Hadis, tefsir ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Hüseyin bin Mes'ud bin Muhammed olup; künyesi Ebu Muhammed'dir. Lakabı Muhyissünne ve Rükneddin'dir. Kürk yapıp satardı. Buna nisbetle el-Ferra diye tanınır. Babasının bu işi yaptığı, bunun için İbnü'l-Ferra diye tanındığı da rivayet edilmiştir. 436 (m. 1044) senesinde Horasan'da Herat ile Merv şehirleri arasında bulunan Bag kasabasında doğdu. Bundan dolayı kendisine Begavî denmiştir. 516 (m. 1117) Şevval ayında seksen yaşlarında Merv'de vefat etti. Hocası Kadı Hüseyin'in yanına defnolundu.
İmam-ı Begavî, fıkıh, hadis, tefsir, edebiyat ve diğer ilimlerde meşhur olup, zamanının bir tanesiydi. Fıkıh ilmini Kadı Hüseyin bin Muhammed'den öğrendi ve onun en yüksek talebesi oldu. Ayrıca, Ebu Bekr es-Sayrafî, Ebü'l-Fadl el-Hanefî, Ebü'l-Hasan eş-Şirazî ve başka birçok âlimler ile görüşüp kendilerinden ilim öğrendi ve hadis-i şerif rivayet etti. Ebu Mansur Muhammed bin Es'ad el-Attarî, Ebü'n-Necib-i Sühreverdî, Ebü'l-Mekarim Fadlullah bin Muhammed en-Nukanî ve başka birçok zat kendisinden ilim öğrenip icazet (diploma) aldılar.
İmam-ı Begavî hazretleri, zamanında bulunan âlimlerin önderi, Müslümanların müftüsü, tefsir sahiplerinin büyüğü, hadis ehlinin imamıydı. Kıraat ilminde de büyük ihtisası vardı. Allahü tealanın emir ve yasaklarına riayet etmekte çok dikkatliydi. Çok ibadet ederdi. Züht, vera ve takva sahibi olup, haram ve şüphelilerden uzak dururdu. Hatta, şüpheli olmak korkusuyla mubahların çoğunu dahi terk ederdi. Bütün hareketleri salah, doğruluk üzereydi. Kanaat ve tevekkül sahibiydi. Sade bir hayatı vardı. Fakirlik hâlinde yaşardı. İlk zamanlarda, yemek olarak kuru bir ekmekle iktifa ederdi. Dostları, sadece kuru ekmek yemenin, hastalığa sebep olabileceğini söyleyip, başka şeylerde yemesi için ısrar etmelerinden sonra, ekmeğin yanında, bir parça zeytinyağı, kuru incir veya üzüm yemeye başladı. İlmi ile amel eder, Selef-i Salihin'in ve daha önce yaşamış büyüklerin yolundan kıl kadar ayrılmazdı. Abdestsiz ders vermezdi.
Talebelere ders okuturken, temizlik üzerinde çok dururdu. Begavî, hadis metinleri üzerinde daha fazla durulmasını sağlamak için, senetsiz hadis nakli geleneğini başlatmıştır. Bundan dolayı kendisinden sonra, bilhassa halk için tertip edilen hadis kitaplarında hadis-i şeriflerin senetleri alınmamış, sadece Sahabeden olan ravi zikredilmiştir.
Eserleri
Arap ve Fars dilleriyle eser vermiş olan Begavî'nin çalışmaları hadis, tefsir ve fıkıh ilimlerine dairdir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Şerhu's-sünne: Hadis kitaplarından seçtiği hadisleri konularına göre tasnif etmiş, nadir kullanılan kelimeleri açıklayarak fıkhî hükümleri belirterek şerh etmiştir. Müellife Muhyissünne lakabını kazandıran bu eser, son olarak Beyrut'ta 1983'te neşredilmiştir.
2- Mesabihu's-sünne: Hadis kitaplarından senetlerini çıkararak seçtiği hadisleri önce konularına göre sıralamış, sonra da her babı kendi arasında sahih ve hasen hadisler olmak üzere ikiye ayırmıştır. 4719 hadisi ihtiva eden eser İslam âleminde büyük bir şöhret kazanmış ve üzerinde otuzdan fazla âlim tarafından şerh ve ta'lik yazılmıştır. Birkaç defa basılan eserin son baskısı Beyrut'ta 1987'de yapılmıştır.
3- El-Cami beyne's-Sahihayn: Hem Sahih-i Buharî hem de Sahih-i Müslim'de bulunan hadisleri senetsiz olarak bir araya getirmiştir.
4- El-Envar fî şemaili'n-nebiyyi'l-muhtar: İrşadü'l-envar diye de anılan eser 101 bab olup hadisler senetleriyle birlikte zikredilmiştir.
5- Şerhu Camii't-Tirmizî.
6- Et-Tehzib: Şafiî fıkhının önemli bir kaynağı kabul edilen bu eserde, Kadı Hüseyin el-Merverruzî'nin Et-Ta'lika adlı meşhur kitabı esas alınmıştır. Eserin her babı ilgili ayet ve hadislerle başlamakta, sonra Begavî o konuda hem kendinin hem de diğer âlimlerin görüşlerini zikretmektedir. Eserin ciltleri kütüphanelerde dağınık olarak bulunmaktadır.
7- Fetava: Begavî'ye sorulan fıkhî meselelerin cevaplarını ihtiva eden eserin Süleymaniye Kütüphanesi No: 675'te bir nüshası bulunmaktadır.
8- El-Kifaye fi'l-fıkh: Şafiî fıkhına dair Farsça olarak yazdığı bu eserin bir nüshası Tahran Üniversitesi Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.
9- Tercemetü'l-ahkâm: Farsça yazılmış olan bu eserin bir nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde No: 2282'de kayıtlıdır.
10- Mealimü't-tenzil: Begavî'nin en tanınmış eseri olup ayetleri hadislerle, sahabe ve tabiin müfessirlerinin ve daha sonraki âlimlerin görüşleriyle açıklamaktadır. Muhaddis olması sebebiyle daha önce yazılan tefsirlerdeki zayıf ve uydurma rivayetleri tenkit etmiştir. Eserin çeşitli baskıları yapılmıştır. Son olarak Beyrut'ta 1987'de basılmıştır.
İmam-ı Begavî hazretlerinin Konya'da Sadreddin-i Konevî Camii'nin haziresinde makamı bulunmaktadır. Konya'da Sadreddin-i Konevî'nin türbesi ve kendi adıyla anılan camii (solda). Sadreddin-i Konevî'nin türbesinin yanında bulunan İmam-ı Begavî hazretlerinin makamı (sağda).
11- El-Kifaye fi'l-kıraa: Musul Umumî Evkaf Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.
Begavî'nin ayrıca El-Erbeune hadisen adlı bir kitabıyla hocaları hakkında bilgi verdiği Mu'cemü'ş-şüyuh adlı bir eseri kaynaklarda zikredilmektedir.
Büyük âlim İmam-ı Begavî buyuruyor ki: “Kaza, kader bilgisi, Allahü tealanın kullarından sakladığı sırlardan biridir. Bu bilgiyi, en yakın meleklere ve şeriat sahibi olan Peygamberlerine (aleyhimüsselam) bile açmadı. Bu bilgi, büyük bir deryadır. Kimsenin, bu denize dalması, kaderden konuşması caiz değildir. Şu kadar bilelim ki, Allahü teala, insanları yaratıyor. Bir kısmı şakîdir. Cehennem'de kalacaktır. Bir kısmı da saiddir. Cennet'e gidecektir. Bir kimse, Hazreti Ali'den kaderi sordukta; “Karanlık bir yoldur. Bu yolda yürüme!” buyurdu. Tekrar sorunca: “Derin bir denizdir.” buyurdu. Tekrar sordu. Bu defa: “Kader, Allahü tealanın sırrıdır. Bu bilgiyi senden sakladı.” buyurdu.”
İmam-ı Begavî, Ebu Hüreyre'den haber veriyor ki, Resulullah Efendimize biri gelip, bir altınım var ne yapayım dedi. “Bununla kendi ihtiyaçlarını al.” buyurdu. Bir altınım daha var dedi. “Onunla da çocuğuna lazım olanları al.” buyurdu. Bir daha var dedi. “Onu da, ailenin ihtiyaçlarına sarf et.” buyurdu. Bir altınım daha var dedi. “Hizmetçinin ihtiyaçlarına kullan.” buyurdu. Bir daha var deyince; “Onu kullanacağın yeri sen daha iyi bilirsin.” buyurdu.
İmam-ı Begavî Mesabih kitabında bildiriyor ki, gasilü'l-melâike adı ile şereflenmiş olan Hanzala'nın oğlu Abdullah'tan rivayetle, Resulullah buyurdu ki: “Bile bile bir dirhem gümüş değerinde faiz yemek, otuz zinadan daha çok günahtır.”
Begavî hazretlerinin Şerhu's-sünne adlı eserinin kapak sayfası (sağda), Köprülü Kütüphanesi 300 numarada kayıtlı olan yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Kendisine Muhyissünne lakabını kazandıran bu eserinde Begavî hazretleri, hadis kitaplarından seçtiği hadisleri konularına göre tasnif etmiş, nadir kullanılan kelimeleri açıklayıp fıkhî hükümleri belirterek şerh etmiştir.
Yine Mesabih kitabında, İmran bin Husayn'ın bildirdiği hadis-i şerifte; “Ümmetimin en hayırlı ve en üstünleri, zamanımda bulunanlardır. Onlardan sonra en hayırlıları onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra öyle insanlar gelir ki, istenmeden şahitlik ederler ve emin olmazlar. Hain olurlar. Adaklarını yerine getirmezler, keyiflerine, şehvetlerine düşkün olurlar.” buyuruldu.
Yine bu kitapta, Cabir bin Abdullah'ın bildirdiği hadis-i şerifte; “Beni gören ve beni görenleri gören Müslümanların hiçbiri Cehennem'e girmez.” buyuruldu.
İmam-ı Begavî'nin rivayet ettiği diğer hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Âlimin yanılmasından sakının ve onunla münasebeti kesmeyin, düzelmesini bekleyin.” “Mecliste olanlar yerlerini alıp oturdukları zaman, birisi bir kardeşini davet ederek yer verirse; o, bir ikramdır, onu kabul etsin. Şayet yer göstermezse, müsait olan bir yer bulsun ve oraya otursun.” “Kimin emrine memur verilir ve kendisi âmir olur da onlara gerekli nasihatta bulunmazsa, Allah, Cennet'i ona haram eder.”
Hazreti Rafi bin Ebu Rafi şöyle anlatıyor: “Hazreti Ebu Bekr'in hilafet makamına seçildiğini haber alınca, hemen Medine-i Münevvere'ye geldim. Kendisiyle görüşüp; “Ey Resulullah'ın halifesi! Siz, iki kişiye dahi başkan olmamayı tavsiye ederdiniz. Nasıl oldu da, bu vazifeyi kabul ettiniz.” dedim. Bana buyurdu ki: “Resulullah, Allahü tealaya kavuştu. Bu insanlar ise, daha yeni küfürden dönüp İslam'a girmişlerdi. Şimdi, O'nun vefatı ile dinlerinden dönerler, ihtilafa düşüp birbirlerine girerler diye korktum. İstemeyerek de olsa bu vazifeyi kabul ettim.” Bunun üzerine ben bir şey demedim.”
Eshab-ı Kiram'dan Hazreti Bera bin Malik, Yemame cengindeki hâllerini şöyle anlatıyor: “O gün Müseylemetü'l-Kezzab'ın üzerine yürüdüğümüzde, karşımıza iri kıyım birisi çıktı. “Yemame ayısı” diye bilinen bu kimsenin elinde beyaz bir kılıç vardı. Hemen hücum edip, bir kılıç darbesiyle ayaklarını kestim. Sırtüstü yere düştü. Kendi kılıcımı kınına koydum ve onun elindeki meşhur kılıcı aldım. Bununla boynuna vurduktan sonra, parçalanıncaya kadar o kılıç ile cihat ettim.”
“Hazreti Ömer halifeliği zamanında, bir gün üzüntülü bir şekilde yolda giderken Hazreti Ebu Zer ile karşılaştı. Ebu Zer; “Sizi üzüntülü, kederli görüyorum. Bir şeyiniz mi var?” diye sordu. Hazreti Ömer; “Beşir bin Asım biraz önce, Resulullah Efendimizin şu sözünü nakletti; “Kim Müslümanların bir işinin başına geçerse, o hesap günü Cehennem'in üzerindeki bir köprüye getirilerek orada durdurulur. Şayet dürüst hareket etmişse kurtulur. Eğer düzgün hareket etmemişse, köprünün üzerine bastığı yeri delinir. Yetmiş yıllık mesafeden aşağı düşer.” Hazreti Ömer, hadis-i şerifi okuyup bitirince, Hazreti Ebu Zer; “Siz, bunu Resulullah'tan duymadınız mı?” dedi. Hazreti Ömer “Hayır.” deyince, Hazreti Ebu Zer şöyle dedi: “Ben de Resulullah'tan şunu işittim. Buyurdu ki: “Müslümanlardan birisini bir memuriyete tayin eden, hesap günü Cehennem'in üzerindeki bir köprüye getirilerek durdurulur. Eğer memuriyete tayin edilen dürüst bir kimse ise, o kurtulur. Dürüst bir kimse değilse, köprü delinir. Oradan, zifiri bir karanlıkta, yetmiş yıllık mesafeden aşağı düşer.” Bu hadis-i şeriflerin hangisi size daha çok tesir etti?” diye sordu. Hazreti Ömer “Her ikisi de bana tesir etti. Buna göre, bu kadar ağır mesuliyetiyle bu hilafeti kim üzerine alır?” buyurdu. Hazreti Ebu Zer; “Allahü teala bu işi, kim dürüst ve mütevazi ise ona verir. Biz sizin hakkınızda iyilikten başka bir şey bilmiyoruz. Şayet adil olmayan birini bir memuriyete tayin etmiş iseniz, onun da vebalinden kurtulamazsınız.” buyurdu.”
“Avf bin Malik anlattı: Bir gece Peygamberimiz, bize bir yerde durup dinlenmemizi emir buyurdular. Herkes devesini çöktürdü. Gece bir müddet sonra dikkat ettiğim hâlde, Resulullah'ı göremeyince telaşlandım. Aramaya başladım. Sağa sola bakarak gidiyordum. Muaz bin Cebel ve Ebu Musa'nın da aynı telaşa kapıldıklarını gördüm. Bu şekilde baka baka dolaşırken, vadinin üst taraflarından, değirmen uğultusuna benzer bir ses geldiğini işittik. Daha sonra Peygamberimizi görüp telaşımızı anlatınca, buyurdular ki: “Geceleyin Rabbimin katından gelen bir melek, ümmetime şefaat etmekle, onların yarısının Cennet'e girmesini kabul etmek arasında beni muhayyer bıraktı. Ben de şefaat etmeyi tercih ettim.” Resulullah Efendimiz böyle buyurunca ben; “Ya Resulallah! Acaba bize de şefaat edecek misiniz?” diye sordum. Peygamber Efendimiz; “Elbette, sizler de şefaat edeceğim kimselerdensiniz.” buyurdular. Daha sonra, Peygamber Efendimizle birlikte kervanın yanına geldik. Onlar da Peygamber Efendimizin kaybolmasından endişeye kapılmışlardı. Resulullah; “Bana Rabbimden bir melek geldi. Ümmetimin yarısını Cennet'e sokmakla, onlara şefaat etmem arasında beni muhayyer bıraktı. Ben de ümmetime şefaat etmeyi tercih ettim.” buyurdu. Onlar da Peygamber Efendimize; “Ya Resulallah! Acaba biz de şefaat edeceklerinin arasında var mıyız?” diye sordular. Resulullah, eshabının etrafına toplanmalarını beklediler ve buyurdular ki: “Şefaatim, ümmetimden Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölenleredir. Sizler de şahit olunuz!”
“Ka'b bin Adî anlattı: Hire heyeti ile beraber Resulullah'a gelmiştik. Bize İslamiyeti anlattı. Müslüman olduk ve memleketimize döndük. Çok geçmeden Peygamber Efendimizin vefat haberi geldi. Bu haber arkadaşlarımı şüpheye düşürdü. “Eğer o, peygamber olsaydı, ölmezdi” dediler. Ben, onların yanlış düşündüklerini anlatıp; “O'ndan önce gelen Peygamberler de ölmüştür.” diyerek, İslamiyetten ayrılmadım. Daha sonra Medine'ye gitmeye karar verdim. Hazreti Ebu Bekr'in yanına giderek hadiseyi anlattım. Beni, Mısır kralı Mukavkıs'a elçi olarak gönderdi. Mısır'a gittim ve geldim. Hazreti Ebu Bekr'in vefatından sonra, Hazreti Ömer de beni Mukavkıs'a elçi olarak gönderdi. O sırada, Rumlar ile yaptığımız Yermük Savaşı devam ediyordu. Neticeyi bilmiyordum. Götürdüğüm mektubu Mukavkıs'a teslim ettim. Mukavkıs; “Rumların, Arapları öldürüp hezimete uğrattığını biliyor musun?” dedi. Ben; “Hayır.” deyince; “Niçin?” dedi. Ben de; “Çünkü Rabbimiz, Sevgili Peygamberimize İslamiyeti bütün dinlere hâkim kılacağını vaat etti. O, vaadinden dönmez.” dedim. O zaman Mukavkıs; “Hakikaten Araplar Rumları, Ad kavmi gibi kılıçtan geçirdiler. Peygamberiniz doğru söylemiş...” dedi. Bundan sonra Mukavkıs bana, Eshab-ı Kiram'ın ileri gelenlerini sordu. Onlar için hediyeler verdi. Resulullah'ın amcası Abbas'a da hediyeler gönderdi. Hazreti Ömer'e durumu bildirdikten sonra, onun emrine girdim. Hazreti Ömer, devlet memurlarına maaşlarını tayin ederken, benim maaşımı da Adî bin Ka'b oğullarının arasına yazdı.”
“Hazreti Aişe validemiz anlattı: Eshab-ı Kiram bir mesele hakkında ihtilafa düştükleri zaman, babam imdada yetişirdi. Onlara kesin hükmü bildirir, ihtilaftan kurtarırdı. Resulullah Efendimiz vefat edince, Eshab-ı Kiram “Peygamber Efendimizi nereye defnedelim.” diye ihtilafa düştüler. Hiç kimse bu hususta bir şey bilmiyordu. Babam; “Ben, Resulullah Efendimizden duydum; “Her peygamber, vefat ettiği döşeğin altına defnedilir.” buyurdu.” dedi. Eshab-ı Kiram, Resulullah'ın mirası ile ilgili olarak ihtilafa düştüklerinde, babam Ebu Bekr; “Ben Resulullah'tan; “Biz Peygamberler miras bırakmayız. Bizim bıraktıklarımız sadaka olur.” buyurduğunu işittim.” dedi ve onları ihtilaftan kurtardı.”
“Muhammed bin İbrahim et-Teymî anlattı: Abdullah Müzeyneliydi. Küçük yaşta yetim kalmıştı. Amcası onu kucağında büyüttü. Ona her zaman çok iyi davranırdı. Abdullah'ın Müslüman olduğunu işitince, ona çok kızdı. Üzerinden elbisesini bile soydu. Bunun üzerine Abdullah, annesinin yanına gitti. Durumu anlatınca, annesi kendi çizgili entarisini bozarak oğluna iki parçadan meydana gelen bir elbise dikip giydirdi. Ertesi gün, Peygamber Efendimiz Abdullah'a; “Sen Zül-bicadeyn (iki parçalı elbisesi olan) Abdullah, kapımdan ayrılma.” buyurdular. O da Resulullah Efendimizin kapısından hiç ayrılmadı. Abdullah bir gün kapıda yüksek ses ile Allahü tealayı zikrediyordu. Hazreti Ömer bunu görünce; “Abdullah acaba yüksek sesle zikir yaparak gösteriş mi yapıyor?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz; “Hayır, samimî olarak yalvarıp yakaranlardan birisi.” buyurdular.”
İbn-i Mes'ud da şöyle anlattı: “Tebük Gazası'nda idik. Bir gece kalktım. Karargâhın bir yerinde ateş yakılmıştı. Hemen o tarafa yürüdüm. Baktım ki, Peygamber Efendimiz, Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer de oradaydılar. Zül-bicadeyn Abdullah vefat etmiş, ona bir mezar kazmışlar. Resulullah kabre indiler, Abdullah'ı lâhdin içine yerleştirdiler. Üstüne toprak attıktan sonra, Resulullah; “Ya Rabbî! Ben bu akşama kadar ondan memnundum. Sen de ondan hoşnut ol.” diye dua buyurdular.”
İmam-ı Begavî hazretlerinin Mesabih-i şerif isimli kitabından alınan bazı hadis-i şerifler: Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Eşyadan bir çift şeyi Allah yolunda sadaka eden kimse, Cennet kapılarından davet olunur. Cennet'te çeşitli kapılar vardır. Çok namaz kılanlar, namaz kapısından davet olunur. Cihat edenler, cihat kapısından, sadaka verenler, sadaka kapısından, oruç tutanlar, Reyyan kapısından davet olunur.” Hazreti Ebu Bekr, bu hadis-i şerifi işitince; “Ya Resulallah! Bu kapıların yalnız birinden çağrılmakta zorluk yoktur. Acaba bu kapıların hepsinden çağrılan kimse var mıdır?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz; “Evet vardır, ümit ediyorum ki, sen o kimselerdensin.” buyurdular.
“Ebu Hüreyre'nin bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Bize, her ikram edene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebu Bekr'in iyiliğinin, ikramının karşılığını veremedik. Ona Hak teala hazretleri kıyamette ikramda bulunacak, mükâfatını verecektir. Bana, Ebu Bekr'in malının verdiği fayda gibi, hiç kimsenin malının faydası olmadı. Eğer dost edinseydim, Ebu Bekr'i dost edinirdim. Fakat ben Hak teala hazretlerinin dostuyum.” buyurdular. Hazreti Ömer; “Hazreti Ebu Bekr, bizim seyyidimiz, hayırlımızdır, Resul-i Ekrem'e hepimizden çok sevgilidir.” buyurdu.”
Hazreti Aişe validemiz anlattı: “Fahr-i Kâinat son hastalığında bana; “Ya Aişe! Bana, baban Ebu Bekr'i ve kardeşin Abdurrahman'ı çağır. Bir vasiyetimi yazdırayım. Çünkü benden sonra birisinin çıkıp, ben halife olmak istiyorum, diye söyleyeceğinden korkuyorum. Halbuki Hak teala ve Müminler Ebu Bekr'den başkasının halife olmasını istemezler.” buyurdu.
Hazreti Ömer rivayet etti: “Peygamber Efendimiz; “Allahü teala hakkı, Ömer'in dili ve kalbi üzerine koymuştur.” buyurdular. Bu hadis-i şeriften hemen sonra; “Biz Ömer'in söylediğinin hak olduğunu, kalblerin onun sözüyle sükun bulduğunu uzak görmezdik.” hadis-i şerifini Hazreti Ali haber vermiştir.
Cabir bin Abdullah rivayet etti: “Hazreti Ömer, Hazreti Ebu Bekr'e; “Ey Allah'ın Resulünden sonra insanların en hayırlısı.” diye hitap etti. Hazreti Ebu Bekr; “Ya Ömer! Sen bana böyle söylüyorsun, fakat Resul-i Ekrem'den duydum; “Ömer'den hayırlı bir kimse üzerine gün doğmamıştır.” buyurdular. Ukbe bin Âmir'in haber verdiği bir hadis-i şerifte, Resulullah; “Ben, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu.” buyurdu.
Hazreti Aişe validemiz rivayet etti: “Resulullah Efendimiz ile beraberdik. Bir ara dışarıda bir gürültü ve çocuk sesleri duyduk. Resul-i Ekrem dışarı baktılar, Habeşlilerin oynadığını, çocukların da seyrettiğini gördüler. Bana; “Ya Aişe! Gel seyret.” buyurdular. Ben de gidip, çenemi Peygamberimizin mübarek omuzuna dayayıp seyretmeye başladım. Bir müddet sonra bana; “Doymadın mı?” buyurdular. “Hayır, doymadım.” dedim. Maksadım, O'nun yanında ne derece kıymetimin olduğunu anlamaktı. O sırada Hazreti Ömer göründü. Hemen halk Habeşlilerin etrafından dağıldı.”
Ebu Sa'id-i Hudrî rivayet etti: “Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Sizin gök yüzündeki ışıklı yıldızlara baktığınız gibi, Cennet halkı da illiyyin ehline bakar. Ebu Bekr ve Ömer onlardandır. Fakat onlar, bu mertebeden de yükseğe çıkıp Naim Cenneti'ne girerler. (illiyyin, Cennetlerin en şerefli mertebeleridir.)”
Hazreti Enes rivayet etti: “Peygamber Efendimiz; “Ebu Bekr ve Ömer, Cennet'teki erkeklerin, Peygamberlerden (aleyhimüsselam) sonra seyyididir.” buyurdu. Peygamber Efendimiz mescide girdiği zaman, Hazreti Ebu Bekr ve Ömer'den başka hiç kimse başını yukarı kaldırmazdı. İkisi sanki, Peygamberimize tebessüm ederlerdi. Resulullah Efendimiz de onlara bakar tebessüm ederdi.”
İbn-i Ömer anlattı: “Resulullah bir gün mescide girdiler. Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer, birisi sağında birisi de solunda idi. Resul-i Ekrem Efendimiz onların ellerinden tutmuştu. “Biz kıyamet gününde bu şekilde kalkarız.” buyurdular.”
Ebu Sa'id-i Hudrî rivayet etti: Peygamberimiz buyurdular ki: “Her peygamberin gökte ve yerde ikişer veziri vardır. Benim gök ehlinden olan vezirlerim Cebrail ve Mikail'dir (aleyhimesselam). Yer halkından olan vezirlerim, Ebu Bekr ve Ömer'dir.”
İbn-i Abbas anlattı: “Hazreti Ömer, vefat etmişti. Mübarek vücudu teneşir üzerine konmuştu. Halk toplanmış dua ediyordu. Birisi arkamda dirseklerini omuzuma dayamış; “Allahü teala sana rahmet eylesin ya Ömer! Ümit ediyorum ki, Hak teala seni iki sahibin ile beraber kılar. Çünkü çok defa Resulullah Efendimizden işittim; “Ben memur oldum. Ebu Bekr ve Ömer de memur oldu. Ben işledim, Ebu Bekr ve Ömer de işlediler. Ben çıkarıldım. Ebu Bekr ve Ömer de çıkarıldı.” buyurdu. Arkama döndüm, arkamdaki Hazreti Ali idi.”
Hazreti Aişe validemiz anlattı: “Resulullah evinde yatıyordu. Mübarek baldırları, yani mübarek topukları ve dizleri arası açıktı. Hazreti Ebu Bekr, kapıya gelip izin istedi. Habib-i ekrem izin verdiler. Hâllerini değiştirmediler. Sonra Hazreti Ömer gelip izin istedi. Ona da izin verdiler. Mübarek baldırları açık olarak yattıkları vaziyette sohbet ediyorlardı. Hazreti Osman gelip izin isteyince, Resul-i Ekrem oturdu ve örtündü. Hepsi gittikten sonra Server-i âleme; “Babam Hazreti Ebu Bekr içeri girdi, hiç hareket etmediniz. Hazreti Ömer içeri girince yine aynı vaziyette durdunuz. Hazreti Osman içeri girince doğrulup oturdunuz ve elbisenizi düzelttiniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordum. Cevabında; “Osman çok hayâ sahibi bir kimsedir. Eğer o hâlde izin verseydim, içeri girip söyleyeceğini anlatmazdı.” ve devamla; “Meleklerin hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmez miyim.” buyurdular.”
“Hazreti Osman şehit edildiği gün, kendisi evinin muhasara edildiğini anladı. Muhasara edenlere hitaben; “Hak tealaya yemin ediyorum ki, siz bilmiyorsunuz. Resul-i Ekrem Medine'ye teşrif etti. Rûme kuyusundan başka içilecek tatlı su yoktu. “Kim Rûme Kuyusu'nu satın alır, kendi kovası ile Müslümanların kovasını aynı tutarsa, ona Cennet'teki kovası, Rûme Kuyusu'ndaki kovasından hayırlı olur.” buyurdular. Kendi param ile o kuyuyu satın aldım.
Begavî hazretlerinin Mesabihu's-sünne adlı el yazması eserinin Köprülü Kütüphanesi 447 numarada kayıtlı olan yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda). Yine Köprülü Kütüphanesi 449 numarada kayıtlı bulunan diğer bir nüshasının ilk iki sayfası (solda). Bu eser, İslam âleminde büyük bir şöhret kazanmış ve üzerinde otuzdan fazla âlim tarafından şerh ve ta'lik yazılmıştır.
Begavî hazretlerinin El-Envar fî şemaili'n-nebiyyi'l-muhtar adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ilk sayfası (solda).
Mealimü't-tenzil; Begavî'nin en tanınmış eseri olup ayetleri hadislerle, sahabe ve tabiîn müfessirlerinin ve daha sonraki âlimlerin görüşleriyle açıklamaktadır. Tefsirü'l-Begavî adıyla da tanınan eserinin kapak sayfası (sağda) ve Köprülü Kütüphanesi 140 numarada kayıtlı bulunan yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda).
İmam-ı Begavî hazretlerinin Mesabih-i şerif isimli kitabında bildirilen bir hadis-i şerifte; “Miraç gecesi, İbrahim Aleyhisselam'a rastladım. Bana; “Ümmetine selam söyle. Cennet'in toprağının temiz olduğunu, suyunun tatlı, zemininin düz ve ağaçsız olduğunu, orada dikilen fidanın, Sübhanallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber olduğunu haber ver.” dedi.” buyruldu.
Siz, bugün beni o kuyunun suyunu içmeye bırakmıyorsunuz. Deniz suyu gibi tuzlu su içiyorum.” buyurdu. Hepsi birden; “Evet öyledir.” dediler. Hazreti Osman; “Allahü tealaya yemin ediyorum. Mescid, Eshab-ı Kiram'a dar geliyordu. Resulullah; “Falanın yerini kim satın alıp mescide katarsa, Cennet'te o yerden daha iyisine kavuşur.” buyurdu. O yeri kendi malım ile satın aldım, mescide kattım. Siz bugün beni bu mescitte iki rekat namaz kılmaya bırakmıyorsunuz.” dedi. Hepsi; “Evet.” dediler. Hazreti Osman; “Allahü tealaya yemin ediyorum. Tebük Gazası'nda İslam ordusunu kendi malım ile teçhiz ettiğimi bilmiyor musunuz?” buyurdu. Hepsi birden “Evet.” dediler. Hazreti Osman; “Allahü tealaya yemin ederim ki, Resul-i Ekrem Mekke'de Sebir Dağı'na çıkmıştı. Yanında Ebu Bekr, Ömer ve ben vardık. Dağ sallanmaya başladı. Hatta taşları döküldü. Resulullah mübarek ayağı ile dağa vurdu. “Ya Sebir! Sakin ol. Üzerinde bir nebi, bir sıddîk ve iki şehit vardır.” buyurdular. Hepsi tasdik ettiler. Hazreti Osman; “Allahü ekber, Kâbe'nin Rabbine yemin ederim ki, ben şehidim.” diye üç kere tekrarladı. Sonra; “Resulullah Efendimiz bana, muhasara edenlere mukabele etmeyip, sabır etmemi vasiyet buyurmuştu.” dedi.
Abdullah bin Ömer şöyle anlattı: “Resul-i Ekrem Eshab-ı Kiram'ı birbirleri ile kardeş yapıyordu. Hazreti Ali o sırada orada yoktu. Biraz sonra gelip; “Ya Resulallah! Eshab-ı Kiram'ı birbirleri ile kardeş kıldın. Beni kimse ile kardeş yapmadın.” diye arz edince, Resul-i Ekrem; “Sen, benim dünyada ve ahirette kardeşimsin.” buyurdular.”
Ebu Sa'id-i Hudrî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Eshabımın hiçbirine dil uzatmayınız. Onların şanlarına yakışmayan şeyler söylemeyiniz! Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki, sizin biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan birinin bir müd arpası kadar sevap alamaz.”
Hazreti Ömer'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Eshabıma dil uzatmakta Allahü tealadan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmeyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, gücendirenler, Allahü tealaya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muahezesi, ibret cezası gecikmez, verilir.”
Abdullah bin Zübeyr'in babasından rivayetle bildirdiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kıyamet günü Eshabımdan her biri, kabirlerinden kalkarken, vefat ettiği memleketin bütün Müminlerinin, önlerine düşerek ve onlara nur ve ışık saçarak Arasat meydanına götürür.”
Havz ve şefaat babında bildirilen hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Benim havzımın iki ucunun arası, Île ile Aden arasındaki mesafeden uzaktır. Suyu kardan beyaz, baldan tatlıdır. Bardakları yıldızların sayısından fazladır. Bir kimse kendi havzına başkalarının devesinin girmesine nasıl mâni olursa, ben de ümmetimden başkalarını havzımdan menederim.” (Île, Kızıldeniz'in kuzeyindedir. Aden ile arasındaki mesafe bir buçuk aylık yol olup, takriben 1.620 km'dir.) Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! O gün bizi tanır mısınız?” diye sordular. “Evet tanırım. Çünkü sizin abdest azalarınız nurlu olacak, başka hiçbir ümmette bu alamet olmayacaktır.” buyurdu.
Hazreti Enes'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kıyamet günü insanlar Arasat'ta toplanır. Bir kısmı diğerinin üzerine dalga vurur, birbirlerine karışırlar. Mahşer halkı hep birden, Âdem Aleyhisselam'a gelirler; “Rabbinden bizim için şefaat dile!” derler. Âdem; “Ben şefaate izinli değilim, İbrahim Aleyhisselam'a gidiniz. O Allahü tealanın Halilidir.” der. İnsanlar ona gelirler. O da; “Ben şefaate izinli değilim. Musa Aleyhisselam'a gidiniz. O, Kelimullah'tır.” der. Ona gelirler; “Ben de şefaat edemem. İsa Aleyhisselam'a gidiniz. O, Ruhullahtır.” der. Ona giderler. O da; “Ben şefaate izinli değilim. Muhammed Aleyhisselam'a gidiniz.” der. Mahşer halkı bana gelirler. Ben; “Şefaat ederim.” derim. Şefaat etmek için Rabbimden izin isterim. İzin verilir. Hak tealanın bana bildireceği hamdler ile hamd ederim. Şimdi o hamdler hafızamda yoktur. Sonra yere kapanır, secde ederim. Hak teala bana; “Ya Muhammed! Şefaat et, kabul olunur.” buyurur. Ben; “Ya Rabbî! Ümmetime rahmet et, onlara merhamet et.” manasına gelen; “Ümmetî ümmetî” derim.” (İki kere buyurması, te'kit için veya nida içindir ki, ümmeti kendisine yaklaşsınlar, ateşten korunsunlar. Zira nur-i şerifleri ateşi söndürür.) Sonra bana; “Ya Muhammed! Var, kalbinde arpa ağırlığında imanı olanı ateşten çıkar.” buyurulur. Ben de gider, kimin kalbinde arpa ağırlığında imanı varsa, ateşten çıkarır geriye dönerim. Yine o hamdler ile hamd ederim ve secde ederim. Yine bana; “Ya Muhammed! Söyle, işitilir, iste, verilir. Şefaat et, kabul olunur.” buyurulur. Ben; “Ya Rabbî! Ümmetime rahmet et!” derim. O zaman; “Kalbinde zerre kadar veya hardal tanesi kadar imanı olanları ateşten çıkar.” buyurulur. Giderim, kalbinde zerre kadar imanı olanları ateşten çıkarırım. Yine döner, secdeye varır, niyaz ederim. “Git, kalbinde hardal tanesinden de çok az imanı olanları da ateşten çıkar.” buyurulur. Gider, böyle imanı olanları da ateşten çıkarırım. Dördüncü defa da Rabbimden, Lâ ilâhe illallah diyenlere de şefaat etmemi isterim. Allahü teala; “Onları ateşten çıkarmak senin üzerine değildir. Fakat İzzetim, Celalim, Kibriyam hakkı için onları elbette ateşten çıkarırım.” buyurur.
Bilal bin Haris'in rivayet ettiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Benden sonra unutulmuş bir sünnetimi meydana çıkaran kimseye, bunu işleyenlerin sevabı kadar ecir verilir. Bunların sevabında azalma olmaz. Buna karşılık, bidat ve sapıklık çıkaranlardan, Allahü teala ve Resulü razı olmaz. Bu bidati işleyenlerin günahları kadar, bidati çıkaranın üzerine yükletilir. Bidat işleyenlerin günahlarında hiçbir azalma olmaz.”
Ebu Hüreyre'nin bildirdiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Siz öyle bir zamanda geldiniz ki, Allahü tealanın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapmaz iseniz, helak olur, Cehennem'e gidersiniz. Sizden sonra öyle Müslümanlar gelecek ki, Allahü tealanın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapabilseler, Cehennem'den kurtulurlar.”
Yine Ebu Hüreyre'nin bildirdiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü teala, bu ümmet için her yüz sene başında, bu dini kuvvetlendiren bir müceddit meydana çıkarır.”
Kur'an-ı Kerim'in faziletleri bölümünde bildirilen hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü teala, gökleri ve yeri yaratmadan bin yıl önce, Taha ve Yasin surelerini meleklere okudu. Yani manalarını ilham etti. Melekler Kur'an-ı Kerim'i duyunca, bu Kur'an-ı azimüşşanın indirildiği ümmete müjdeler olsun. Veya Tuba ağacı onlar için olsun. Bu Kur'an-ı hâkimi yüklenen kalblere ve okuyan dillere de müjdeler olsun, dediler.”
Tesbih, tahmid ve tehlilin sevabı bölümünde bildirilen hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Miraç gecesi, İbrahim Aleyhisselam'a rastladım. Bana: “Ümmetine selam söyle. Cennet'in toprağının temiz olduğunu, suyunun tatlı, zemininin düz ve ağaçsız olduğunu, orada dikilen fidanın, Sübhanallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber olduğunu haber ver.” dedi.”
İmam-ı Begavî hazretleri Me'âlimü't-tenzil isimli kitabında buyuruyor ki: “İnsan (Hel eta) suresi 8. ayet-i kerimenin nüzul (inme) sebebini, âlimler şöyle bildirirler: Bir zaman, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin hasta olmuşlardı. Resul-i Ekrem, Eshab-ı Kiram ile torunlarını ziyarete gitti. Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma'ya hitaben; “Bu iki ciğer köşeleriniz için bir adak adayın.” buyurdular. Onlar da, Fıdda ismindeki hizmetçileri ile beraber, çocukları sıhhate kavuşursa, Allahü tealanın rızası için, üç gün oruç tutacaklarını nezrettiler (adadılar). Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin sıhhat bulunca, yiyecek bir şeyleri olmadığı için, Hazreti Ali, bir Yahudiden üç sa' (12,6 litre hacmindeki kap dolusu) arpa borç aldı. Üçü de nezirlerini yerine getirmek için oruç tutmaya başladılar. Arpanın üçte birini hizmetçileri öğütüp, beş tane ekmek pişirdi. Çünkü hepsi beş kişi idiler. İftar vakti Hazreti Fatıma ekmeklerin her birini hazreti Ali'nin, Hasan ve Hüseyin'in, hizmetçileri Fıdda'nın ve birini de kendisinin önüne koydu. Kapıya bir miskin geldi. (Miskin, bir günlük yiyeceği bile olmayan fakire denir.) “Ben Müslüman fakirlerinden biriyim. Açım. Yemek istemeye geldim.” dedi. Önlerindeki beş ekmeği de miskine verdiler. Kendileri su ile iftar edip, ertesi gün için oruca niyet ettiler. Ertesi gün hizmetçi, kalan unun yarısını öğüttü. Bu undan beş tane ekmek pişirip iftara hazırladı. İftar vakti oldu. Tam ekmekleri yemeye başlayacaklardı ki, kapıya bir yetim gelip yemek istedi. Beşi de ekmeklerini o yetime vererek, yetimi sevindirdiler. Kendileri su ile iftar edip, ertesi gün oruca niyet ettiler. Üçüncü gün, hizmetçi, arpanın kalan kısmını öğüttü, beş tane ekmek yaptı. İftar vakti ekmekleri yiyecekleri sırada kapıya birisi gelip, esirlikten yeni kurtulduğunu, üç gündür bir şey yemediğini söyleyince, ellerindeki ekmekleri buna verdiler. Resulullah bunların hâllerini, açlıklarını haber alınca çok üzüldüler. Sonra Cebrail Aleyhisselam geldi. “Ya Resulallah! Mübarek olsun. Hak teala Ehl-i Beyt'in hakkında ayet-i kerime gönderdi.” diyerek, İnsan (Hel eta) suresini okudu.
Hazreti Ali, Medine dışına çıktı. Bir kimsenin kuyudan su çekip, hayvanlarını sulamakta olduğunu gördü. Ona yaklaşıp; “Sana ücretle kuyudan su çekeyim mi?” buyurdu. O da; “İyi olur.” dedi. Bir kova suyu, bir avuç hurma karşılığı ücretle çekmek üzere anlaştılar. Hazreti Ali, su çekmeye başladı. Son kovayı çekerken, ip koptu ve kova da kuyuya düştü. O kimse kovanın gittiğine üzülerek, Hazreti Ali'nin mübarek yüzüne bir tokat vurdu. Sonra, Hazreti Ali ile anlaştıklarına göre hurmaları verdi. Hazreti Ali hiç karşılık vermedi. Mübarek elini kuyunun içine uzattı. Allahü tealanın izni ile kovayı çıkarıp o kimseye verdi. Ve oradan ayrıldı. Evine gelip, hurmaları, Hazreti Fatıma'ya verdi. Birlikte yerken Hazreti Fatıma, Hazreti Ali'nin yüzündeki tokat izini görüp, sordu. O ise, gizledi.
Diğer taraftan, Hazreti Ali'ye tokat vuran kimse, onun elini uzatıp kuyudan kovayı çıkarmasına hayret etmişti. Derin derin düşünmeye başladı. Kalbinde bir değişiklik, yumuşaklık hissetti. Kendini çok suçlu ve mahcup hissetti. “O şahıs, Muhammed Aleyhisselam'ın dinine tâbidir. Eğer o din hak olmasaydı, o zat, derin kuyuya elini uzatmakla kovayı çıkaramazdı. Ben ise, böyle bir zatın yüzüne tokat vurdum. Bu küstahlığı yapan el bana lazım değildir.” deyip, tokat vurduğu elini kesti. Bu kesik eli, diğer eline alıp, huzuru ile şereflenmek ve kendisinden özür dilemek niyetiyle Hazreti Ali'nin yanına gelip kapıyı çaldı. Resulullah Efendimiz de içeride idi. Hazreti Ali kapıyı açınca, elinin biri kesilmiş, kanlar akar hâlde diğer elinde duruyor görünce hayret etti. Gelen kimse bir taraftan ağlıyordu. Hazreti Ali içeri girip, durumu haber verdi. Peygamberimiz; “Sana hakaret eden kimsedir. Söyle içeri gelsin.” buyurdular. O kimse içeri girdi. Resulullah, onu bu hâlde görünce üzüldü. “Niçin böyle hata işledin?” diye sordular. O kimse ağlayarak yaptığı hatayı anlatıp, özür diledi ve iman etmekle şereflendi. Peygamber Efendimiz kesik eli yerine koydu. Mübarek ağzının tükrüğünden bir miktar sürüp dua buyurdu. Allahü tealanın kudreti ile o kimsenin eli, eskisinden daha sağlam oldu.”
İmam-ı Begavî hazretlerinin Mesabih-i şerif isimli kitabında bildirdiği ve Ebu Sa'id-i Hudrî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Eshabımın hiçbirine dil uzatmayınız. Onların şanlarına yakışmayan şeyler söylemeyiniz! Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki, sizin biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan birinin bir müd arpası kadar sevap alamaz.”