Anadolu evliyasından. Asıl adı Ali Rıza olup, babasının adı ise Hacı Bekir'dir. 1225 (m. 1810) senesinde Harput'ta doğdu. 1322 (m. 1904) senesinde Harput'ta vefat etti. Babası aslen Türkistanlı olup, önce Mısır'a, sonra da bu bölgenin Napolyon tarafından işgali üzerine Harput'a göç etti. Beyzade Efendi tahsil çağına geldiğinde, ilk olarak Şeyhülulema diye tanınan Hacı Ali Efendi'den ders almaya başladı. Daha sonra Dağıstanlı Hafız Mehmed Efendi'nin derslerine devam etti. Genç yaşına rağmen tahsil döneminde zeka ve dirayetiyle kendini herkese sevdirip, durup dinlenmeden çalışarak yüksek derecelere kavuştu.
Dağıstanlı Hafız Efendi'nin en başarılı talebelerinden idi. Hocası Dağıstanlı Hafız Efendi ölüm döşeğinde iken, vefatından sonra kürsünün Beyzade Efendi'ye verilmesi konusunda medresenin kurucularından Çötelizadelerden Sırma Hatun'a şöyle vasiyette bulundu: “Ben yakında öleceğim. Ölümümden sonra, müderrislik için birçok dedikodular, hatta kavgalar olacaktır. Yerimi ancak Beyzade Ali Rıza Efendi doldurabilir, müderrisliği ona vereceksin. Şayet başkalarına verecek olursan, kıyamet gününde senden davacı olurum.” Sırma Hatun; “Vasiyetini emanet bilirim. Emanete ihanet edilmez. Bize sadece o emaneti korumak ve bu vasiyete itaat etmek düşer.” dedi. Bir süre sonra Dağıstanlı Mehmed Efendi vefat etti. Fakat bu zat, Beyzade Efendi'ye icazet (diploma) vermedi. Bu yüzden Dağıstanlı'dan boşalan müderrislik için birçok dedikodu çıktı. Herkes Beyzade'nin yaşına bakıp, onun ilminden ve faziletinden şüphe ediyordu. Bu durumu öğrenen Gaziantep âlimlerinden Küçük Ali Efendi, Beyzade'ye bir icazetname gönderdi. Bu icazet gelince, Beyzade Efendi, Dağıstanlı hocadan boşalan müderrisliğe tayin edildi.
Beyzade Efendi'nin Harput'taki kabrinin son hali ve baştaraftan görünüşü.
Beyzade Efendi, Urfa'dan Harput'a gelen Hartevizade Mehmed Rehavi ile tanıştı. Daha sonra Urfa'ya giderek bu zata talebe oldu. Kısa sürede tasavvufun Nakşibendilik yolunda ilerleyen Beyzade'yi, Mehmed Rehavi halifeliğe tayin etti. Haramlardan, şüphelilerden sakınmaya önem veren Beyzade Efendi, yıllarca Harput'ta insanlara Hak yolunu anlatarak onların kurtuluşuna vesile oldu.
Beyzade Efendi hac yolculuğuna çıktığı yıllardan birinde yanına oğlu Behaeddin Efendi'yi de aldı. Yolda her rastladığı fakire bakan Beyzade Efendi, daha sonra oğluna; “Şu kadar ver.” derdi. Böyle yol alırlarken, bir genç Beyzade'nin yanına geldi ve sadaka istedi. Beyzade Efendi sapasağlam gence baktıktan sonra, oğluna; “Yirmi kuruş ver.” dedi. Behaeddin Efendi gencin gücüne kuvvetine bakarak; “Babamı da anlamak zor. Sakata, köre bile daha yirmi kuruş vermedi. Acaba bu gence niçin bu kadar fazla para verilmesini istedi.” diye düşündü. Yola devam ederlerken bile bu düşünce Behaeddin Efendi'nin aklından çıkmadı. Bu düşünce ile yürürken, Beyzade Efendi oğluna dönerek; “Oğul oğul! Sen böyle şeylere karışma. O gördüğün fakirlerin hepsi de kendi nefisleri için para topluyorlardı. Lakin o sapasağlam genç, Allahü tealanın velî kullarından olup, verdiğimiz yirmi kuruşu fakirlere dağıtacaktı.” dedi. Behaeddin Efendi bu cevap üzerine pişman olup tövbe etti ve yollarına devam ettiler.
“Vatanı sevmek imandandır.” hadis-i şerifine canı gönülden bağlı olan Beyzade Efendi, 93 Rus Harbi'nde memleketi müdafaa gayesiyle cepheye koştu. Oğlu Mehmed Nuri ve torunu Halid efendileri yanına alıp, bir grup gönüllü mücahidin at, silah ve bütün levazımatını kendi kesesinden karşılayarak Rus Harbi'ne katıldı. Erzurum müdafaasında büyük yararlılıklar gösterdi. Beyzade Efendi gösterişi ve ihtişamı asla sevmezdi. Çok mütevazi ve halka karşı büyük bir sevgi ve hürmet gösterirdi. Camiye giderken halkı rahatsız etmemek için daima ıssız ve ara sokaklardan geçer ve etrafına bakmazdı. Çünkü halk kendisini görünce işi ve gücü bırakıp, ona hürmet için ayağa kalkıp selamlardı. Yüzünde şefkat ve mülayemetle karışık bir muhabbet mevcut olup, karşılaştığı kimselerde daima derin bir hürmet ve muhabbet hissi hasıl olurdu. Az konuşur, söylenenleri dikkatle dinleyip bir müddet düşündükten sonra cevap ve nasihatlarda bulunurdu. Temizliğe son derece dikkat ve itina gösterirdi ve; “İslamiyet'in belli başlı erkanı temizliktir. Temiz olmayanın imanından şüphe edilir.” diyerek bütün talebelerine nasihat ederdi.
KABE'YE HEP YÜRÜYEREK GİDİLMEZ!
Beyzade Efendi, bir sene hacca gitmeye karar verdi. Arkadaşları ile anlaşıp para biriktirmeye başladı. Hanımı o sene hamile idi. Bir gün hanımı yatakta yatarken dışarıdan et kokusu gelir. Canı bu etten yemek ister ve Beyzade Efendi'ye; “Efendi! Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git benim hatırım için bir parça isteyiver. Canım çekti.” deyince, Beyzade Efendi; “Heey hatun hey!.. Bu kadar zenginliğimiz boşunaymış meğer. İstediğin et olsun, kebab olsun. Hemen çarşıya gidip, en alâsından sana kebap getiririm.” cevabını verdi. Hanımının ısrarla bu kızaran etten istemesi üzerine, Beyzade Efendi üzgün bir şekilde dışarı çıktı. Bu kokunun fakir bir komşularının evinden geldiğini anladı. Utanarak kapıyı çaldı ve ayak üstü mevzuyu söyledi. Kapıyı açan kadıncağız; “Olmaz efendim! Pişirdiğim et size layık değildir.” dedi. Beyzade Efendi'nin ısrarı üzerine kadın gerçeği söylemek mecburiyetinde kaldı ve; “Efendim! Üç günden beri çoluk çocuk açız. Çocukların ağlamalarına fazla dayanamadığım için, sokakta bir köpek yakalayıp kestim. İşte kızaran et budur. Çocuklarımın seslerinin kesilmesi için kızartıyorum. Onları oyalıyorum.” dedi. Bu durum karşısında gözleri yaşaran Beyzade Efendi, hemen evine dönerek hac için ayırdığı paranın büyük kısmını kadına verdi. Geri kalanını çevresindeki fakirlere dağıttı ve hacca gitmekten vaz geçti.
Arkadaşları ile kararlaştırdıkları gün gelince, Beyzade Efendi arkadaşlarına hacca gidemeyeceğini söyledi. Sebebini öğrenmek istedilerse de, Beyzade Efendi söylemedi. Bunun üzerine arkadaşları yola koyuldu. Uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra Mekke'ye varan arkadaşları hayret içinde kaldılar. Çünkü Beyzade Efendi kendilerinden önce gelmişti. Bazıları; “Eğer bizden sonra yola çıkmış olsaydı, mutlaka bizi gelip geçerdi. Biz de onu görürdük. Ama böyle bir şey olmadı.” dediler. Kabe'nin tavafı esnasında, namaz kılarken, Arafat'a çıkarken hep en ön saflarda Beyzade Efendi'yi gördüler. Harput'a döndüklerinde Beyzade Efendi'ye bu durumun hikmetini sordular. O da; “Hayır ve hasenat yüzünden. Siz Kabe'ye yürümekle mi varıldığını sanırsınız?” dedikten sonra, olanların hepsini anlattı. Bundan sonra Harput'ta fakirler hiçbir zaman muhtaç duruma düşmedi. Zenginler fakir aramak için yarıştılar.
Beyzade Efendi'nin kabrinin eski ve yeni hali; talebesi Gergerizade'ye verdiği icazetname ve hocası Dağıstanlı Hafız Mehmed'in kabri.
Seksen seneye yakın bir süre İbrahim Paşa Medresesi'nde müderrislik yaparak çok talebe yetiştiren Beyzade Efendi, ömrünün sonlarına doğru müderrislik vazifesini oğlu Müftü Hacı Mehmed Nuri Efendi'ye bırakarak, kendisi bir köşeye çekildi, ibadetle meşgul oldu. Ömrünün sonlarına doğru rahatsızlandı. Hasta olmasına ve ateşler içinde yanmasına rağmen yine diz çöküp oturduğunu ve ayaklarını uzatmadığını gören oğlu dayanamayıp sebebini sordu. Oğlunun bu sualine hafif gülümsedikten sonra kaşlarını çatıp; “Heey oğul, güzel oğul!.. Demek ayaklarımı uzatayım öyle mi? Uzatayım lakin kime karşı uzatayım dersin. Söyle kime karşı?” cevabını verdi. Beyzade Efendi, Harput'ta vefat etti. Cenaze namazına çok sayıda insan iştirak etti. Meteris mezarlığına defnedildi. Üzerine türbe yapılmamasını vasiyet ettiği için sade bir mezarı vardır.