmekten âciz kaldılar. Fakat o asırdan sonra gelenler, belki bundan âciz kalmayabilir denir ise, buna şöyle cevap verilir: Resulullah'tan sonra gelenlerin fesahatı, Resulullah Efendimiz zamanındaki insanların fesahatını aşamamıştı. (O asırda insanlar, fesahatta açık ve düzgün konuşmada o kadar ileri bir seviyeye ulaşmışlardı ki, günlük konuşmalarında bile birbirlerine şiirle cevap verirlerdi.) Hatta, sonra gelenlerin fesahat ve belagat hususunda en yüksek dereceleri, ne Resulullah Efendimiz zamanında yaşayan insanların derecelerine yaklaşabilir, ne de onlara eşit olabilir. Bu hususta onları aşmaları mümkün değildir. (Edebiyat tarihi buna en güzel vesikadır.) İşte bütün bunlardan dolayı Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyuruyor: “(Ey Resulüm) De ki! Yemin ederim. Bu Kur'an'ın benzerini meydana getirmek için, insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirine destek olsalar da yine benzerini getiremezler.” (İsra suresi: 88)
Mucizeler, Peygamberlerin peygamberlikleri için delildir. Böyle bir delil olmasaydı, peygamberliği sahih olan peygamberin gerçekten peygamber olmayıp da, sadece peygamberlik iddiasında bulunan yalancı kimselerden farkı kalmazdı. Peygamber olan zat, zamanındaki insanlara, bu benim peygamberliğimin delilidir der ve insanlarda ondan âciz kalırsa, bu mucize, peygamberin söylediklerinin doğruluğuna delil olur. Eğer insanlarda onun bir benzerini yapmaktan âciz olmazlar ise, o ileri sürdüğü delil, onun peygamberliğine ve sözünün doğruluğuna delil olmaz.
Bakıllanî hazretlerinin zikrettiği, “Ey insanlar! Ölmeden önce Allahü tealaya tövbe ediniz. Meşguliyet gelmeden önce, salih ameller yapmaya koşunuz. Allahü tealay ı çok zikretmek, gizli ve açıktan çok sadaka vermek suretiyle Allahü tealanın rızasına kavuşmaya çalışınız ki, bu sebeple Allahü teala sizi rızıklandırır, size ecir ve sevap verir, size yardım eder.” manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu bir kıta.
FARSLARIN BÜYÜĞÜ KİSRÂ'YA...
Peygamber Efendimizin Kisrâ'ya gönderdiği mektup:“Bismillahirrahmanirrahim, Allah'ın resulü Muhammed'den, Farsların büyüğü Kisrâ'ya… Doğru yolda gidenlere, Allahü tealaya ve Resulüne iman edenlere, Allah'tan başka hiçbir ilah ve mâbut (ibadet edilen) olmadığına, O'nun eşi ve ortağı bulunmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve resulü olduğuna şehadet edenlere selam olsun. Seni, Allahü tealaya imana davet ediyorum. Çünkü ben, kalbleri diri, akılları başlarında olanları uyarmak, kâfirler hakkında da, o azap sözünün gerçekleşmesi için, Allahü tealanın bütün insanlara göndermiş olduğu peygamberiyim. Öyleyse, Müslüman ol, kurtul. Davetimden yüz çevirir, kaçınırsan, bütün Mecusîlerin günahı senin boynuna olsun.”
Bakıllanî, eserinde Peygamber Efendimiz ve halifelerinin hutbe ve mektuplarına da yer vermiştir. Bunlardan bazıları şöyledir: Talha bin Ubeydullah'ın bildirdiği, Resulullah Efendimizin hutbelerinden birisi kısaca şöyledir: “Ey insanlar! Ölmeden önce Allahü tealaya tövbe ediniz. Meşguliyet gelmeden önce, salih ameller yapmaya koşunuz. Allahü tealaya çok zikretmek, gizli ve açıktan çok sadaka vermek suretiyle Allahü tealanın rızasına kavuşmaya çalışınız ki, bu sebeple Allahü teala sizi rızıklandırır, size ecir ve sevap verir, size yardım eder.” Ebu Sa'id-i Hudrî'nin bildirmiş olduğu hutbede Resulullah Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Dikkat ediniz! Dünya tatlı bir yeşilliktir. Dikkat ediniz! Allahü teala sizi dünyada halifesi kılmıştır. Ve sizin nasıl işler yapmakta olduğunuza bakmaktadır. Öyleyse, dünyadan sakınınız. Kadınlardan çekininiz. Dikkat ediniz! Bir kimsenin, insanlardan korkması, hakkı bildiği zaman onun hakkı söylemesine mâni olmasın.” Resulullah Efendimiz etrafta güneşin kırmızılığı kalmayıncaya kadar konuşmalarına devam ettikten sonra; “Dünyanızdan, şu gününüzden kalan azıcık zaman kadar bir müddet kaldı.” buyurdular. Hazreti Ali bir hutbesinde şöyle buyurdu: “Dünya, sırtını döndü. Ayrılığı bildirdi. Ahirete yöneldi. Dikkat ediniz! Cennet'i isteyenler, Cehennem'den kaçanlar kadar uyuyan görmedim. Dikkat ediniz. Sizin hakkınızda en korktuğum şey; hevanıza (nefsin arzu ve isteklerine) uymak ve uzun emeldir.” Abdullah bin Mes'ud buyurdu ki: “Sözlerin en doğrusu; Allahü tealanın kitabı Kur'an-ı Kerim, yapışılacak şeylerin en iyisi; takva, sünnetlerin en üstünü; Resulullah'ın Sünnet-i seniyyesi, işlerin en hayırlısı; orta olanları, en kötüsü; sonra ortaya çıkarılan bidatlerdir. (Dinde olmayıp da sonradan ibadet olarak ortaya çıkarılan şeylerdir.) Az fakat kâfi olan, çok fakat, Allahü tealaya ve ahireti unutturan şeylerden daha hayırlıdır. En iyi zenginlik, ruh zenginliğidir. Kalbe atılan şeylerin en hayırlısı, yakîndir. İçki, günahların anasıdır. Gençlik, delilikten bir şubedir. Yalancı dil, çok hatalara ve yanlışlıklara sebep olur. Müminin sövmesi fısktır. Başkasını affeden kimse de affedilir, iyiler arasında yazılır. Saadet sahibi kimse, başkasına nasihatte bulunan kimsedir. İşler, verdikleri neticelere göre kıymet kazanır. İşin özü ve hülasası, neticesidir. En şerefli ölüm şehitliktir. Bela ve musibetin ne olduğunu, kimden geldiğini bilen kimse, sabreder. Bunu bilmeyen ise iyi görmez.” Ömer bin Abdülaziz, bir hutbesinde buyurdu ki: “Ey insanlar! Sizler öleceksiniz. Sonra diriltileceksiniz. Sonra yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. Ey insanlar! Kime bir dağın başında veya dibinde bir rızık takdir edilmişse, mutlaka o rızık, ona gelir. Öyleyse, iyiyi isteyiniz.”