Meşhur hadis âlimi ve Şafii fukahasından. Zamanının en meşhur ve en büyük âlimi. İsmi, Ahmed bin Hüseyin bin Ali bin Musa el-Hüsrevcirdî el-Beyhekî; künyesi Ebu Bekr'dir. Beyhekî diye meşhur olmuştur. Nişabur'un Beyhek kasabasının Hüsrevcird köyünde 384 (m. 994) yılının Şaban ayında doğmuştur.
Beyhek'te yetişti. Daha sonra ilmini arttırmak için Bağdat'a gitti, orada tahsiline devam etti. Sonra Kufe, Mekke-i Mükerreme ve pek çok ilim merkezlerini dolaştı. Meşhur âlimlerden ilim öğrenip büyük âlim oldu. Kendisine "ilmin minaresi" denildi. Pek çok âlim yetiştirdi. Kelam ilminde de Ehl-i Sünnet itikadına büyük hizmetler yaptı. Çeşitli ilimlerde, bilhassa hadis, fıkıh ve kelam ilmine ait binden ziyade kitap telif etti. Şafii fıkhı öğretmesi için Nişabur'a çağrıldı. Her ne kadar memleketine dönmek istediyse de, 10 Cemaziyelevvel 458 (m. 9 Nisan 1066)'da vefat etti. Mübarek nâşı, yakın olan memleketine götürüldü.
Beyhekî hazretlerinin Es-Sünenü'l-kübra adlı eserinin Beyrut'ta 11 cilt halinde yapılan baskısının kapak sayfası (solda) ve Mısır Milli Kütüphanesi Hadis 267 numarada kayıtlı olan müellif hattı nüshasının unvan sayfası (sağda).
İlk defa, 15 yaşında iken ilme başladı. Irak, Cibal, Hicaz ve benzeri ülkelerin Nüvkan, İsferain, Tus, Esedabad, Hemedan, Damegan, İsfehan, Rey, Taberan, Nişabur, Bağdat, Kufe, Mekke gibi şehirlerine gitti. Beyhekî; zekasının keskinliği, hafızasının kuvveti, öğrendiği şeyler üzerindeki arzusu ve ilim öğrenmekteki ihlası ile hocalarının büyük dikkat ve teveccühlerini üzerinde toplamıştı.
Horasan'da; Ebü'l-Hasan Muhammed bin Hüseyin (hocalarının en âlimi), Hakim Ebu Abdullah (Beyhekî, onun talebelerinin en büyüğüdür), Ebu Tahir ez-Ziyadî, Ebu Bekr bin Fûrek, Ebu Ali Rodbarî, Abdullah bin Yusuf bin Banuye, Ebu Abdurrahman es-Sülemî'den; Bağdat'ta Hilal bin Muhammed el-Haffar, Ebu Hüseyin bin Bişran, İbn-i Ya'kub el-Iyadî'den; Mekke'de Hasan bin Ahmed bin Ferras ve pek çok âlimden; Kufe'de Cemah bin Nezir ve daha pek çok âlimden ilim öğrendi. Hadis-i şerif aldığı, hadis öğrendiği hocaları yüzden çoktur. O, Şafii fıkhını ise Ebü'l-Feth Nasır bin Muhammed el-Umerî'den öğrendi. Fakat hadis ilmine daha düşkün idi. O; İmam-ı Nesefî'nin Sünen, Tirmizî'nin Cami' ve İbn-i Mace'nin Sünen'inden hadis almadı. Fakat Hakim'in rivayetlerinin ekserisini alırdı. Onun rivayetleri, âlî isnad idi (Peygamber Efendimizden kendisine kadar olan ravilerin sayısının az olması, en kısa yoldan hadisin rivayet edilmesidir).
Niyetinin güzelliği ve ihlası sebebiyle herkes onun huzuruna gelir, hıfzının ve anlayışının kuvvetine hayran kalırdı. Şeyhülislam Abdullah el-Ensarî (icazet alarak), Zahir bin Tahir, Ebu Abdullah el-Feravî, Abdülcebbar bin Muhammed, oğlu İsmail bin Ahmed ve pek çok âlim de Beyhekî'den ilim ve hadis-i şerif öğrenmişlerdir.
Beyhekî kanaatkâr, azla yetinir ve her hâlinde selef-i salihîn'in, Eshab-ı Kiram'ın ve Tabiîn'in yolunu takip ederdi. Bir kimse onu gördüğü zaman, asalet ve takva sahibi bir zat olduğunu anlardı. Onun yanına gelip oturan ayrılmak istemez, ayrıldığı zaman da hemen onun yanına dönmek isterdi. Çünkü onun hareketi, hâl ve davranışları yerinde, konuşması güzeldi. Kendisiyle beraber bulunulacak bir zattı. Beyhekî şüphelilerden tam kaçınarak, takva üzere yaşadı. Otuz yıl devam üzere oruç tuttu.
Ebü'l-Hasan Abdülgafur, Nişabur Tarihi'nin zeylinde: “Ebu Bekr Beyhekî; fakih, hadis hafızı ve usul (Usul-i hadis ve fıkıh) âlimidir. Hafızasının kuvveti ve şüphelilerden kaçınmakta zamanının bir tanesiydi. Haramlardan sakınmak ve öğrendiği şeyleri muhafaza etmekte asrının tekiydi. Hakim'in talebelerinin en büyüğü olup, ondan sonra pek çok âlimden de ilim alarak öğrendiği ilimlerin üzerine ilim kattı. Daha genç yaşta hadis-i şerif yazmaya ve ezberlemeyebaşlamıştı. Sonra fıkhıda da büyük âlim oldu. Azla kanaat eden, haramlardan sakınan bir zattı.” buyuruyor.
İmamü'l-Haremeyn Ebü'l-Maalî ise; “Hiçbir Şafii âlimi yoktur ki, ona İmam-ı Şafii'nin bir yardımı olmasın. Fakat Ebu Bekr Beyhekî'nin ayrı bir hususiyeti vardır. O, İmam-ı Şafii'ye mezhebinin yayılması hususunda, yazmış olduğu kitaplarıyla yardımcı olmuştur.” demiştir.
İmam-ı Beyhekî, Allahü tealanın kendisine ilim verdiği her kimse üzerine telifin (kitap yazmanın) farz olduğuna inanmış, daha 22 yaşında iken kuvvetli bir azimle bu işe yönelmiştir. Hakkında kitap yazdığı konuları derinliğine, ince ve itinalı bir şekilde ele aldığı için, büyük âlimler onun eserlerini çok beğenmişler, eserlerine takrizler (methiyeler) yazmışlar, aklını, zekasını ve ilmî üstünlüğünü ifade etmişlerdir. O, seçtiği konularda evvela istihare yapar, sonra Cenab-ı Hakk'tan yardım ister, Allahü teala da ona yardımını ve tevfikini lütfederdi.
Eserleri çok ve çeşitli konulara dairdir. Bazısı çok uzun, bazısı kısa, bazısı da bu ikisi arasındadır. Bu durum, eserlerin mevzularına göre değişmektedir. Sünnet-i seniyye üzerindeki fevkalade kıymetli çalışmalarından dolayı kendisine bazı müellifler; “Munazzımü's-Sünne: Sünnetin tanzimcisi” lakabını vermişlerdir.
O; devamlı okur, araştırır, tasnif eder, eserlerini öğrencilerine okuturdu. Kendisini meşgul edecek bir ticarethanesi, vaktini öldürecek, asabını bozacak, zihin ve fikir açıklığını giderecek bir vazifesi olmadığından, devamlı ilimle meşgul olurdu. Fakirliğe sabreder, hâlinden herhangi bir şikayette bulunmazdı. Sahip olduğu hâlis ilim, kendisini aşk ve şevk ile sünnet-i seniyyenin neşrine, dinin tebliğine yöneltiyordu. Yazdığı her harfi, ağzından çıkan her sözü Allahü tealanın murakabe ettiğini düşünerek çok dikkat ederdi. Az yer, az içer, devamlı oruç tutardı. Hatta 44 yaşından sonra vefatına kadar 30 sene devamlı oruç tutmuştur. Bütün çalışmalarında niyetinin temizliği, ilminin genişliği, hıfzının kuvveti göze çarpardı. Yüzden fazla âlimden ders okumuş, bunlardan bir kısmı kendisine özel itina ve ihtimam göstermişlerdir.
Beyhekî hazretlerinin es-Sünenü's-sugra adlı eserinin unvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Bu eseri, Es-Sünenü'l-kübra'nın muhtasarıdır.
Yukarda bildirildiği gibi, binden ziyade eser telif eden İmam-ı Beyhekî'nin yazdığı kitaplardan bazıları şunlardır: Eserleri: 1- Es-Sünenü'l-kübra (Kitabü's-Süneni'l-kebir): Hadis kitabıdır. Eshab-ı Kiram (aleyhimürrıdvan) ve Tabiîn'in isimleri, senet ve ravileri içerisine alan bir fihristle beraber Hindistan'da basılmıştır. İbn-i Salah, “Beyhekî'nin Es-Sünenü'l-Kübra kitabından daha fazla delil olan kitap yoktur. Sanki o, İslam memleketlerinde bilinip de kitabına almadığı bir hadis bırakmamıştır.” Kettanî (Muhammed bin Ca'fer); “Beyhekî, sünen kitaplarını Müzenî'nin Muhtasar kitabının tertibine göre yazmıştır. İslam âleminde onun bir misli daha yazılmamış olup, ahkam (hüküm) hadislerinin ekserisini içerisine almıştır.” buyurdular. Bu kitap on cilt olup, Beyrut'ta da ofset yoluyla tekrar basılmıştır. Çok kıymetlidir. 2- Es-Sünenü's-sugra: İki cilttir. El yazması Üçüncü Ahmed Kütüphanesi No. 269'da mevcuttur. Bu eseri, Es-Sünenü'l-kübra'nın muhtasarıdır. 3- El-Esma' ve's-sıfat: Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde Allahü tealanın sıfatlarının (sıfat-ı zatıyye, sıfat-ı sübutiyye ve fi'ili sıfatlar) varlığı ile ilgili delilleri toplamıştır. Ehl-i Sünnet âlimlerinin, Allahü tealanın sıfatlarını anlattıkları kitapların en kıymetlilerindendir. Muhammed Zahid Kevserî'nin önsözüyle Beyrut'ta 1985'te basılmıştır. Sübkî, “Bu kitabın bir benzerini bilmiyorum.” demiştir. 4- Delailü'n-nübüvve: Üç cilttir. Peygamberimizin nübüvvetiyle ilgili delilleri ve haberleri toplamıştır. Ondan başka bir zat tarafından böylesi toplanmamıştır. Bu hususta tek bir kitap olup çok kıymetlidir. İbn-i Kesir'in El-Bidaye ve'n-Nihaye'sinde, Süyutî'nin El-Hasaisü'l-kübra'sında ve bu hususta kitap yazan bütün âlimler ondan nakiller yapmışlardır. Halep'te Vakıf kütüphanesinde el yazma iki nüshası mevcuttur. Bu eserin birinci cildi 1389 (m. 1970) senesinde Kahire'de, 1405 (m. 1985) tarihinde de Beyrut'ta basılmıştır. Beyrut baskısında, bu baskının, on adet el yazma nüsha karşılaştırılarak yapıldığı belirtilmektedir. 5- Menakıbü'ş-Şafiî: Bir cilttir. Tahkikli iki cilt hâlinde Mısır'da 1971'de basılmıştır. İmam-ı Şafiî'nin hayatı hakkında yazılmış müracaat eserlerinin en büyüğüdür. 6- Marifetü's-Sünen ve'l-asar: Kettanî; “Bu Marifetü'ş-Şafiî demek olup, İmam-ı Şafiî'yi tanıtan bir kitaptır.” Zehebî, bu kitabı Es-Sünen ve'l-asar diye zikretmektedir. Dört cilttir. Mısır'da İmam Beyhekî'nin oğlu Ebu Ali İsmail, babasının haber verdiği şu vakayı anlattı: “Bu kitabı bitirdiğim zaman talebelerimden Muhammed bin Ahmed gördüğü şu rüyayı anlattı: ‘Rüyamda İmam-ı Şafiî'yi gördüm. Elinde bu kitabın bir nüshası vardı. Bana buyurdu ki: Fakih Ahmed'in (Beyhekî) bu kitabını yedi defa okudum.’ Bu rüyayı böylece aynı gün birçok kimseler görmüşler ve anlatmışlardır. Bazıları ise İmam-ı Şafiî'nin; ‘Yedi defa yazdım.’ diye buyurduğunu rivayet etmişlerdir.” 7- El-Kıraatü halfe'l-imam: İmama uyan kimsenin namazda Kur'an-ı Kerim kıraatinin nasıl olacağını, Şafiî mezhebine göre anlatmaktadır. 8- Şuabü'l-iman veya El-Camiu li Şuabi'l-İman: İki cilttir, pek kıymetlidir. Hindistan'da basılmıştır. Bunun bir hulasası, Muhtasaru Şuabi'l-iman adıyla Kahire'de basılmıştır. 9- Et-Tergib ve't-terhib: Bir cilttir. El yazması olup, basılmamıştır. 10- Kitabü'z-zühdi'l-kebir: Basılmamıştır. Tek cilt olup, el yazması vardır. 11- El-Ba'sü ve'n-nüşur: Tek cilt olup, basılmamıştır. 12- El-Hilafiyyat: İki cilttir. Basılmamıştır. 13- Fedailü's-Sahabe, 14- El-Medhal ile's-Süneni'l-kübra, 15- El-Mebsut 16- El-Adab, 17- Nususü'ş-Şafiî, 18- El-Erbaunel-kübra, 19- El-Erbaunes-sugra, 20- Cüz'ün fi'r-rü'yeti, 21- Menakıb-ı Ahmed bin Hanbel, 22- El-İtikat ve'l-hidaye ilâ sebili'r-Reşad: İsminden de anlaşıldığı gibi bu kitapta Ehl-i Sünnet itikadından bahsedilmektedir. Mısır'da 1961'de basılmıştır. 23- Ahkamü'l-kur'an: Bunu İmam-ı Şafiî'nin sözlerinden toplamıştır. 24- Hayatü'l-enbiya fî Kuburihim, 25- İsbatu azabi'l-kabr, 26- El-Kader, 27- Fedailü'l-evkat, 28- El-İsra 29- El-iman 30- Kitabü'd-de'avati'l-kebir, 31- Kitabü'd-de'avati's-sagîr, 32- Risale fî hadisi'l-cûybarî, 33- El-Cami' fi'l-Hatem, 34- Yenâbîu'l-usûl, 35- Risale Ebu Muhammed el-Cüveynî, 36- Camiu Ebvabi kıraeti'l-Kur'an, 37- Kitabü'l-intikad alâ Ebu Abdullah eş-Şafiî, 38- Kitabu Eyyam-i Ebu Bekr es-Sıddîk. 39- Tahricü ehadisi Kitabü'l-Umm.
Taceddin Es-Sübkî, Tabakatü'ş-Şafiiyye'sinde, ez-Zehebî, Tezkiretü'l-huffaz'ında ve Siyerua'lami'n-nübela'sında ve diğer âlimler Beyhekî'nin eserlerini çok methetmektedirler. Ebu Bekr Muhammed bin Abdülaziz el-Mervezî buyurdu ki: “Rüyamda bir nurun semaya doğru yükselttiği, tabut gibi bir şey gördüm. ‘Bu nedir?’ diye sorduğumda; ‘Beyhekî'nin yazdıklarıdır.’ buyuruldu.”
ESMA-İ HÜSNA
Yine bu kitabında esma-i hüsnayı (Allahü tealanın isimlerini) gayet veciz bir şekilde anlatmaktadır. Bu babda buyuruyor ki: ALLAH: Uluhiyet (ilahlık) ancak O'na mahsus, rububiyyet (rablık) da ancak O'nun sıfatıdır. Yaratmak ancak O'nun zatına mahsustur. ER-RAHMAN: Dünyada bütün mahlukların istediklerini ihsan edicidir. ER-RAHİM: Ahirette yalnız Müminlere rahmet ve yardım edip, kimsenin düşünemeyeceği nimetleri ikram edecektir. EL-MELİK: O tam meliktir, hükümdardır. Bütün mülkün tam sahibidir. Bu, yalnız Allahü tealanın zatına mahsustur ki, Melik ve Malik olmanın asıl manası dilediğini yaratmaya kâdir olmaktır. EL-KUDDUS: Ayıp ve noksan sıfatlardan, evlat sahibi olmaktan münezzehtir (uzaktır) ki, bu O'nun zatına mahsustur. ES-SELAM: Allahü teala her türlü ayıp ve afetlerden uzaktır. EL-MÜ'MİN: Kendi vahdaniyyetine şahit yahut Mümin kullarına imanı karşılıksız vericidir. EL-MÜHEYMİN: Mahlukların amellerini ve işlerini görücüdür. Mahlukların bütün hâllerinin (ecel, rızık, amel) koruyucusudur. EL-AZİZ: O her şeye galiptir. O hiç mağlup olmaz. EL-CEBBAR: O'nun işine hiçbir kimse karışamaz. O'nun mülkünde, O'nun dilediğinden başka bir şey olmaz. Bu, Allahü tealanın zatına mahsus bir sıfattır. EL-MÜTEKEBBİR: Mahlukluk (sonradan yaratılma) sıfatlarından münezzehtir. Kibriya ve azamet sıfatlarıyla her şeyden ayrılmış olup, her şeyden büyük ve yüksektir. EL-BARÎ: Hususi şekiller ve ayrı ayrı renklerde mahlukatı yaratıcıdır. EL-GAFFAR: Kullarından günah işleyenlerin günahlarını (fadl ve ihsan ile) tekrar tekrar örtücüdür. EL-VEHHAB: Karşılıksız olarak ihsan edicidir. ER-REZZAK: Her canlının rızkını vericidir. Verdiği rızıklarla onları faydalandırır. EL-ALİM: Her şeyi, her hâliyle, hakikat ve aslıyla bilicidir. ES-SEMİ': Hiçbir şeye muhtaç olmadan, gizli ve açık her şeyi işiticidir. EL-KABID: Mahlukların ecelleri geldiği zaman ruhlarını kabzedicidir. EL-HALİM: Cezayı hak edenlerin cezasını tehir edicidir. Sonra dilediğini affedicidir. EŞ-ŞEKÜR: Amele karşılık büyük sevaplar, güzel ecirler vericidir. Kulluk edenleri övücüdür.
Beyhekî, El-itikad ve'l-hidaye ilâ Sebilü'r-Reşad kitabının mukaddimesinde buyuruyor ki: “İstediğini, istediği zaman, istediği gibi yaratan Allahü tealaya hamdederim. O Allahü teala ki, kendisine davet etmeleri, kendisini tanıtıp, kendi itaatına çağırmaları için mahluklardan dilediğini (peygamber olarak) seçti. Dilediği ayetler ve ortaya koyduğu apaçık delillerle davetine uymaya ve günah diyebildiği şeylerden sakınmaya yol gösterdi. Kendisine itaat edenlere, Cennet'te hazırladığı nimetleri vaat etti. Kendisine isyan edenleri de Cehennem'de hazırladığı azaplarla tehdit etti. O'nun hükmünü değiştirecek yoktur.” Bu kitabında imanın ne olduğunu anlatırken buyuruyor ki: Peygamberimiz; “İman; senin Allahü tealaya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ölüme ve öldükten sonra dirilmeye, hesaba, Cennet ve Cehennem'e ve kadere, hepsine birden iman etmen, inanmandır.” buyuruyor. Yahya bin Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin İbrahim bin Sa'id, Ümeyye bin Bustan, Muhammed bin İbrahim bin Sa'id bildiriyorlar ki; Ebu Hüreyre, Resulullah Efendimizden şu hadis-i şerifi rivayet etti: “İnsanlarla, Allahü tealadan başka ilah olmadığına şehadet edip, bana ve getirdiğime (İslamiyete) iman edinceye kadar, harpetmekle emrolundum. Bunu yaptıkları (iman ettikleri) zaman, mallarını ve canlarını benden kurtarırlar. Ancak İslam'ın hakkı müstesna (yani bir Müslüman bir günah işlemişse, ona İslamiyetin takdir buyurduğu ceza uygulanır). Onun hesabı da Allah'a kalmıştır.” “Biz Allahü tealanın Resulüne indirdiği Kur'an-ı Kerim'e iman ediyoruz. Onun hayatında, Kur'an-ı Kerim, bir araya toplanıp Mushaf hâlinde yazılmadı. Ümmeti arasında ne bir noksanlık, ne de ziyadelik olmaksızın hıfzedilerek, aynen Peygamberimizin bildirdiği şekilde kalmıştır. Bu, Allahü tealanın vaadidir ki, Hicr suresinin 9. ayetinde mealen; ‘O Kur'an-ı Kerim'i biz indirdik, onu muhafaza edecek olan da biziz.’ ve Fussilet suresinin 42. ayetinde mealen; ‘Batıl, Kur'an-ı Kerim'e ne önünden, ne arkasından (hiçbir cihetten) ona yol bulamaz. Çünkü, o, emrinde Hakim (hikmet sahibi), fiilinde Mahmud olan Allahü teala tarafından indirilmiştir.’ buyuruyor.
Beyhekî hazretlerinin Delailü'n-nübüvve adlı eserinin kapak sayfası (sağda), yazma nüshasının ilk sayfası (solda). Beyhekî hazretlerinin El-Esma' ve's-sıfat adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve Mekke Harem-i Şerif Kütüphanesi'nde bulunan yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Ehl-i Sünnet âlimlerinin, Allahü tealanın sıfatlarını anlattıkları kitapların en kıymetlilerindendir.
Beyhekî hazretlerinin es-Sünenü's-sugra adlı eserinin unvan sayfası (sağda), ilk iki sayfası (solda). Bu eseri, Es-Sünenü'l-kübra'nın muhtasarıdır.
Hasan-ı Basrî; “Allahü teala Kur'an-ı Kerim'i, şeytanın batıl bir yolla ziyadelik yapmasından ve hak olan kelamından da bir noksanlık yapmasından muhafaza etmiştir.” buyurmuştur.” Beyhekî bildiriyor ki: Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk, Peygamberimizin vefatından sonra irad buyurduğu hutbesinde; “Allahü teala Peygamberini, dini kuvvetlenip yayılıncaya ve vazifesini tebliğ edip kendi uğruna mücadelesini tamamlayıncaya kadar hayatta bırakmış, sonra onun ruhunu kabzetmiştir. Allahü teala size dosdoğru bir yol göstermiştir. Bundan sonra helak olanlar, O'nun kitabına ve Resulünün sünnetine uymadıkları için helak olurlar. Kim Allahü tealayı Rab edinmişse, O Allahü teala diridir ve ölmez. Kim de Hazreti Muhammed'i ilah olarak kabul ediyorsa, bilsin ki o ölmüştür. Ey Müslümanlar! Allahü tealadan korkunuz. O'nun dininin emirlerine sıkı sarılınız ve O'na tevekkül ediniz. Çünkü O Allahü teala hayydır (diridir), kitabı tamdır. Kim Allahü tealanın dinine hizmet ve hürmet ederse, Allahü teala da ona yardım eder. O'nun nur ve şifa olan kitabı elimizdedir. Allahü teala onunla Peygamberini hidayete erdirmiştir. Allahü tealanın kullarından (mürted olup) bize saldıranlara aldırmayınız. Çünkü Allahü tealanın kılıcı kınından sıyrılmıştır. Onu tekrar kınına koyamayız. Resulullah ile birlikte nasıl müşriklere karşı savaşmışsak, şimdi de dinden irtidat edip, bize karşı çıkanlarla muhakkak öylece savaşacağız!” buyurdu.
İmam-ı Beyhekî, Selman-ı Farisî'nin vefatını İmam-ı Şa'bî'den rivayetle şöyle anlatır: Selman-ı Farisî vefatından önce hanımına saklaması için verdiği misk kesesini istedi. Hanımı getirince bir bardak da su istedi ve miskleri o suyla karıştırıp eliyle eritti ve hanımına, “Bunları etrafıma serp. Çünkü Allahü tealanın yarattıklarından (meleklerden), beni ziyarete gelecek olanlar var. Onlar güzel kokudan hoşlanırlar, yemezler, içmezler. Bu güzel kokuyu serptikten sonra çık ve kapıyı kapat.” buyurdu. Bunun üzerine isteğini yerine getiren hanımı dışarı çıktı. Buyurdu ki: “Bazı fısıldaşmalar işittim. Yanına girdiğimde, mübarek ruhunu teslim etmişti.”
Hazreti Aişe'den rivayetle Üseyd bin Hudayr'ın şöyle buyurduğunu bildirdi: “Eğer şu üç hâlden herhangi birinde bulunduğum gibi kalabilseydim, mutlaka Cennetlik olurdum. Bunda hiç şüphem olmazdı. Birincisi; Kur'an-ı Kerim okurken veya okunurken dinlediğim andaki gibi olabilseydim. İkincisi; Resulullah'ın hutbesini dinlediğim zamanki gibi olabilseydim. Üçüncüsü; bir cenazeye katıldığım zamanki gibi olabilseydim. Katıldığım her cenazede kendi kendime, başıma gelecekleri ve akıbetimi düşünürdüm.”
Beyhekî Ubade'nin vefatını şöyle anlattı: Ubade ölüm döşeğindeyken; “Kölelerimi, hizmetçilerimi, komşularımı ve yanıma girip çıkanları çağırınız.” buyurdu. Onlar yanına gelince; “Umarım ki bugünüm, dünyadaki son günüm, gecem de ahiretteki ilk gecem olacaktır. Daha önce elimle veya dilimle sizi incitip incitmediğimi bilemiyorum. Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allahü tealaya yemin ederim ki, kıyamet günü kısas vardır. Eğer sizden herhangi birinize bir kötülük yapmışsam, ölmeden önce gelsin benden hakkını alsın.” buyurdu. Etrafındakiler; “Doğrusu sen, iyi bir baba ve iyi bir mürebbî (terbiye eden) idin.” dediler. Ubade hizmetçilerini ve kölelerini bile incitmezdi. Sonra, “Eğer böyle bir şey olmuşsa, beni affeder, hakkınızı helal eder misiniz?” diye sorunca, hepsi “Helal ettik.” dediler. Ubade; “Ey Allah'ım! Sen şahit ol. Eğer kalbinizden hayır diyorsanız, şu vasiyetimi unutmayınız: Eğer arkamdan gözyaşı dökerseniz beni üzersiniz. Ben ölünce güzel bir abdest alın, sonra mescide gidin. Namaz kıldıktan sonra hem kendiniz, hem de Ubade için Allahü tealadan af dileyiniz. Çünkü Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ey iman edenler! Allah'tan sabır ve salat (namaz) ile yardım isteyiniz.” buyuruyor. Sonra beni geciktirmeden kabrime koyun. Arkamdan, elinizde ateşle beni takip etmeyin. Altıma (kabrime) çiçek de koymayın!” buyurdu.
Beyhekî, Müminlerin dünyada çektikleri sıkıntıların günahlarına kefaret olduğunu şu hadis-i şerif ile bildiriyor. Hazreti Ebu Bekr; “Kim bir kötülük işlerse onunla cezalandırılır.” (Nisa suresi: 123) mealindeki ayet-i kerime nazil olunca, Peygamberimize; “Ya Resulallah! Bundan sonra nasıl kurtulabiliriz? işlediğimiz bütün kötülüklerin cezasını çekeceğiz.” deyince, Peygamberimiz; “Allah seni mağfiret etsin. Ya Eba Bekr! Sen hastalanmıyor musun? Yorulmuyor musun? Üzülmüyor musun? Başına felaket gelmiyor mu? Bir musibete düçar olmuyor musun?” diye sordu. Hazreti Ebu Bekr; “Evet.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz; “İşte yaptığınız kötülüklerin dünyadaki cezası (karşılığı) bunlardır.” buyurdu. Yani insanın dünyada çektiği sıkıntılar, günahlarına kefarettir.
Beyhekî hazretlerinin "El Cami' li-Şuabi'l-iman" adı ile basılan eserinin kapak sayfası (sağda), İstanbul Nuruosmaniye Kütüphanesi 801 numarada (üç cilt olan kitabın eski numarası 1123-1125'tir) kayıtlı bulunan yazma nüshasının birinci cildinin unvan sayfası (ortada) ve Bağdat Mustansıriyye Üniversitesi Kütüphanesi'nde bulunan yazma nüshasının 48. cüz'ünün ilk sayfası (solda).
Beyhekî bildiriyor ki; Peygamberimiz ahirete irtihal etmeden önce, hasta yatağında hep; “Namaza ve eliniz (emriniz) altında bulunanlara dikkat ediniz (haklarını gözetiniz).” diye tavsiyede bulunurlardı. Son nefesine kadar söylediği hep bu oldu. Beyhekî, Peygamberimizin namaza verdiği ehemmiyeti ve Hazreti Ebu Bekr'i kendi yerine imam yaptığını şöyle bildiriyor: Ubeydullah bin Abdullah, Hazreti Aişe validemize; “Bana Resulullah'ın hastalığından anlatır mısın?” diye sordu. Hazreti Aişe şöyle anlattı: “Resulullah'ın hastalığı ağırlaşmıştı. “Cemaat namazı kıldı mı?” diye sordu. “Hayır ya Resulallah, sizi bekliyorlar.” dedik. “Bana bir leğen ve su getirin.” buyurdu. Getirdik. Abdest aldı, ayağa kalkmaya çalıştı fakat bayıldı. Kendine gelince, “Cemaat namazı kıldı mı?” diye sordu. “Hayır ya Resulallah seni bekliyorlar.” dedik. Tekrar leğen ve su istedi. Getirdik abdest aldı, ayağa kalkmaya çalıştı, fakat baygın düştü. Kendine gelince yine; “Cemaat namaz kıldı mı?” diye sordu. “Hayır ya Resulallah, seni bekliyorlar.” dedik. Eshabı hâlâ mescitte yatsı namazını kılmak için O'nu bekliyorlardı. Peygamberimiz bundan sonra Ebu Bekr'e, cemaate imam olması için haber gönderdi. Ebu Bekr, Ömer'e imam olmasını teklif etti ise de o kabul etmedi ve Ebu Bekr imam oldu.” İbn-i Ebu Şeybe'den rivayetle bildiriyor: “Hazreti Ömer mescitte gürültü yapmayı yasaklar ve; “Bu mescidimizde yüksek sesle konuşulmaz.” buyururdu. Hazreti Ömer, namazda safların düzeltilmesini emrederdi. Hatta safların düzeltildiği haberi verilinceye kadar tekbir almazdı.”
Beyhekî hazretlerinin "Kitabü'z-zühdi'l kebir" adlı eserinin unvan sayfası. Eser, Haydarabad Devlet Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.
Hazreti Aişe validemiz bildiriyor: Mealen; “Allahü tealanın yoluna davet eden, salih amel işleyen ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel söz söyleyen var mı?” (Fussilet suresi: 33) ayet-i kerimesi müezzinler hakkında inmiştir. ”Müezzin; “Hayye alessalah” derken, Müslümanları Allahü tealanın yoluna davet ediyor, namaz kılarken salih amel işlemiş oluyor ve; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” dediği zamanda Müslüman olduğunu söylüyor.” diye buyurduğunu, İmam-ı Beyhekî rivayet etmiştir.
Beyhekî namazda kıraatin güzel olmasını anlatırken buyuruyor ki: Ubeyd bin Umeyr'den rivayetle; “Hac mevsiminde Mekke civarında bir yerde, bir cemaat toplanmıştı. Namaz vakti gelince, Mahzumî kabilesinden Ebu Sa'id oğullarından Kur'an-ı Kerim'i düzgün okuyamayan birisi, imam olmak için öne geçti. Misver bin Mahreme onu geri çekti. Bir başkasını imam yaptı. Hazreti Ömer bu hadiseyi öğrendiği hâlde, Medine'ye dönünceye kadar bir şey söylemedi. Medine'ye dönünce Misver'e yaptığının sebebini sordu. Misver; “Ey Emirü'l-Müminîn! O kimsenin kıraati düzgün değildi. Ayrıca hac mevsimindeydik. Bazı hacıların, onun yanlış kıraatini dinleyerek Kur'an-ı Kerim'i yanlış öğrenmelerinden korktum.” buyurunca, Hazreti Ömer; “Bu maksatla mı yaptın?” diye sordu. Misver; “Evet” dedi. Hazreti Ömer; “İyi yapmışsın.” buyurdu.
Übey bin Ka'b'dan rivayet ediyor; Übey bin Ka'b buyurdu: Resulullah Efendimiz bana; “Sana Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an-ı Kerim'de bir misli (benzeri) daha indirilmemiş bir sure öğreteyim mi?” buyurdu. Bende; “Evet ya Resulallah.” dedim. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Onu öğreninceye kadar kapıdan çıkmamanı isterim?” buyurdu. Hemen ayağa kalktı, bende kalktım. Mübarek eli ile elimi tutarak, bana bazı şeyler anlatmaya başladı. Bana o sureyi söylemeden dışarı çıkmasından korkarak adımlarımı yavaşlattım. Kapıya varınca; “Ya Resulallah! Bana bir şey öğreteceğinizi vaat buyurmuştunuz.” dedim. O zaman Resulullah; “Namazabaşladığın zaman ne okuyorsun?” buyurdu. Bende; “Fatiha suresini okuyorum.” deyince, “Ha işte odur. O, Allahü tealanın Kur'an-ı Kerim'de (Hicr suresi: 87), (Biz sana daim tekrar olunan yedi ayeti (Fatiha suresi) ve Kur'an-ı azim verdik.” buyurduğu yedi ayettir.” buyurdu.
Abdullah bin Mes'ud'dan rivayetle bildiriyor. İbn-i Mes'ud buyurdu: Cenaze kabre konduğu zaman azap melekleri ölünün ayak tarafından gelmek isteyince ayaklar, “Buradan gelemezsiniz çünkü sahibim mülk suresini okurdu.” derler. Melekler göğüs tarafından gelmek isteyince göğüs, “Buradan gelemezsiniz, çünkü sahibim, üzerime Mülk suresini okurdu.” der. Melekler baş tarafından gelmek isterler fakat baş, “Buradan gelemezsiniz, çünkü sahibim, Mülk suresini okurdu.” der. Bu minval üzere Mülk suresi kabir azabına mâni olur. Mülk suresi, Tevrat'ta da vardır. Geceleri Mülk suresi okuyanlar, büyük servete kavuşurlar ve gayet güzel bir amel yapmış olurlar.” İmam-ı Beyhekî rivayet etti. Hazreti Ali buyurdu ki: “Peygamberimize salat-ü selam getirilmeden yapılan bütün duaların önüne perde çekilir ve Allahü tealaya ulaşamazlar.” “Kim Cuma günü yüz defa salat-ü selam getirirse, mahşer yerine yüzü nurlu olarak gelir. İnsanlar birbirlerine, bu dünyada hangi ameli işlemişti diye sorarlar.”
Beyhekî bildiriyor ki, Ebu Ümame'nin bildirdiği hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz; “Yabancı bir kızı görüp de, Allahü tealanın azabından korkarak başını ondan çeviren kimseye, Allahü teala ibadetlerin tadını duyurur.” buyurdular. Resulullah Efendimiz; “Tamam yapılmamış olan namaz, zekat ve başka farzlar, nafileler ile tamamlanacaktır.” buyurdu. İmam-ı Beyhekî; “Bu hadis-i şerif, yapılmış olan farzların içindeki sünnetler noksan kalırsa, nafilelerle bu noksanların tamamlanacağını göstermektedir. Yoksa yapılmamış farzların yerine nafilelerin geçeceğini bildirmiyor.” buyurdu.
Sünen kitabında, Cabir bin Abdullah'tan rivayetle bildirdiği hadis-i şeriflerde, Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki: “Allahü teala benim ümmetime, Ramazan-ı şerifte beş şeyi ihsan eder ki, bunları hiçbir peygambere vermemiştir:
1- Ramazanın birinci gecesi, Allahü teala Müminlere rahmet eder. Rahmetle baktığı kuluna hiç azap etmez. 2- İftar zamanında oruçlunun ağzının kokusu, Allahü tealaya her kokudan daha güzel gelir. 3- Melekler, Ramazan'ın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için dua ederler. 4- Allahü teala oruç tutanlara, ahirette vermek için, Ramazan-ı şerifte Cennet'te yer tayin eder. 5- Ramazan-ı şerifin son günü, oruç tutan Müminlerin hepsini affeder.”
Peygamber Efendimiz başka bir hadis-i şeriflerinde; “Dünyasevgisi, bütün kötülüklerin başıdır.” buyurmuştur. Hazreti Ali'nin, Resulullah Efendimizi; “Ümmetimden bazı kimseler meydana çıkacak, Eshabımı kötüleyeceklerdir. Bunlar, Müslümanlıktan ayrılacaklardır.” buyururken işittiğini rivayet etti.
Beyhekî, Sa'id bin Müseyyib'den haber veriyor; Sa'id buyurdu: Hazreti Ali ile Medine kabristanına geldik. Hazreti Ali kabirde olanlara selam verip; “Hâlinizi bize bildirir misiniz? Yoksa biz mi hâlimizi haber verelim?” dedi. Bir ses işittik; “Ve aleykümselam ya Emire'l-Müminîn! Bizden sonra olanları sen söyle.” dedi. Hazreti Ali de olanları anlattı.
Ya'lâ bin Mürre'den rivayetle haber veriyor: “Ya'lâ, Resulullah ile bir kabir yanına geldi. Kabirde azap olduğunu işitip, Resulullah'a haber verdi. Resulullah; “Bende işittim. Söz taşıdığı ve üzerine idrar sıçrattığı için azap yapılmaktadır.” buyurdu.
İmam-ı Beyhekî "Delailü'n-nübüvve" kitabında bildiriyor ki, Ebu Dücane buyurdu ki: Yatıyordum. Değirmen sesi gibi ve ağaç yapraklarının sesi gibi, ses duydum ve şimşek gibi, parıltı gördüm. Başımı kaldırdım: Odanın ortasında, siyah bir şeyin yükseldiğini gördüm. Elimle yokladım. Kirpi derisi gibiydi. Yüzüme, kıvılcım gibi şeyler atmaya başladı. Hemen Resulullah'a “sallallahü aleyhi ve sellem” gidip, anlattım. Buyurdu ki: “Ya Eba Dücane! Allahü teala, evine hayır ve bereket versin!” Kalem ve kağıt istedi. Hazreti Ali'ye bir mektup yazdırdı. Mektubu alıp, eve götürdüm. Başımın altına koyup, uyudum. Feryat eden bir ses, beni uyandırdı. Diyordu ki: “Ya Eba Dücane! Bu mektup la, beni yaktın. Senin sahibin, bizden elbette çok yüksektir. Bu mektubu, bizim karşımızdan kaldırmaktan başka, bizim için kurtuluş yoktur. Artık, senin ve komşularının evine gelemeyeceğiz. Bu mektubun bulunduğu yerlere gelemeyiz.” Ona dedim ki, sahibimden izin almadıkça bu mektubu kaldırmam. Cin ağlamasından, feryadından, o gece, bana çok uzun geldi. Sabah namazını, mescitte kıldıktan sonra, cinnin sözlerini anlattı m. Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem.” buyurdu ki: “O mektubu kaldır. Yoksa, mektubun acısını, kıyamete kadar çekerler.” (Bu mektup, Teshilü'l-menafi kitabının sonunda vardır.)
Beyhekî hazretlerinin "Kitabü'l-Ba'si ve'n-nüşur" adlı eserinin Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa Kısmı'nda bulunan yazma nüshasının unvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda).
Beyhekî hazretlerinin "El-İtikat ve'l-hidaye ilâ sebili'r Reşad" adlı eserinin kapak sayfası. Ehl-i Sünnet itikadından bahsedilmektedir (sağda). Beyhekî hazretlerinin "Hayatü'l-enbiya fî Kuburihim" adlı eserinin kapak sayfası (solda).
Beyhekî, Muhammed bin Vasi'in şöyle buyurduğunu haber verdi: “Ölü, Cuma günü kendini ziyaret edenleri bilir. Bir gün önceki ve bir gün sonraki günlerde yani Perşembe ve Cumartesi günleri de ziyaret edenleri bilir.”
Beyhekî anlatır: “Bize hafız Abdullah haber verdi ve dedi ki: Ebu Ya'lâ, Hamza bin Muhammed'den, oda Haşim bin Muhammed'den rivayet etti. Abdullah ibni Ömer buyurdu ki: Babam (Hazreti Ömer) beni, Cuma günü sabahı fecir ile güneş doğması arasındaki vakitte, Medine şehitlerini ziyarete götürdü. Arkasından yürürdüm. Kabristana gelince, sesini yükseltti. “Selamün aleyküm, bima sabertüm feni'me ukbeddar.” dedi. “Ve aleykümselam ya Abdellah.” diye bir ses duyduk. Babam bana dönüp; “Sen mi cevap verdin?” dedi. Ben; “Hayır bir şey söylemedim.” dedim. Babam elimi tutup beni sağ tarafına çekti. Sonra onlara selam verdi, onlarla konuştu. Onlar da selamına karşılık verdiler. Bu konuşma üç defa tekrarlandı. Sonra babam, Allahü tealaya şükür secdesi yaptı.”
Beyhekî, Enes bin Malik'ten rivayetle, Peygamberlerin kabirlerinde çürümediğini şöyle bildirdi: Hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Peygamberler kabirlerinde diridirler, namaz, kılarlar.” buyurdular.
Beyhekî, Ebu Hüreyre'den rivayetle bildirdiği hadis-i şerifte; Müminlerin okuduğu salavat-ı şerifelerin Peygamberimize bildirildiğini şöyle haber verdi: “Her ayın ilk üç gece ve günü, bana çok salavat okuyunuz. Çünkü bu ikisi, sizden bana ulaştırılır. Toprak, elbette Peygamberlerin cesetlerini yemez.” buyurdu.
Beyhekî, Sevgili Peygamberimizin duasının ve öğrettiği dua ile yapılan duanın hemen kabul olduğunu şöyle bildiriyor. Resulullah Efendimizin yanına bir âmâ geldi. Gözlerinin açılması için dua etmesini diledi. Resulullah ona; “İstersen dua edeyim, istersen sabret. Sabretmek, senin için daha iyi olur.” buyurdu. Âmâ; “Dua etmeni istiyorum. Yardım edecek kimsem yoktur, çok sıkılıyorum.” deyince, Resulullah Efendimiz; “İyi bir abdest al! Sonra şu duayı oku.” buyurdu: “Ya Rabbî! İnsanlara rahmet olarak gönderdiğin Sevgili Peygamberin ile sana teveccüh ediyor, yalvarıyorum. Senden istiyorum! Ya Muhammed! Dileğimin hasıl olması için Rabbime senin ile teveccüh ediyorum. Allah'ım! O'nu bana şefaatçi eyle!” Âmâ bu duayı okudu. Kalktı ve gözü açılıp görerek gitti. Halife Hazreti Osman, birinin bir dileğini kabul buyurmuyordu. Bu kimse, Eshabdan Osman bin Hanif'e gelip, yardım etmesini istedikte, ona bu duayı okumasını öğretti. Okuyup da, halifenin yanına gidince, dileğinin kabul olunduğunu, yine Beyhekî bildiriyor.
Beyhekî bildiriyor: Bir köylü Resulullah Efendimizin yanına gelip, yağmur yağması için dua etmesini istedi ve; “Senden başka sığınağımız yoktur. İnsanların koşacakları yer, ancak Peygamberleridir.” dedi. Resulullah Efendimiz buna karşı bir şey söylemedi. Hatta, Enes bin Malik buyurdu ki: “Hazreti Resulullah hemen kalkıp minbere çıktı. Yağmur yağması için dua etti. Dua bitmeden yağmur yağmaya başladı.”
Beyhekî, Allahü tealanın Ümmet-i Muhammed'e ihsanlarından birisinin de; her biri Benî İsrail'in Peygamberleri gibi olan âlimler ve bu âlimlerin içinden de, her yüz senede birini seçerek müceddit olarak gönderdiğini ve bu mücedditlerin, İslamiyeti Peygamberimiz zamanındaki gibi tam ve doğru olarak insanlara bildirdiklerini haber vermiş ve Resulullah'ın; “Her yüz senede, bir müceddit hasıl olacaktır.” buyurduğunu bildirmiştir. (Peygamberimizin buyurduğu gibi, her yüzyılda bir müceddit hasıl olup, dini kuvvetlendirdiler. Birinci yüzyılda, Ömer bin Abdülaziz, Meliklerin zulümlerini kaldırıp, adaletin esaslarını korudu. İkinci yüzyılda, İmam-ı Şafiî iman bilgilerini açıkladı ve fıkıh bilgilerini ayırdı. Üçüncü yüzyılda, Ebü'l-Hasan Eş'arî, Ehl-i Sünnet bilgilerini şekillendirdi ve bidat sahiplerini susturdu. Dördüncü asırda, Hakim ve Beyhekî ve benzerleri hadis ilminin temellerini kurdular. Ebu Hamid ve benzerleri de fıkıh bilgilerini yaydılar. Beşinci asırda, İmam-ı Gazalî yeni bir çığır açıp fıkıh, tasavvuf ve kelam bilgilerinin birbirinden ayrı şeyler olmadıklarını bildirdi. Altıncı asırda, İmam-ı Fahreddin-i Razî, kelam bilgilerini yaydı. İmam-ı Nevevî de fıkıh bilgilerini yaydı. Böylece zamanımıza gelinceye kadar, her asırda bir müceddit gelerek dini kuvvetlendirdi.)
Beyhekî, insanların işleri bozulduğu zaman isyan ve feryat etmenin uygun olmayıp, tövbe ve istiğfar etmek lazım olduğunu "Şu'abü'l İman" kitabında bildirmiş ve Resulullah Efendimizin; “Bozuk bir işi düzeltemediğiniz zaman, sabrediniz! Allahü teala onu düzeltir.” buyurduğunu haber vermiş ve fasıkları, açıkça günah işleyenleri sevmemek lazım olduğunu, Ebu Hüreyre'den rivayet ettiği; “Fasık meth olunduğu zaman, Rabbimiz gazaba gelir.” hadis-i şerifi ile bildirmiştir.
Beyhekî'nin rivayetinde Müslümanların Sevgili Peygamberimizin kabri başında selam verince, o selamı işitip ona cevap verdiğini, “Bir kimse bana selam verince, Allahü teala, ruhumu geri verir. Onun selamına cevap veririm.” hadis-i şerifi ile bildirmiş ve Müslüman ölülerin de, böyle selamı işitip selam vereni tanıdıklarını, “Bir kimse tanıdığı bir kabir yanına gelip selam verirse, meyyit onu tanır ve selam verir. Tanımadığı kabrin başına gelip selam verirse, selamına, cevap verir.” hadis-i şerifi ile haber vermiştir.
Eshab-ı Kiram'ın büyüklüğünü bildirip, hepsini sevmemiz lazım olduğunu; Hazreti Peygamberimiz; “Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz.” hadis-i şerifi ile bildirmiştir.
Mahşerde çok büyük azap olacak, güneş insanlara bir mızrak boyu yaklaşacak, insanların terleri ta boğazlarına kadar çıkacaktır. Hatta kâfirler bile Cennet ise Cennet, Cehennem ise Cehennem, ya Rabbî bizi bu azaptan kurtar diye yalvaracaklar. Beyhekî bunu şöyle haber veriyor. Sevgili Peygamberimiz; “İnsanlar haşrolunduklarında, kırk yıl gözler semaya dikilmiş olarak dururlar. Kendilerine hiçbir kimse tek kelime söyleyemez. Bu esnada güneş başlarının ucunda kendilerini yakar ve iyi kötü herkes, ter deryası içinde kalır. Ter ta boğazlarına çıkıncaya kadar hep bu hâlde kalırlar.” buyurdu.
Beyhekî, Zilhicce ayının ilk on gününün çok kıymetli olup, bu gün ve gecelerde çok ibadet etmek lazım geldiğini, şu hadis-i şerifler ile haber verdi. Hazreti Peygamberimiz; “Bugünlerin her birindeki oruç, (Zilhiccenin ilk on günü) bir yıllık oruca bedeldir. Bu on günün her gecesini ihya, Kadir gecesini ihya ile beraberdir.” ve; “Arefe gününün orucu, bin gün oruca (nafile oruca) eşittir.” buyurdular.
Şaban ayının on beşinci (Berat) gecesinin çok kıymetli bir gece olduğunu da, Beyhekî "Şu'abü'l-iman" kitabında şöyle bildiriyor: Emirü'l-Müminîn Hazreti Ali, Resulullah Efendimizden bildirir. Buyurdu ki: “Şaban-ı şerifin on beşinci (Berat) gecesi olunca, o geceyi ihya ediniz ve gündüzünde oruç tutunuz. Muhakkak ki, Allahü teala, mağfiret olunmak isteyen yok mudur, mağfiret edeyim, rızık isteyen yok mudur, rızık vereyim, isteyen yok mudur vereyim buyurur. Bu hâl sabaha kadar devam eder.”
Ebu Sa'id-i Hudrî haber verdi. Hazreti Aişe buyurdu ki: Şaban ayının on beşinci gecesi, Resulullah odama girdi. Üst elbisesini çıkardı ve yatağa girdi. Daha başını yastığa koymadan kalktı, elbisesini giydi ve dışarı çıktı. Ben de gayrete geldim. Resulullah'ın, zevcelerinden birisinin odasına gittiğini düşündüm ve arkasından çıktım. Nereye gitmek istediğini öğrenmek istiyordum. Takip ettim. Resulullah, Bakî kabristanına gitti. Orada, Mümin erkek ve kadınlara ve şehitlere mağfiret ile dua etmeye başladı. “Anam ve babam sana feda olsun! Sen Allahü tealaya taattesin. Ben ise dünya arzuları peşindeyim.” dedim. Döndüm odama geldim. Arkamdan Resulullah da geldi ve; “Niçin böyle yaptın?” buyurdu. Ben; “Anam ve babam sana feda olsun, bana geldin, elbiseni çıkardın, daha başını yastığa koymadan kalktın, elbisen giydin. Bana gayret geldi, başka hanımlarının yanına gideceğini düşündüm. Ardından çıktım ve seni Bakî kabristanında dua eder hâlde buldum.” dedim.
Resulullah; “Ey Aişe, Allahü tealanın ve Resulünün sana cevr edeceklerinden mi korktun. Cebrail geldi ve bu gece Şaban'ın on beşinci gecesidir; Allahü teala bu gece senin ümmetinden, Benî Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanı Cehennem'den azat eder, ama bu gece kendine şirk koşana, kâhinlere, akrabasını ziyareti kesene, anne ve babasına isyan edene ve içki içmeye devam edene rahmet nazarı ile bakmaz.” buyurdu. Sonra; “Ey Aişe! Bu geceyi ibadetle geçirmem için bana izin verir misin?” buyurdu. Ben; “Elbette ya Resulallah.” dedim. Kalktı, mübarek yüzünü yere koydu. Uzun zaman secdede kaldı. Resulullah dünyadan göçtü, vefat etti zannettim. Kalktım, onu aradım. Elim ile ayağının altına dokundum. Mübarek ayağını kımıldattı. Anladım ki sağdır, çok sevindim. Dinledim, secdede dua ediyordu.
Sabah olunca, bu dualarını, Resulullah'ın yanında okudum. Resulullah; “Ey Aişe! Bu kelimeleri ezberledin mi?” buyurdu. Ben: “Evet, ezberledim ya Resulallah!” dedim. Resulullah; “Kendin bil ve başkalarına da öğret. Bunları bana Cebrail öğretti ve secdede tekrar etmemizi haber verdi.” buyurdular. Peygamberimiz yine buyurdu ki: “Bu gece (Berat gecesi), göklerin kapıları açılır, melekler Müminlere müjde verirler ve ibadete teşvik ederler.” “Şaban ayının on beşinci gecesi gelince, gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz.”
Beyhekî hazretlerinin "İsbatu azabi'l-kabr" adlı eserinin kapak sayfası (sağda), yazma nüshasının ilk sayfası (solda).
İmam-ı Beyhekî, yurda düşman saldırdığında kadın erkek, genç ihtiyar her Müslümana cihadın farz olduğunu bildirmiş ve Enes bin Malik'in şöyle buyurduğunu haber vermiştir: Ebu Talha, Berae (Tevbe) suresini okuyordu. Mealen; “Hafif de, ağır da olsanız, cihada koşunuz.” (Tevbe suresi: 41) ayet-i kerimesine gelince: Genç de, ihtiyar da olsak, Allahü tealanın bizi cihada çağırdığını görüyorum! Oğullarım! Çabuk beni hazır edin, beni, hazır edin!” buyurdu. Çocukları kendisine, “Allahü teala sana hayırlar versin ey babamız, sen Hazreti Resulullah'ın, Ebu Bekr ve Ömer'in sağlığında, onlarla birlikte savaştın. Bırak artık da, senin yerine biz savaşlara katılalım.” dediler. Ebu Talha; “Hayır, siz beni savaşa hazırlayın.” buyurdu. Ve cihada çıkıp bir deniz harbine katıldı, denizde şehit oldu. Müslümanlar onu gömmek için aradıkları bir adayı, vefatından yedi gün sonra buldular. Cesedi bozulmamış olduğu hâlde defnettiler.
İmam-ı Beyhekî, Eshab-ı Kiram'ın ve din büyüklerinin namaz kılarken dünyayı, hatta kendilerini dahi unutarak hakiki namaz kıldıklarını ve bu namazların onları çok yüksek derecelere çıkardığını haber veriyor. Bu meyanda çok şeyler zikretmiştir. Bunlardan birisi de Cabir bin Abdullah'ın haber verdiğidir ki, Cabir bin Abdullah'ın şöyle anlattığını bildirdi: Hazreti Resulullah'ın beraberinde, Nahle mevkisinde bulunan Zatü'r Rika'da gazaya katılmıştık. Bu gazada, Müslümanlardan birisi, düşman kadınlarından birini esir aldı. Gazadan sonra, İslam ordusu ayrıldığı vakit, kadının savaş sırasında orada olmayan kocası geldi. Ona durumu anlattılar. O, kadının intikamını alacağına yemin ederek, iz takibine çıktı. Resulullah bir konaklama yerinde eshabına; “Bizi bu gece kim bekler.” buyurdular. Hemen Muhacirîn ve Ensar'an birer kişi ileri çıkarak; “Biz ya Resulallah.” dediler.
Resulullah; “Vadi yolunun ağzını tutun.” buyurdular. Yol ağzına geldiklerinde Abbad bin Bişr, Ammar bin Yasir'e; “Gece yarısına kadar mı, yoksa gece yarısından sonra mı nöbet tutarsın?” buyurdu. Oda; “Gece yarısından sonra.” buyurdu ve yatıp uyudu. Abbad bin Bişr kalkıp, namaza durdu. Bu sırada esir edilen kadının kocası geldi. Uzaktan bir insan karartısı gördü. Çok geçmeden bu kimsenin bir topluluğun nöbetçisi olduğunu anladı. Hemen bir ok attı ve onu vurdu. Abbad bin Bişr vücuduna saplanan oku çıkarıp yere koydu ve ayakta olduğu hâlde namazına devam etti. Sonra adam ikinci oku attı, yine isabet ettirdi. Abbad bin Bişr bu ikinci oku da çıkarıp, yere koydu ve yine ayakta namaza devam etti. Adam üçüncü bir ok daha attı ve isabet ettirdi. Mübarek Sahabi bu üçüncü oku da çıkarıp, rüku ve secde yaptı. Sonra arkadaşını uyandırdı. Ve ona; “Kalk ben yaralandım.” buyurdu. Ammar bin Yasir hemen ayağa kalktı. Adam onların iki kişi olduklarını anlayıp, oradan kaçtı. Ammar bin Yasir, Abbad bin Bişr'i kanlar içinde görünce; “Sübhanallah! Niçin birinci ok atıldığında beni uyandırmadın?” diye sordu. Abbad bin Bişr; “Kur'an-ı Kerim'den bir sure okuyordum. Onu bitirmeden, yarıda bırakmak istemedim. Fakat birkaç yara alınca, rüku ettikten sonra seni uyandırdım. Allahü tealaya yemin ederim ki, Resulullah'ın emrettiği önemli bir noktayı kaybetmek korkum olmasaydı, namazı ve sureyi yarıda kesmemek için ölmeyi tercih ederdim.” buyurdu.
İmam-ı Beyhekî, şehitlere Allahü tealanın çok büyük nimetler ihsan ettiğini, Enes bin Malik'ten rivayet ettiği şu vakıa ile anlatmıştır: Birisi Resulullah Efendimize geldi ve; “Ya Resulallah! Ben siyah, çirkin yüzlü ve fazla malı olmayan bir kimseyim. Gazaya katılıp şehit olursam Cennet'e girer miyim?” dedi. Resulullah; “Evet, girersin.” buyurdu. Gazanın başlamasıyla bu kimse en ön safa ilerledi ve şehit oluncaya kadar savaştı. Şehit olduğunda, Resulullah Efendimiz başucuna geldi ve; “Allahü teala yüzünü güzelleştirdi, kokunu hoş yaptı ve malını çoğalttı.” ve devamla; “Bu şehidin cübbesi altına girmek için çekişen iki huri gördüm.” buyurarak, onun kavuştuğu dereceleri haber verdi.
Sevgili Peygamberimizin ümmetine olan şefkat ve merhameti, bir annenin çocuğuna olan şefkatinden daha ziyadeydi. O Server, miraçta, en sevinçli ve en üzüntülü zamanlarda da hep; “Ümmetim, ümmetim.” buyurmuştur. Beyhekî bunun bir misalini Abbas bin Mirdas'tan rivayetle şöyle bildirir: “Arefe gününün akşamı, Resulullah Efendimiz ümmetinin affedilmesi ve onlara merhamet edilmesi için dua buyurdu. Hazreti Resulullah bu hâlde duasını ziyadeleştirince, Allahü teala, insanların birbirlerine zulmettiklerinden dolayı olan günahları, kul hakları haricindeki günahları affettiğini bildirdi. O zaman Resulullah; “Ya Rabbî! Sen, zulmeden kullarına yaptıkları zulümden dolayı işlemiş oldukları günahların yerine sevap vermeye kâdirsin.” diye dua buyurdu. O günün akşamı Allahü teala, Resulüne bir şey bildirmedi, vahiy gelmedi. Ertesi gün Resulullah Efendimiz Müzdelife'de tekrar dua buyurduklarında, Allahü teala; “Onları da affettim.” buyurdu. Resulullah Efendimiz tebessüm etti. Bazı Sahabe-i Kiram; “Ya Resulallah!, niçin gülümsediniz? dediklerinde, Hazreti Resulullah; “Allah'ın düşmanı olan şeytana güldüm: O, aziz ve celil olan Allah'ın, ümmetim hakkındaki duamı kabul ettiğini öğrenince feryad-ü figan edip, başını toprağa vurmaya başladı.” buyurdu.
İmam-ı Beyhekî, Allahü teala için atılan bir adımın dahi Cenab-ı Hak indinde kaybolmayıp, Allahü tealanın mutlaka onun karşılığını vereceğini haber vermiştir. Bu mevzuda Yahya bin Sa'id'in şöyle anlattığını bildirdi: Ebu Bekr, Şam cihetine ordu göndermeye karar verdi. Hazreti Ebu Bekr, dört bölüm hâlindeki ordunun kumandanı Yezid bin Ebu Süfyan'ın beraberinde, orduyu uğurlamak için uzun müddet yürüdü. Yezid bin Ebu Süfyan, Hazreti Ebu Bekr'e; “Ya Emire'l Müminîn, ya sende hayvanına bin, veyahut müsaadenizle bende ineyim.” dedi. Ebu Bekr; “Ne senin, ne de ben bineyim. Ben, Allahü tealanın rızası için attığım bu adımlarla, O'nun mükafatına nail olmak istiyorum.” buyurdu.
Beyhekî hazretlerinin "Kitabü'l-intikad alâ Ebu Abdullah eş-Şafiî" adlı yazma eserinin unvan sayfası. Aynı sayfada kitabın fihristi de bulunmaktadır (sağda), eserin ilk sayfası (solda).
İmam-ı Beyhekî din büyüklerinin hak ve hukuka nasıl riayet ettiklerini ve cömertliklerini uzun uzun anlatmıştır. Bu hususta Zeyd bin Eslem'in rivayeti şöyledir: Resulullah'ın amcası Abbas bin Abdülmuttalib'in, Medine'de, Mescid-i Nebevî'nin yanında bir evi vardı. Hazreti Ömer, Abbas'a hitaben; “Bu evi bana sat!” dedi. Evi mescide katarak, mescidin biraz daha büyümesini istiyordu. Abbas bin Abdülmuttalib, evi Hazreti Ömer'e satmadı. Ömer bu sefer ona; “Hiç olmazsa onu bana hibe et!” dedi. Hazreti Abbas yine kabul etmeyince, bu sefer Hazreti Ömer; “O hâlde, evini mescide ilave edip, sen genişlet!” dedi. Hazreti Abbas bu teklifi de kabul etmedi. Bu sefer Hazreti Ömer; “Bu tekliflerimden birini yapmaya mecbursun!” dedi. Hazreti Abbas hiçbir teklifi, kabul etmedi. Hazreti Ömer; “O hâlde bu meseleyi hâlletmek için kendimize bir hakem seçelim.” dedi.
Hakem olarak Übey bin Ka'b'ı seçtiler. Meseleyi ona anlattılar. Übey, Hazreti Ömer'e; “Abbas'ın rızası olmadan, onu evinden çıkaramazsın.” dedi. Hazreti Ömer; “Verdiğin bu hükmü Allah'ın kitabına mı, yoksa Resulullah'ın sünnetine mi uygun veriyorsun?” dedi. Übey; “Resulullah'ın sünnetine uygun olarak.” dedi. Hazreti Ömer; “Nedir o sünnet?” dedi. Hazreti Übey; “Resulullah'ın şöyle buyurduğunu işittim: “Hazreti Davud'un oğlu Süleyman, Beytü'l-Makdisî inşa ederken, ördüğü duvarlar daha bitmeden yıkılıyordu. Allahü teala kendisine, rızası olmayan kimsenin arazisinde, bina inşa edilmemesini vahyetti.” Bunun üzerine Hazreti Ömer, davayı bıraktı. Hazreti Abbas da evini Mescid-i Nebevî'nin genişletilmesi için verdi.
Sa'id bin Müseyyib'den gelen diğer bir rivayette de şöyle anlatılır: Hazreti Ömer ve Hazreti Abbas meseleyi Übey bin Ka'b'a anlattıklarında, Übey şöyle dedi: “Davud'un oğlu Süleyman'a, Allahü teala Beytü'l-Makdisî inşa etmesini vahyetti. Bir kimsenin arsasını satın aldı. Parasını verdiğinde arsa sahibi: “Bana verdiğin mi, yoksa benden aldığın mı daha değerli?” dedi. Süleyman; “Senden aldığım daha değerli.” buyurunca adam; “O hâlde arsayı vermiyorum.” dedi. Süleyman eskisinden daha fazla para verdi. Adam aynı soruları üç defa tekrar etti. Nihayet Hazreti Süleyman; “Ben senin kararına göre bu arsayı satın alacağım. Bana hangisinin daha kıymetli olduğunu sorma.” buyurdu. Arsayı, adamın istediği on iki bin kantar (bir ölçü) altına satın aldı. Satın almadan önce aklına, acaba bu kadar para fazla mı diye bir düşünce gelmişti ki, Allahü teala kendisine; “Eğer kendi malından vereceksen sen bilirsin, şayet bizim rızık olarak ihsan ettiğimizden vereceksen, o ne demişse onu ver.” diye vahyetti. Hazreti Süleyman öyle yaptı. Bende Abbas'ın rızası olmadan evinin alınamayacağına karar veriyorum.” dedi. Bunun üzerine Hazreti Abbas; “O hâlde bende evimi, sadaka-i cariye olarak Müslümanlara veriyorum.” dedi.
Beyhekî hazretlerinin "Tahricü ehadisi kitabü'l-ümm" adlı yazma eserinin unvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Eser, Mısır Milli Kütüphanesi'ndedir.
İmam-ı Beyhekî, istişarenin mühim bir sünnet olduğunu, akıllı ve dinini bilen bir kimse ile istişare etmekte büyük bereket olduğunu bildirmiştir. Büyükler bu mühim sünneti hiçbir zaman terketmemişlerdir. İbn-i Sirin anlatıyor: “Hazreti Ömer istişaresiz iş yapmaz, hatta bazen uygun olan kadınlarla bile istişare ederdi.” Harise bin Mudarrib anlatıyor Ömer bin Hattab bize şu mektubu yazdı: “Size kumandan olarak Ammar bin Yasir'i, ona yardımcı ve aynı zamanda muallim olarak da Abdullah bin Mes'ud'u gönderdim. Bunlar, Bedr'e iştirak eden, Hazreti Muhammed'in eshabının en seçkinleridir. Bilmediklerinizi bunlardan öğrenin. Bunlara tâbi olun. Abdullah bana da lazımken, onu size göndermeyi tercih ettim.”
İmam-ı Beyhekî, Müslümanların emirlerine, başlarında bulunan kimselere karşı gelmeyip, gayet edepli davranmaları lazım geldiğini bildiriyor. Zeyd bin Vehb'den rivayetle anlatıyor: Huzeyfetü'l-Yemanî hayatta iken bir zat, Huzeyfe'nin bulunduğu vilayetin valisine, bir meseleden dolayı karşı çıktı. Bu karşı çıkan zat, camiye geldi. Safları yararak Huzeyfe'nin oturduğu halkanın yanına vardı. Ve; “Ey Resulullah'ın arkadaşı! Seni iyi emredip, kötüden (münkerden) sakındırmıyor musun dedi. Huzeyfe başını kaldırdı. Bu sözlerle neyi kastettiğini anladı. Kendisine; “İyiyi emredip, kötüyü yasaklamak güzeldir. Fakat, valiye silah çekmek (karşı gelmek), Resulullah'ın sünnetinden değildir.” dedi.
Ziyad bin Küseybel-Adevî anlatıyor: Abdullah bin Âmir halka hitap ederken ince kumaşlardan elbiseler giyer, saçlarını tarardı. Bir gün yine namaz kıldırdı ve evine gitti. Ebu Bekre demir berin yanında oturuyordu. Bu sırada Mirdas (Ebu Bilal) valiye; “Halkın efendisine bakın. İnce kumaşlardan elbiseler giyerek fasıklara benziyor.” dedi. Bunu duyan Ebu Bekre, oğlu Usaylea'ya; “Bana Mirdas'ı çağır.” dedi. Usaylea, Mirdas'ı çağırdı, Ebu Bekre, Mirdas'a; “Biraz önce vali hakkında söylediklerini işittim. Resulullah'ın da şu mübarek sözlerini işitmiştim: “Kim valiye saygılı davranırsa, Allahü teala ona lütufta bulunur. Kim de, âmirine saygı göstermezse, Allah'ın gazabına uğrar.” dedi.”
Beyhekî bildiriyor Hazreti Ömer Müslümanlara nasihat ederek; “Başınıza, kulakları ve burnu kesik, Habeşli bir köle de emir tayin edilse, onu dinleyin ve itaat edin. Eziyet ederse, sabredin. Bir şey emrederse, itaat edin. Sizi bazı şeylerden mahrum ederse, size zulmederse yine sabredin. Şayet dinde birtakım tasarruflar yaparak, bazı şeylere mâni olursa, dinim uğruna canım feda olsun deyin ve cemaatten ayrılmayın.” buyurdu.
Asım bin Muhammed'in babası anlatıyor: Birisi Abdullah bin Ömer'e; “Biz idarecilerimizin yanında hak ve hakikatin hilafına birtakım şeyler söylüyoruz. Yanlarından ayrılınca da tam aksini konuşuyoruz!” dedi. Abdullah; “Biz, Resulullah Efendimiz zamanında böyle davranışları, münafıklık sayardık.” dedi.
Beyhekî, Alkame bin Vakkas'tan rivayet etti. Alkame şahit olduğu bir hadiseyi şöyle anlattı: Boş dolaşan bir kimse, idarecilerin huzuruna giriyor, onları güldürüyordu. Dedem, bu zata; “Yazıklar olsun sana! Niçin bunların yanına giriyor ve güldürüyorsun? Ben, Resulullah'ın arkadaşı, Bilal bin Harisi'l-Müzenî'nin, Resulullah'ın şu sözlerini rivayet ettiğini işittim: “Bir kul, Allahü tealanın hoşuna giden şeyler konuşursa, yarın Rabbine kavuştuğu günde, Allahü teala kendisinden razı olur. Bir kulda, Allah'ın hoşuna gitmeyen şeyler konuşursa, o kul, Rabbinin huzuruna geldiği günde, O'nun gazabına uğrar.” dedi.
İmam-ı Beyhekî, Müslümanların başında bulunan kimselerin, Müslümanların dertleriyle dertlenmesi lazım geldiğini bildiriyor. Esved bin Yezid'den rivayetle anlatıyor: Hazreti Ömer bin Hattab gelen heyetlere, valileri hakkında; “Hastaları ziyaret ediyor mu? Kölelerin ihtiyacını görüyor mu? İcraatı nasıl? Kimlerle görüşüyor?” gibi sorular sorardı. Eğer bu hasletlerden bir tanesi hususunda menfi bir şey söylerse, o valiyi azlederdi. Yine Hazreti Ömer, valilerin, Müslümanların başında olan kimselerin, çok şefkat ve merhametli olmasına dikkat ederdi. Hazreti Ömer, Esed oğullarından birini bir işe memur etmek istedi. Bu zat, memuriyet belgesini almaya geldiğinde, Hazreti Ömer, yanına gelen çocuğunu öpüp seviyordu. Bu zat; “Çocuk da sevilir mi? Vallahi ben şimdiye kadar hiçbir çocuğu öpüp sevmedim.” dedi. Hazreti Ömer; “Senin insanlara karşı merhametin yok.” buyurdu ve elinden belgesini alıp yırttı. Bir daha da o kimseye vazife vermedi.
İmam-ı Beyhekî, Eshab-ı Kiram'ın kul hakkına çok dikkat ettiklerini, Abdullah bin Amr bin As'tan rivayetle şöyle anlatıyor: Hazreti Ebu Bekr Sıddîk, bir Cuma günü ayağa kalktı: “Yarın sabah, zekat develerini getirin, taksim edeceğim. Kimse müsaade almadan yanımıza gelmesin!” buyurdu. Bir kadın da kocasına; “Bu yuları al. Belki Allahü teala, bugün bize bir deve verir.” dedi. Bu adam geldiği zaman Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer develerin yanına gidiyordu. O da onlarla beraber develerin yanına vardı. Hazreti Ebu Bekr dönerek; “Niçin yanımıza geldin?” diye sordu. Elinden yuları aldı ve oradan gitmesini söyledi. Hazreti Ebu Bekr, develerin taksim işini bitirince, adamı çağırtıp, aldığı yuları geri verdi. Oradan geri çevirdiği içinde hakkını helal etmesini istedi ve; “Hakkını al!” dedi. Hazreti Ömer; “Devlet reisinin özür dilemesini adet hâline getirme!” dedi. Hazreti Ebu Bekr; “Yarın kıyamette, Allah'ın huzurunda kim beni kurtarabilir?” dedi. Hazreti Ömer de; “Onun gönlünü al!” dedi. Hazreti Ebu Bekr kölesine, bir deve ve takımlarını, bir kadife kumaş parçası, bir de beş dinar getirmesini emretti. Bunlarla o zatın gönlünü aldı ve helalleşti.”
İmam-ı Beyhekî, Müslümanın her şeyden kıymetli olduğunu ve Müslümana hüsn-i zan etmek lazım geldiğini bildirirken, Zeyd bin Vehb'den rivayetle şöyle anlatıyor: Bir gün Hazreti Ömer halifeyken, elleri kulaklarında; “İmdadına hayır mı? İmdadına hayır mı?” diye bağırarak çıktı. Eshab; “Ne var, ne olmuş?” diye sorunca birisi; “Valilerinden birisinden bir posta geldi. İslam ordusu bir nehirden geçememiş, sal da bulamamışlar. Kumandan, bana nehrin derinliğini bilen bir adam bulun, demiş. Kendisine bir ihtiyar getirilmiş. Adam, mevsim soğuk olduğu için suya girmekten çekiniyorum demiş. Kumandan, adamı zorla suya itmiş. Soğuktan üşüyen adam da, neresinde Ömer? diye bağırmaya başlamış ve boğulmuş. Kumandan, durumu Hazreti Ömer'e yazmış.” dedi.
Daha sonradan kumandan geldi. Hazreti Ömer birkaç gün onunla konuşmadı. Hazreti Ömer gelen kumandana; “Kanına girdiğin Müslümanın kabahati neydi?” diye sordu. Kumandan: “Ey Müminlerin emiri! Onu kasıtlı olarak öldürmedik. Nehri geçecek bir şey bulamayınca, suyun derinliğini öğrenmek istedik. Çünkü şu, şu toprakları fethetmiştik, geçmemiz lazımdı.” deyince, Hazreti Ömer: “Bir Müslüman, bence, getirdiğin her şeyden, fethettiğin topraklardan daha önemlidir. Eğer, adet olacağından korkmasam seni en ağır ceza ile cezalandırırdım. Bu zatın ailesine git, diyetini ver. Haydi çık seni görmek istemiyorum.” buyurdu.
Hazreti Ömer herkesin hakkını verir, zulme asla müsaade etmez, zengin fakir, nüfuzlu garip ayırt etmez, haklının hakkını mutlaka verirdi. Cerir anlatıyor: Ebu Musa'nın kumandasındaki ordu, bir miktar ganimet ele geçirdi. Ebu Musa, herkese hakkını tam olarak verirken, bir tanesine payını eksik verdi. Adam da, payının tamamını almakta ısrar etti. Bunun üzerine Ebu Musa ona, yirmi kırbaç vurdu ve saçını kesti. Adam da kesilen saçını toplayıp cebine koydu ve Hazreti Ömer'e gitti. Hazreti Ömer'in yanına varınca, saçlarını cebinden çıkararak, önüne bıraktı. Hazreti Ömer; “Neyin var?” diye sordu. Adam da hadiseyi olduğu gibi anlattı. Olanları dinleyen Hazreti Ömer, Ebu Musa'ya şu mektubu yazdı: “Selamün aleyküm!.. Falan oğlu falan bana bir hadise anlattı. Eğer bu işi halkın önünde yapmışsan, sende halkın önüne otur, bu adam senden hakkını alsın (20 kırbaç vurup saçını kessin). Şayet, bunu tenha bir yerde yapmışsan, tenha bir yere otur, böylece senden hakkını alsın.” Mektup, Ebu Musa'ya verildiği zaman, Ebu Musa kısas için oturdu. Bunu gören adam; “Allahü tealanın rızası için onu affettim.” dedi.
Beyhekî'nin "El-Hilafiyyat" adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve Hacı Selim Ağa Kütüphanesi'nde bulunan yazma nüshasının birinci cüz'ünün ilk sayfası (solda).
Beyhekî'nin Sünen kitabında bildirdiği; “Dünyasevgisi, bütün kötülüklerin başıdır.” manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu bir kıta.
Süveyd bin Gafele'den rivayetle de şöyle anlatıyor: Hazreti Ömer Şam'a geldiğinde, yanına ehl-i kitaptan bir adam, bir Yahudi geldi ve; “Ey Müminlerin emiri! Bir Müslüman beni bu hale getirdi” dedi. (Dövülmüş, yaralanmış ve başı yarılmış bir hâldeydi.) Hazreti Ömer bu hadiseye çok üzüldü. Süheyb'e; “Git, onu bu hale getireni bul, getir.” dedi. Süheyb, bu adamı dövüp, başını yaralayanın Avf bin Malik el-Eşceî olduğunu görünce, ona; “Ömer bu hadiseye çok üzüldü. Muaz bin Cebel'i yanına al, öyle git, senin namına o konuşsun. Çünkü, senin hadiseyi tam anlatamamandan korkuyorum.” dedi.
Hazreti Ömer, namazı kıldırdıktan sonra; “Süheyb nerede? Adamı getirdi mi?” dedi. Süheyb; “Evet” diye cevap verdi. Avf bin Malik, Hazreti Muaz'ı getirmiş ve hadiseyi de ona anlatmıştı. Muaz; “Ey Müminlerin emiri, istediğin adam Avf bin Malik'tir. Onu dinlemeden herhangi bir şey yapma!” dedi. Hazreti Ömer: “Onunla senin ne münasebetin var?” dedi. Bunun üzerine Avf; “Ey Müminlerin emiri, bu adamı, merkebinin üzerinde, işine gitmekte olan Müslüman bir kadının peşini takip ederken gördüm. Hayvanın kadını düşürmesi için, eşeğe bir şeyler dürtüyordu. Kadını böyle düşüremeyince, itti. Kadın düşer düşmez de ona saldırdı. Bu adamı bu hale getirmemin sebebi budur.” dedi.
Hazreti Ömer; “O hâlde, o kadını getir. Bu sözlerini doğrulasın.” dedi. Avf, o kadının evine gitti. Bu kadının babası ve kocası “Biz, yakınımızın ayıbının ortaya çıkmasını istemeyiz.” dediler. Kadın ise; “Vallahi ben onunla gideceğim.” dedi. Kadının babası ve kocası ise; “O hâlde biz gidip durumu anlatacağız.” dediler. Hazreti Ömer'e gelip, Avf'ın anlattıklarının aynısını anlattılar. Hazreti Ömer, bu Yahudinin cezalandırılmasını emretti. “Bu, sizinle yaptığımız anlaşmanın icabıdır.” buyurdu. Sonra da: “Ey insanlar! Muhammed ile yaptığınız, anlaşmayı bozmayın. Allahü tealadan korkun. Kim bu anlaşmaya riayetsizlik ederse, onun dokunulmazlığı kaldırılır.” dedi.
İmam-ı Beyhekî'nin rivayetinde; Kasım bin Ebu Bezze şöyle anlatıyor: Şam'da, bir Müslüman, bir zımmîyi öldürdü. Hadise, Ebu Ubeyde bin Cerrah'a aksedince, Ebu Ubeyde, durumu Hazreti Ömer'e bildirdi. Hazreti Ömer kendisine şu cevabı verdi: “Eğer o Müslüman, bunu itiyat (alışkanlık) hâline getirmişse, meydana çıkar, boynun uvur. Şayet kazaen olmuş bir hadise ise, maktulün ailesine dört bin dinar diyet vermesine hükmet.”
İnsanların üstünlüklerinin yalnız takva ile olduğunu bildiren Beyhekî, Hazreti Ali'nin karşılaştığı şu hadiseyi anlatıyor: Hazreti Ali'ye, kendisinden bir şeyler isteyen iki kadın geldi. Birisi Arap, diğeri de cariyesi idi. Hazreti Ali, bunların her birine birer kür (ölçü birimi) yiyecek, kırkar dirhem de para verilmesini emretti. Önce cariyeninkiler verildi ve gitti. Arap kadın: “Ey Müminlerin emiri, ben Arap, o köle olduğu hâlde, bana da, ona verdiğin kadar veriyorsun!” dedi. Hazreti Ali de; “Ben aziz ve celil olan Allah'ın kitabını inceledim. Orada Hazreti İsmail'in torunlarının, Hazreti İshak'ın torunlarına herhangi bir üstünlüğünün olduğunu görmedim.” dedi.
İmam-ı Beyhekî, bir kimsenin yaptığı kötülük sebebiyle, doğru hükümden vazgeçilemeyeceğini bildirerek, Abdullah bin Ömer'den rivayetle anlatıyor: Abdullah bin Revaha her sene Hayber'e gelir, Hayber mahsulünün takdirini yaparak, onların verecekleri vergileri ve zekatları (öşürü) tespit eder, sonra da, vergilerini onlardan alırdı. Hayberliler, Abdullah bin Revaha'ya, mallarına fazla vergi takdir etmemesi için, rüşvet teklif ettiler. Bunu gören Abdullah bin Revaha; “Ey Allah'ın düşmanları! Bana haram mı yedireceksiniz? Vallahi ben, en çok sevdiğim insanın (Resulullah'ın) yanından geldim. Maymunlar ve domuzlar, bana sizden daha sevimlidir. Size olan kinim ve Resulullah'a olan sevgim, beni size adaletsizlik etmeye sevketmeyecektir.” dedi. Bu sözler üzerine onlar; “Böylelerinin yüzü suyu hürmetine, gökler ve yer ayakta durmaktadır.” dediler.
Allahü tealanın insanlara çok büyük mesuliyet verdiğini bildiren İmam-ı Beyhekî, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü Hazreti Ebu Bekr'in bir hâlini şöyle anlatır: Hazreti Ebu Bekr, bir ağaca konmuş bir kuş gördü. Kuşa; “Ne mutlu sana, ey kuş! Vallahi bende senin gibi olmak isterdim. Ağaca konar, meyvesinden yer, sonra uçarsın. Ne hesaba çekileceksin, ne de cezaya çarptırılacaksın... Vallahi yolun kenarında bir ağaç olmak isterdim. Deve gelerek yapraklarımı toplar, ağzına götürür. Çiğner, yutar, sonra da dışarı çıkarırdı. Keşke insan olmasaydım! Vallahi koyun olmayı ne kadar isterdim. Sahibim beni besler, yeteri kadar gelişip semiz olduğum zaman beni keserler, bir parçamı kızartırlar, bir parçamı kuruturlar, sonra beni yerlerdi. Keşke insan olarak yaratılmasaydım.” derdi.
İmam-ı Beyhekî'nin "Delailü'n-nübüvve" kitabında bildirdiği; Resulullah Aleyhissalatü vesselam Efendimizin Ebu Dücane hazretleri için Hazreti Ali'ye yazdırdıkları Cin Mektubu'nun sureti.
İmam-ı Beyhekî, Peygamberimizin yanında dünyalık bir şey saklamayıp, varını yoğunu, her şeyini Allah yoluna harcadığını bildiriyor? Hazreti Ali diyor ki: “Hazreti Ömer, bir gün ganimet mallarını taksim ettikten sonra, bir miktar daha artınca, çevresindekilere; “Bu artan kısmı ne yapalım?” diye sordu. Onlar da; “Ya Emire'l-Müminîn, biz seni meşgul ettik. Ne ailene bakabildin, ne sanatınla, ne de ticaretinle uğraşabildin. O artan kısım da senin olsun.” dediler. O zaman Ömer bin Hattab bana dönerek; “Sen ne diyorsun?” diye fikrimi sordu. Bende; “Onlar söylediler ya.” dedim. “Bir de sen söyle.” dedi. Bende; “Bu malın senin olmadığını biliyorsun. Öyleyken niye daha istişare yapıyorsun. Hatırlıyor musun, Peygamber Efendimiz seni zekat toplamak için göndermişti. Sende Abbas bin Abdülmuttalib'e gittin. O ise zekatını sana vermedi. Sende üzülmüştün. O zaman sen bana; “Haydi Peygamber Efendimize gidelim de, Hazreti Abbas'ın yaptığını anlatalım.” dedin. Peygamber Efendimizin yanına gittik, onu üzgün bulunca geri döndük. Ertesi gün tekrar gittik. Bu defada sevinçli bulduk. Sen o zaman, Abbas'ın sana yaptığını söyledin. Resulullah da sana; “Bilmiyor musun, kişinin amcası, babası gibidir.” buyurmuştu, sonra Resulullah'a ilk günkü üzüntüsü ve ikinci günkü neşesinin sebebini sormuştuk da bize, “İlk gün siz geldiğinizde, benim yanımda iki dinar sadaka vardı. Onları dağıtamamıştım. Gördüğünüz üzüntü bunun içindi. İkinci gün ise, onları yerlerine gönderdiğimde sevinçliydim.” buyurmuştu.
İmam-ı Beyhekî hazretlerinin rivayet ettiği; “İsa bin Meryem yeryüzüne iner, Deccal'i öldürür ve kırk sene Allahü tealanın kitabı ve benim sünnetim ile hüküm sürer. Sonra vefat eder. İsa Aleyhisselam'ın emri ile Temim oğullarından Mek'ad isimli birini halife tayin ederler. Mek'ad vefat ettiğinde insanlara otuz sene bir şey gelmez, nihayetinde Kuran-ı Kerim insanların gönüllerinden ve mushaflardan silinir.” manasındaki hadis-i şerif yazılı bir kıta.
Hazreti Ömer; “Evet doğru söyledin. Vallahi, dünyada da, ahirette de sana müteşekkir kalacağım.” buyurdu. Hazreti Ömer, en zayıf insanların hakkına dahi riayet eder, kimsesiz ve fakirleri gözetir ve bir vazife verirken o işe en layık kimseyi seçmeye çalışırdı. Beyhekî şöyle bildiriyor:
Bir gün öğle vakti, Hazreti Ömer bin Hattab, bir ağaç gölgesinde otururken bir köylü kadını çıkageldi. Hazreti Ömer'in oradaki insanlar arasında olduğunu tahmin etti ve yanına gelerek; “Ben biçare bir kadınım, çocuklarım da var. Müminlerin emiri Ömer bin Hattab, Muhammed bin Mesleme'yi zekat memuru tayin etmişti. Fakat o bize bir şey vermedi. Ne olur ona söyle de, bize de versin.” dedi. Hazreti Ömer kölesi Yerfe'yi çağırarak, gidip Muhammed bin Mesleme'yi çağırmasını söyledi. Kadın, Hazreti Ömer'e; “Eğer sen de benimle gelirsen, o, ihtiyacımızı görür.” dedi. Hazreti Ömer ise; “Merak etme, o işini görür.” diye cevap verdi.
Az sonra Yerfe', Muhammed bin Mesleme ile geldi. Muhammed bin Mesleme, Müminlerin emiri Hazreti Ömer'in yanına gelince; “Esselamü aleyküm ya Emire'l Müminîn.” dedi. Kadın onu görünce utandı. Hazreti Ömer; “Sizinen iyinizi seçme hususunda bütün gücümü sarf ettim. Allahü teala, bu yaptığını sana sorarsa ne cevap vereceksin?” diye Muhammed bin Mesleme'ye sorunca, Muhammed bin Mesleme ağlamaya başladı. Hazreti Ömer devamla; “Allahü teala bize Peygamberini gönderdi. Biz de O'nu tasdik ederek O'na uyduk. O, Allahü tealanın emrettiği şekilde hareket etti. Allahü teala ruhunu alıncaya kadar, zekatı, fakirlere verdi. Sonra Allahü teala Ebu Bekr'i halife seçti. O da, ruhunu teslim edinceye kadar, Allahü tealanın emrettiği şekilde çalıştı. Sonra Allahü teala beni seçti. Ben de sizin en iyinizi seçmek için bütün gücümü sarf ettim. Eğer seni tekrar gönderirsem, ona bu seneki ve geçen seneki alacağını ver. Bilmiyorum, belki de seni göndermem.” dedi. Sonra kadına bir deve, ayrıca un ve yağ verilmesini emretti ve; “Bunu al. Biz Hayber'e gidiyoruz. Hayber'de bizimle karşılaşıncaya kadar, bu sana yeter.” dedi. Hayber'e gelince Hazreti Ömer o kadına iki deve daha verilmesini emretti ve; “Bunu al, Muhammed bin Mesleme gelinceye kadar bunlar senin ihtiyacını giderir. Ben ona, bu seneki ve geçen seneki zekattan sana düşeni vermesini emrettim.” buyurdu.
Abdullah el-Hurunî'den nakledilir. Dedi ki: Halep'te, Resulullah'ın müezzini Bilal'e rastladım. “Ya Bilal! Resulullah'ın nasıl elindekini verdiğini, dağıttığını bana anlat.” dedim. O şöyle dedi: “Peygamber oluşundan vefatına kadar, dağıtacağı her şeyini başkasına ben verirdim. O'na bir Müslüman geldiğinde, Peygamber Efendimiz onun fakir olduğunu anlarsa, bana emreder, bende gider, borç bulur, yiyecek ve giyecek bir şeyler alır, o adama verirdim. Bir gün bir müşrik bana; “Ya Bilal! Çok zenginim, başkasından borç alacağına benden al!” dedi. Ben de ondan borç almaya başladım. Günlerden bir gün, ben abdest alıp, ezan okumak için kalktığımda, bana borç para veren müşriğin, bir grup tüccarın arasında bana doğru geldiğini gördüm. Müşrik beni görünce; “Ey Habeşli” diye seslendi. Asık suratla karşıma dikildi ve bana çok ağır sözler söyledi. Sonra da; “Borcun müddetinin dolmasına ne kadar var?” dedi. “Az bir zaman kaldı.” dedim. “Sadece dört gün kaldı. Vakti dolunca mutlaka alacağım. Ben bu parayı ne senin, ne de efendinin şerefi yükselsin diye verdim. Nasıl olsa, ödeyemezsin de bana köle olursun diye verdim. O zaman ben sana, daha önce yaptığın gibi koyunlarımı otlattırırım.” dedi.
Bunu duyunca, herkes gibi çok üzüldüm. Gidip ezanı okudum. Yatsı namazını kıldık. Resulullah namazdan sonra ailelerinin yanına döndüler. Ben kendisiyle görüşmek için müsaade istedim. İzin verdiler, içeri girince: “Ya Resulallah! Anam babam sana feda olsun! Kendisinden borç para aldığımı söylediğim o müşrik, bana şöyle, şöyle söyledi. Senin de, benim de yanımda ödeyecek paramız yok. O ise, beni rezil etti. İzin ver de, Allahü teala, Resulüne benim borcumu ödeyecek rızkı verinceye kadar, İslam'ı kabul eden kabilelerden birine gidip saklanayım. Yoksa o adam beni köle yapacak.” dedim. Resulullah izin verdi. Oradan çıktım. Evime geldim. Kılıcımı, mızrağımı ve harbemi aldım. Ayakkabılarımı da omuzuma astım. Sonra evden çıkıp yürümeye başladım. Bir müddet sonra uyku bastırdı, uyumamak için kendimi zorladım. Ortalık iyice kararınca, uyudum.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım ve yoluma devam etmek için kalktığımda, birisinin bana seslendiğini duydum. O; “Ey Bilal! Resulullah seni çağırıyor.” dedi. Bunun üzerine döndüm. Resulullah'ın yanına geldim. Daha Resulullah'ın yanına girmeden, üzerleri yüklü dört deve gördüm. Resulullah'ın yanına girmek için izin istedim. İçeri girince Resulullah; “Müjde ya Bilal! Allahü teala borcunu ödemen için rızık gönderdi.” dedi. Bunu duyunca Allah'a hamdettim. “Avludaki dört deveyi gördün mü?” buyurdu. “Evet” dedim. “Üzerindekilerle beraber onlar senindir. Yiyecek ve giyecek ne varsa, hepsini Fedek emiri göndermiş, Onları al ve borcunu öde.” buyurdu. Dediği gibi yapıp yüklerini indirdim. Sonra develere yem verdim. Daha sonra sabah ezanını okumaya gittim. Namazı kılınca Bakî mevkisine çıktım. Elimi kulağıma koyup; “Kimin Resulullah'tan alacağı varsa gelsin!” diye nida ettim. Resulullah'ın ve benim aldığım bütün borçlar bitinceye kadar dağıttım.
Bütün borçlar bitti. Üstelik bir buçuk veya iki dinar kaldı. Daha sonra mescide gittim. Gün hayli ilerlemişti. Baktım, Resulullah mescitte yalnız başına oturuyor. Selam verdim. Resulullah bana; “Ne yaptın?” diye sordu. “Allah'ın izniyle, Resulullah'ın bütün borcunu ödedim. Hiçbir borç kalmadı.” dedim. “Bir şey arttı mı? diye sordu. “Evet, iki dinar.” dedim. “Haydi, beni onlardan da kurtar. Onları da vermedikçe, ailelerimden kimsenin yanına girmeyeceğim.” buyurdu. İki dinar verecek kimse gelmediğinden, Resulullah sabaha kadar mescitte kaldı. İkinci gün de kimse gelmediğinden, Resulullah yine mescitte kaldı. İkinci günün akşamına doğru iki adam geldi. Ben, bu iki dinarla hemen onlara yiyecek ve giyecek aldım. Yatsı namazını kılınca, Resulullah beni çağırdı ve; “Ne yaptın?” dedi. “Allahü teala seni onlardan kurtardı.” dedim. Bunun üzerine; “Allahü ekber! Allahü ekber!” diye tekbir getirdik. Onları infak edemeden ölme korkusundan kurtulduğu içinde Allahü tealaya hamdetti. Beraberce mescitten dışarı çıktık. Zevcelerinin her birinin yanına uğrayıp selam verdi, hâl ve hatır sordu. Bilal-i Habeşî “İşte bana sorduğun şeyin cevabı.” buyurdu.
Beyhekî'nin "Şuabü'l-İman" kitabında bildirdiği; “Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz.” manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu bir kıta.