Fıkıh âlimi ve evliyanın büyüklerinden. İsmi Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Abdurrahman ibni Ahmed bin Muhammed'dir. Künyesi Ebü'l-Mekarim olup lakabı Şemseddin'dir. 930 (m. 1523) senesinde Kahire'de doğdu. 994 (m. 1585)'te orada vefat etti.
Umdetü't-tahkik kitabının sahibi İbrahim Ubeydî, Bekrî'nin hayatını kendisinden şöyle nakleder:
“Büyük âlim ve evliyadan olan babamın terbiyesinde yetiştim. Yedi yaşımın sonlarında Kur'an-ı Kerim'i, sekiz yaşında iken İmam-ı Malik'in Elfiye adlı eserini ezberledim. Bunu, Mekke-i Mükerreme'nin en büyük âlimlerinin huzurunda okudum. Huzurlarında Elfiye'yi okuduğum âlimler arasında; Şafiî mezhebi âlimi İsmail Kayrevanî, Malikî mezhebi âlimi Muhammed Hattab-ı Kebir, Hanefî mezhebi âlimi İbn-i Bulad bulunuyordu. Bunlar bana icazet (diploma) verdiler. On yaşına girmeden, büyük âlim ve veli bir zat olan Ebu İshak Şirazî'nin Tembih isimli eserini ezberledim. İlim öğrenmem, babamın derslerine devam etmek suretiyle onun vefatına kadar devam etti. Bu süre içerisinde muhtelif ilimleri okudum. Meşhur altı hadis kitabından olan sünenleri ve çeşitli fıkıh kitaplarını okudum. Onyedi yaşı civarında iken eser yazmaya başladım.
951 (m. 1545)'te, dedemin ve babamın isimleri ile bilinen Cami-i Ebyat (Beyaz Cami) diye meşhur olan camide; kıraat, hadis ve fıkıh dersleri verdim. Aynı sene babam bir mecliste şöyle buyurdu: 'Oğlum Muhammed'e bu sene öyle bilgi ve marifetler hasıl oldu ki talebelerimin en gözde olanı bunları elde etmek için altmış sene uğraşmış olsaydı, onun ulaştığı mertebeye ulaşamazdı.' Yine babam, son haccına gitmeden önce şöyle buyurdu: 'Bu sefer dönüşümde, şeyh ve mürebbî olursun.' Nitekim hacdan dönüşünde, bana bu hususta izin verdi. Hatta bana; 'Senin durumunu Resulullah'a arz ettim. Ya Resulallah! Oğlum Muhammed için ne vardır? diye sordum. Resul-i Ekrem; Eğer Kureyş'e, onun gibiler için olan şeyi haber vermiş olsaydım, muhakkak ki onlar hayret ederlerdi buyurdu.'
Babam, 952 (m. 1546) senesi Rebiulevvel ayının onüçünde, Pazartesi günü öğleden sonra vefat etti. Vefat etmeden önce onun izniyle dinî ilimleri okutmak için onun yerine oturdum. Hadis, tefsir, fıkıh ilimleri ve tasavvuf yolunu taliplerine öğrettim. Allahü tealanın çok lütuf ve ihsanlarına kavuştum. Allahü teala bana öyle ilim ve marifetler lütfetti ki Camiu'l-Ezher'de Besmele-i şerifin 'Be' harfinin derin manâlarını anlatmak için iki bin iki yüz ders yaptım.”
Ebü'l-Mekarim Bekrî'nin yazdığı Tercümanü'l-esrar ve divanü'l-ebrar adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Leipzig Universitätsbibliothek RefaiyaBook_islamhs No:573'de kayıtlıdır.
Ebu Bekr künyesini bana babam vermiştir. Ebü'l-Mekarim künyesine gelince onu şöyle anlattılar: Anneannem olan Hadice binti Hafız, saliha bir kadındı. Hicaz'a gidip Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'de otuz sene ikamet etti. Mısır'da doğduğum gece, anneannem Mekke-i Mükerreme'de bir rüya görmüş. Rüyasında beni ona götürmüşler. O da beni kucağına alıp Kâbe-i Muazzama'nın etrafında tavaf etmiş. Tavaf esnasında; “Ya Rabbî! Senden bu torunumun âlim ve salih olmasını diliyorum.” diye dua etmiş. O esnada Kâbe-i Muazzama'dan doğru gelen ve; “Ona Ebü'l-Mekarim künyesini verin.” diyen bir ses işitmiş. Sonra da bana Ebü'l-Mekarim künyesini verdiler. Lakabım Zeynelabidin'dir. Ancak Şemseddin lakabım daha çok kullanılmaktadır. Babam, Tacülarifîn Muhammed Ebü'l-Hasan'dır. Babam soyumuzun, baba tarafından Hazreti Ebu Bekr'e, anne tarafından ise Resul-i Ekrem'e ulaştığını söylemiştir.
Büyük âlim olan Bekrî'nin derslerinde ve sohbetlerinde bulunanlar, onun anlattığı şeylere hayran kalırlardı. Anlattıklarının, beşer aklı ile bilinebilecek şeyler olmadığında, bu bilgilerin ona Allahü tealanın bir ihsanı olduğunda şüphe etmezlerdi. Bekrî, ilimde o kadar yükselmişti ki ömrünü zahirî ilimleri tahsil ile geçirmiş ve ilahî marifetlerden de nasibini almıştı. Âlimler onun hakkında; “Vallahi, ondan işittiğimiz bu sözleri nereden aldı, nereden öğrendi, bilmiyoruz. Eğer peygamberlik kapısı Resulullah ile kapanmamış olsaydı, sözlerini onun peygamber olduğuna delil getirirdik.” derlerdi.
Bekrî, tefsir ilminde de derin bir âlimdi. Tefsir dersleri verirken derin ve ince manalardan bahsederdi. Âlimlerin, tefsirini yaptığı ayet-i kerimelerle alakalı olarak bildirdiklerini de naklederdi. Bunlar arasında evla olan manâyı da söylerdi. Sonra tasavvuf büyüklerinin her ayet-i kerimeye dair bildirdiklerini naklederdi. Bütün bunları; fesahat, belagat ve yüksek bir ifade üslubu ile açıklardı. Hadis ve fıkıh derslerini de aynı şekilde anlatırdı. Hangi ilme dair derse başlarsa dinleyen onu, o ilmin bütün temel bilgilerine ve inceliklerine vâkıf olarak görürdü. Camiu'l-Ezher'de ve başka yerlerde ders verdi. İnsanlar, onun elini öpmek ve duasını almak için yanına gelirlerdi. Bulunduğu yer çok kalabalık olurdu.
Babası Şeyhülislam Ebü'l-Hasan Bekrî, vefatına yakın onunla yalnız bir odada kaldı. Ebü'l-Mekarim Bekrî bu arada, Allahü tealanın babasına lütuf ve ihsanda bulunduğu feyiz ve marifetlerden çok istifade etti. Ebü'l-Hasan Bekrî, sonra her biri şeyhülislam ve zamanının ileri gelen âlimlerinden olan ve ömürlerinin büyük bir kısmını ondan ilim öğrenmekle geçiren talebelerini yanına çağırarak, oğlu Ebü'l-Mekarim Bekrî'den istifade etmelerini, ondan ilim öğrenmelerini, onun emri altına girmelerini vasiyet etti.
Umdetü't-tahkik kitabının sahibi, Bekrî hakkında şöyle demektedir: “Bekrî, on sekiz yaşında iken, Beyaz Cami'de, Mısır'ın meşhur âlimlerinin huzurunda verdiği tasavvuf dersinde, babasının yerine geçmeye layık olduğunu gösterdi. Tasavvufa dair derin meseleleri hazırlıksız olarak anlattı.”
Abdülvehhab-ı Şa'ranî, Tabakatü'l-kübra isimli eserinde, onun hakkında şöyle yazmaktadır: “Bekrî, dinî ilimlerde ulema-i rasihînden, kâmil oğlu kâmil bir zattır. Onun şöhreti, onu anlatmaya ihtiyaç bırakmamaktadır. Allahü tealanın, kalbine ilim, marifet ve sırları akıttığı, asrında hiçbir kimseye nasip olmayan mertebeye ulaşan bu mübarek zatı nasıl anlatabiliriz? Âlimler, yeryüzünde Mısır'dan daha çok âlim bulunan bir yer olmadığı hakkında ittifak etmişlerdir. İşte böyle bir diyarda onun gibisi yoktur. Onun faziletini ancak hasetçiler ve kalb gözü açık olmayanlar inkâr edebilir. Onunla iki defa hacca gittim. Onun kadar ahlâkı güzel, insaniyeti ve insanlara muamelesi iyi birisine rastlamadım. Sözleri çok tatlıydı. Zahirî ve batınî ilimlerde fetva verirdi. O asırda bütün memleketlerde bulunan âlimler, onun üstünlüğü hususunda ittifak ettiler. Bekrî, babası gibi vera, takva ve züht sahibi olarak yetişti. Dünyaya rağbet etmedi; onun için dünya, ona boyun eğerek geldi. Onun o kadar yüksek ve güzel hâlleri vardır ki anlatarak bitirmek zordur."
Bize Yardım Eyle!
Talebesi Abdürrahim Şa'ravî şöyle anlattı: “Bir defasında Mekke-i Mükerreme'de hocam Ebü'l-Mekarim Bekrî ile mücavir olarak bulunuyordum. Hiç yanından ayrılmadım. Birgün Harem-i şerifte, Bab-ı İbrahim denilen yerde oturuyorduk. Bu sırada, evinden hizmetçisi gelip bazı ev ihtiyaçlarını almak için ondan para istedi. O sırada parası olmadığı için hizmetçiye; “İnşaallah ben birazdan gönderirim.” dedi. Bunun üzerine hizmetçi gitti. Fakat biraz sonra tekrar gelip ısrarlı bir şekilde para istedi. Ebü'l-Mekarim Bekrî, önceki gibi cevap verdi. Fakat hizmetçi ısrarla para istiyordu. Hizmetçinin bu ısrarı karşısında Ebü'l-Mekarim Bekrî, Kâbe-i Muazzama'yı tavaf etmek için kalktı. Ben de onunla birlikte gittim. Muhammed Bekrî, tavaf ederken şu sözleri söylüyordu: “Ya Rabbî! Bitkiler kurudu. Onları lütfedeceğin yağmur ile sula. Bize yardım eyle. Çünkü biz, senin lütuf ve ihsanını umuyoruz.” Bir müddet sonra Hindistanlı bir zat Ebü'l-Mekarim Bekrî'nin yanına gelerek, elini öptü. Cebinden, içerisinde bir miktar dinar bulunan bir kese çıkarıp verdi ve; “Efendim! Bu kese size hediyedir. Bunu Hindistan Sultanı gönderdi.” dedi. Bunun üzerine Ebü'l-Mekarim Bekrî, bu ihsanından dolayı Allahü tealaya şükür secdesi yaptı. Sonra o keseyi hizmetçisine verdi. Hizmetçi sevinçle ihtiyaçları karşılamak için çarşıya gitti.”
Onun Hazreti Ebu Bekr'in soyundan olduğunun delillerinden birisi şöyledir: “Mekke-i Mükerreme'de şöyle bir rüya gördüm. Rüyamda Bekrî'nin hasetçilerinden birisi, onun gıybetini yapmıştı. Ben o şahsın gıybet etmesine mâni oldum. Fakat o şahıs, gıybet etmeye devam etti. Sonra Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'ı rüyada gördüm. Bana şöyle buyurdu: “O şahsın oğlum Bekrî'yi gıybet etmesine mâni olduğun için onun tarafından Allahü teala seni hayır ile mükâfatlandırsın.” Bu rüyadan sonra Bekrî'nin Hazreti Ebu Bekr'in soyundan olduğunun doğruluğunu anladım. Hocam Bekrî, asrında tasavvufun inceliklerini fasih ve beliğ bir şekilde anlatması bakımından Abdülkadir-i Geylanî'ye benzemektedir. O, Allahü tealanın lütfuna ve ihsanına kavuşmuştu. Hocam Ali Vefa; “İnsanlar arasında Hazreti Ebu Bekr'in soyundan, Ebü'l-Hasan Bekrî isminde birisi gelecektir. Bütün hâllerimizde bize vâris olur. Bizim mertebemize ulaşır. Ondan sonra Muhammed Bekrî gelir.” buyurarak onun üstünlüğünü belirtmiştir.”
Ebü'l-Hasan Bekrî vefat edince talebelerinin büyüklerinden olan bir zat, onun yerine Camiu'l-Ezher'de ders vermek istemişti. O sırada Ebü'l-Mekarim Bekrî'nin yaşı küçük olduğu için daha babasının yerinde ders verebilecek durumda olmadığını sanıyordu; çünkü o yirmi bir yaşındaydı. Aynı zamanda, daha önce ilim meclislerinde ders de vermemişti. Bütün bunlara rağmen, ders vermesi için ona bir meclis kuruldu. Bu mecliste, Mısır'daki dört mezhep âlimlerinin ekserisi hazır bulundu. Ebü'l-Mekarim Bekrî ders vermeye başladı. Önce sadece tefsir ilmine dair ders vereceği zannedildi. Fakat o, bütün ilimlerden, derin marifetlerden ve hiç duymadıkları bilgilerden bahsedince orada bulunanlar hayretlerini ifade ettiler. Onun ilimdeki üstünlüğünü ve Mısır'da babasının yerine ders vermeye herkesten daha layık olduğunu kabul ettiler. Sözlerinde ve hâllerinde babasına benziyordu.
Gazzî şöyle anlattı: “Birgün birisi hocam Ebü'l-Mekarim Bekrî'den bahsederek; “Bilmiyorum, Ebü'l-Mekarim Bekrî bu kadar bol yiyecek ve giyeceği nasıl buluyor?” dedi. Bu sırada Ebü'l-Mekarim Bekrî, bulunduğumuz yere gelerek; “Oğlum! Dünya bizim kalbimizde değil elimizdedir.” dedi.
Ebü'l-Mekarim Bekrî'nin ders verdiği Camiu'lEzher.
İbrahim Ubeydî, Umdetü't-tahkik isimli eserinde şöyle nakleder: “Ebü'l-Mekarim Bekrî bir sene hacca gitti. Bu sırada Resul-i Ekrem'in kabr-i şeriflerini de ziyaret etti. Mescid-i Nebevî'ye gelip Ravda-i Mutahhara ile minber arasına oturdu. O sırada Resulullah Efendimiz şifahî olarak; 'Allahü teala seni ve soyunu mübarek kılsın.' buyurdu.”
Şöyle anlatılır: “Hüseyin Paşa, Buhara valisi Ömer bin İsa'ya bir işinden dolayı kızdı ve adamlarını gönderip onu yanına getirmelerini emretti. Ömer bin İsa'yı getirdikleri vakit öldürecekti. Vali yolda, Hüseyin Paşa'nın adamlarından kendisini önce Ebü'l-Mekarim Bekrî'ye götürmelerini rica etti. Onlar bu isteği kabul ettiler. Ebü'l-Mekarim Bekrî'nin evine vardıkları zaman, onun hususî odasında yalnız başına olduğunu ve kimse ile görüşmediğini söylediler. Bunun üzerine Vali, Abdülvehhab-ı Şa'ranî'nin yanına götürülmesini istedi. Oraya varınca Vali, Abdülvehhab-ı Şa'ranî'den şefaatçi olmasını istedi. O da; 'Hüseyin Paşa ile görüşmem yoktur ancak Ebü'l-Mekarim Bekrî'ye gidip senin için şefaatçi olmasını isterim.' dedi. Bekrî hazretleri durumu dinleyince sadece; 'Vali'ye dayısını tavsiye ederim.' buyurdu.
Abdülvehhab-ı Şa'ranî bu sözün manasını anlayamadı. Vali Ömer bin İsa'nın annesi durumu öğrenince Hüseyin Paşa'nın hanımlarının yanına gitti. Haberi alan Hüseyin Paşa makamına geçti ve kadınla görüştü. Ona nereli olduğunu ve ailesini sordu. Kadın kardeşinin ismini söyleyince Hüseyin Paşa; 'Ben senin kardeşinim.' dedi. Böylece Ebü'l-Mekarim Bekrî'nin; 'Ona dayısını tavsiye ederim.' sözünün manâsı anlaşıldı. Hüseyin Paşa yeğeni olan İsa bin Ömer'i eski vazifesine tekrar tayin etti. Vali durumu öğrenince bunun Ebü'l-Mekarim Bekrî'nin bereketiyle olduğunu anlayıp giderek elini öptü.”
Şöyle anlatılır: Ebü'l-Mekarim Bekrî, bir gün talebelerinden birine yiyecek satın almasını söyledi. Talebenin parası yoktu. Ebü'l-Mekarim Bekrî; “Bizim rızkımızı Allahü teala verir.” deyip bir ağaçtan birkaç yaprak kopardı. Talebe yaprakları eline alınca onların birer dinar olduğunu gördü.
Torunu anlatır: Bir gece seher vaktinde; “Karafe'de bulunan deden Ebü'l-Mekarim Bekrî'nin kabrini ziyaret et.” diyen bir ses işittim. Sabah namazını kılıp kabre gittim ve ona bazı ihtiyaçlarımı arz ettim. Dönüşte kırmızı cübbeli biri gelip; “Deden sana selam ediyor, isteklerini işitti. Yanında Resulullah da vardı. Deden, 'Ya Resulallah! Bu oğlum Zeynelabidin'dir, onun ihtiyaçlarını temin ederseniz memnun olurum' dedi; Resulullah da bu ricayı kabul buyurdu.” diyerek isteklerimi tek tek saydı. O zata atıma binmesini söyledim ama kabul etmedi. Atım bir süre yürümedi, arkama baktığımda ise o zatı göremedim.
Büyük âlim Abdülkadir Mahallî; “Bir ihtiyacınız olduğu zaman Ebü'l-Mekarim Bekrî'nin kabrine gidin ve onu vesile ederek dua edin; Allah'ın izniyle o ihtiyacınız hasıl olur. Bu tecrübe edilmiştir.” buyurdu.
Ebü'l-Mekarim Bekrî buyurdu ki: “Tasavvuf yolunda olana en önce tövbe lazımdır. Tövbe; günahtan vazgeçmek, pişman olmak, haksız alınan malı geri vermek, namazları kaza etmek ve hocanın emrine uymakla olur. Günahlardan kurtulmak için Allahü tealaya dua etmelidir.”
Bir şiirinin tercümesi şöyledir: “Daraldığın zaman feryat etme, işini Allahü tealaya teslim et. Hakka itiraz eden pişman olur. Allah'ın kaderine razı olan yüksek derecelere kavuşur. Dualara icabet eden Allah'ın fazlından ümitli ol. Ey kalbim! Eğer benim isen benlikten uzaklaş ve kaderden razı ol. Allah'tan başkasına meyletme, sabret; sonunda hayır bulursun.”
Eserleri:
-
1Şerh-i Muhtasar-ı Ebu Şüca': Şafiî fıkhına dairdir.
-
2Divan-ı Şiir: Yazma bir eserdir, Paris Millî Kütüphanesi'ndedir.
-
3Tercümanü'l-esrar ve divanü'l-ebrar
-
4El-Fethü'l-mübin bi cevabı badi's-sailin
-
5Risaletün fi'l-ismi'l-a'zam
-
6Risaletün fi's-salati ale'n-Nebiyyi
-
7Risaletün fî adabi'ş-şeyh ve'l-mürid
-
8Risaletün fî ziyareti'n-Nebiyyi