İslam âlimlerinin gözbebeklerinden olup, seyyid ve on iki imamın altıncısı. Hazreti Ali'nin torununun torunu olup, Eshab-ı Kiram'ı görmekle şereflenen Tabiîn devrinin yükseklerinden ve evliyanın büyüklerinden olup, Silsile-i aliyyenin dördüncüsüdür. Künyesi, “Ebu Abdullah”dır. Tahir, Fadıl gibi birçok lakabı da vardır. Bunlardan en meşhuru “Sadık”tır. Babası Muhammed Bakır, onun babası İmam-ı Zeynelabidin, onun babası Hazreti Hüseyin ve onun babası da Hazreti Ali'dir. Annesi Ümmü Ferve'dir. Annesinin babası Kasım, onun babası Muhammed ve onun babası da Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'tır. Annesinin annesi ise Abdurrahman bin Ebu Bekr'inkızı Esma'dır. 83 (19 Nisan 702 senesinin Rebiulevvel ayının on yedisinde Pazartesi günü Medine-i Münevvere'de doğmuştur. Altmış beş senelik ömrünün otuz dört senesinde imamlık yapmıştır. 148 (6 Eylül Cuma m. 765) senesinin Recep ayının on beşinde Pazartesi günü Medine'de vefat etmiştir. Kabri de Cennetü'l-Bakî'de olup, babası ve dedesi yanındadır.
İmam-ı Ca'fer hazretleri buyurdular ki: “Peygamber Efendimizin buyurdukları gibi, “Sıkıntıya düşen, bir müsibete yakalanan “La havle vela kuvvete illa billahi'l-aliyyi'l-azim.” desin.”
Ca'fer-i Sadık hazretleri, temiz ve yüksek bir nesebe (soya) sahip olduğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nur saçıyordu. Yüzünün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir çehresi vardı. Kuvvetli ve orta boylu idi. Saçı kumrala yakındı ve dedesi Hazreti Ali'ye çok benzerdi. On evladı olup, bunlardan yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları; Musa Kazım, İshak, Muhammed, İsmail, Abdullah, Abbas ve Ali'ydi. Evlatlarının hepsi zamanının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyanın rehberiydi. Mesela Musa Kazım, on iki imamın yedincisiydi. İmam-ı Ca'fer ilmi, on iki imamdan beşincisi olan babası Muhammed Bakır'dan öğrendi. İlim ve fazilette zamanının bir tanesi oldu. Bütün din bilgilerinde olduğu gibi, zamanının bütün fen ilimlerinde de söz sahibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimya ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardı. Fizik ve kimya ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi o kadar çoktu ki bu hususlarda zamanında yaşayan herkese akıl ve ilim hocalığı yapardı. Kimyanın babası sayılan Cabir de, Ca'fer-i Sadık'ın talebesidir. Ca'fer-i Sadık hazretleri nitrik asit ve kezzap ile tuz ruhunun karışımından meydana gelen ve altın eritmeye mahsus bir sıvı olan aqua regia'yı (el-Mau'l-meliki, kral suyu) keşfetmiştir. İmam-ı Ca'fer'in en meşhur talebesi, Hanefi Mezhebi'nin kurucusu ve Ehl-i Sünnet'in reisi olan İmam-ı A'zam Ebu Hanife Nu'man bin Sabit'tir. İmam-ı A'zam, Ca'fer-i Sadık'ın derslerine ve sohbetlerine devam ederek, o gizli ve aşikâr marifet kaynağından ilim ve evliyalık yolunda çok istifade etmiştir. İmam-ı A'zam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için; “O iki sene olmasaydı, Nu'man helak olmuştu.” buyurmuştur. İmam-ı A'zam, bu sözü ile hocası Ca'fer-i Sadık hazretlerinin büyüklüğünü, kıymetini ve kavuştuğu dereceleri anlatmak istemiştir. Bütün tasavvuf yolları, İmam-ı Ca'fer Sadık hazretlerinde birleşmektedir. İmam-ı Ca'fer-i Sadık, iki yoldan Resulullah'a bağlıdır. Birisi babalarının yolu olup, Hazreti Ali vasıtası ile dir ki bu yola “Vilayet yolu” denir ve sesli zikir yaparlar. İkincisi anasının, babalarının yolu olup Hazreti Ebu Bekr vasıtası ile dir. Bu yola da “Nübüvvet yolu” denir ve sessiz zikir yaparlar. İmam-ı Ca'fer-i Sadık hem ana tarafından Ebu Bekr-i Sıddîk soyundan, hem de onun vasıtası ile Resulullah'tan feyz almış olduğu için; “Ebu Bekr-i Sıddîk, beni iki hayata kavuşturdu.” buyurmuştur.
Ca'fer-i Sadık hazretleri, Resulullah'tan gelen peygamberlik (nübüvvet) üstünlüklerine Hazreti Ebu Bekr, Selman-ı Farisî ve Kasım bin Muhammed bin Ebu Bekr silsilesi ile; evliyalık (velayet) üstünlüklerine de Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hüseyin, Zeynelabidin ve babası Muhammed Bakır yolu ile kavuşmuştur. İmam-ı Ca'fer-i Sadık'ta bulunan bu iki feyz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir. İmam hazretlerinden, Ahrariyye büyüklerine, Hazreti Ebu Bekr yolu ile öteki silsilelere ise, Hazreti Ali yolu ile feyz gelmektedir.
İmam-ı Ca'fer-i Sadık'ın ilmini, marifetini, züht, takva, kanaat ve bütün güzel ahlâktaki üstünlüğünü, büyüklüğünü duymayan kalmamıştır. O büyükler gibi çocuklar arasında da meşhur olmuştur. Hikmetlisözleri ve menkıbeleri (ibret dolu hayat hadiseleri) her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü bazı eserlerde şöyle anlatılmaktadır:
“Ca'fer-i Sadık; Muhammed Aleyhisselamın milletinin (dininin) sultanı, peygamberlik kemalatının (üstünlüklerinin) burhanı (delili, senedi), hakikatların âlimi, evliyanın gönüllerinin meyvası, Resulullah'ın varisi, ariflerin, Hak aşıklarının serveri (önderi), zevk, aşk sahiplerinin rehberiydi. Tefsir ilminde eşi yoktu. Namazda kendinden geçip düştüğü olurdu.” Ca'fer-i Sadık, Ehl-i Beyt'tendir. Ehl-i Sünnet'in gözbebeği olup ayrıca Ehl-i Sünnet ve'l cemaat ve Ehl-i Beyt sevgisi ile doludur. Yani Ehl-i Beyt'i sevenler ve onların yolunda gidenler, aslında Ehl-i Sünnet olanlardır. Ehl-i Beyt'e olan hakiki ve samimi sevgisinden dolayı, İmam-ı Şafiî'ye (ki, Ehl-i Sünnet'in imamıdır) “Rafızî” diyenler olmuştur. Halbuki o, kimseyi kötülememiş, hepsini sevmiştir. Nitekimbütün Ehl-i Sünnet âlimleri; “Ehl-i Beyt'i sevmek ahirete iman ile gitmeye, son nefeste selamete, hidayete kavuşmaya sebep olur.” buyurmuşlardır. İmam-ı Şafiî; “Sizi sevmeyi, Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de emrediyor. Namazlarında size dua etmeyenlerin namazlarının kabul olmaması da yine sizin kıymetinizi ve yüksek derecenizi gösteriyor. Şerefiniz ne kadar büyüktür ki Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de sizleri selamlamıştır.” buyurur.
Günümüzdekabirleri belli olan birkaç Sahabi ve Tabiinden biri olan Ca'fer-i Sadık hazretlerinin Cennetü'l-Bakî'de medfun olduğu yer (üstte) ve babası ve dedesi ile yan yana yattığı kabir (yanda).
Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşitlik (rehberlik) eden Ca'fer-i Sadık, kelam, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafer edilen (onun zannedilen) eserler (risaleler) sonradan yazılmıştır. Din bilgisi üzerinde hiç kitap yazmamış, kelam ilminde, sapık itikat (inanç) sahibi olan Ehl-i bid'ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i Sünnet'in kelam kitaplarında yer almıştır. Ca'fer-i Sadık hazretleri, Ehl-i Sünnet itikadında olmanın şartlarından birisi olan Peygamberimizin dört halifesinin üstünlük ve halifelik sırasını inkar edenlere ve Eshab-ı Kiram'a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı vesikaları ile cevap vermektedir.
İmam-ı Ca'fer-i Sadık, hadis ilminde sika (güvenilir) bir ravi olup, kendisinden pek çok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bu hadis-i şerifleri; babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Ata bin Ebu Rebah'tan ve Zührî gibi birçok raviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyan-ı Sevrî, Süfyan bin Uyeyne, İmam-ı A'zam Ebu Hanife, Malik bin Enes ve Eyyub Sahtiyanî gibi zatlar hadis-i şerif bildirmişlerdir. Hadis-i şerifler, Sahih-i Buharî'nin dışında kalan Kütüb-i Sitte'nin hepsinde yer alır. Hadis ilminde, İmam-ı Şafiî ve Yahya bin Main, onun sika (güvenilir) olduğunu bildirmişlerdir. İmam-ı A'zam Ebu Hanife, onun hakkında; “Ondan daha fakih (fıkıh ilmini bilen) kimse görmedim.” buyurmuş, Ebu Hatem de onun sika bir ravi olduğunu söylemiştir. Salih bin Ebü'l-Esved, İmam-ı Ca'fer'in; “Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız.” buyurduğunu haber vermiştir. Her ilimde üstat, her marifette mahirdir. Doğruluğu ve sadakati o kadar çoktur ki, bundan dolayı kendisine “Sadık” lakabı verilmiştir. İmam-ı Ca'fer hazretleri, kalb ile yapılacak vazifeleri ve bunun ilmini anlatıp, öğretmiştir. Kelam ve fıkıh âlimlerinin uğraştığı sahada ayrıca kitap yazmamıştır. Yoksa bu bilgilerde de bütün âlimlerin ve evliyanın üstadıdır.
Kufe Camii'nde İmam-ı Ca'fer-i Sadık hazretlerinin makamı.
Bu büyük imamın hayatı, hali, ibret dolu menkıbeleri çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:
Bir gün devrin meşhur âlim ve zahitlerinden Davud-i Taî, Ca'fer-i Sadık'ın yanına geldi ve ona; “Ey Peygamber Aleyhisselamın torunu! Bana bir nasihat ver. Çünkü kalbim karardı.” dedi. O da; “Ey Davud! Sen, zamanımızın en zahidi, Allah'tan en çok korkanısın. Benim nasihatime ne ihtiyacın var?” deyince Davud-i Taî; “Ey Resulullah'ın torunu! Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz vardır. O büyük Peygamberin kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasihat vermeniz üzerinize vaciptir, borçtur.” diye ısrar etti. Bunun üzerine Ca'fer-i Sadık; “Ey Davud! Ben kıyamet günü gelince, ceddim olan Muhammed Aleyhisselamın elimden yakalayıp; “Niçin bana hakkıyla uymadın?” demesinden korkuyorum. Bu işler, nesep (soy) işi değil, ibadet ve amel işidir.” dedi. Davud-i Taî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve; “Ya Rabbî! Onun varlığı peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese delildir. Dedesi Resul Aleyhisselam, annesi Betül (Hazreti Fatıma) evladından olduğu halde, böyle düşünürse, Davud kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!” dedi.
Hazreti İmam çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmez, her mümini kendisinden daha kıymetli bilirdi. Bir gün kölelerini çağırıp onlara; “Gelin sizinle sözleşelim. Kıyamet günü içinizden hangimiz kurtulursa, onun diğerlerine şefaatçi olması için birbirimize söz verelim!” dedi. Onlar da; “Ey Allahü tealanın Resulünün evladı! Sizin bizim şefaatimize ihtiyacınız yoktur. Dedeniz Muhammed Aleyhisselam, bütün insanların ve cinlerin şefaatçisidir.” diye karşılık verdiler. Bunun üzerine; “Ben bu amellerimle (işlerimle) yarın kıyamet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanırım.” buyurdu.
İmam-ı Ca'fer hazretleri bir müddet halvet (yalnızlık) halinde kalmış, evinden dışarı çıkmamıştı. Evliyanının büyüklerinden Süfyan-ı Sevrî evine gelip; “Ey Resulullah'ın torunu! İnsanlar bereketli nefesinizden, faydalı sohbetinizden mahrum kaldı. Niçin uzlete çekildiniz?” deyince buyurdu ki: “Şimdi böyle gerekiyor. Zaman bozuldu ve dostlar değişti. Sözümüzün hakikati meydana çıktı.” dedi ve şu iki beyti okudu:
Geçen gün gibi geçip gitti vefada, İnsanların kimi hayâl, kimi ümit peşinde. Dostluk, vefa görünüşte kaldı aralarında, Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte.
Ca'fer-i Sadık hazretlerinin oğlu Abdullah'ın Şam Babüssagir'de bulunan türbesi (solda). Türbe içindeki kabri (sağda).
Osmanlıların o mübarek topraklarda hizmetkâr oldukları zamandan kalma bir fotoğrafta Cennetü'l-Bakî'nin görünüşü. İmam-ı Ca'fer-i Sadık hazretleri, resmin en sağında üzerinde Ehl-i Beyt yazan türbede medfun idi.
Zamanın hükümdarı bir gece vezirine; “Hemen git, İmam-ı Ca'fer'i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum.” deyince vezir; “Evinde oturmuş, gece gündüz ibadetle meşgul olan, devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!” diyerek hükümdarı bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat ikna edemedi. Mecburen onu çağırmaya gitti. Vezir gidince hükümdar cellatlara; “İmam-ı Ca'fer içeri girince, ben başımdan külahımı çıkardığım zaman hemen başını vuracaksınız!” diye emir verdi.
Bir müddet sonra, İmam-ı Ca'fer-i Sadık hazretleri içeri girdi. Hükümdar bunu görünce, derhal ayağa kalktı. Büyük bir tevazu ile onu karşıladı ve koltuğuna oturttu. Kendisi de edeple karşısında diz çöküp oturdu. Cellatlar ve hizmetçiler şaşırıp kaldılar. Hazreti İmam'a; “Efendim, benden bir emriniz, isteğiniz olursa hemen emredin, yapayım.” dedi. Hazreti İmam da; “Senden bir ricam yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibadetten beni alıkoyma, başka bir şey istemem.” dedi.
Gitmek üzere ayağa kalkınca hükümdar, izzet ve ikramla onu uğurladı. Hazreti İmam gittikten sonra vücudunda bir titreme oldu ve bayılıp düştü. Kendine gelince veziri; “Bu ne haldir? Hani o zatı öldürtecektiniz?” diye sordu. Hükümdar; “Hazreti İmam içeri girince, yanında büyük bir arslan gördüm. Lisan-ı hal ile bana; “Onu incitirsen seni parça parça ederim.” diyordu. Bunu görünce ne yapacağımı şaşırdım.” diye cevap verdi.
Süfyan-ı Sevrî hazretleri, bir gün Ca'fer-i Sadık'ın evine gitmişti. Huzuruna girip görüşmek için izin istedi. O da kendisine izin verdi. Yanına geldiği zaman ona; “Ey Süfyan! Sen, zaman zaman sultan ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamanın hali bunu icap ettiriyor. Yanımdan hemen çık, git.” dedi. Süfyan-ı Sevrî de; “Bana bir hadis-i şerif nakletmedikçe buradan ayrılmayacağım, ey İmam! Senden nasihat olacak bir hadis-i şerif işitip gideyim.” dedi. Ca'fer-i Sadık; “Çok sözün sana faydası yoktur. Madem çok istiyorsun benim babamdan, babamın babasından, onun da kendi babasından rivayet ederek Resulullah'ın bildirdiği üç şeyi sana anlatayım.” dedi ve şöyle buyurdu:
“Allahü tealanın nimetine kavuşan ve bu nimetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah'a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zira Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de İbrahim suresi yedinci ayetinde mealen; “Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz elinizden alır ve (size) şiddetli azap ederim.” buyurmuştur.
İmam-ı Ca'fer-i Sadık hazretleri; “Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça; “Maşaallah, la havle vela kuvvete illa billah” desin.” buyurdular.
Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istiğfar etsin! Zira Allahü teala Nuh suresinde tövbe ve istiğfar edenlerin, günahlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vaat ediyor.”
EY OĞLUM!
Ca'fer-i Sadık hazretlerinin, oğlu Musa Kazım için olan şu nasihati pek meşhurdur. Oğluna buyurdu ki: “Ey oğlum, kendi rızkına razı ol! Kendi rızkına razı olan, kimseye muhtaç olmaz. Gözü başkasının malında olan ise fakir olarak ölür. Rızkına razı olmayan Allahü tealayı kaza ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuş olur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür. Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın. Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişare eder (danışır, fikrini alır). Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyaretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar. Ey oğlum, Allahü tealanın kitabını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici (yasaklayıcı), sana gelmeyene gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.”
Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden bir sıkıntı görür ve bir belaya düçar olursa; “La havle vela kuvvete illa billahi'l-aliyyi'l-azim.” desin.” Bunun üzerine Süfyan-ı Sevrî, İmam-ı Ca'fer'in elini tuttu ve; “Hepsi bu üçü müdür?” diye sordu. Hazreti İmam; “Bunları iyi anla! Allahü tealaya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsanlara, iyiliklere kavuşursun.” dedi.
Bir gün Ca'fer-i Sadık'a sordular: “Allahü teala, faizi niçin haram kılmıştır?” Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allahü teala onu haram etti. Faiz haram olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.”
İmam-ı Ca'fer-i Sadık hazretleri duası makbul olanlardandı. Allahü tealadan bir şey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi. Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Ca'fer-i Sadık hazretleri; “Ya Rabbî! Elbisem yoktur, bana elbise gönder.” diye buyurunca aniden bir paket içinde elbise geldi. Bunun üzerine arkasındaki zat evine kadar geldi. Hazreti İmam'a; “Ya efendim siz dua ederken bende âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin.” dedi. Bu söz Hazreti İmam'ın hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi.
Bir şahıs, İmam-ı Ca'fer hazretlerinden, Allahü tealanın kendisine çok mal verip, kendisinin de çok hac yapması için dua buyurmasını istedi. O da; “Ya Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!” diye dua etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusüle de cekti ki sel geldi ve orada vefat etti.
İmam-ı Ca'fer-i Sadık hazretleri, Ehl-i beyt'in en büyüklerindendi. Nurlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyzin çokluğu akıl ve dil ile anlatılamazdı. İnce marifetleri bildiren sözleri, nükte ve latifeleri çok meşhurdu. Ayrıca sayılamayacak kadar da hikmetli sözleri vardır. Buyurdular ki:
“Beş kimsenin sohbetinden, yani beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın:
-
1Yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona daima aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar.
-
2Cimriden sakın.
-
3Ahmaktan yani aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni bırakır.
-
4Kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca (düşünce) seni harcar.
-
5Fasıktan yani günah işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.”
“Bir mümin kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.”
“Müslüman kardeşinizden manasını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kabil olmayacak kadar iyiye yorumlayıp onu anlayamamaktan dolayı da kendinizi ayıplayınız.”
“Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin. Hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin.”
Allahü teala, dünyaya; “Ey dünya, bana hizmet edene, sende hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!” diye emretti.
“Dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması durumu ona yakışmaz. Bunlar şunlardır:
-
1Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak.
-
2Misafire hizmet etmek.
-
3Yüz tane hizmetçisi olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek.
-
4İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.”
“Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça; “Maşaallah, la havle vela kuvvete illa billah (yani, Allah'ın dilediği olur, kuvvet O'nundur.)” desin.”
“Malının ve evladının çok olmasını isteyen, nebatı (sebzeyi) çok yesin!”
“Din âlimleri (fakihler); sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça peygamberlerin vekilleridir.”
“Namaz, her takva sahibi için yakınlık, hac, her güçsüz için cihat, oruç da her beden için zekattır. Amel (ibadet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.”
“Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekat vererek mallarınızı koruyunuz, iktisat edip, tasarruf eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin, insanlarla iyi geçinmek de aklın yarısıdır.”
“Ana babasını üzen onlara isyan etmiş olur. Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur. Allahü teala sabrı, musibet miktarınca indirir.”
İmam-ı Ca'fer-i Sadık hazretlerinin oğlu Muhammed'in kabri. Bistam'da Bayezid-i Bistamî hazretlerinin yanındadır.
Ca'fer-i Sadık hazretlerinin kerimelerinden Seyyide Aişe'nin Kahire'de, içinde türbesi de bulunan camii.
“Takvadan (Allahü tealadan korkup haramlardan sakınmaktan) daha üstün azık, susmaktan daha güzel şey, bilgisizlikten daha zararlı düşman, yalandan da daha büyük hastalık yoktur.”
“İyilik üç şeyle tamam olur:
-
1O iyiliği yapmakta acele etmek.
-
2Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, daima küçük görmek.
-
3İyiliği yaparken, gizlice yapmak.”
“Günahlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü tealaya karşı mağrur (gururlu) olup, kibirli olmaktır.”
“Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak perişanlık ve düşüncesizliktir.”
“Allahü tealanın yarattığı işlere karışmak, felaketine sebep olur. Mesela, Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibadet ederdim... gibi sözler söylemek, kişinin helakidir.”
“Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur. Bunlar: 1- Ateş, 2- Düşmanlık, 3- Fakirlik, 4- Hastalıktır.”
“Kız evlatlar, ana babası için hayır ve hasenat; oğlanlar ise, nimettirler. Hasenat sahibi olanlar sevap kazanır. Nimetlerden ise hesaba çekilip, sual sorulur.”
“Bir kimse, kusur işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenha bir yerde olduğu zamanda Allahü tealadan korkmazsa, onda hayır yoktur.”
“Üç şey vardır ki, Müslümanları çok aziz ve şerefli eder. Bunlar: 1- Kendisine zulmedeni affetmek. 2- Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak. 3- Kendisini aramayanları, arayıp hallerini sormaktır.”
Ca'fer-i Sadık hazretlerinin kerimelerinden Seyyide Aişe'nin Kahire'de bulunan türbesi.
İmam-ı Ca'fer-i Sadık hazretlerinin, rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Allahü tealanın nimetlerine kavuşan, bu nimete hamd ve şükür etsin! Rızkı azalan kimse ise çok tövbe istiğfar yapsın. Sıkıntıya düşen, bir musibete yakalanan kimse de, “La havle vela kuvvete illa billah.” desin.”
“Allahü tealanın hidayete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allahü tealanın hidayet vermediğini de kimse hidayete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü tealanın kitabı, yolların en iyisi de Muhammed Aleyhisselamın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü ise bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bidatlerin hepsi dalalettir, sapıklıktır.”
“İlim hazine; anahtarı da sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki Allahü teala size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icabet edenlere.”
Rivayet ettiği hadis-i kutside; “La ilahe illallah kalemdir. Bunu okuyan, kaleye girmiş olur. Kaleye giren de, azabımdan kurtulur.” buyuruldu.
İmam-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri Müsned'inde buyuruyor ki: “Cebrail'in Allahü tealadan naklen, Peygamber Efendimiz; “La ilahe illallah hısni, men kaleha, dehale hısni ve men dehale hısni, emin emin azabi.” şeklindeki duayı her kim rivayet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlasla bir deliye veya hastaya okursa şifa bulur.” buyurdu.