Evliyanın büyüklerinden. Kadirî yolundaydı. Babası Muhammed Behaeddin-i Veled hazretleri; Peygamber Efendimizin rüyada methettiği ve; “Sultanü'l-ulema, Âlimlerin sultanı” ismini verdiği pek kıymetli bir âlim ve evliya idi. Hazreti Ebu Bekr Sıddîk'ın soyundandır. Annesi Mümine Hatun, saliha ve veliyye bir hanım olup, İbrahim Edhem hazretlerinin torunudur. Asıl ismi Muhammed, lakabı Celaleddin'dir. Horasan'ın Belh şehrinden olduğu hâlde, Rum diyarı olan Anadolu'ya hicret etmelerinden dolayı “Rumî” diye anıldı. Ünvanındaki “Mevla” efendi, “Mevlana” Efendimiz demektir. Ayrıca; Hüdavendigar, Sultanü'l-aşıkîn, Sultanü'l-mahbubîn, Molla Hünkâr diye de anıldı.
604 (m. 1207) senesinde Rebiulevvel ayının altıncı günü Belh'te doğdu. Beş yaşlarında iken, melekler ve Allahü tealanın rical-i gayb ismi verilen evliya kullarının ruhları kendisini ziyaret ederlerdi. Onlarla konuşur, arkadaşlık ederdi. Zahiren tanımadığı bu kimselerin böyle sık sık görünmelerinden dolayı mübarek benizleri sararıp solardı. Babası Sultanü'l-ulema, renginin bu değişikliğinin, meleklerin ve evliyaların oğlunu ziyaret etmeleri sebebiyle olduğunu bildiği için müteessir olmaz, hatta memnun olurdu. Ancak, aklına bir noksanlık gelmesin diye, talebelerinden bir kaçını oğluyla meşgul olması için vazifelendirip buyurdu ki: “Oğlum Muhammed'e görünen şahıslar, Allahü tealanın çok sevdiği veli kullarıdır. Şefkat ve merhametleri sebebiyle oğluma görünüp, onunla sohbet ediyorlar. Kendi hâllerini ona öğretiyorlar, melekler âlemini gezdirip gösteriyorlar. Her ne kadar bunlar iyi şeyler ise de, oğlum daha küçüktür. Kendisini zapt edemeyip, aklına bir arıza gelmesinden korkarım. Bunun için sizler, onun heyecanlanmasına engel olun.” Sultanü'l-ulema hazretlerinin talebelerinden Bedreddin anlatır: “Hocam Muhammed Behaeddin-i Veled'in mübarek el yazısından bir sahifede şöyle yazılıydı: Belh'te, oğlum Celaleddin Muhammed beş yaşında iken, Cuma günleri bizim evlerin damları üzerinde dolaşır, daima Kur'an-ı Kerim okurdu. Belh'in büyüklerinin oğulları da, her Cuma hazır bulunur, onunla sohbet ve ülfet ederlerdi. Namaz vaktine kadar onun yanında kalırlardı. Birgün onların arasında bir çocuk ötekine; “Gel de bu damdan öteki dama atlayalım.” der ve bunun için de bahse tutuşurlar. Oğlum onlara gülümseyerek; “Ey kardeşler! Bu türlü hareketi, kedi, köpek ve diğer canlılar da yapar. Allahü tealanın şerefli kulu olan insana, hiç böyle şeylerle uğraşması yakışır mı? Eğer ruhanî kuvvetiniz ve candan isteğiniz varsa, geliniz göklere uçalım, melekut âleminin konaklarını dolaşalım.” diye cevap verir. Hemen o anda gökyüzüne doğru uçarak, o topluluğun gözünden kaybolmaya başlar. Çocuklar bu hâl karşısında feryat edip çığlık koparırlar. Nihayet herkesle birlikte ben de bu hadiseyi işittim. Çocukların yanına gittim. Biraz sonra Celaleddin'in rengi uçmuş, mübarek vücudunda da bir değişme olduğu hâlde tekrar dönüp geldi. Bütün çocuklar, Celaleddin'e sarılıp tebrik ettiler. Oğlum onlara dönüp, “Sizinle konuştuğum anda yeşiller giymiş, bazı kimseler beni aranızdan aldı. Gökyüzünün tabakalarında dolaştırdı, melekler âleminin görülmemiş şeylerini bana gösterdiler. Sizin çığlığınız kulaklarıma gelince, tekrar beni buraya getirdiler.” dedi. “Eğer sizin üzüntünüz ve babamın bana olan şefkat ve muhabbeti olmasa idi, bu alçak âleme geri dönmezdim.” dedi.”
Hacı Arif Beyin yazdığı “Ya Hazreti Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rumî kuddise sirruhu'l-alî.” yazılı tuğra.
Babası Sultanü'l-ulema, bazı sebeplerden dolayı üç yüz kadar yakınıyla birlikte Belh'ten ayrılıp, Nişabur'a doğru yola çıktılar. Nişabur'a geldiklerinde, Feridüddin-i Attar hazretleri kendilerini karşıladı. Onlara izzet ve ikramlarda bulundu. O sırada beş yaşlarında olan Celaleddin Muhammed bir rüya gördü. Rüyasında nur yüzlü bir ihtiyar, kendisine altı tane dalı olan bir gül verdi. Bu rüyayı babasına anlattığında, Sultanü'l-ulema rüyayı şöyle tabir etti: “Altı tane dalı olan gül, senin altı ciltlik bir kitap yazacağına işarettir.” O anda orada hazır bulunan Feridüddin-i Attar da; “Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgul olursunuz.” diyerek, Mantıku't-tayr isimli kitabı Celaleddin'e hediye etti. Meğer rüyada görülen ve kendisine gül veren kimse, Feridüddin hazretleri imiş.
Feridüddin-i Attar, Mevlana'yı sevip okşadı ve yaşını sordu. Üstün bir kabiliyete sahip olan Mevlana; “Hüda'dan bir yıl önce doğdum.” diyerek, Arapça “Hüda” kelimesinin ebcet hesabiyle 605 senesinde doğduğunu söylemek istedi. Bunları işiten Feridüddin-i Attar kendisine çok dua etti.
Nişabur'dan Bağdat'a gelip, Müstansıriyye Medresesi'ne yerleştiler. Adet olduğu üzere medresenin kapıları her gece kilitlenirdi. Mevlana gece yarısı eline abdest ibriğini alıp, medresenin kapısına geldiği zaman, Allahü tealanın izni ile kapı açılır, o da ibriğini Dicle Nehri'nden doldurup abdest için babasına getirirdi. Bir defasında kapıcı bu hadiseye vâkıf oldu. Bazı kimselere de söyledi. Mevlana'nın babası bunu duyunca, o kapıcıyı çağırıp: “Bu hâli kimseye açma, yoksa helak olursun.” dedi. Daha sonra Bağdat'tan, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'ye geldiler. Sonra Şam'a ve Erzincan'a, oradan da Larende'ye (Karaman'a) gelip yerleştiler. Larende beyi Emir Musa, kendilerine bir medrese yaptırdı. Burada da Mevlana'yı, babası Sultanü'l-ulema zahirî ve batınî ilimlerde çok yükseltti. Bu sırada evlenme çağına gelen Mevlana'yı, babası, Seyyid Şerefeddin Semerkandî Lala hazretlerinin kerimesi Gevher Hanım'ı nikâh ederek evlendirdi. Larende'de, Mevlana'nın muhterem annesi Mümine Hatun ve ağabeyi Muhammed Alaeddin vefat etti. Bunun akabindeki yıllarda Mevlana'nın, Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi isimlerinde iki oğlu dünyaya geldi. Larende'de geçirdikleri yedi yıl zarfında, Sultanü'l-ulema hazretlerinin ismi, Selçuklu Devleti'nin her köşesinde duyuldu. Konya'da oturmakta olan Sultan Alaeddin Keykubad, Sultanü'l-ulema'yı Konya'ya davet etti. Mevlana'nın babası, 628 (m. 1230) senesinde yakınlarıyla beraber Konya'ya hicret etti. Sultan Alaeddin, Konya'da onlara bir medrese yaptırdı. Mevlana hazretleri, burada da babasından ilim öğrenmeye devam etti. Konya'da iki seneyi doldurduğu sıralarda, babası büyük âlim ve veli Sultanü'l-ulema hazretleri vefat etti. O zaman Mevlana yirmi yedi yaşındaydı. Mevlana'nın çocukluk yıllarında mürebbisi olan ve kendisini ilk defa zahirî ve batınî ilimlerde yetiştiren Seyyid Burhaneddin Tirmizî hazretleri, babası Sultanü'l-ulema'nın ileri gelen talebesiydi. Tirmiz şehrinde yaşardı. Birgün talebeleriyle sohbet ederken birden; “Eyvah! Eyvah! Hocam Sultanü'l-ulema vefat etti. Haydi namazını kılalım.” diyerek, talebeleriyle gıyaben hocasının cenaze namazını kıldılar. Ondan sonraki gecelerden birinde, rüyasında hocasını gördü. Hocası Sultanü'l-ulema'nın; “Burhaneddin! Oğlum Celaleddin Muhammed'e ilim öğretmeye devam et!” emri üzerine, yollara düştü. Konya'ya geldi. Bu sırada Mevlana, Larende'de bulunan kayınpederinin yanına gitmişti. İlk hocasının Konya'ya geldiğini duyunca, derhal Konya'ya dönüp tahsiline devam etmeye başladı. Seyyid Burhaneddin, zahirî ilimlerde kemal derecesine yükselen Mevlana'yı, marifet (Allahü tealayı tanıma) ilminde de en yüksek seviyeye çıkarmak için riyazet ve mücahede yaptırmaya başladı. Bir müddet sonra Halep'e ve Şam'a gidip, oradaki âlimlerden de ilim öğrenmesi gerektiğini Mevlana'ya anlattı. Mevlana'yı Halep'e ve Şam'a gönderdi. Kendisi de Kayseri'ye gitti. Mevlana Celaleddin Rumî hazretlerinin Afganistan'ın Belh şehrinde bulunan doğduğu ev. Ev yıkık ve virane haldedir.
Mevlana Şam'a giderken, Nusaybin'de Hıristiyan papazlarının toplantısına rastladı. Papazlar bazı olağanüstü şeyler gösteriyorlardı. Mevlana'yı görünce, bir oğlanı havaya uçuruverdiler. Mevlana bu işe ilgi göstermeyip murakabeye vardı. Oğlan, havada olduğu yerde kaldı. “Beni kurtarın, yoksa düşüp öleceğim.” dedi. Papazlar ne yaptılarsa bir çare bulamadılar. Nihayet oğlan; “O yanınızdaki zatın murakabesi yüzünden ben bu hâle düştüm. Onun yardımı olmazsa, muhakkak helak olurum.” dedi. Papazlar, ister istemez Mevlana'ya yalvardılar. Mevlana; “Onu bir şey kurtaramaz, ancak Kelime-i şehadet kurtarır.” buyurdu. Oğlan bunu duyunca, hemen Kelime-i şehadet getirdi ve kolayca yere indi. Mevlana'nın ellerini öptü. Bu hâli gören papazların hepsi de Müslüman olmakla şereflendiler.
Halep'te ve Şam'da; Muhyiddin-i Arabî, Sa'deddin-i Hamevî, Osman Rumî, Evhadüddin Kirmanî gibi zamanın âlim ve evliyasıyla sohbet edip, onlardan da ilim öğrendi. Onların teveccühlerini kazanan Mevlana Celaleddin, Şam Medresesi'nde zaman zaman Hızır Aleyhisselam ile görüştü. Tasavvuf ilminde bir müşkülü olursa, Hızır Aleyhisselam ortaya çıkıp meselelerini hallederdi. Tefsir, hadis, fıkıh, mantık, usul, meani, edebiyat, matematik, fen, tıp gibi pek çok zahirî ilimlerde mütehassıs oldu. Gündüzleri ilim öğrenir, gecelerini ibadet ederek, Allahü tealayı zikrederek, Kur'an-ı Kerim okuyarak geçirirdi. Fecir vakitlerinde tövbe ve istiğfar ederek çok ağlar, gözyaşları sel gibi akardı. Allahü tealanın muhabbetiyle yanar, O'na kavuşmak arzusuyla tutuşurdu. Tasavvuf ilminde de pek büyük derecelere kavuşan Mevlana Celaleddin Muhammed Rumî, hocalarından icazet (diploma) alıp, önce Kayseri'ye hicret eden Seyyid Burhaneddin hazretlerini ziyaret etti. Onun feyiz ve teveccühlerine kavuşup duasını aldı. Oradan beraber Konya'ya döndüler. Mevlana Celaleddin Rumî'nin annesi Mü'mine Hatun'un içinde medfun bulunduğu Karaman'daki Aktekke Camii (sağda) ve sandukası (solda).
Seyyid Burhaneddin hazretleri, Mevlana'nın dört senelik Halep ve Şam tahsilinde bir hayli ilerlemiş olduğunu gördü. Tasavvuf yolunda riyazete ve mücahedeye devam ettirdi. Mubah olanları azaltıp, zaruret miktarı kullandırdı. Buyururdu ki: “Karnınızı aç tutunuz. Bunun için de çok oruç tutunuz. Çünkü oruç, hikmet hazinelerinin anahtarıdır. Oruç tutmak; kalb gözünün açılmasına, kalbin rikkate gelmesine sebep olur.” Rivayet edildiğine göre, Seyyid Burhaneddin hazretlerinin, on beş gün ağzına hiç lokma koymadığı zamanlar olurdu. Nefsinin istediklerini yapmamak için kapıda köpekler için hazırlanan yemek artıklarının yanına gider, nefsine; “Ey nefis! Bana istediklerini yaptırıp, ruhumu emrin altına almak mı istiyorsun? Arzunun yerine gelmesini istiyorsan, önce yemek artıklarını yemen lazım! Ya ye, veya beni bu hâlimle kabul et!” diyerek nefsiyle mücadele ederdi. Böylece nefsinin isteklerini hiç yapmaz, onu ruhuna köle ederdi. Mevlana Celaleddin Rumî hazretleri, işte böyle bir rehberin terbiyesi altında yetişiyor, olgunlaşıp pişiyordu. Böylece aylar birbirini kovaladı. Mevlana hazretlerinin iyice olgunlaştığını anlayınca, Seyyid Burhaneddin birgün ona; “Evladım! Şimdiye kadar bildiğim ne varsa hepsini sana öğrettim. Bundan sonra senin daha da olgunlaşman, pek büyük mertebelere kavuşman Tebrizli Şems'in (Şems-i Tebrizî'nin) gelmesine bağlıdır. Onun şefkat kanatları altında aşamadığın engelleri aşar, manevî hâllere kavuşursun. O, seni tasavvufun en mahrem noktalarına çeker, sen de ona, aynı âlemi anlatırsın. Bu şekilde birbirinizi tamamlar ve yeryüzünün en büyük iki dostu olursunuz. Ben de Kayseri'ye gidip ömrümün sonlarını orada geçiririm.” buyurdu. Mevlana Külliyesi'nin ve Konya'nın panoramik görünüşü.
Mevlana hazretleri hocasına, Kayseri'ye gitmeyip beraber kalmaları için çok ısrar ettiyse de kabul ettiremedi. Mevlana, Seyyid Burhaneddin hazretlerini Kayseri'ye uğurladı. Kayseri'de bir müddet yaşayan Seyyid hazretleri, birgün abdestini alıp hizmetçisine; “Git kapıyı kapa ve dışarıda, “Seyyid Burhaneddin vefat etti.” diye bağır.” buyurdu. Hizmetçi dışarı çıkınca, Seyyid hazretleri secdeye kapanarak; “Ya Rabbî! Seni ve Resulünü çok seviyorum. Sana kavuşmak arzum son haddine ulaştı. Beni bu sevgime ve arzuma bağışla. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah.” dedi ve ruhunu teslim etti. Hizmetçinin haberi üzerine Kayseri bir anda ana-baba gününe döndü. Mevlana Celaleddin Rumî hazretlerine haber salındı. Cenaze hazırlıkları yapılıp kefenlendi. Namazı kılınıp, defin işleri hâlledildi. Mevlana hazretleri haberi işitince Kayseri'ye gitti. Hocasının kabri başında Kur'an-ı Kerim okuyarak mübarek ruhuna bağışladı. Seyyid hazretlerinin kitaplarını Mevlana'ya teslim ettiler. Bu kitaplar arasında Şems-i Tebrizî'nin hazırladığı meşhur Makalat isimli eser de vardı.
Mevlana hazretleri, Konya'da bulunan zamanın en büyük kelam ve tasavvuf âlimlerinden olan Sadreddin-i Konevî hazretlerinden de ilim öğrendi. Onun feyiz ve teveccühlerine mazhar oldu, manevî yolda yüksek derecelere kavuştu. Sadreddin-i Konevî anlatır: “Rüyamda Fahr-i kâinat Efendimizi gördüm. Yanlarında Eshab-ı Kiram ile medreseyi teşrif etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada Mevlana Celaleddin-i Rumî de oraya gelip uygun bir yere oturdu. Peygamber Efendimiz, Mevlana'ya çok iltifat ettiler ve Hazreti Ebu Bekr'e dönerek, “Ya Eba Bekr! Ben Celaleddin ile, diğer Peygamberlerin arasında övünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyiz ve nuru ile ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur.” buyurdular. Mevlana'yı sağ tarafına oturttular. Peygamber Efendimiz, bu rüya ile, talebelerimden Mevlana'nın derecesinin yüksekliğine işaret buyurdular. Bu durumu diğer talebelere anlattım ki, onun hatırını gözetip, ilminin yüksekliğini anlasınlar.” Birgün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya'nın büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddin-i Konevî de orada bir seccade üzerinde oturuyordu. Mevlana içeri girince seccadeye oturmasını teklif etti. Bunun üzerine Mevlana; “Terbiyesizlik edip sizin seccadenize oturursam, kıyamette bunun hesabını nasıl verebilirim?” deyince, Sadreddin hazretleri; “Senin oturmakta fayda görmediğin seccade bize de yaramaz.” buyurup, seccadeyi oradan kaldırdı.
Mevlana Celaleddin hazretlerinin hocalarından biri de Şems-i Tebrizî'dir. “Şems-i Tebrizî, Tebriz'in Güneşi”, seyahat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulabilmek için dua ederdi. Israrla yaptığı bu duaların neticesi olarak rüyasında, Konya'da bulunan Celaleddin-i Rumî'ye gidip onun yetişmesinde yardımcı olması icap ettiği bildirildi. Şems-i Tebrizî, Allahü tealaya şükrederek; “Böyle dosta canım feda olsun.” dedi. Konya'ya gelip Şekerciler ismindeki hana indi. Günlerini orada geçirirken, birgün kapıda oturmuş, Allahü tealanın mahlukatı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlana hazretleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlinde duran, kıyafetinden yabancı olduğu anlaşılan Şems-i Tebrizî hazretlerine baktı, ona selam verdi ve yoluna devam etti. Kendi kendisine de; “Bu yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nurlu bir yüzü var.” diye düşünürken, aniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Mevlana hazretleri, atı durduran elin sahibinin o yabancı olduğunu görünce; “Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?” dedi. O kimse; “İsminizi öğrenmek istiyorum?” deyince, o da; “Celaleddin Muhammed” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrizî; “Bir sualim var. Acaba Muhammed Aleyhisselam mı, yoksa Bayezid-i Bistamî mi büyüktür?” diye sordu. Böyle bir soruyu ilk defa duyan Mevlana hazretleri, “Elbette ki Muhammed Aleyhisselam Efendimiz büyüktür. Bütün mahlukat ve Bayezid, O'nun hürmetine yaratıldı.” buyurdu. Bu cevabı bekleyen Şems-i Tebrizî, “Peki Muhammed Aleyhisselam, “Biz seni layıkıyla bilemedik ya Rabbî!” dediği hâlde, niçin Bayezid-i Bistamî; “Sübhani (Benim şanım ne yücedir.)” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?” diyerek tekrar sordu. Mevlana hazretleri buna da şöyle cevap verdi: “Peygamber Efendimizin mübarek kalbi öyle bir derya idi ki, ona ne kadar marifet, Aşk-ı İlahî tecelli etse, ne kadar muhabbet, Allahü tealanın sevgisi dolsa onu içine alır, onu kuşatırdı. Hatta daha çoğunu isteyip, “Ya Rabbî! Verdiğin bu nimetleri daha da arttır.” der idi. Fakat Bayezid-i Bistamî'nin kalbi, o kadar geniş olmadığı için, ilahî feyizlere tahammül edemeyerek tecelli ile dolup taşardı”. Bu izahata hayran kalan Şems-i Tebrizî, “Allah” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlana hazretleri, hemen atından inerek Şems-i Tebrizî'yi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nur yüzlü zata o kadar ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hasıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeple evine götürdü. Bu zatın, ilk hocası Seyyid Burhaneddin hazretlerinin geleceğini söylediği Şems-i Tebrizî olduğunu öğrenince; “Ey muhterem efendim! Gerçi evimiz size layık değil ise de, zat-ı âlinize sadık bir köle olmaya çalışacağım. Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da evlatlarınızdır.” diyerek hizmetine koşmaya başladı. Gece gündüz hiç yanından ayrılmayıp, onun sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinliyordu. Ondan hiç ayrılmıyor, talebelerine ders vermeye, insanlara camide vaaz ü nasihate gitmiyordu. Yanlarına sadece büyük oğlu Sultan Veled, hizmetlerini görmek üzere girebiliyordu. Her gün Şems-i Tebrizî ile sohbet ederler, Allahü tealanın yarattıkları üzerinde tefekkür ederler, namaz kılarlar, Cenab-ı Hakk'ı zikrederek muhabbetlerini tazelerlerdi.
Birgün Şems-i Tebrizî hazretleri, havuzun başında Mevlana ile sohbet ediyordu. Mevlana bir hizmet için oradan ayrıldı. Şems-i Tebrizî de Mevlana'nın kitaplarını havuza attı. Bir değnek ile de suyun dibine bastı. Mevlana hazretleri oraya geldiğinde kitapları suda görünce çok üzüldü ve; “Diğerleri ne ise, Feridüddin-i Attar hazretlerinin hatırası olan Mantıku't-tayr kitabı ıslanmasaydı.” diyerek ah etti. Bunun üzerine Şems-i Tebrizî hazretleri, kolunu sıvayarak havuza soktu. Kitabın birisini sudan çıkardı. Çıkan kitap Mantıku't-tayr idi ve hiç ıslanmamıştı. Bu hadise, diğer bir rivayette de şöyle anlatılır: Birgün, Mevlana havuz kenarında idi. Yanında kitaplar vardı. Şemseddin gelip, kitapları sordu. Mevlana; “Sen bunları anlamazsın.” dedi. Şemseddin, kitapları suya attı. Mevlana; “Ah! Babamın bulunmaz yazıları gitti!” diyerek çok üzüldü. Şemseddin, elini uzatıp her birini aldı. Hiçbiri ıslanmamış görüldü. Mevlana; “Bu nasıl iştir?” dedi. O da; “Bu zevk ve hâldir. Sen anlamazsın.” buyurdu. Mevlana, Şems-i Tebrizî'nin bu kerametini görünce ona olan bağlılığı daha da artıp, sarsılmaz, bir kale gibi oldu. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, onların hâllerini şöyle anlatır: “Ansızın Şems-i Tebrizî hazretleri gelip babam ile görüştü. Babamın gölgesi, onun nurundan yok oldu. Onlar birbirlerine öyle muhabbet gösterdiler ki, etraflarında kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Şems-i Tebrizî babama marifetten, Allahü tealanın zatına ve sıfatlarına ait ince bilgilerden ve O'na muhabbetten bahsediyor, babam da bunları büyük bir haz ile dinliyordu. Eskiden herkes babama uyardı, şimdi ise, babam Şems'e uyar oldu. Şems, babamı bu muhabbete davet ettikçe babam, Allahü tealanın muhabbetinden yanıp kavrulurdu. Babam artık onsuz yapamıyor, yanından bir an ayrılmıyordu. Şu şekilde aylarca sohbet ettiler. Böylece babam, pek büyük manevî derecelere yükseldi.”
Mevlana Camii'nin arkadan görünüşü (solda), bahçe tarafından görünüşü (sağda) Mevlana Celaleddin Rumî hazretlerinin hocası Şems-i Tebrizî hazretlerini karşılarken gösteren bir minyatür.
Mevlana Celaleddin ile Şems-i Tebrizî hazretlerinin zahirî ve batınî çalışmaları devam ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlana'nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bazı kimseler, Şems-i Tebrizî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlana'nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki: “Bu kimse Konya'ya geleli, Mevlana bizden tamamen uzaklaştı. Gece gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç iltifat göstermiyorlar. Yanlarına oğlu hariç kimseyi de almıyorlar. Mevlana, Sultanü'l-ulema'nın oğlu olsun da, Tebriz'den gelen, ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlana hazretlerinin memleketi) Tebriz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.” Bu söylentilere Mevlana; “Hiç toprağa itibar olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye galip gelirse, Mekkelinin İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?” diyerek cevap verdi. Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrizî hazretleri artık Konya'da kalamayacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübarek ahbabını bırakarak Şam'a gitti.
Şems-i Tebrizî'nin gitmesi, Mevlana'yı çok üzdü. Günler geçtikçe ayrılık acısına sabredemiyordu. Ayrılık, kendisinde tahammül edecek bir hâl bırakmıyordu. Şems'in ayrılık hasreti ve muhabbeti ile yanıyordu. “Şems, Şems!” diyerek ciğeri yakan kasideler söylüyor, gözyaşlarıyla dolu yazdığı mektupları Şam'a, Şems-i Tebrizî hazretlerine gönderiyordu. Eğer bir kimse “Şems'i gördüm.” diye yalan söylese, ona müjdelik olarak üzerindeki elbisesini verirdi. Bir defasında birisi; “Şems-i Tebrizî'yi Şam'da gördüm. Sıhhati yerindeydi.” dedi. Mevlana, ona elinde bulunan ne varsa hepsini verdi. Orada bulunan diğer bir kimse; “O, Şems-i Tebrizî'yi görmedi, yalan söylüyor.” deyince, Mevlana da; “Ona verdiğim bu elbiseler, sevdiğimin yalan haberinin müjdesidir. Onun hakiki haberini getirene canımı veririm.” diye cevap verdi. Böylece aylar geçti. Mevlana, artık dayanamayacağını anlayınca, oğlu Sultan Veled'i Şam'a göndermeye karar verdi. Oğlunu çağırıp, “Süratle Şam'a varıp, filanca hana gidersin. Şems-i Tebrizî hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme sakın! O, Allahü tealanın sevdiği evliyanın kutublarından biridir, selamımı ve dua isteğimi kendilerine bildir, içinde bulunduğum şu vaziyetimi, hasretimi dile getir. Buraya acele teşriflerini tarafımdan istirham et!” dedi. Sultan Veled hemen hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam'da, babasının tarif ettiği handa Şems-i Tebrizî'yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı. Konya'da bu hadiseye sebep olanların tövbe ettiğini ve Mevlana'dan çok özürler dilediklerini de sözlerine ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrizî, Konya'ya tekrar gitmeye karar verdi. Hemen yola çıktılar. Sultan Veled, Şems hazretlerini ata bindirdi, kendisi de arkasından yaya olarak yürüyordu. Şems-i Tebrizî, Sultan Veled'in ata binmesi için ne kadar ısrar ettiyse de O; “Sultanın yanında, hizmetçinin ata binmesi yakışık almaz. Hizmetçilerin, efendisinin arkasında yürümesi gerektiğini öğrendik.” diyerek ata binmedi. Sultan Veled, Konya'ya yaklaştıklarında babası Mevlana'ya haberci gönderip, Konya'ya girmek üzere olduklarını bildirdi. Mevlana hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye verdi ki, o kimse zengin oldu. Konya'da tellallar bağırtılarak, Şems'in Konya'yı teşrif etmek üzere olduğu bildirildi. Konya'nın başta sultan olmak üzere ileri gelen vezirleri, hâkimleri, zenginlerinin yanısıra, bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde, mübarek veli Şemseddin Tebrizî hazretlerini karşılamaya çıktılar. Öğleye doğru Şems-i Tebrizî ile Sultan Veled göründüler. Sultan Veled atın yularından tutmuş, Şems de atın üzerinde başı önünde ağır ağır ilerliyorlardı. Bu muhteşem manzarayı seyredenler büyük bir heyecana kapıldılar. Mevlana koşarak ilerledi, atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems'in attan inmesine yardım eden Mevlana, üstadının ellerini sevinç gözyaşları arasında doya doya öptü. Bu arada yanık sesli hafızlar Kur'an-ı Kerim okumaya başladılar. Herkes büyük bir haz içinde Kur'an-ı Kerim'i dinledikten sonra, sıra ile Şemseddin-i Tebrizî hazretlerinin ellerini öptü. Sonra Mevlana'nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrizî, Sultan Veled'in kendisine gösterdiği hürmeti ve yaptığı hizmetleri Mevlana'ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu bildirerek; “Benim bir serim (başım) bir de sırrım vardır. Başımı sana feda ettim. Sırrımı da oğlun Sultan Veled'e verdim. Eğer Sultan Veled'in bin yıl ömrü olsa da hepsini ibadetle geçirse, ona verdiğim sırra yani evliyalıkta ilerlemesine sebep olduğum derecelere kavuşamaz.” dedi.
Mevlana Celaleddin ile Şems-i Tebrizî, eskisi gibi yine bir odaya çekilip sohbete başladılar. Hiç dışarı çıkmadan, yanlarına oğlundan başka kimseyi almadan, manevî bir âlemde kendilerinden geçtiler. Halk, Şems gelince Mevlana'nın sakinleşeceğini, aralarına katılıp kendilerine nasihat edeceğini, sohbetlerinden istifade edeceklerini ümit ederlerken, tam tersine eskisinden daha fazla Şems'e bağlandığını ve muhabbetinin ziyadeleştiğini gördü. Şems-i Tebrizî hazretleri, Mevlana'yı evliyalık makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyazet ve mücahedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devam ederken, halk, Mevlana'nın hiç görünmemesinden dolayı Şems'e kızmaya başladı. Birgün bu söylenenleri Şems-i Tebrizî işitince, Sultan Veled'e dedi ki: “Ey Veled! Hakkımda yine su-i zan etmeye başladılar. Beni, Mevlana'dan ayırmak için sözbirliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!”
Mevlana Külliyesi'nin gece görünüşü. Mevlana Müzesinin gün doğarken ki görünüşü.
645 (m. 1247) senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlana ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar, Allahü tealanın muhabbetinden ve çeşitli evliyalık makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Dışarıda bir grup kimse, bir anda üzerine hücum ettiler. Şems-i Tebrizî hazretlerinin “Allah!” diyen sesi duyuldu. Mevlana hemen dışarı çıktı. Fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled'i uyandırıp durumun tetkikini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda, Şems-i Tebrizî hazretlerini bulamadılar. Bir gece Sultan Veled, rüyasında Şems-i Tebrizî'nin öldürülüp, cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Uyanınca yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak gördüğü kuyuya gittiler. Ceset hiç bozulmamıştı. Cesedi alıp Mevlana'nın medresesine defnettiler.
Şems-i Tebrizî hazretlerinin bu ayrılığına Mevlana çok üzüldü. Ayrılığın verdiği hasret ile pek çok beytler, kasideler söyledi. Evliyalık hâllerini, derecelerini nazım ile öyle güzel anlattı ki, o zamana kadar öylesini hiç kimse söyleyemedi. Hazreti Ali'den gelen feyiz ve bereketleri, velayet yolunu onun kadar açıklayan bulunmadı. Şems-i Tebrizî'ye olan muhabbetinden dolayı eserinde “Şems” ve “Hamus” kelimelerini mahlas olarak kullandı. Mevlana hazretleri, artık talebeleri arasına karışmaya, onlara ders vermeye başladı. Pek çok evliyanın yetişmesine sebep oldu. Bunların arasında en meşhuru Hüsameddin Çelebi idi. Camilerde cemaate nasihat etmeye başladı. İnsanların hasta olan kalblerine, tatlı, serin şerbetler vererek şifa olmaya çalıştı. İlim ve fazileti sebebiyle az zamanda o derece şöhret bulmuştu ki, ilim talebesi her taraftan huzuruna kavuşmak için acele ediyordu. Her zaman etrafında dört beşyüz dinleyici bulunurdu. Evine gider gelirken de, etrafını sarıp çeşitli sualler sorar, müşküllerini çözerlerdi. Mevlana, Kitap ve Sünnetten zerre kadar ayrılmayarak tasavvufta emsalinden üstün oldu. Binlerce talebesi oldu. Onları büyük bir itina ile yetiştirmeye çalıştı. Zamanla talebe sayısı arttı, medreseler çoğaldı. Büyük âlimler yetişti.
Şems-i Tebrizî anlattı ki: “Hocam Ebu Bekr Tebrizî (Sellebaf) hazretlerinin hizmetinde çok yüksek kerametlere nail olmuştum. Fakat bende mühim olan hususi bir hâl vardı ki, bu sırrın keşfinde hocam âciz kalırdı. İşte ben de Mevlana hazretlerinin gizli hâllerini bilmekte âciz oldum. Zira çok evliya, keşke biz de Mevlana'nın ziyaretine yetişmiş olsaydık diye arzu ederlerdi.” Yine Şems-i Tebrizî anlatır: “Her kim; “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.” hadis-i şerifinin sırrına vâkıf olmak isterse, Mevlana'nın hareketlerine, ahlâkına, davranışlarına baksın. Onun gibi olmaya çalışsın. Onu sevsin. Onda enbiya ve evliyanın makbul bütün adet ve vasıfları toplanmıştır. Her fende emsalsizdir. Şimdi Cennet onun rızasında, Cehennem onun gazabındadır. Kısaca ben ona ulaşmış olmasaydım, mahrum olurdum. Fakat Mevlana'nın sırrı, âlemde gizli kaldı, onu kimse keşfedemedi.”
Mevlana Celaleddin Muhammed Rumî'nin talebelerinin önde gelenlerinden biri de Selahaddin Zerkub idi. Selahaddin önceleri kuyumculuk yapardı. Birgün Mevlana, Selahaddin'in dükkânının önünden geçerken, içeriden, altına şekil vermek için vurulan her çekicin; “Allah, Allah!” diye ses çıkardığını kalb gözüyle anladı. Bu hâl çok hoşuna gitti. Dükkân sahibi olan Selahaddin'i medreseye davet edip iltifatlarda bulundu. Selahaddin, Mevlana'nın sohbetlerinden çok haz duyduğundan kuyumculuğu bıraktı. Artık her gün medreseye gidiyor, hocası Mevlana'nın sözlerini sahrada susuz kalan kimse gibi, damlasını telef etmeyerek adeta içiyordu. Mevlana da bu yeni talebesini çok sevip bütün feyiz ve teveccühlerini onun üzerine çevirdi. Selahaddin'i, kısa zamanda evliyalık derecelerine yükseltti. Ona olan sevgisinden dolayı oğlu Sultan Veled'e, Selahaddin'in kızını isteyerek nikâh yapıp akraba oldu. Selahaddin, on sene Mevlana hazretlerinin sohbetiyle ve hizmetiyle şereflendi. Selahaddin, Mevlana'nın sağlığında vefat etti. Selahaddin'in vefatına çok üzülen Mevlana hazretleri, talebelerinden Çelebi Hüsameddin üzerinde çok durarak, onu kendisine vekil olacak şekilde yetiştirdi. Çelebi Hüsameddin'in, Mevlana'ya en mühim yardımı Mesnevî'yi yazması oldu. Mevlana hazretleri, Mesnevî'nin ilk onsekiz beytini kendisi yazdı, diğer beytleri ise, kendisi söyleyerek Çelebi Hüsameddin'e yazdırdı. Böylece daha bir benzeri yazılmamış olan Mesnevî-i şerif meydana geldi.
Şemseddin Attar anlatır: “Mevlana birgün camide vaaz ederken, mevzu, Hızır ile Musa aleyhimesselamın kıssasına gelmiş idi. Bu kıssayı, öyle fesahat ve belagat ile anlatıyordu ki, herkes nefesini kesip, can kulağı ile dinliyordu. Benim yanımda bir şahıs başını önüne eğmiş bir şeyler mırıldanıyordu. Kulak verdim, dediklerini anladım. “Sanki yanımızda idin, sanki üçüncümüz sendin.” diyordu. Bunun Hızır olduğunu anladım. Yanına sokuldum. “Anladım, sen Hızır'sın. Ne olur, bana ihsan eyle!” dedim. Cevaben; “Burada Hazreti Mevlana varken, benim sana ihsanda bulunmam deniz yanında teyemmüm gibi olur. Senin bütün müşküllerini o hâlleder.” deyip, gözümden kayboldu. Ben bu hâli Mevlana hazretlerine anlatmak için yanına gittiğimde, ben söze başlamadan; “Ey Attar! Hızır Aleyhisselam'ın sözleri doğrudur.” diyerek benim sözümü kesti.” Mevlana birgün meclisinde bir gencin, bir ihtiyarın üst tarafında oturduğunu gördü. O gence bir şey söylemeden, Hazreti Ali'nin sabah namazına giderken önünde yürümekte olan Yahudi bir ihtiyarı, yaşına hürmeten geçmediğini, bu sebeple namaza geç kalınca, birinci rekatin rükusunda Cebrail Aleyhisselam'ın Resulullah'ın sırtına lütuf ile elini koyup durdurduğunu ve hazreti Ali'nin yetiştiğini anlatıp; “Yahudi ihtiyara hürmet edilince, Müslüman ihtiyara daha çok hürmet edilir. Hele ömrünü dine uymakla geçirmiş ihtiyarlara saygı ve hürmet gösteren gençlerin, Allahü teala katında ne kadar yüksek mertebe kazanacağını düşünmelidir.” buyurdu. Bu nasihati dinleyen genç, bir daha büyüklerin üst tarafında oturmadı.
Bir yerde büyük bir cemiyet tertip edilmişti. Âlimlerden biri; “Bugün Mevlana bu mecliste ne söylerse, karşı gelip ters cevap vereceğim.” dedi. Sadreddin Konevî çok nasihat etti ise de, o sözünde ısrar etti. O sırada Mevlana kapıdan içeri girip, söze başladı: “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah, söylüyorum. Bana karşı çıkıyorsan çık, ters cevap verebiliyorsan ver.” buyurdu. Bu hâli gören o kibirli adam, tövbe edip Mevlana'nın elini öptü, sadık talebelerinden oldu.
Sultan Rükneddin'in hanımı anlatır: “Birgün Mevlana hazretleri aniden aramızda peyda olup; “Acele bu evden çıkın, çabuk olun, evi boşaltın.” buyurdu. Biz hemen evden çıktık. Çıkar çıkmaz ev yıkıldı. Hepimiz kurtulduk. Mevlana'nın bu kerametinin bir şükranesi olarak Sultan Rükneddin, bin altını Mevlana'nın medresesinde okuyan talebelere dağıttı.
Bazı beyler, Sultan Rükneddin'i Aksaray'a davet ettiler. Mevlana gitme dedi. İkinci davette sormadan gitti ve orada öldürüldü.
İmam İhtiyarüddin anlatır: “Birgün Mevlana ile ikimiz Hüsameddin Çelebi'nin bağına gidiyorduk. Mevlana Külliyesi'nin bahçeden görünüşü (sağda) Külliye'ye giriş kapısı (ortada) ve meşhur mavi minaresi (solda). Hattat Hulusî'nin yazdığı “Ya Hazret Mevlana” yazılı levha. Ben, Mevlana'nın ardından yavaş yavaş giderken, onun bir arşın kadar yüksekten havadan gittiğini gördüm. Hayretimden kendimden geçmişim. Ayıldığımda gördüm ki, Mevlana hazretleri gitmiş. Acele ederek kendilerine yetiştim. Kulağıma eğilerek; “İnsanoğlu bir kuştan daha mı âciz ki, havaya kalkmasına hayret ediyorsun?” buyurdu. Bağa vardık. Sohbet esnasında Mevlana; “İsterim ki, Şeyh Ziyaeddin'in dergâhı bizim Hüsameddin Çelebi'nin olsun.” buyurdu. Hüsameddin Çelebi; “Efendim! Başkalarının makamında gözüm yoktur.” dedi. Mevlana; “İyi ama benim gönlümden öyle geçti.” buyurdu. Sonra sohbet bitti. Ertesi sabah şehirden gelenler, Şeyh Ziyaeddin'in dergâhında aniden öldüğü haberini getirdiler. İki-üç gün sonra da Hüsameddin Çelebi oraya müderris olarak tayin edildi.”
Mevlana, Allahü tealanın yarattığı bütün mahlukata merhamet sahibiydi. Birgün Nefisüddin Sivasî'ye bir kuruş verip ekmek aldırdı. Ekmeği eline alıp bir viraneye gitti. Nefisüddin de gizlice onu takibe başladı. Gördü ki, Mevlana o ekmeği yeni yavrulamayan bir köpeğe kendi elleriyle yediriyor. Mevlana dönüşünde, Nefisüddin'in kendisini takip ettiğini anlayıp ona dedi ki: “Bu hayvan yedi gündür aç olduğu hâlde yavrularına şefkatle bakmış ve hiç yanlarından ayrılmamıştır. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Merhametlilerin en büyüğü olan Rahman, kullarından merhametli olanlara merhamet eder. Ey ümmet ve eshabım! Siz de O'nun yarattıklarına merhamet ediniz ki, size de sema ehli merhamet etsin.” buyurdu.” Nefisüddin bu sözler üzerine ağlayarak Mevlana'nın ellerini öptü ve; “Hayvanlara bile bu kadar merhametli olan siz, tabiatıyla ahbap ve dostlarınıza da merhamet edersiniz.” dedi. Bunun üzerine Mevlana; “Evliyaullahın merhameti pek çoktur. Bütün mahlukata ve ahbaplarına da şüphesiz merhamet eder.” buyurdu.
Bir gece Mevlana'yı dostlarından kırk kişi ayrı ayrı kendi evlerine davet ettiler. O da aynı saatte her birinin davetinde bulunup, her biriyle sohbet etti. Ertesi sabah her biri; “Dün gece Mevlana hazretleri bizde idi ve sohbet etti.” dediler. Halbuki Mevlana, o gece kendi hususi odasında idi ve sabaha kadar ibadetle meşgul olmuştu.
Hanımı anlatır: “Birgün Mevlana evden kayboldu. Hiçbir yerde bulamadık. Bir ara uyumuşum. Uyandığımda Mevlana'yı namaz kılarken gördüm. Mübarek ayakları tozlu idi. Sonra ayakkabılarını çevirmek istedim, onlarda kırmızı kumlar gördüm. Sorduğumda; “Mekke'de bir veli dostum vardır. Biraz onunla sohbet ettim. O kum, Hicaz'ın kumudur.” buyurdu. Bu kadar kısa zamanda oralara gidip gelmek nasıl olacağı aklıma geldi. Hemen anlayıp buyurdular ki: “Allahü tealanın veli kulları gönül gibi, bir anda her yeri dolaşabilir.” Böylece tayy-i mekanı tarif ettiler. Yani kısa zamanda uzak yerlere gitmeyi ve çok iş yapmayı anlattılar.”
SİZ DE ONU AZİZ TUTUN
Mevlana, ezan-ı şerif okunmaya başladığı zaman, ya ayakta durur, veya dizi üstüne oturarak huşu içinde dinlerdi. Bitince de ezan-ı şerif duasını okuyup, salavat-ı şerife söylerdi. Sonra namaza kalkar, talebelerine, namazı vaktinde kılmalarını tavsiye ederdi. Buyururdu ki: Belh şehrinde bir kimse vardı. Her ne zaman ezan okunmaya başlasa bütün işini bırakır, iki dizi üstüne gelerek otururdu. Ezanı, mütevazi bir hâlde dinler, bitince salavat-ı şerife getirir, ezan duasını okurdu. Sonra araya bir iş karıştırmadan hemen namazını kılardı. Bu kimse devamlı böyle yapar, hiç bu âdetini bozmazdı. Nihayet birgün bu kimse vefat etti. Cenazesi teneşirde yıkanırken ezan-ı şerif okunmaya başladı. Cenaze birden doğruldu, ezan bitinceye kadar hareketsiz bekledi. Sonra tekrar yattı. Cenazeyi kabre koyduklarında, sual melekleri geldiler. Bu sırada onlara Allahü tealadan bir hitap geldi ki: “O kulum, ismim anıldığı zaman ismimi aziz tutarak hürmetle beklerdi. Siz de onu ziyaret edip aziz tutun.”
Osmanlı Tarihçilerinden Matrakçı Nasuh'un Menazil-i Sefer-i Irakeyn adlı eserinde Mevlana Türbesini gösteren bir minyatür (solda) ve Mevlana Müzesini gösteren bir minyatür (sağda).
Oğlu Sultan Veled şöyle anlatır: “Birgün babamla beraber halvethanede otururken, yeşil cübbeli üç kişi gelip selam verdiler ve oturdular. Bunlar çok nazik ve pek nurlu kimselere benziyorlardı. Biraz konuştuktan sonra, babam onlara; “Uygundur.” dedi. Onlar gittikten sonra babama; “O sözünüzden bir şey anlayamadım, o üç kişi kimlerdi?” dedim. Buyurdu ki: “Bunlar rical-i gayb denilen evliyaların kırklar zümresindendirler. İçlerinden birisi vefat etmiş, bizim sakayı istediler, ben de o cevabı verdim.” Hakikaten o günden sonra sakayı evde göremedim. Diğer talebeler de onu aradılar, fakat bulamadılar. Babamın vefatında o saka bizlere baş sağlığına geldi ve o zaman hâllerini anlattı. Sonra yine kayboldu.” Mevlana'yı çok sevenlerden biri, vefat etmeden yaptığı vasiyetinde, kabrine Mevlana hazretlerinin gelip Kur'an-ı Kerim okumasını istirham etti. O zat vefat edince vasiyetini Mevlana'ya bildirdiler. Mevlana da memnun olup, onun kabrinde Kur'an-ı Kerim okudu. Vefat eden kişinin çocuklarından biri, rüyasında babasının çok iyi bir hâlde olduğunu görünce; “Babacığım! Bu dereceye nasıl vasıl oldunuz?” diye sordu. Babası da; “Beni kabre koyunca Münker ve Nekir melekleri sual sormaya gelirken, oraya çok güzel suretli bir melek geldi. Onlara; “Allahü teala bu zatı Mevlana'ya bağışladı. Onu bırakınız!” dedi. O günden beri hamdolsun halim iyidir.” diye cevap verdi. Mevlana'nın ileri gelen talebelerinden Muhammed anlatır: “Konya'nın o soğuk kış günlerinde, herkes sıcak evinden çıkmaz iken, hocam Mevlana hazretleri medresede geceleri sabaha kadar namaz kılardı. Hatta ellerinde ve ayaklarında ökçelerinde soğuktan dolayı meydana gelmiş çatlaklıklar zaman zaman kanardı. Bunu gören talebeler çok üzülürler, hocalarının bu durumuna gizli gizli ağlarlardı.
Mevlana'nın mübarek hanımı anlattı: “Mevlana hazretleri, birgün namaza durdu. Sükunet ve tevazu içinde tazim ile Kur'an-ı Kerim okuyor, bir taraftan da gözlerinden yaşlar akıtıyordu. Evde bulunanlarla birlikte Mevlana'nın bu hâlini görüyor, hayretle ona bakıyorduk. Namazdan sonra her zamanki gibi tesbihini çekip, Cenab-ı Hakk'a uzun uzun yalvarıp yakararak duasını yaptı. Onun bu hâli bana çok tesir etti, ağlamaya başladım. Sonra; “Ey efendi! Dünyada ve ahirette biz günahkârların ümidi sensin. Bu kadar çok ibadetinle, böyle korkar, ağlar, yalvarırsan, biz bu tembel hâlimizle kıyamet gününde ne yaparız?” diye sordum. Yemin ederek buyurdu ki: “Allahü tealanın bana verdiği nimetlerin, ihsanların yanında benim yaptığım ibadet, yalvarışlar ve bütün hareketlerim ziyade kusur ve nihayetsiz eksiklikten başka bir şey değildir. Bütün bu korku ve yakarışlarımla; “Ey Kerim olan Allah'ım! Benim gibi bir âcizin, bir çaresizin kuvveti ve takati ancak bu kadardır, mazur buyur ya Rabbî!” demek istiyorum. Yoksa O'na layık bir ibadeti kim yapabilir?” Mevlana Müzesinin avludan görünüşü.
Mevlana hazretleri, müslim veya gayrimüslim herkese karşı yaptığı iyi muamele ve güler yüz ile her tarafta meşhur oldu. O zamanlar Konstantiniyye'de (İstanbul'da) bulunan meşhur bir Hıristiyan papaz, merak edip Mevlana'yı görmek istedi. Yollara düşüp Konya'ya geldi. Konya'da yaşayan Hıristiyanlar onu karşıladılar. Yolda giderken Mevlana'yı gördüler. Papaz süratle yetişip, Mevlana'ya çok tazim ve hürmet gösterdi. Mevlana da onu iyi karşıladı, çok tevazu gösterdi. Papaza, papazın yaptığından daha fazla iltifatta bulundu. Papaz ve orada bulunan diğer Hıristiyanlar, Mevlana'nın bu iltifatı ve tevazusu ve bu olgunluğu karşısında dayanamayıp Kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldular.
Mevlana, oğlu Sultan Veled'e buyurdu ki: “Oğlum! Eğer Cennet'te olmak istersen, herkes ile dost geçin, hiç kimseye kin tutma, herkese tevazu göster. Zira alçak gönüllü olmak asıl sultanlıktır.”
Selçuklu Sultanı Rükneddin, Mevlana'ya beş kese altın gönderip almasını arzu etti. Talebelerinden Mecdüddin, Mevlana'ya altınları arz edince; “Beni hakikaten seviyorsanız, bu altınları dışarıdaki çamurun içine atın.” buyurdu. Talebeleri de bu emri derhal yerine getirdiler. Dünyaya kıymet veren bazı kimseler, bu altınları almak için çamurun içinde aramaya başladılar. Fakat üstleri başları, yüzleri çamurdan görünmez hale geldi. Mevlana, talebelerine onların bu vaziyetlerini göstererek; “Bu altınlar, şu gördüğünüz dünya ehlinin üstünü başını batırdığı gibi, ahiret ehli olanların da kalbini karartır, kirletir. Çeşitli günahlara sevk edip, ibadetlerden alıkoyar. Bu sözlerimi yanlış anlamayınız. Dünya için çalışmayınız demek istemiyorum. Dünya malının muhabbetini kalbinize koymayınız diyorum. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışmak lazım geldiğini herkes bilir. Burada dikkat edilecek nokta; hırs ve tamah yapmadan kanaat üzere bulunmaktır. Dünyada, ahiret saadeti için çalışmalı, kazanmalı, niyeti düzeltmelidir. Çünkü İslamiyet, insanlara faydalı olmayı emreder. En büyük saadet, en büyük sermaye, helalinden kazanıp, hayır ve hasenat yaparak ahirete göndermektir. Buna rağmen asıl sermaye, mal, mülk, para sahibi olmak değil, ilim, amel, ihlas ve güzel ahlâk sahibi olmaktır.” buyurdu.
Mevlana, başkalarından bir şey istemeyi talebelerine yasak ederek buyurdu ki: “Başkasına el açıp ondan bir şey isteyen bizim talebemiz değildir. Ona dünyada da ahirette de şefaat etmeyiz, ondan uzak dururuz. Biz, talebelerimize daima vermeyi, ihsan ve ikramlarda bulunmayı, herkese karşı tevazu üzere bulunmayı, tatlı sözlü, güler yüzlü olmayı tavsiye ediyoruz. El açıp istemek bizim yolumuzda yoktur.”
Sultan Veled anlatır: “Beş yaşındaydım. Birgün babamın, talebelerine şöyle dediğini duydum: “Yedi yaşımda iken, nefsim tamamıyla ruhuma tâbi oldu. Nefsî isteklerimden kurtuldum.” Bunu dinleyen talebelerden biri; “Efendim! Biz, sizi devamlı olarak nefsinizle mücahede eder hâlde görüyoruz. Bu sözünüzü nasıl anlamak icap eder?” dedi. Bu suale; “Nefis, yaratıkların içinde en ahmak olanıdır. Hep kendi zararını ister. Onun yakasını bırakmaya gelmez. Çünkü en büyük düşman nefistir. Büyüklerimiz, ölünceye kadar nefisle mücadele etmiştir. Biz de onlara ittiba ederek, uyarak, son nefesimize kadar riyazet ve mücahedeye devam ederiz.” diye cevap verdi.
Önceleri Mevlana hazretlerinin büyüklüğünü anlayamayan, onun devamlı aleyhinde söz söyleyen bir kimse, birgün rüyasında gördüklerini şöyle anlattı: “Rüyamda Karatay Medresesi'ndeki dershanenin ortasında, Peygamber Efendimizi oturur hâlde gördüm. Sanki güneş gökten inmişti. Nurundan gözler kamaşıyor, Eshab-ı Kiram da hizmet ediyorlardı. Ben huzuruna doğru ilerleyip kendilerine selam verdim. Selamımı aldılar ve yanlarında bulunan tabak içindeki yahniden bir parça sundular. Yahniyi alarak; “Ya Resulallah! Etlerin en lezzetlisi, en güzeli hangisidir?” diye sordum. Buyurdu ki: “Etlerin en iyisi, kemiğe bitişik olanıdır.” O anda uyandım. Her tarafımı nur kaplamıştı. Büyük bir sevinç içinde Karatay Medresesi'ne gittim. Dershanenin ortasında, Peygamber Efendimizi gördüğüm yerde Mevlana hazretleri oturuyordu. Hayretle yanlarına yaklaştım ve selam verdim. Selamımı tebessüm ederek aldı. Daha ben rüyamı anlatmadan buyurdu ki: “Sevgili Peygamberimiz; “Etlerin en iyisi, kemiğe bitişik olanıdır.” buyurdu.” Mevlana'nın rüyamdan haberdar olduğunu anlayınca, düşüp bayıldım. Ayıldığımda büyük bir sevgiyle ellerini öpüp, talebeliğe kabul edilmemi talep ettim ve kendisine bağlandım.”
Bir kimse rüyasında Resulullah Efendimizi görüp, huzuruna vararak hürmetle selam verdi. Peygamberimiz ise, mübarek yüzlerini öbür tarafa çevirdiler. O zat, öbür tarafa dolanıp tekrar selam verdi. Yine mübarek yüzlerini çevirip iltifat etmediler. O zat çok üzülerek ağlamaya başladı ve sebebini sual etti. Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Sen, bizim dostumuz olan Mevlana Celaleddin Muhammed Rumî'den yüz çeviriyorsun. Halbuki o bizim çok sevdiğimiz evladımızdır.” O kimse korku ile uyanıp hatasını anladı. Kendi kendine; “Ey bedbaht! Şimdiye kadar yarasa gibi güneşin ziyasından kaçtın. Bundan sonra bari Mevlana hazretlerinin huzuruyla şereflenip dünyada ve ahirette saadete kavuş.” dedi. Hemen Mevlana'nın medresesine doğru, onun talebesi olmak için büyük bir ihlas ile yola koyuldu. Kapıya geldiğinde, Muhammed ismindeki talebeyle karşılaştı. Talebe, bu şahsa; “Beni hocam Mevlana hazretleri gönderdi. Bize kalbinde sevgi hasıl olan bir kimse geliyor, onu kapıda karşılayın.” dediler. “Haydi içeriye buyurun.” dedi. O kimse içeri girip Mevlana'nın elini öpüp, talebesi olmakla şereflendi.
Talebelerinden birine, bir kimse zor bir sual sordu. Talebe, bu sualin cevabını çok aramasına rağmen bulamadı. Nihayet rüyasında Mevlana'yı gördü: “Hâlledemediğin o mesele, Hidaye isimli kitabın otuzüçüncü sahifesinde yazılıdır. Oraya bakarak cevabını verirsin.” dedi. O talebe sabahleyin Hidaye kitabının otuzüçüncü sahifesini açtığında, aradığını orada yazılı gördü ve hocasına olan muhabbeti ziyadeleşti.
Mevlana Müzesinin giriş kapısı ve üzerinde “Ya Hazret Mevlana” yazılı levha (sağda) ve girişi ve üzerindeki kitabe (solda). Mevlana Türbesi, içerden bir görünüş ve kabirler. Mevlana Türbesi içindeki mihrap.
Sultan Behaeddin Veled anlatır: “Babam ile birgün Hüsameddin Çelebi'nin bağına gidiyorduk. Babam beni bir katıra bindirdi. Kendisi diğer talebelerle beraber yaya gidiyordu. Ben babamın tam arkasında idim. Bir ara babam Mevlana hazretlerinin mübarek vücudunu, Allahü tealanın izniyle büyük bir nurun kapladığını gördüm. Etrafa güneş gibi ışık saçıyordu. Hemen aklıma babamın büyüklüğünü inkâr edenler geldi. “Böylelerine şaşıyorum, niçin kötü düşünüyorlar?” diye düşünürken, babam geriye dönerek; “Ey Behaeddin! Sen babanı inkâr edenleri bırak da, kendi nefsini yola getir. Sakın ucub ve kibir hastalığına yakalanmayasın. Herkes yaya yürürken, sen binek üzerindesin. Bu kadarcık gönül yüksekliği, insanı ucba, kendini beğenmeye götürür, nefsinin ve şeytanın eline düşürür. Onlara hizmet ettirir.” buyurdu.
Konya'nın eşrafından Muinüddin Pervane, şehrin ileri gelen zatlarını yemeğe davet etti. Davetliler arasında Mevlana hazretleri de vardı. Herkese yemekler geldi. Mevlana'ya hususi olarak altın bir tabak içerisinde, bir kese altın konulmuş ve üzerine pirinç pilavı doldurulmuş bir hâlde arz olundu. Mevlana, tabağı görünce yüzünü çevirdi ve elini uzatmadı. Ev sahibi yemesi için; “Helal lokmadır, buyurunuz efendim.” diye ısrar edince, Muinüddin'e; “Mekruh tabak içinde altın kesesi saklayarak bizi imtihan mı ediyorsunuz? Bir de yememiz için ısrar ediyorsunuz, bu size yakışır mı?” dedi. Bu sözleri duyan ev sahibi, pek mahcup olarak Mevlana'nın ellerine sarılıp öptü ve kendisini talebe olarak kabul etmesini istirham etti. Mevlana'ya öyle bağlandı ki, onun himmetleri ve teveccühleri ile en önde gelen sadık talebelerinden oldu.
Hazreti Mevlana'nın sandukası (sağda) ve sandukasının baş tarafı (solda).
Bir defasında Muinüddin Pervane yine, Konya'nın hatırı sayılır zatlarını yemeğe davet etti. Hocası Mevlana hazretleri de meclisi şereflendiriyordu. Yemek yenildikten sonra sohbet odasına geçildi. Herkesin önüne, bir tabak içinde en iri ve güzelinden birer mum yakılarak konuldu. Mevlana'ya ise daha iri ve altınla süslenmiş bir mum koydular. Bunu gören Mevlana; “Önüme koyduğunuz bu mumu kaldırıp, yerine küçük bir mum getiriniz.” dedi. Küçük bir mum yakılarak getirildi. Bazıları mumun küçüklüğüne bakarak, kalblerinden; “Mevlana riya ediyor.” diye geçirdiler. Allahü tealanın izniyle bunu anlayan Mevlana; “Bu gördüğünüz küçük mum, sizin iri mumlarınızdan daha iyidir ve onların canıdır, isterseniz deneyelim.” diyerek elini salladı. Hasıl olan rüzgârdan mum söndü. Küçük mum söner sönmez, herkesin önündeki mumlar da sönüverdi. Bunu görenler, birden heyecanlanıp telaşa düştüler. Bunun üzerine Mevlana; “Meraklanmayın, tekrar yakarız.” diyerek elini tekrar salladı ve mumların hepsi birden yanıverdi.
Emir Ahmed ismindeki talebesi anlatır: “Mevlana'nın ismini ve vasıflarını işiterek ona aşık olmuştum. Memleketim Diyarbakır'dan Konya'ya gitmeme annem ve babam müsaade etmiyorlardı. Her geçen gün ona olan kavuşma arzum artıyor fakat nasıl gideceğimi bilemiyordum. Bir gece iki rekat namaz kılıp, Allahü tealanın sevgili kullarını vesile ederek çok dua ve niyazlarda bulundum. Sonra En'am sure-i şerifini okuyarak uyudum. Rüyamda Mevlana hazretlerini gördüm. Sîmâsı bana anlatılanlara aynen uyuyordu. Bizim eve gelmişti. Onu görünce koşarak huzuruna yaklaştım ve hürmetle ellerinden öptüm. Beni kucaklayıp alnımdan öptü. Eline aldığı bir makas ile alnımdan bir miktar saçımı keserek; “Bu, Mesnevî âlimi olacak.” buyurdu. Uyandığımda, saçlarım ve makas yastık üzerinde duruyordu. Bu rüyanın tesiri altında idim. Annem ve babam, ısrarlarıma dayanamayarak izin verdiler. Doğruca Konya'ya gittim ve Mevlana'ya talebe olmakla şereflendim. Mesnevî üzerinde çalışmamı emir buyurdular. Kısa zamanda Mesnevî hakkında sorulan her soruyu cevaplandıracak hale geldim.”
Bedreddin Tirmizî isminde bir kimse simya (kimya) ile uğraşırdı. Mevlana'nın ismini duyarak Konya'ya ziyaretine geldi. Önce oğlu Sultan Veled'e uğrayarak, yapacağı altınlardan her gün bir dirhem Mevlana'nın talebelerine vereceğini vaat eyledi. Bu haberi Mevlana'ya ulaştırdılar, fakat o hiç cevap vermedi. Birkaç gün sonra Bedreddin'in imalathanesine gitti. Bedreddin simya ilmiyle uğraşarak altın yapmaya çalışıyordu. Mevlana'nın geldiğini görünce, ayağa kalkarak hürmette bulundu. Mevlana, oradaki demirden, bakırdan ve diğer madenlerden yapılmış eşyaları teker teker alıp Bedreddin'e vermeye başladı. Bedreddin, her eline gelen eşyanın en yüksek ayarda som altından yapılmış olduğunu hayretle gördü. Mevlana, Bedreddin'in şaşkın bir hâlde kendisine baktığını görünce; “Ey Bedreddin! Sen simya ile uğraşmayı bırak. Çünkü sen ahirete gidince, simya dünyada kalacaktır. Sen öyle bir simya ile uğraş ki, seninle beraber ahirete gitsin. İşte o da din ilmidir. Bu, kalbden masivayı çıkarıp, Allahü tealanın beğendiği şeyleri kalbe doldurmakla olur.” buyurdu.
Kâri (Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilen) Muhammed anlatır: “Hacca gidip vazifemizi yaptıktan sonra Konya'ya dönmüştük. Hacı arkadaşlarımızdan bir delikanlı, diğer arkadaşlarımı zaman zaman Mevlana'ya götürüyor, onun sohbetlerine katılmaya teşvik ediyordu. Onun bu hâline şaşıyorduk. Birgün kendisine sebebini sorduğumuzda şöyle cevap verdi: “Hacca giderken bir konakta uyumuşum. Uyandığımda kafilenin beni unutarak gittiklerini gördüm. Çok üzüldüm, zira yolu bilmiyordum. Cenab-ı Hakk'a yalvararak gözyaşları arasında yaptığım dualardan sonra, herhangi bir istikamete doğru yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, kendimi büyük bir sahrada buldum, ileride bir çadır vardı. Yanına vardığımda içeride heybetli bir kimsenin helva pişirmekle uğraştığını gördüm. Durumumu ona anlattım ve; “Bu helvayı kime pişiriyorsun?” diye de sordum. Bana; “Bu helvayı Sultanü'l-ulema'nın oğlu Mevlana için pişiriyorum. Her gün buradan geçip gider. Birazdan gelmesi lazım. Sabredersen onu görürsün.” dedi. Hakikaten biraz sonra Mevlana geldi. İkram edilen helvadan bir miktar yedi, ayrıca bana da verdi. Sonra kendisine durumumu arz edince, kerem sahibi Mevlana hazretleri tebessüm ederek; “Hiç merak etmeyiniz, yalnız gözünüzü yumup biraz sonra açınız.” buyurdular. Ben hemen gözlerimi yumdum. Açtığımda kendimi kafilenin yanında buldum. İşte benim Mevlana hazretlerini çok sevmemin ve arkadaşlarıma tavsiyede bulunmamın sebebi budur.”
BİZ ATEŞE BÖYLE UĞRARIZ
Eflatun kilisesinde bir kimse vardı. Üzerine rahip elbisesi giyer, kiliseye gelenlere İslamiyetin üstünlüğünü anlatır, konuştuğu kimselerin Müslüman olmasına vesile olmaya çalışırdı. Bu arada Mevlana hazretlerinin talebelerine de çok saygılı davranırdı. Birgün kendisine; “Senin, Mevlana'nın yakınlarına bu kadar hürmetli olmanın, iltifat göstermenin sebebi nedir?” diye sordular. O da cevap olarak dedi ki: “Biz Mevlana'nın pek çok kerametlerini gördük. İsterseniz size içlerinden birini anlatayım. Birgün biz kırk papaz, cümlemiz Mevlana'ya bir sual sormak için giderken, kendisiyle bir fırının önünde karşılaştık. İçimizden biri; “Kur'an-ı Kerim'de, Meryem suresinin 71. ayet-i kerimesinde (mealen); “İçinizden, hiçbiri istisna edilmemek üzere, mutlaka Cehennem'e varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” buyuruluyor. Bu ayet-i kerimeye göre, Müslüman olsun kâfir olsun, herkesin Cehennem'den geçeceği bildiriliyor. Mademki herkes Cehennem'e girecek, o zaman İslamiyetin üstünlüğü nereden belli olacaktır?” dedi. Mevlana; “Evet, Ayet-i kerimede bildirildiği gibi, herkes Cehennem'e uğrayacaktır. Müminler Cehennem'e uğradığında, Cehennem'in ateşi ona tesir etmeyecektir. Hatta Cehennem; “Ey Mümin, çabuk geç, nurun ateşimi söndürüyor.” diyecektir. Aynı ateş, Allahü tealanın emriyle kâfiri yakacaktır. Ateş, aynı ateştir. İsterseniz deneyelim ve şimdi size bunu göstereyim.” dedi. Bizden, üzerimize giydiğimiz gömlekleri çıkarmamızı istedi. Biz çıkardık, kendisine verdik. O da hırkasını çıkarıp, bizim gömleklerimizi içine sardı. Öylece fırının içine attı. Biraz sonra fırının kapağını açıp, elini alevlerin içine soktu. Biz hayretle hadiseyi takip ediyorduk. Sonra içeriden hırkayı alıp önümüze koydu. Hırkada en ufak bir yanık izi yoktu. İçini açtığında, bizim gömleklerimizin hepsinin yanıp kül olduğunu gözlerimizle gördük. Sonra Mevlana bize dönerek; “Ey rahipler! İşte gördüğünüz gibi, biz ateşe böyle uğrarız. Siz de böyle uğrarsınız.” deyince, hepimiz insaf edip, Kelime-i şehadeti getirerek Müslüman olduk. Her birimiz de, bundan sonra İslamiyetin yayılması için çalışacağımıza, Hıristiyanların doğru yola gelmesi için uğraşacağımıza söz verdik. İşte benim Mevlana'nın talebelerine hürmet ve iltifat etmemin sebebi budur.”
Mevlana'yı çok sevenlerden biri, ticaret maksadıyla İstanbul'a gitmek için Mevlana'dan izin istedi. Mevlana hazretleri de; “İstanbul'a gitmenize izin verdim. Yalnız İstanbul'da şu adreste bir kilise ve içinde şu vasıflarda bir kimseyi bulacaksın. Ona benden selam söyle.” buyurdu. Tüccar; “Peki” diyerek yola çıktı. İstanbul'da işini hâllettikten sonra, emredilen adrese gidip kiliseyi buldu, içinde tarif edilen kimse vardı. Ona, Mevlana'nın selamını söyledi. O kimse ile konuşurlarken, bir köşede Mevlana hazretlerini murakabe hâlinde oturuyor gördü. Hayretinden aklı gidip oraya düştü, bayıldı. Kendisine geldiğinde, kilisede sadece selam getirdiği kimse vardı. Ayrılmak için izin istediğinde, o zat da; “Mevlana'ya benden selam söyleyiniz.” diye tenbihte bulundu. Tüccar oradan ayrılıp, uzun bir yolculuktan sonra Konya'ya geldi. Doğruca Mevlana'nın huzuruna gitti, İstanbul'daki kimsenin de kendisine selamı olduğunu söyledi. Mevlana'ya bunu söylerken, Mevlana'nın önünde o İstanbullunun diz üstü oturduğunu gördü. Yine hayretinden aklı başından gidip, orada bayıldı. Ayıldığında, Mevlana; “Ey tüccar! Bu gördüklerini, sağlığımda kimseye söyleme.” buyurdu. Bunun üzerine tüccar, bütün malını İslam'ın yayılması için harcadı ve Mevlana'nın talebesi olmakla şereflendi. Dünya ve ahiret saadetine kavuşmaya çalıştı.
Mevlana'nın Celaleddin isminde bir talebesi vardı. Ticaretle uğraşır, at alıp satardı. O anlatır; “Birgün Mevlana hazretleri sarığını sarıp, Araplar gibi giyinmiş olduğu hâlde, bana bir at hazırlamamı emretti. Ben, atların içinden en güçlüsünü eyerlemek için huzurundan ayrıldım. Fakat at huysuzluk yapıyor, bir türlü eyerleyemiyordum. Yanıma iki kişi daha alıp, atı zorla eyerledik. Buna rağmen at hâlâ huysuzluk yapıyordu. O hâliyle Mevlana'nın bulunduğu yere getirip, atın hazır olduğunu bildirdik. Mevlana dışarı çıkar çıkmaz at sakinleşti, biraz önceki huysuzluğu kalmadı. Mevlana ata binip, kıble istikametinde yola çıktı. Ancak akşama doğru, ter içinde toza gark olmuş bir vaziyette döndü. At oldukça zayıflamış görünüyordu. Cesaret edip bir şey soramadık. Ertesi gün yine bir at hazırlamamı emretti. Başka bir atı eyerleyip getirdik. Bir önceki günkü gibi gitti, akşama doğru geldi. Üçüncü günde aynı şekilde gitti. Akşama doğru geldiğinde; “Elhamdülillah! Ey cemaat! Müjdeler olsun ki, o kâfir, Cehennem'in dibini boyladı.” dedi. Biz edebimizden yine bir şey soramadık. Aradan birkaç gün geçmişti. Şam tarafından bir kafile gelip, o taraflarda, Müslümanlar ile Moğolların yaptığı savaşı anlattılar. Dediler ki: “Düşman askeri oldukça çoktu. Müslümanlar mağlup olmak üzereydiler. Son üç günde, Mevlana hazretleri, bir atın üzerinde olduğu hâlde savaş meydanında göründü. En ön safta; “Allah, Allah” nidalarıyla düşmana hücum edip önüne geleni bir vuruşta ikiye bölüyordu. Müslümanlar, Mevlana'nın akıl almaz hâllerini ve yardımını görünce, bozulan moralleri düzeldi. Ard arda yaptıkları hücumlarla düşmanı geriye püskürttüler. Mevlana hazretleri düşman komutanını öldürünce, kâfirler kaçmaya başladılar.” Ben bu haberi işitince, doğruca hocam Mevlana'nın huzuruna çıktım. Beni görünce Farisî olarak:
“An süvari ki sipeh ra şüd zafer, Ehl-i din ra kist sultani bin basar.”
Yani, “Ey gözümün sultanı! Müslüman askerlere yardım ederek zafere kavuşturan süvari kimdir?” deyince, hemen mübarek ellerini öptüm. Lütfedip buyurdular ki: “Ağlama ey Celaleddin! Bize can-ı gönülden hizmet edenler, dünyada ve ahirette gam ve kederinden kurtulur.”
Kadı Siraceddin ismindeki bir hoca, talebelerine; “Bugün Mevlana'ya gidip, onu soru yağmuruna tutalım. Öyle sorular hazırlayalım ki, hiçbirisine cevap veremesin.” dedi. Talebeler soru hazırlamaya koyuldular. Kendisi de çalışmaya başladı. Bir ara Kadı Siraceddin'in yanında Mevlana hazretleri tecessüm etti. Kadı Siraceddin'in yüzüne dikkatlice bakıp oradan kayboldu. Kadı, talebelerine; “Mevlana buraya geldi.” deyince, talebeler; “Biz görmedik efendim.” dediler. Bu hâl Kadı Siraceddin'in zihnine takıldı, düşüncelere daldı. Bir saat kadar sonra Mevlana hazretleri tekrar orada göründü. Bunu kadı ve talebeleri gördüler. Hepsine selam verdi ve oradan ayrıldı. Biraz sonra kadı ve talebeler, namaz kılmak için büyük odaya geçtiklerinde, odanın duvarlarında bir takım yazılar gördüler. İncelediklerinde, Mevlana'ya soracakları sorular ve bu soruların cevaplarının çok geniş olarak yazılmış olduğunu anladılar. Kadı Siraceddin ve talebeleri, hayretlerinden donakaldılar. Böyle büyük bir âlim ve evliya hakkındaki kötü düşüncelerinden dolayı pişman oldular. Hep birlikte gidip Mevlana'nın talebesi olmakla şereflendiler.
Selahaddin Malatî anlatır: “Gençliğimde İskenderiyye'ye ticaret için gitmiştim. Gemimiz bir girdaba yakalandı. Kurtulmamız imkansızdı. Korku içindeydik. Yolcular adaklar adamaya başladı. Tövbeler ettiler. Helalleşmeye başladılar. Bu arada bana, kurtulmak için dua etmemi rica ettiler. Konyalı olmam hasebiyle, aklıma bir anda Allahü tealanın evliya kulu Mevlana hazretleri geldi. Hemen; “Ya Hazreti Mevlana! İmdadımıza yetişmen için yalvarıyorum.” diye seslendim. O anda, herkesin gözü önünde, Mevlana hazretleri gemimizin yanı başında göründü. Gemiye yapışıp girdaptan kurtardı ve kayboldu. İskenderiyye'den sonra Konya'ya gittik. Mevlana'nın huzuruna çıktığımızda bize; “Elhamdülillah, Allahü tealanın sevdiği kullarından birine tâbi olanlar, dünyada da ahirette de halas olur, kurtulurlar.” buyurdu. Bunun üzerine hepimiz Mevlana'ya talebe olmakla saadete kavuştuk.” Hazreti Mevlana'nın kabri ve etraftaki süslemeleri.
Tebrizli bir tüccar, ticaret için Konya'ya gelmişti. Konyalı tüccarlara; “Burada evliyadan bir kimse var mıdır? Bir müşkülüm var. Onu soracağım.” dedi. Orada bulunanlar, Mevlana'nın kerametlerinden bahsettiler. “Seni ona götürelim.” dediler. Tebrizli de daha önce Mevlana'nın namını duymuştu. Kabul edip hemen Mevlana'nın dergâhına gittiler. Tüccar huzura çıktığında; “Efendim, namazımı kılıyor, Allahü tealanın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınıyorum. Hayır-hasenatımı yapıyorum. Kimseye zararım olmuyor. Ancak, kalbimde ibadetlere karşı bir soğukluk var. Huzurum yok. Sebebini de bir türlü bulamıyorum. Bana yardım etmenizi istirham ediyorum.” dedi. Mevlana, şöyle bir murakabeden sonra buyurdular ki: “Ey Tacir! Sen, Mağrib'de bir yol üzerinde, Allahü tealanın veli kullarından biriyle karşılaştın. Onun dış görünüşünü beğenmedin, hatta ona hakaret ettin. Sendeki huzursuzluğun sebebi budur. İsterseniz şuraya bakın.” diyerek, karşıdaki duvarı gösterdiler. Tüccar duvara baktığında, bir anda duvardan pencere gibi bir boşluğun meydana geldiğini ve bu boşluktan o veli kulun yine bir yol kenarında oturduğunu gördü. Mevlana sözüne devam ederek; “Bu huzursuzluğunuzun çaresi de, o kimseye gidip, ondan özür dileyip, affına kavuşmaktır.” buyurdu. Mevlana, tacire daha birçok nasihatlar yaptıktan sonra; “Muhakkak onu bul, hakkını helal ettirip duasını al. Bizim de selamımızı söyle.” dedi. Tacir; “Peki efendim.” deyip yol hazırlıklarını yaptı ve yola koyuldu. Araya araya o mübarek zatı buldu. Çok özür dileyip Mevlana'nın selamını söyledi. Affetmesini, hakkını helal etmesini istirham etti. Bunun üzerine o mübarek zat; “Öyle bir kapıya sığınmışsın, öyle bir kimseden yardım talep etmişsin ki, reddetmek mümkün değil. Seni Mevlana hazretleri hürmetine affettim. Kendisini görmek istersen şuraya bak.” deyince, tacir işaret edilen yerde Mevlana'yı gördü. Bu hale gözleriyle şahit olan tacir, o kimseyle vedalaşıp, süratle Konya'ya gelip Mevlana'nın talebesi oldu. Hazreti Mevlana'nın kabrinin eski bir resmi.
Mevlana'nın talebelerinden biri, hac vazifesini yapmak üzere Hicaz'a gitti. O Hicaz'da iken, evinde hanımı, Arefe gecesi bir tepsi helva yapıp, Mevlana'nın talebelerine gönderdi. Mevlana, helvayı kabul edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksim etti. Herkes hissesine düşeni aldığı hâlde, tepsiden hiçbir şey eksilmedi. Alanlar tekrar aldılar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlana mübarek eline alıp; “Bu tepsiyi sahibine, göndereyim.” diyerek dışarı çıktı. İçeri girdiğinde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayı getiren hanım, tepsisini medresenin mutfağında arattıysa da bulamadı. Mevlana'yı da bunun için rahatsız etmedi. Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye başladılar. Bu hanımın da beyi Kâbe'den dönüp Konya'ya geldiğinde, o tepsi, eşyalarının arasından çıktı. Kadın tepsiyi görür görmez tanıyıp, hayretinden donakaldı. Beyine; “Ben Arefe gecesi bu tepsi ile helva yapıp Mevlana'nın talebelerinin yemesi için göndermiştim. Tepsiyi ertesi günü çok arattığım halde bulamadım. Nasıl oldu da bu tepsi senin eline geçti?” deyince, şaşırma sırası hacıya geldi. O da; “Arefe gecesi hacı arkadaşlarımla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadırın kapısından bir el bu tepsiyi uzattı. Biz de tepsiyi aldık, elin sahibini araştırmak da aklımıza gelmedi. Helvayı yedikten sonra tepsiyi tanıdım. Kimseye vermeyip eşyaların arasına koydum. Başka bir bildiğim yok.” dedi. Bunun Mevlana'nın bir kerameti olduğunu anlayınca, ona olan bağlılıkları daha da arttı.
Mevlana'nın Emir isminde bir talebesi hacca gitti. Hicaz'da her gittiği yerde Mevlana ile karşılaştı. Kendisine çeşitli zamanlarda yardımda bulundu. Mekke-i Mükerreme'de, Kâbe-i Muazzama'da, Medine-i Münevvere'de, Mina'da, Arafat meydanında, ziyaret yerlerinde, velhasıl her tarafta göründü, müşküllerini halletti. Nihayet hac vazifesi bitince Konya'ya döndü. Mevlana'yı ziyaret etti. Hacı daha söze başlamadan Mevlana; “Ey Emir! Allahü tealanın çok sevdiği kulları olan veliler, Cenab-ı Hakk'ın kudret deryasında bir balık gibidirler. İstedikleri zaman, istedikleri yere giderler. Kendisini sevenler ve talebeleri yardım talebinde bulunurlarsa, onların imdatlarına yetişirler, onları o müşkülden kurtarırlar. Sen Hicaz'a giderken, bize gelip izin istedin ve himmet rica ettin. Biz de sana her tarafta görünerek yardımda bulunduk.” buyurdu.
Mevlana Türbesi'nin tavan süslemeleri (solda) ve tavandaki “Ya Hazret Mevlana” yazılı levha (ortada) ve Hazreti Mevlana'nın kabir kitabesi. Kitabede Ebu Bekr Sıddık'ın soyundan olduğu belirtiliyor (sağda).
Mevlana'yı sevenlerden bir kimse, Mısır'a ticaret yapmak için gitmeye hazırlandı. Akrabası gitmemesi için çok zorladı ise de, onları dinlemedi ve kararından vazgeçmedi. Bunun üzerine yakınları, durumu Mevlana'ye bildirip, gitmemesi için tembih etmesini istirham ettiler. Mevlana da, gitme dediyse de, o kimse dinlemeyip gizlice yola çıktı. Gemi ile yolculuk yaparken, bir küffar gemisi bu gencin bulunduğu gemiye saldırdı. Birçok kimse ile beraber, bu genci de esir aldılar. Memleketlerine götürüp çeşitli işlerde çalıştırdılar. Genç, başına gelen felaketlerin, Allahü tealanın sevdiği bir kulun sözünü dinlememekten olduğunu anladı. Çok pişman olup, tövbe ve istiğfar etti. Bu şekilde kırk gün devam etti. Ertesi gün rüyasında Mevlana'yı gördü. Ona; “Yarın senden bazı şeyler soracaklar. Ne sorarlarsa, biliyorum de.” diye tembihte bulundu. Bir hastalık ile ilgili ilaç tarif etti. Genç uyandığında sevince gark olup, sabahı iple çekti. Sabahleyin yanına gelenler kendisine; “Doktorlukla ilgili bir bilgin var mı?” diye sordular. Genç de; “Var.” deyince, genci alıp o yerin hükümdarına götürdüler. Meğer o yerin hükümdarı hasta imiş. Hiçbir doktor derdine çare bulamamış, hükümdar da hastalıktan kurtulamamış. Bu genç, hasta hükümdarı görüp; “Bana, şu şu meyvelerden şu kadar, şu şu otlardan şu kadar getirin.” dedi. Kısa zamanda bulup getirdiler. Genç, hepsini güzelce öğütüp karıştırdı ve macun hâline getirerek hastaya yedirdi. Hasta, Allahü tealanın izniyle bir anda şifa buldu. Hükümdar bu hastalıktan ümidini kesmiş iken, birden şifaya kavuşunca, gence; “Bir muradın varsa söyle, yerine getireyim. Mal, mülk istersen seni zengin edeyim.” dedi. Genç; “Ben, hiçbir şey bilmeyen bir kimseyim. Ailemden ve hocamdan izinsiz para kazanmak için evden çıktım. Beni yolda esir alıp, buralara getirdiler. Esir olunca, başıma gelen bu musibetin sebebini anlayıp, çok tövbe ettim ve hocam Mevlana hazretlerinden manen af diledim. Kendisini, kurtulmam için Allahü tealaya vesile eyledim. Bu akşam hocam Mevlana, bana bu size yaptığım şeyleri tarif eyledi. Ben de aynen yaptım. Gördüğünüz gibi, bütün bunlar hocamın himmeti ve bereketiyle oldu.” dedi. Hükümdar olanları dinleyince, Mevlana'nın büyük bir veli olduğunu anladı. Bu genci serbest bıraktı. Çok para vererek zengin eyleyip, memleketine gönderdi. Mevlana'ya da pek çok hediyeler gönderdi.
Mevlana, talebeleriyle beraber bir davete gidiyordu. Yolda bir cellada rastladılar. Mevlana, cellada o kadar iltifat etti ki, talebeler dahi şaşırdı. Celladın yanından ayrıldıklarında, talebeler; “Efendim! Bu kimse insanların ölümüne sebep olan bir kimsedir. Onunla bu kadar çok ilgilenmenize hayret ettik. Acaba hikmeti nedir?” diye sual ettiler. Mevlana da; “Bu kimse, Allahü tealanın sevdiği ve insanlar arasında gizlediği evliya kullarındandır. Evliya olduğunu kendisi dahi bilmemektedir. Benim ona iltifat etmemin sebebi budur.” diye cevap verdi. Talebeler, cellada gidip durumu bildirmeye izin istediler. Hocaları izin verince, cellada mertebesini bildirdiler. O da, Cenab-ı Hakk'ın veli kullarından olduğunu öğrenince, derecesiz memnun oldu. Şükür secdesine kapandı. Sonra Mevlana'ya gidip elini öptü ve talebeleri arasına katıldı. Mevlana da ona, velilere mahsus olan bütün gizli sırları bildirdi.
Moğolların Anadolu umumî valisi Baycu Noyan Han, Konya'yı muhasara etti. Konyalılar gayet sıkıntılı ve ızdıraplı günler yaşadı. Muhasaranın kaldırılması için Mevlana hazretlerinin huzuruna çıkıp; “Efendim! Bize merhamet ediniz. Baycu Noyan, bildiğiniz gibi Konya'yı muhasara etti. Çoluk çocuğumuzla gayet sıkıntıya düştük. Korku içinde yaşıyoruz. Şayet bize yardım etmezseniz, sonumuz felaket olur. Çünkü Baycu Noyan, hangi şehri fethettiyse halkı kılıçtan geçirip, mallarını yağmaladı. Bu işe bir tedbir istirham ediyoruz.” dediler. Mevlana; “Siz Allahü tealaya tevekkül edin. Doğru bir itikat ile Cenab-ı Hakk'ın evliyasını vesile ederek dua edin. İnşaallah sıkıntınız defolur.” buyurdu. Sonra şehirden dışarı çıkıp meydanın ortasında durdu. Kıbleye dönerek namaz kılmaya başladı. Meydanda binlerce Moğol askeri vardı. Baycu Noyan'a kocaman bir çadır kurmuşlardı. Askerler hemen komutanlarına koşup; “Şehirden yaşlı bir kimse çıktı. Mavi kaftanlı, gri sarıklı, heybetli bir kimse... Meydanda namaz kılmaya başladı. Ne bir korku, ne bir heyecanı var. Askerlerden hiçbiri yanına yaklaşmaya cesaret edemiyor...” dediler. Baycu Noyan, askerlerine; “Ok yağmuruna tutarak derhal öldürün!” dedi. Bu emir üzerine, okçular ellerini sadaklarına atmak için davrandıklarında, her birinin kolları yerinden kalkmaz hale geldi. Hiçbirisi ok atamıyorlardı. Bu durumu gören Baycu Noyan, süvarilere; “Atlara binip kılıçla üzerine saldırın!” emrini verdi. Süvariler hemen ata binip sürmek istediler, fakat atların ayakları toprağa battı. Hiçbir at, üzerindeki askeri çekemez hale geldi. Bunu da hayretle gören Baycu Noyan'ın canı sıkıldı. Kendisi okunu çekip yayını gerdi. Nişan alarak Mevlana'ya fırlattı. Attığı üç ok da hedefe değil, Baycu'nun önüne düştü. Bu hâli de gören Vali Noyan, iyice öfkelenip atını getirmelerini emretti. Ata bindiyse de, atı bir türlü hareket ettiremedi. Hiddeti ziyadeleşen Baycu, attan inip yaya olarak hücum etmek istedi. Fakat ayakları tutulup yüzüstü yere düştü, yüzü yaralandı. Ne yapacağını şaşırdı. Bu olanları şehirden takip eden halk, hayretten hayrete düştüler, hep bir ağızdan tekbir getirdiler. Nihayet Baycu Noyan hiçbir şey yapmaya kâdir olamayacağını ve Mevlana karşısında âcizliğini anlayınca; “Bu kimse, şimdiye kadar karşılaştığım insanların hiçbirine benzemiyor. Bunun, ilahî himaye altında olan kimselerden olduğu anlaşılıyor. Bu kadar askerî gücümle, değil kendisiyle mücadele etmek, üzerine doğru bir adım bile atamadık. Dolayısıyla bununla iyi geçinmekte, anlaşma yapmakta fayda vardır.” diyerek, askerini toplayıp muhasaradan vazgeçti.
Asker Celaleddin isminde bir talebesi anlatır: “Hocam Mevlana, beni Kayseri'de bulunan Emir Pervane'ye gönderdi. Bir de mektup vererek, Emir'e vermemi tembih eyledi. Huzurundan ayrılacağım sırada; “Efendim! Emir Pervane bana bir şey sorarsa ona, ne cevap vereyim?” diye sual ettim. Cevaben; “Şayet bir şey sorarsa, hiç cevap verme. Sadece ağzını aç, gerekeni senin ağzından biz konuşuruz.” buyurdu. Ben de; “Peki efendim!” diyerek yola çıktım. Kayseri'ye ulaşıp, emanet mektubu yerine teslim ettim. Emir, mektubu okuduktan sonra bana dönerek; “Ey Celaleddin! Mübarek hocamız nasıllar? Sıhhat ve afiyettelermi? Mübarek zamanlarını nasıl geçiriyorlar?” diye sordu. Ben de sadece ağzımı açtım. Fakat ondan sonrasını hatırlamıyorum, kendimden geçmişim. Ayıldığımda, Emir Pervane ve talebelerinin ağladıklarını gördüm ve; “Mevlana hazretlerinden uzak kalmak, hizmetiyle şereflenememek ne kötü, yazıklar olsun bize.” dediklerini işittim. Sonra Emir Pervane bana; “Ey Celaleddin! Seninle daha önce de konuşurduk, fakat bugünkü gibi sözlerinin tesir ettiğini hiç hatırlamıyorum. Bugün sözlerinde müthiş bir farklılık, kalblere işleyen bir kuvvet var. Acaba sebebi nedir?” diye sordu. Ben de durumu anlattım. Her biri daha çok hayret ederek; “Allah! Allah! Kendisi Konya'da olduğu hâlde, burada talebesinin ağzı ile konuşuyor. Rabbimizin böyle sevdiği bir kulunu, bizim gibi yarım akıllı kimseler anlayabilirler mi? Onun üstünlüğünü tarif edebilirler mi?” dediler.
UMUMUN MENFAATİ
Devlet memurlarından bir kimse, zaman zaman Mevlana hazretlerini ziyaret eder, vazifesinden ayrılarak devamlı Mevlana'nın hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirirdi. Mevlana da, onun bu vazifeyi bırakmamasını isteyerek çeşitli nasihatler eder ve şu menkıbeyi anlatır: “Harun Reşid zamanında bir zabıta âmiri vardı. Hızır Aleyhisselam ile her gün görüşüp sohbet ederlerdi. Zabıta âmiri birgün vazifesinden istifa etti. Zahid olup insanlardan ayrı yaşamaya, kimseyle görüşmeyip tek başına ibadet yapmaya başladı.
Fakat istifa ettikten sonra Hızır Aleyhisselam kendisine bir gün dahi uğramaz oldu. Bu duruma zabıta âmiri çok üzüldü. Her gün sabahlara kadar Cenab-ı Hakk'a yalvarıp, gözyaşı döktü, tövbe istiğfar etti. Bir gece rüyasında Hızır Aleyhisselam'ı görüp yalvardı. “Ey vefalı dost! Ben seninle devamlı olarak sohbet etmek maksadıyla dünya makamlarından istifa ettim. Uzlete çekilip, yalnız başıma devamlı ibadet etmeye başladım. Böylece sana kavuşurum sandım. Halbuki tam tersine seninle artık hiç görüşemedim. Beni, mübarek cemalinize hasret bıraktınız. Acaba bunun hikmeti nedir? Yoksa bir kusur mu işledim? Bu şekilde daha ne kadar hasretinizle yanacağım?..” gibi sözlerle yanıp yakılarak ağladı. Zabıta âmirinin bu acınacak durumuna dayanamayan Hızır Aleyhisselam buyurdu ki: “Ey aziz dostum! Benim sana görünüp sohbet etmemin sebebi, yaptığın ibadetler, hayır hasenat ile değildi. Senin o mühim vazifede Müslümanların işlerini hak ve adalet ile idare ettiğin için sana gelip sohbet ediyordum. Halbuki sen bu kıymetli vazifeyi bırakıp, Müslümanlara hizmeti terk ettin. Hatta onları adaleti olmayan birisiyle baş başa bıraktın. Sadece kendi menfaatin için bir köşeye çekildin. Kendi menfaatini Müslümanlara tercih ettin. Şimdi o adaletsiz kimse, oradaki Müslümanlara zulüm ve gayrimeşru işler ile elem vermektedir. Şu anda onlar sıkıntı ve üzüntü içindeler. Bunlara hep sen sebep oldun. Elbette senin şahsî menfaatinin, Müslümanların umumî menfaatleri yanında bir kıymeti yoktur. Çünkü uzlete çekilip abdest almayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zikretmeyi herkes yapabilir. Fakat makamı ile Müslümanlara hizmet etmeyi herkes yapamaz. İşte bunun için artık senin yanına gelemiyorum.” Zabıta âmiri bunları dinledikçe gözyaşları sel oluyor, bir taraftan da; “Çok doğru... Çok doğru...” diyordu. Uyanınca, istifa etmekle ne büyük bir hata yaptığını anladı. Sabah olunca derhal hükümdarın huzuruna çıkıp, eski vazifesini yeniden istedi. Hükümdar anlayışla karşılayıp, onu tekrar eski vazifesine tayin etti. İşte bu zabıta âmirinin vazifesi Müslümanlar için ne kadar kıymetli ise, senin vazifen de o derece mühimdir. Bunun için, benim hizmetime gelmenden çok, vazifene devam etmen önemlidir. Çünkü senin vazifen, pek çok Müslümanı ilgilendiriyor. Onların başında senin gibi adaletli ve emin bir kimsenin bulunması lazımdır. Böylece onlar da huzur ve refah içinde yaşasınlar. Bizim rızamız bundadır, istifa edip bize hizmette bulunmana asla rızamız yoktur.”
Hazreti Mevlana'nın el yazısı (sağda). Yine Hazreti Mevlana'nın el yazısından diğer bir numune (solda).
Mevlana hazretlerinin hasta kalblere şifa olan kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır:
Buyurdu ki: “Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin gittiği Ehl-i Sünnet yolundan yürüyüp, bu yolu ihya etmelidir. Allahü tealanın sevdiği ameller, ibadetler ile helal yollardan çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını kazanarak, razı olunan kullar zümresine dahil olmalıdır. Hep helali istemeli, helalinden yiyip helalinden içmeli ve helalinden giymelidir. Söylediklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz hep helal olmalı. Her hareketimizi Peygamber Efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir sanata sahip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerimden bunu hususen istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyamet günü yardımcı olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak, edebe riayet etmeyenler ve Ehl-i Sünnet yoluna muhalefet edenler, kıyamet günü bizi göremeyeceklerdir.”
Hazreti Mevlana'nın meşhur eserlerinden Divan-ı Kebir'in 1854 tarihli yazma nüshasının ilk sayfası.
Birbirleriyle dargın olan iki kimseyi huzuruna getirdiklerinde, onlara barışmaları için buyurdu ki: “Allahü teala, bazı insanları su gibi latif, mütevazi, daima aşağıya akıcı ve yumuşak huylu, bazılarını da toprak, taş gibi sert mizaçlı yarattı. Su, toprağa karışır, meyvelerin büyümesini, canlıların içerek hayatlarının devam etmesini sağlar. O sulardan ruhlara ve bedenlere gıda temin edilip, menfaat sağlanır. Su toprağa gitmese, topraktan ve sudan layıkıyla istifade edilmez. Ey Nureddin! Bu arkadaşın toprak hükmünde olup, yerinden kalkmaz ve barışmaz ise, sen su gibi tevazu üzere olup, anlaş. Herkes bilir ki, iki küs olan kimseden hangisi öbüründen önce davranırsa, Cennet'e ötekinden önce girecektir. Daha çok sevap kazanacaktır. Dolayısıyla, bu barıştan her ikiniz de istifade etmiş olacaksınız.” Bunu dinleyen iki dargın kimse, daha çok sevap kazanmak gayretiyle hemen barıştılar. Bir kimse, geçim darlığından şikayette bulundu. Bunun üzerine Mevlana hazretleri o kimseye; “Eğer sana, azalarından birini kesip, yerine bin altın verelim deseler razı olur musun?” diye sordu. O da; “Hayır, razı olmam.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Mevlana hazretleri de buyurdu ki: “Ey kardeşim! Mademki razı olmazsın, niçin geçim sıkıntısından şikayette bulunursun? Fakirim diyorsun, bu kadar altından daha kıymetli azaların var iken, vücudun sıhhatte ve afiyette iken, niçin bunları sana bedavadan ihsan eden Allahü tealaya şükretmiyorsun? Allahü teala (mealen); “Eğer kulum elindeki nimetlerin şükrünü eda ederse, ben o nimeti daha arttırırım.” (İbrahim suresi: 7) buyurdu.”
Mevlana hazretleri bütün işleri ihlas ile, Allahü tealanın rızası için yapmak lazım olduğunu, bir misal ile şöyle izah ettiler: “Nişaburlu bir ilim talebesi ile bir tüccar yol arkadaşı olurlar. Talebenin, çok fakir olduğu için giyecek ayakkabısı yoktur. Bu sebeple o, yalın ayak yoluna devam ederken, tüccar ona bir çift ayakkabı verir. Yolda yürürken tüccar, talebeye ikide bir; “Ey talebe! Yolun düzgün yerinden yürü... Sivri taşlara basma... Ayaklarını sürüme... Dikenli yerlerden gitme... Ayakkabıyı eskitme...” diyerek talebeyi usandırır. Sonunda talebe dayanamayıp ayakkabıları çıkarır. Tüccarın önüne bırakır ve; “Ben senelerce yalın ayak seyahat ederim. Kimse bana bunun için bir şart koşmuyordu. Şimdi verdiğin bu ayakkabılar için sana mahkum olamam.” der. İşte burada olduğu gibi, yapılan hayır-hasenat karşılıksız olmalı, Allahü tealanın rızası için yapılmalıdır. Ancak böyle olursa makbul olur.” Mevlana'ya; “Efendim! Allahü tealanın veli kulları vefat edince, tasarruf hakkına sahip olurlar mı? Hayatta oldukları gibi insanlara yardım edip, sıkıntılarını giderirler mi?” diye sordular. Mevlana hazretleri de; “Cenab-ı Hakk'ın evliya kulları ahirete intikal ettiklerinde, dünyadakine oranla daha çok tasarrufa sahip olurlar. Dünyadaki tasarruf hudutlu, ahiretteki ise hudutsuzdur.” buyurdu. Oradakiler; “Dostlarınıza ve talebelerinize dünyadaki gibi ahirette de ihsan ve merhamet eder misiniz?” deyince, Mevlana; “Ey dostlarım! Kılıç kınında iken kesmez. Kınından çıktığı zaman keser. Bize şefaat hakkı verilirse, elbette biz de sizlere şefaat ederiz.” dedi.
Mevlana'nın sağlığında kasabın biri, bir öküzü kesmek için satın alır. Öküzün ayaklarını bağlayıp yatırmak istediğinde, öküz, ipleri kırıp kaçar. Kasap arkasından yakalamak için koşarsa da yetişemez. Öküz, Mevlana'nın babasının mezarı yakınlarına gelir. Mezarın başında Kur'an-ı Kerim okuyan Mevlana'yı görünce, yanına yaklaşıp hâl lisanıyla; “Beni bu kasabın elinden kurtar.” der. Mevlana, öküzün üzerine elini koyup okşar; “Üzülme, Cenab-ı Hak her şeye kâdirdir.” der. Bu sırada kasap, elinde urgan ve bıçak olduğu halde soluk soluğa oraya gelir. Mevlana gelen kasaba, öküzün azat edilmesini, hürriyetine kavuşturulmasını teklif eder. Kasap da Mevlana hazretlerinin hatırı için öküzü azat eder. Kasap gidince Mevlana, mübarek elini öküzün üzerine koyup dua eder. O günden sonra bir daha o öküzü gören olmaz. Bunun üzerine Mevlana; “Bu öküz, kesilip pişirilecek iken, bizim tarafımıza gelmek suretiyle, kesilip parçalanmaktan kurtuldu. İşte bunun gibi bir insan da, Allahü tealanın evliyasına can-ı gönülden teslim olup emirlerine uygun yaşar, ona talebe olursa, kıyamet gününde de Cehennem'e götüren meleklerin elinden kurtulur.” buyurur.
Mevlana, kendi yazdığı kitabını Fahreddin isminde bir kimseye emanet bırakmıştı. O kimse, kitabı okudukça, kitabın bazı yerlerini çıkarmış, bazı yerlerine ilaveler yapmıştı. Halbuki bunu yapmak için Mevlana'dan izin almamıştı. Kitabının çeşitli yerlerinin değiştirildiğini öğrenen Mevlana çok üzüldü. Fahreddin'e gelerek; “Benim sana bir sualim var, cevap verebilir misin?” dedi. Fahreddin de cevap verecek ilmi olmadığı halde, veririm manasına başını salladı. Bunun üzerine Mevlana; “Şeytanın melun olmasının sebebi nedir?” diye sordu. Fahreddin bu suale cevap veremedi. Mevlana sorduğu sualin cevabını kendi vererek; “Şeytanın melun olmasının sebebi, şirk davasında bulunmasıdır.” dedi. Bunu işiten Fahreddin, o anda hastalandı ve öldü. Aradan yıllar geçti. Mevlana'nın talebelerinden bir kimse, Fahreddin'i rüyada gördü. Azap meleklerinin Fahreddin'e devamlı eziyet ettiğini müşahede edince; “Buna sebep nedir?” diye sordu. Fahreddin de; “Mevlana'nın kitabındaki bazı yerleri beğenmeyip değiştirdiğim için, burada bana hâlâ eziyet ediyorlar.” diye cevap verdi.
Mevlana Celaleddin Rumî, 672 (m. 1273) senesinde hastalandı. Hasta iken başkalarına olan borçlarını gönderdi. Onlardan bazıları, biz helal etmiştik, dedilerse de, tekrar gönderip almalarını sağladı ve; “Elhamdülillah bu tehlikeden kurtulduk.” diyerek, kul hakkına çok dikkat etmek lazım geldiğini işaret etti. Ziyaretine, hocası Sadreddin Konevî ve şehrin ileri gelen âlimleri geldiler. Ziyaret esnasında Mevlana'ya; “Allahü teala acil şifalar versin. İnşaallah en kısa zamanda sıhhat bulursunuz? Zira siz, âlemin ruhusunuz, âlem sizinle hayat bulur.” dediler. Mevlana onlara; “Bundan sonra Cenab-ı Hak, size şifalar, sıhhat ve afiyetler ihsan eylesin. Artık bizim işimiz bitmiştir. Rabbimle aramızda, kıldan yapılmış bir gömlek kaldı. Kısa zamanda o gömleği de çıkarıp nuru nura ulaştırırlar. Artık bana dua ediniz.” buyurdu.
Vefatı yaklaştığı günlerde, dostlarını ve talebelerini toplayarak, onlara nasihat etti. Buyurdu ki: “Vefatımdan sonra, perişan ve huzursuz oluruz diye hatırınıza gelmesin. Ne halde olursanız olunuz, benimle olun. Beni hatırlayın. Allahü tealanın izniyle size kendimi gösterir, maddî ve manevî yardımlarda bulunurum. Karada ve denizde, Allahü tealanın izniyle imdadınıza yetişirim. Sözlerimi iyi dinleyiniz, size bazı tavsiyelerde bulunacağım. Bunları işitenler, işitmeyenlere söylesinler. Gizli ve aşikâr Allahü tealadan korkunuz. Günahlardan sakınınız. Az yiyip, az uyuyup, az konuşunuz. Çok oruç tutunuz. Zamanlarınızı namaz kılarak değerlendiriniz. Daima şehveti terk edip, sefihlerle, cahillerle mücadele etmeyi, onlarla oturup kalkmayı bırakınız. Onları kendinize muhatap etmeyip, hep iyi insanlarla beraber olunuz. Ya hayır konuşunuz veya susunuz. Mahlukatın sıkıntılarına sabrediniz. Biliniz ki, insanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır. Kabrimin üzerine yapacağınız türbenin kubbesi yüksek olsun. Çok uzaklardan görünsün. Çünkü türbemi görenler doğru bir itikat ile beni, Allahü tealaya vesile ederek dua ederler. Beni vesile ederek Allahü tealadan rahmet ve mağfiret isterlerse, dualarının kabul olması için, ben de Rabbimize yalvarırım. Böylece dualarının neticesi, Allahü tealanın izniyle hasıl olur. Rahmet ve mağfirete mazhar olurlar.”
Mesnevî'nin Osmanlı şairlerinden Süleyman Nahifî'nin yaptığı manzum tercümesiyle birlikte basılan ilk sayfası (sağda) ve Ankara valilerinden Abidin Paşa'nın yaptığı Mesnevî tercümesinin iç kapak sayfası (solda). Mevlana Celaleddin Rumî'nin Mevlana müzesinde saklanan en meşhur eseri Mesnevî'nin bilinen en eski yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Paşa Kısmı No: 775'de bulunan Mesnevî yazmasının ilk iki sayfası (solda).
Mevlana Celaleddin Rumî'nin Mesnevî-i Ma'nevî'sinin Köprülü Kütüphanesi No: 774'de kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda), matbu nüshasının ilk sayfası (ortada) ve Mesnevî'nin ilk matbu beyitleri (sağda).
Mevlana'nın vefatı yaklaştığı günlerde, medresede bulunan bir kedi feryat etmeye başladı. Bunu hasta yatağında işiten Mevlana; “Bu kedicik niçin feryat ediyor, biliyor musunuz?” buyurdu. Orada bulunan dostları; “Siz bilirsiniz efendim.” dediler. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: “Bugünlerde siz, hakiki âleme, asıl vatana göç edeceksiniz. Biz çaresizleri yetim bırakacaksınız... Bizim hâlimiz ne olacak? diyor.”
Vefatından önce yakını, dostları, talebeleri; “Efendim! Zat-ı alinizden sonra kime tâbi olalım. Yerinize kimi bırakacaksınız?” diye sordular. Mevlana da; “Hüsameddin Çelebi'ye tâbi olunuz. Onu yerime vekil bırakıyorum.” buyurdu. Oradakiler bu suali üç defa sordular. Üçünde de aynı cevabı aldılar. “Cenaze namazınızı kim kıldırsın?” diye sordular. Ona da; “Hocam Sadreddin Konevî kıldırsın.” buyurdu. O günlerde deprem oldu. Herkes telaşa düştü. Mevlana ise onlara; “Korkmayınız. Yerin karnı acıktı. Yağlı bir lokma istiyor.” buyurdu.
Hüsameddin Çelebi anlatır: “Mevlana hazretlerinin son günüydü. Fevkalade yiğit bir delikanlının, hocam Mevlana'nın bulunduğu yerde belirdiğini gördüm. Mevlana, kalkıp bu delikanlıya istikbal eyleyerek, bana; “Döşeği kaldırın.” buyurdu. Ben hayret ettim. Çünkü hocam hastaydı. O delikanlının yanına varıp; “Siz kimsiniz ki, hocam hasta yatağından kalkarak size istikbal eyledi?” diye sordum. O da; “Ben Azrail'im. Rabbimizin emrini yerine getirmek, Mevlana'yı öbür âleme davet etmek için geldim.” dedi. Mevlana da; “Rabbimiz, beni kendi hazretine davet ediyor. Artık gitmek zamanı gelmiştir. Ya Azrail! Çabuk ol! Beni Rabbime çabuk kavuştur!” deyip, Kelime-i şehadet getirdi. Cemaziyelahir'in beşine rastlayan Pazar günü ikindi vaktinde fani hayata gözlerini yumdu.”
Mevlana vefat edince, İmam İhtiyarüddin gasleyledi. Gasl anında gördüklerini şöyle anlatır: “Mevlana'nın mübarek bedenini yıkamaya başladım. Üzerime öyle bir ayrılık acısı çöktü ki, ağlamaktan kendimi alamadım. Yıkamak şöyle dursun, zerre kadar hareket etmeye kâdir olamadım. Yüzümü yüzüne dayayıp ağladım. Yardımcılarım hiç ses çıkarmıyor, bana mâni olmuyorlardı. Bir ara dayanamadım, vücuduna sarılarak ağlamak istedim. O anda Mevlana'nın eli bileğimi sıkıca tuttu. Korkumdan aklım başımdan gitti. Bayılmışım. Kulağıma uğultu hâlinde, sahibini göremediğim sesler geliyordu. Diyordu ki: “Nur, nura karıştı. Aşık, Ma'şuka kavuştu. Bunda endişe edecek bir şey yoktur. Çünkü Allahü tealanın veli kulları için, hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. Müminler ölmezler, belki fani âlemden, sonsuz âleme nakil olunurlar.” Bu sözler beni kendime getirdi.”
Mevlana'nın vefatında, uzaktan ve yakından o kadar çok insan geldi ki, köylerden, yakın şehirlerden, kadın-erkek, büyük-küçük, müslim-gayrimüslim, Yahudiler ve Hıristiyanlar, muhtelif mezheplere mensup bütün halk mahşerî bir kalabalık hâlinde Konya'ya toplandılar. Herkes kendi inancında cenazeye nasıl hizmet etmek lazımsa onu yapmaya çalışıyordu. Mevlana'nın kitaplarını, güzel sesli kimselere yüksek sesle okutup ağlaşıyorlardı. Başlarına toprak saçıp, göğüslerini yumrukluyorlar, elbiselerini yırtarak cenazenin etrafında dolanıyorlardı. Nihayet Muinüddin Pervane onların ileri gelen kimselerine, “Mevlana Müslüman, ilim ve irfan sahibi bir kimseydi. Sizin yaptığınız bu hareketlerin sebebi nedir?” dedi. Onlar da; “O, bizim Peygamberlerimizin güzel huylarını taşıyan büyük bir güneş idi. Her düşküne yardımcı oluyordu. Hangi kimse o güneşi istemez?” dediler. Sözü bir başka papaz alarak; “Mevlana dünyada bir ekmek gibiydi. Ekmekten vazgeçen, onu sevmeyen kimse görülmüş müdür?” dedi. Mahşerî bir kalabalık tabutu elden ele almaya çalışıyordu. Bu izdihamdan tabut parçalandı, yerine yenisini getirdiler. Bu şekilde altı defa tabut değiştirdiler.
Şerefeddin-i Kayserî anlatır: “Sadreddin-i Konevî hazretleri, talebesi Mevlana'nın cenaze namazını kıldırmak için ilerlediği zaman, ona birdenbire bir hıçkırık gelip kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelip namazı kıldırdı. Talebeleri; “Efendim! Namaz kıldıracağınız zaman, üzerinizde hiç görmediğimiz bir hâl vardı. Acaba hikmeti nedir?” dediler. Bunun üzerine; “Namaz kıldırmak için ilerlediğim vakit, meydanda meleklerin saf saf dizilip, Peygamber Efendimizin arkasında cenaze namazını kılmakta olduklarını gördüm. Gökteki meleklerin hepsi mavi elbiseler giyinmiş ağlıyorlardı.” buyurdu.
Mevlana'nın talebelerinden Fahreddin anlatır: “Ben, hocam Mevlana'nın emri üzere yazdığım kitabı kendisine takdim ettim. Bunun üzerine bana kendi giymiş olduğu hırkayı hediye etti. Gönlüme; “Sadece hırka mı verdi?” gibi bir düşünce geldi. Mevlana bunu anlayıp bana tavuğun karnına altın dolduran padişahın hikayesini anlattı. Çok utandım. Aradan uzun yıllar geçti. Mevlana vefat ettikten sonra Konya'da büyük bir kıtlık oldu. Konyalılar yağmur duasına çıkmak için o hırkayı istediler. Hoca hırkayı giyip Mevlana'yı vesile ederek dua edince bereketli yağmurlar yağdı. Konyalılar bana hesapsız mal verdiler. Hırkanın bereketiyle çok zengin oldum.” Mevlana'yı sevenlerden bir başkası da rüyada görüldüğünde, türbe yapımı için verdiği bir direk sebebiyle mağfiret olunduğunu anlatmıştır.
Üzerinde Said Mevlevî'nin meşkettiği “Ya Hazreti Mevlana” yazılı Mevlevî kavuğu. Mevlana Celaleddin Rumî'nin yazdığı Fihi mafihi adlı eserin on üçüncü miladi asırdan kalma yazma nüshasının ilk iki sayfası.
Muhammed Hadim şöyle anlatır: “Mevlana'nın yanında kırk yıl hizmet ettim. Bir gece bile yatıp uyumak ve istirahat etmek için yanını yere koyup yattığını bilmiyorum. Mevlana ezan sesini duyduğu zaman, ya dizleri üzerine oturur veya ayağa kalkarak, ezan bitinceye kadar o vaziyetini hiç bozmazdı. Bütün ömründe hiç ayağını uzattığı görülmemişti.”
“Ben sağ olduğum müddetçe Kur'an'ın kölesiyim. Ben Muhammed Muhtar'ın yolunun tozuyum.”
O büyük âlimin hikmet dolu sözlerinden bazıları şunlardır:
- “Sünnet-i seniyyeye harfiyen uymak lazımdır.”
- “Helal kazanıp helalden yemeli, giyinmeli, çalışmalıdır. Her hareketi Resulullah'a uydurmalıdır.”
- “Dargınlar barışmalıdır. Önce davranan önce Cennet'e girer.”
- “Tenhada yalnız kalınca da günahtan sakınmalıdır.”
- “Nefsi mağlup etmek için, onu rahatsız etmelidir, istediği şeyi vermemelidir. En tesirlisi, gündüzleri oruç tutmak, geceleri az uyuyup namaz kılmaktır.”
NEY, DÜMBELEK ÇALIP NEFSİNİ ZEVKLENDİRMEDİ
Mevlana Celaleddin-i Rumî, olgun, âlim ve veli bir Müslümandı. Onun çeşitli din, mezhep ve meşreb sahibi kimseleri kendisine hayran bırakan merhameti, insan sevgisi, tevazusu ve gönül okşayıcılığı gibi üstün vasıfları, İslam dininin emrettiği güzel ahlâkından bazı nümunelerdir. Hazreti Mevlana'yı, yalnız bir mütefekkir veya şair gibi düşünmek, aslı bırakıp herhangi bir özelliği içinde sıkışıp kalmaya benzer; bu da onu eksik anlamaya sebep olur. Nitekim o, kendisini bir rubaîsinde şöyle tanımlamaktadır:
“Ben sağ olduğum müddetçe Kur'an'ın kölesiyim. Ben Muhammed Muhtar'ın yolunun tozuyum. Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse, ben ondan da bizarım, o sözlerden de bizarım.”
Mevlana Celaleddin-i Rumî, tasavvuf deryasına dalmış bir Hak aşığıdır. O, bir tarikat kurucusu değildir ve yeni ibadet şekilleri ihdas etmemiştir. Ney, rebab ve tambur gibi çalgılarla yapılan törenler, kendisinden 3-4 asır sonra ortaya çıkmıştır. Mesnevî'deki “Ney” kelimesi, insan-ı kâmil (kâmil insan) demektir. Mevlana Camî'nin belirttiği üzere ney, kendi varlığından boşalıp Allahü tealanın ahlâkı ve kemalatı ile dolan yüksek insanı temsil eder. Mevlana, yüksek sesle zikir bile yapmaz, kalbinden zikretmeyi tavsiye ederdi: “Dudağını ve damağını oynatmadan, Rabbin ismini kalbinden söyle!”
Mevlana Hazretlerinin Hikmetli Nasihatleri
- Az Konuşmak: Altı yerde dünya kelamı ile meşgul olunmaz: Mescitler, ilim meclisleri, ölü yanı, kabristanlar, ezan ve Kur'an okunurken.
- Nefis Mücadelesi: Gururlu olmayınız, nefsinizle mücadele ediniz. Peygamberimiz (s.a.v.) zenginlik istememiş, mütevazi yaşamıştır.
- Rehber Edinmek: Hakiki bir âlime, rehbere teslim olmalıdır.
- Şeb-i Arus (Düğün Gecesi): Mevlana ölümü bir felaket değil, Allah'a kavuşma anı olarak görür. Bu yüzden ölüm gecesine "Düğün Gecesi" adını vermiştir.
Mesnevî-i Ma'nevî'den Seçmeler
Peygamber Efendimizin İncil'de Methedilmesi: İncil'de Peygamber Efendimizin ismi ve güzel ahlâkı vasfedilmişti. Hıristiyanlardan salih olanlar bu ismi öperken, alay edenlerin sonu hüsran olmuştur. Allahü teala bir kulu zelil etmek isterse, ona salih kimseleri zemmettirir (kötületir); iyilik murad ederse, kusurlarını örtüp ona tevazu verir.
Azrail (a.s.) ve Süleyman (a.s.) Kıssası: Bir kimse Azrail'den korkup Süleyman Aleyhisselam'dan kendisini rüzgârla Hindistan'a göndermesini ister. Süleyman (a.s.) rüzgâra emreder ve adam oraya gider. Ertesi gün Azrail (a.s.) durumu şöyle açıklar: "Allah bana o kulun ruhunu Hindistan'da almamı emretmişti. Onu burada görünce 'buradan oraya nasıl yetişir' diye hayretle bakmıştım." Bu kıssa, ölümden kaçışın imkansızlığını ve kadere teslimiyetin güzelliğini anlatır.
Papağanın Hürriyeti ve Verdiği Ders: Bir tüccar, Hindistan'daki papağanlara kafesteki kuşunun selamını iletir. Haberi duyan bir papağan ağaçtan düşüp ölmüş gibi yapar. Tüccar dönüp bunu kuşuna anlatınca, kendi kuşu da kafeste ölü taklidi yapar. Tüccar onu kafesten çıkarıp dışarı atınca kuş canlanıp uçar. Papağan aslında Hindistan'daki dostundan şu dersi almıştır: "Hürriyetine kavuşmak için şöhretini, sesini ve varlığını yok etmelisin."
Kazasker Mustafa İzzet Efendinin yazdığı 1860 tarihli Mevlana levhası (solda) ve Hattat Mehmed Recaî'nin meşk ettiği “Ya Hazreti Mevlana kuddise sirruh” yazılı tuğra (sağda).
Mevlana Celaleddin-i Rumî, olgun, âlim ve veli bir Müslümandı. Onun çeşitli din, mezhep, meşreb sahibi kimseleri kendisine hayran bırakan merhameti, insan sevgisi, tevazusu, gönül okşayıcılığı gibi üstün vasıfları, İslam dininin emrettiği güzel ahlâkından bazı nümunelerdir. Onda, bunlardan başka İslam ahlâkının diğer hususları da kemal derecede mevcuttu. Bunların hepsini saymak, İslamiyeti tamam olarak anlamak ve anlatmakla mümkün olur. Hazreti Mevlana'yı, yalnız bir mütefekkir, şair gibi düşünmek ve öylece anlamaya çalışmak, aslı bırakıp, herhangi bir özelliği içinde sıkışıp kalmaya benzer. Bu ise, en azından Mevlana'yı çok eksik ve yarım anlamaya, hatta hiç anlamamaya sebep olabilir. Nitekim Hazreti Mevlana'yı, sözlerini, yolunu anlamanın anahtarını kendisi bir rubaîsinde şöyle dile getirmektedir: “Ben sağ olduğum müddetçe Kur'an'ın kölesiyim. Ben Muhammed Muhtar'ın yolunun tozuyum. Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse, Ben ondan da bizarım, o sözlerden de bizarım.”
Mevlana Celaleddin-i Rumî, tasavvuf deryasına dalmış bir Hak aşığıdır. İlmi, teşbihleri, sözleri ve nasihatları bu deryadan saçılan hikmet damlalarıdır. O, bir tarikat kurucusu değildir. Yeni usuller ve ibadet şekilleri ihdas etmemiştir. Ney, rebab, tambur gibi çeşitli çalgı aletleri çalınarak yapılan törenler ve ayinler, ilk defa onbeşinci asırda ortaya çıkmıştır, ilk Mevlevî bestelerinin bestelenmesi de aynı zamana rastlar. Bu tarih, Mevlana hazretlerinin yaşadığı devirden 3-4 asır sonradır. Onun Mesnevî'sinde geçen “Ney” kelimesi, bazı edebiyatçılar tarafından çalgı aleti olan ney şeklinde düşünüldüğü için, yanlış olarak, kendisinin ney çaldığı veya dinlediği sanılmıştır. Allahü tealanın aşkı ile dolmuş, evliyanın büyüklerinden olan, Celaleddin-i Rumî (kuddise sirruh), ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Musiki dinlemedi ve raks etmedi. Yani dans etmedi. Kırkyedibinden ziyade beyti ile dünyaya nur saçan Mesnevî'sine her memlekette, birçok dillerde şerhler, açıklamalar yapılmıştır. Bunlardan pek kıymetlisi ve lezzetlisi, Mevlana Camî'nin kitabı olup, bunu da, birçok kimse, ayrıca şerh etmiştir. Bunların içinde de, Süleyman Neşet Efendi'nin şerhinden ellialtı sahifesi, yalnız dört beytin şerhi olup, Sultan Abdülmecid Han zamanında, 1263 (m. 1847)'de Matbaa-i Âmire'de tab edilmiştir. Bu kitapta, Mevlana Camî (kuddise sirruh) buyuruyor ki: “Mesnevî'nin birinci beytinde (Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikayet ediyor) ney, İslam dininde yetişen kâmil, yüksek insan demektir. Bunlar kendilerini ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri her an, Allahü tealanın rızasını aramaktadır. Ney, Farisî dilinde, yok demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden hasıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinden, Allahü tealanın ahlâkı, sıfatları ve kemalatı zahir olmaktadır. Neyin üçüncü manası, kamış kalem demektir ki, bundan da, insan-ı kâmil kastedilmektedir. Kaleminhareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hareketleri ve sözleri de, hep Allahü tealanın ilhamı iledir.” İkinci Sultan Abdülhamid Han zamanında Ankara valisi olan Abidin Paşa, Mesnevî şerhi'nde, ney'in insan-ı kâmil olduğunu, dokuz türlü isbat etmektedir. Mevlevîlik, sonraları cahillerin eline düştüğünden, ney'i çalgı sanarak, ney, dümbelek gibi şeyler çalmaya, dans etmeye başlamışlar, ibadete haram karıştırmışlardır. Dinimizin ve Celaleddin-i Rumî'nin (kuddise sirruh) beğenmediği bu oyun aletleri, tekkelerden toplanarak, o tasavvuf üstadının türbesine konunca, şimdi türbeyi ziyaret edenlerden bir kısmı, bunları, onun kullandığını zannederek aldanmakta ise de, Mesnevî şerhlerini okuyarak, o hakikat güneşini yakından tanıyanlar, elbette aldanmamaktadır. Ney çalmak, ilahi okumak, oynamak, dönmek şöyle dursun, Celaleddin-i Rumî (kuddise sirruh) yüksek sesle zikir bile yapmazdı. Nitekim Mesnevî'sinde; “Pes zi-can kün, vasl-ı canan ra talep, Bi leb-ü bi gam migu, nam-ı Rab!” buyuruyor. Yani, “O hâlde, sevgiliye kavuşmayı, can-u gönülden iste. Dudağını ve damağını oynatmadan, Rabbin ismini (kalbinden) söyle!” demektir. Sonradan gelen, Mevlana'yı tanımayanlar, ney, saz, def gibi çalgılar çalarak, gazel okuyup dönerek, dans ederek, nefislerini zevklendirmişlerdir. Bu dinimize uygun olmayan hâllerine ibadet adını verebilmek ve kendilerini din adamı tanıtabilmek için; “Mevlana da böyle yapardı. Biz Mevlevîyiz, onun yolundan gidiyoruz.” diyerek, asıldan uzaklaşmışlardır.
“Az konuşmalıdır. Altı yerde dünya kelamı ile meşgul olmak uygun değildir. Bu konuşma yerleri: Mescitler, ilim meclisleri, ölü yanı, kabristanlar, ezan okunurken ve Kur'an-ı Kerim okunurkendir.”
“Gururlu olmayınız, nefsinizle mücadele, (riyazet) ediniz. Peygamberimiz hep riyazet çekmiş, zenginlik istememiş, arpa ekmeğini bile doyuncaya kadar yememiştir.”
“Hakiki bir âlime, rehbere teslim olmalıdır.”
Büyük âlim Abdullah-ı Dehlevî hazretleri; “Üç kitabın eşi yoktur. Bunlar; Kur'an-ı Kerim, Buharî-i şerif ve Mesnevî'dir.” buyurdu. Yani evliyalık yolunun kemalatını bildiren kitapların en üstünü Mesnevî'dir. Fakat evliyalık ve nübüvvet kemalatını bildiren kitapların en üstünü, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat kitabıdır.
Mevlana hazretleri, ölüme, “Şeb-i Arus” (düğün gecesi) adını vermektedir. Onun için, tasavvuf ehline ölüm bir felaket değildir, güzel ve tatlı bir şeydir. Tekrar Allah'a dönmek olduğundan, ancak bir sevinç vesilesidir. Tasavvufta keder ve ümitsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecelliler vardır. Bunun için Mevlana; “Gel, gel, her kim olursan ol gel! Allah'a şirk koşanlardan, Mecusîlerden, putatapanlardan da olsan gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Tövbeni yüz defa bozmuş olsan bile gel!” buyurmaktadır.
Kazasker Mustafa İzzet Efendinin yazdığı 1860 tarihli Mevlana levhası (solda) Hattat Mehmed Recaî'nin meşk ettiği “Ya Hazreti Mevlana kuddise sirruh” yazılı tuğra (sağda).
Eserleri: Celaleddin-i Rumî Mesnevî'sini nazım şeklinde yazarak, düşmanların değiştirmesine imkan bırakmamıştır. Mesnevî'sinden başka; Divan-ı kebir, Fihi Mafih, Mektubat, Mecalis-i Seb'a gibi kıymetli eserleri de vardır.
Mevlana Celaleddin Muhammed Rumî hazretlerinin, dünyaya nur saçan Mesnevî'sinden seçilmiş olan beytlerin Türkçeye tercümelerinden bazıları:
İncil'de Peygamber Efendimizin ismi, yani o safa denizi incisinin methi anlatılmıştı. O'nun pak cemal-i şerifi, mübarek cismi ve güzel ahlâkı vasfedilmişti. Hıristiyanlar da, Peygamberimizin temiz ismini görünce sevaba girmek niyetiyle, namını yüceltirler, hürmet ederek yüzlerini o sahifelere sürüp öperlerdi. Onlardan değersiz biri, Peygamber Efendimizin ismiyle alay ederken ağzı çarpıldı. O kimse Sevgili Peygamberimizin huzuruna gelip, yalvardı. Dedi ki: “Ey marifet ilminde yücelmiş insan! Ben, sana önce cahilliğimden kızıyordum. Şimdi halkın alay ettiği kimse ben oldum.” Allahü teala bir kimseyi zelil etmek isterse, önce ona salih kimseleri zemmettirir. Eğer bir kula da iyilik murad ederse, o salih kimsenin ayıplarını ve kusurlarını ona göstermez. Hak teala, kimin mağfiretini arzu ederse, onu acz ve tevazu sahibi eyler. Allah rızası için ağlayan göz ile, O'nun için yanan gönül ne güzeldir. Her ağlamanın sonunda gülmek vardır. Akıbeti görenler, zevk ve safanın kölesi olur. Su bulunan yerde yeşillik olur. Gözyaşı, Allahü tealanın rahmetine vesile olur. Ağlayan göz ile kuyu dolabı gibi inle ki, can bahçen bahar gibi yeşersin. Gözyaşı dök ki, ağlayanlara şefkatin olsun. Rahmet dilersen, zayıflara merhamet et.
Kuşluk vaktinde kıymetli bir kimse, Süleyman Aleyhisselam'ın adalet sarayına koştu. Süleyman Aleyhisselam, onun, üzüntüden yüzünün sararıp, dudaklarının morardığını görünce hâlini sordu. O da; “Azrail Aleyhisselam, bana tekrar tekrar heybetle baktı.” dedi. Süleyman Aleyhisselam; “Peki, arzunuz nedir?” diye sorunca o da; “Rüzgara emredin, beni Hindistan'a bıraksın! Belki o zaman canımı kurtarabilirim.” dedi. İnsanlar işte böyle fakirlikten kaçarlar. Hırs ve emelleri için kavga ederler. Bu kimsenin korkusunu fakirlik, gayret ve hırsını da Hindistan kabul et. Neticede Süleyman Aleyhisselam, rüzgâra emretti. O kimseyi bir anda Hindistan'a götürdü. Süleyman Aleyhisselam, bir sonraki gün meclisinde konuşurlarken Azrail Aleyhisselam'a sordu ki; “Dünkü Müslümana nasıl heybetli göründün de, gurbeti vatanına tercih etti? Ey Allahü tealanın elçisi! Müslümana karşı heybetli olmanın sebebini bana söyler misin? Bu nasıl bir hâldir ki, ona can korkusu verdi ve bu biçareye evini yurdunu terk ettirdi.” Azrail Aleyhisselam; “Ey kemal sahibi! O, beni yanlış anladı. Ben ona hışımla bakmadım. Allahü teala biliyor ki, ancak hayret ettim. Allahü teala, bana; “Onun ruhunu Hindistan'da al.” diye emretti. Onu burada görünce, kanatlı olsa bile, Hindistan'a bir anda nasıl gider, diye düşündüm. Allahü tealanın emriyle gidip, onun canını orada aldım.” dedi. Dünyanın bütün işlerini, bu şekilde bilip kıyasla! Gözünü aç, iyi düşün. Kimden kaçıyorsun? İnsanın kendinden kaçması imkansızdır. Allahü tealaya teslim ve razı olmak en güzelidir.
Bir tüccarın, kafeste hapsedilmiş pek maharetli bir papağanı vardı. Tüccar, Hindistan'a doğru gitmek için niyet etti. Bütün köle ve cariyelerine ne istediklerini sordu. Hepsi de istediklerini teker teker söyledi. O iyi tüccar da, her birinin isteklerini yapacağına söz verdi. Papağana da; “Hindistan'dan sana nasıl bir hediye getireyim?” diye sordu. Papağan da dedi ki: “Oradaki papağanlara benim bu hâlimi anlat. Kafeste hapsedilmiş, güçsüz, zavallı filan papağan size aşıktır. O biçarenin size pek çok selamı var. Aciz vücudunun kurtuluşu için bir çare sordu, de! Bu ayrılıktan dolayı hasretinizi çekerek inlemem bize layık mıdır? Sizin yeşil ağaçların tepesinde dolaşmanız, benim ise sıkı bir hapis hayatı yaşamam reva mıdır? Ben mahpus olayım, siz de gül bahçelerinde dolaşın. Bu mudur dostların vefası? Siz çayırlarda eğlenip zevk ederken, arada sırada ağlayan bu kuşu da hatırlayın. Hatırlanmakla memnun olurum. Bilhassa o Leyla, ben Mecnun olursam. Ey ihtişamlı sevgilinin dostları! Gece gündüz içtiğim, gönlümün kanıdır. Eğer bu feryadıma acıyorsanız, hatırım için bir bardak şerbet içiniz. Dertli gönlüme bir yardımda bulunabilecekseniz, merhamet kadehinden bir yudum yere dökün!” Tüccar, götüreceği selamı ve haberi, yerine ileteceğine söz verdi. O kimse Hindistan'a vardığında, kırlarda gezen papağanları gördü. Atını sürerek ilerledi, papağanlara haberi ve selamı ulaştırdı. İçlerinden papağanın biri, hemen yere düşüp öldü. Tüccar, söylediğine pişman olarak dedi ki: “Ne gariptir ki, bu kuşun ölümüne ben sebep oldum. Meğer, bu onunla dost imiş. Sanki iki vücutta bir ruh gibiymişler. Niçin böyle yaptım, bu haberi niçin verdim? Bu ham söz ile zavallıyı yaktım.” Tüccar, ticaretini tamamlayıp sevinç içinde evine döndü. Herkese armağanlarını verdi. İsteklerine kavuşanlar memnun oldu. Papağan; “Benim emanetim nerede? Gördüklerini anlat ki sevineyim.” dedi. Tüccar dedi ki: “Yaptığım işlere pişman olup şaşırdım. Niçin iyi düşünmeden bu işe giriştim? Niye böyle cahiller gibi hareket ettim.” Papağan; “Ey efendi! Bir kuş için pişmanlığınıza ve hayrette kalmanıza sebep nedir?” dedi. Tüccar da; “Senin sözlerini ve buradaki ahvalini papağanlara söyledim. İçlerinden bir tanesi, hemen yere düşüp, senin hasretinden öldü. Gönlüme bir perişanlık geldi. Fakat söylemiş bulundum. Pişmanlığın ne faydası olabilir?” Dilin söylediği bir söz, yaydan çıkan oka benzer. Atılan bir ok geri dönmez, ileriyi görenler seli başından bağlar. Coşmuş olan o sel, başından bağlanmadıysa, mutlaka geçtiği yerleri harap eder. Tüccarın papağanı, diğer papağanın yaptığını işitince, birden kendinden geçti. Efendisi papağanın bu hâlini görünce, yücelik külahını yere çarptı. Bu hâl efendiyi şaşkın hale çevirdi. Üzüntüsünden yakasını yırttı. Dedi ki: “Ey güzel ve hoş sözlü papağanım! Sana ne oldu? Bu hale nasıl düştün? Ah eyvah! Ey benim güzel seslim. Ey benim dostum, sırdaşım eyvah! Ey benim tatlı nağmelim! Ruhumun gıdası, çiçekli bahçem. Eyvah! Çok yazık! O bana ucuza mal olmuştu. Artık tersine döndü. Bu bana can derdi oldu. Ey dil! Bana zararın çok oldu. Söyleyen sensin. Sana açık bir söz de yok. Ey dil! Sen hem şimşek, hem de harmansın. Ateşinle harmanımı yaktın. Sen ne dersen şüphesiz bu can yaparsa da, yine senin yüzünden gizlice feryat etmektedir. Ey dil! Sen hem sonsuz bir hazinesin, hem yine devası olmayan dertsin. Ah! Hem kuşlar için hile ıslığısın. Hem de ayrılık derdinin dostusun. İnsanın hem zulmeti küfranısın, hem de dostların delili, rehberisin. Ey aman vermeyen! Yayını beni öldürmek niyetiyle germiş iken, ne zamana kadar aman verdin? İşte şimdi kuşumu uçurdun, kalbimi kırdın. Canımı incitmen bitsin artık. Ya adalet göster veya şifa verici bir cevap ver. Yahut bana müjdeli bir haber... Eyvah! Karanlığı aydınlatan sabahım! Ah, benim nurlu sabahım!” Tüccar böyle ağlayıp sızlandıktan sonra, papağanı kafesten dışarı attı. Ölü gibi duran kuş, uçarak bir dala kondu. Sanki şarktan doğan güneş gibi, papağan da öyle süratle uçtu. Tüccar, papağanın yaptığı hileye hayran oldu. Çünkü kuşun bu sırrını daha önce bilmiyordu. Kuşa dönerek; “Ey bülbül! Bu yaptığını bana açıkla, Bu yaptığını sana kim öğretti ki, böyle hile ederek bizi yaktın?” dedi. Papağan da! “Hindistan'daki papağan, bana esaretten nasıl kurtulacağımı nasihat ederek gösterdi. Senin mahkum olmana sebep, konuşmandır.” dedi. “Ölmüş gibi görünerek beni ikaz etti. Ey avama ve havassa nağmeler yapan! Ölmüş gibi görünmen, senin hapisten kurtulmana sebep olur.” dedi. Elveda ey efendi! İşte ben gidiyorum. Sen de birgün asıl vatanına gidersin. Ey efendi, elveda! Bana merhamet edip hürriyete kavuşturdun.” dedi. Papağan, efendisine nazikçe bir kaç öğüt verip, “Selam sana, artık ayrılık zamanıdır.” dedi. Efendisi de; “Allahü tealaya emanet ol. Sen bana yeni bir rehber oldun.” dedi. Tüccar kendi kendisine dedi ki: “Bu nasihat sana yeter. Bu nasihata uyarsan kurtulursun. Benim ruhum, bu papağandan daha hakir, aşağı değil. Kişi, bundan hisse almalıdır.” İnsan, beden kafesinde mahpus olan ruhunu, nefsinin elinden azat etmelidir.
Sevgili Peygamberimizin ayrılığından, hurma direği akıllı bir insan gibi üzüntüsünden inledi. Vaaz meclisinde iştiyak ile ağladığını, orada bulunan Eshab-ı Kiram hep duyarlardı. Peygamber Efendimizin Eshab-ı Kiram'ı, direğin böyle sesli sesli inlemesine şaşırdılar. Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: “Ey direk! Bu ne hâldir?” O da! “Ayrılığının acısından göğsüm kanla doldu. Ben, hizmetinizle şereflenirken, şimdi hazretinizin makamı minber oldu.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki: “Ey ağaç! Sende talih yıldızının gizli sırları var. Hurmaların en iyisi, seçilmişi olmak istersen, bütün yaratıklar senden meyve toplasın. Yahut da, Allahü teala seni güzel bir servi yapsın ve ebedî âlemde baki eylesin.” Direk de; “Devamlı baki olanı isterim.” dedi. Dinle ey gafletteki kimse! Ağaçtan daha aşağı olma! Peygamber Efendimiz, kıyamet gününde ölenler gibi dirilip kalkması için, o direği toprağa defnetti. Bil ki, Allahü teala bir kulunu severse, onu bu dünyadaki arzulardan sıyırır. Her kime Cenab-ı Hak itibar ederse, o, hakiki âlemde çok kârlı olur. Bir kimse, Allahü tealaya itimat etmez, güvenmez ise, cansız yaratıkların inlemesine ve Allahü tealayı zikretmesine inanmaz, kabul etmez. Zahiren etraftakilere uyarak tasdik etse de, kalbi nifak ehli ile beraberdir.
Ebu Cehil eline küçük taşları alarak Peygamberimize; “Elimdeki nedir? Çabuk bil! Sen semavattan haber veriyorsun. Eğer peygamber isen, avucumdakini söyle.” dedi. Peygamber Efendimiz, buyurdu ki: “Maksadın nedir? Onları ben mi söyleyeyim, yoksa benim Peygamber olduğumu onlar mı söylesinler?” Ebu Cehil dedi ki: “Bu ikincisi daha nadirdir.” Peygamber Efendimiz de; “Allahü teala ona kâdirdir.” buyurdu. Onun elindeki küçük taşlar, sıdk ile hemen şehadet getirmeye başladı. Onların tesbihi “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah.” idi. Melun Ebu Cehil bu sözleri işitince, elindeki taşları yere attı. Dedi ki: “Sen, eşi olmayan bir büyücüsün. Büyücülerin başlarının tacı ve emirleri de sensin.” Toprak altında kalasıca melun, hakikati göremiyordu. Onun hakikati görmeyen gözünü, ancak toprak doldurdu.
Birgün bir köylüye hanımı, çok kırıcı konuştuktan sonra dedi ki: “Biz hep fakir ve cefa çekmekteyiz. Bizde elem ve üzüntü, başkalarında zevk ve sefa. Bizde ekmek ve katık, dert ve zahmettir. Testimiz yok. Suyumuz ise gözyaşı. Gündüzleri elbisemiz, güneşin sıcaklığı, geceleri yorgan ve yatağımız mehtap oldu. Ayın yuvarlağını ekmek sanıp, ellerimizi gökyüzüne doğru uzatıyoruz. Bizim fakirliğimizden ve gece gündüz rızık düşüncemizden fakirler bile utanıyor. Samirî'den herkesin kaçtığı gibi, dostlarımız ve yabancılar da bizden kaçıyor. Birisinden yarım avuç mercimek istesek, “Dertlere uğra, öl.” derler. Araplar, yaptıkları savaşlar ve ihsanlarla övünürler. Sen ise onların yanında, yazıdaki yanlış gibisin. Biz, savaşmadan, yoksulluktan ölmüşüz. Fakirlik kılıcıyla başsız kalmışız. Hata nedir ki? Biz hatasız ateşin içindeyiz. Azık nerede? Biz derde esir olmuşuz.”
Mevlana Celaleddin Rumi'nin eserlerinde bildirdiği “Kanaat bitmez tükenmez bir hazinedir.” hadis-i şerifinin yazılı olduğu bir levha. Yazı meşhur Hattat Hamid Aytaç'a aittir.
Osmanlı şairlerinden Lütfi Çelebinin yazmış olduğu Süleymaniye Kütüphanesi Âtıf Efendi Bölümü 2256 numarada bulunan Hilye-i Mevlana adlı eserin ilk iki sayfası (solda) Rıza Efendi'nin yazdığı Hilye'nin ilk sayfası (ortada) ve Tahirü'l-Mevlevî'nin 1315 Hicri tarihinde basılan Hilye'sinin ilk sayfası (sağda). Hattat Mevlana Abdülfettah Efendinin meşk ettiği “Ya Hazreti Mevlana kuddise sirrihu'l-a'la.” yazılı levha.
Başkasına ihsanda bulunmak yerine, dolaşıp dileniyoruz. Bizden havadaki sinekler bile incinir. Bize herhangi bir misafir gelirse, uyurken elbisesini çalmak isterim. Yoksulluktan devamlı hakir olup, zaruret ateşiyle yanmışız. Ne zamana kadar böyle sıkıntı çekip, ateş denizinin derinliğinde boğulacağız?”
Kadın, asık surat ile kocasına bu şekilde söylenip durdu. Kocası hanımına dedi ki: “Daha ne zamana kadar talep edip istekte bulunacaksın? Zaten ömrünün çoğu bitti. Akıllı olan kimse, aza-çoğa bakmaz. Çünkü her ikisi de sel gibi süratle geçmektedir. Sel, ister saf, berrak, ister bulanık aksın. Mademki baki değildir, öyle ise sözünü etme. Bu dünyada binlerce canlı mahluk, kazanç kaygısı olmadan günlerini geçiriyor. Üvey kuşu, daha gece gıdasını bulmadığı halde, ağaçta Allahü tealaya şükreder. Bülbül, Cenab-ı Hakk'a durmadan hamd eder ve; “Ey, duaya icabet eden Rabbim! Tevekkülümüz ve itimadımız sanadır.” der. Doğan kuşu, padişahın himayesinde olduğu için, her lokmaya tenezzül etmez.
Üzerinde Said Mevlevî'nin meşkettiği Mevlevî kavuğu şeklinde yazılmış “Ya Hazreti Mevlana” levhası.
Küçücük sivrisinekten, deve ve file kadar, hep Allahü tealanın himayesi altındadır. Cenab-ı Hak ne güzel bir vekildir. Gönüllerdeki hüzün ve ızdırapların hepsi, dikkat edilirse varlığın eseridir. Bunca gamlar, tasalar, hayat ekininin orağıdır. Şöyleydi, böyleydi sözleri de hep vesvesedir. Her dert ölümden bir parçadır. İnsan arslan da olsa, onun birisini dahi kovamaz. Ölümün küçük bir parçasını kovmaya gücün yetmez iken, bilesin ki, onun tamamı şerbetin olup, içeceksin. Ölümün bir parçası olan dert ve belalar sana tatlı gelirse, Allahü teala sana ölümü tatlı eyler. Bedene gelen hastalıklar, ölümün elçisidir. Ölüm elçisinden yüzünü geri çevirme. Hayatı dertsiz, elemsiz geçenin, ölümü de acı olur. Nefsine tapanın ruhu için kurtuluş yoktur. Kırda otlayan koyunlardan hangisi semiz ise onu tutup keserler. Gece bitti, sabah oldu. Ey gönlümün meyvesi! Bu altın ve gümüş sözü ne zamana kadar sürecek? Genç iken daha kanaatkârdın. Şimdi ise altın isteğine düştün. Halbuki önceleri sen altın idin. Salkım salkım dolu asma iken, şimdi meyvesiz kaldın. Meyvelerin olgunlaşacağı sırada bozulup gittin. Meyvenin gittikçe tatlılaşması lazım, ip eğirenler gibi geriye doğru gitme. Sen benim eşimsin. Eşler birbirlerine benzemelidir ki, işler yolunda gitsin. Eşlerin birbirlerine benzemesi lazımdır. Ayakkabı ve mest çiftlerine baksana. Ayakkabılardan biri ayağa dar gelse, onlar işe yaramaz. Seni topal ederler. Kapının bir kanadı büyük, diğeri küçük olur mu? Ormandaki aslan, kurda eş olur mu? Biri mal ile dolu, biri boş olan iki çuval, devenin üzerinde dengeli duramaz. Ben kanaatte sağlam ve güçlüyüm. Sen ise kötülükle niçin dertlisin?”
Bu kanaatkâr kimse böyle sabaha kadar hanımına ihlas ile nasihat etti. Kadın ona hiddet ile dedi ki: “Ey namuslu geçinen! Artık bana yaptığın büyüler tesir etmiyor. İddialı, fakat boş sözler söyleme. Kibir ve azametinden ne söylediğini bilmiyorsun. Ne zamana kadar bu yapmacık sözlerin devam edecek? Onu bunu bırak, kendi hâlini gör de utan. Kibir çirkin, fakat fakir için daha çirkindir. Tıpkı kar yağan soğuk bir günde giyilen ıslak elbise gibi. Bu büyüklenmen ne zamana kadar sürecek? Evine bak, örümcek yuvasına döndü. Kanaat, kalbini nurlandırdı mı? Sende bulunan, sadece onun ismi var. Peygamber Efendimiz; “Kanaat bir hazinedir.” buyurdu. Sen ise, hazine ile meşakkati ayırt edemiyorsun. Bu kanaat, sonu olmayan hazinedir. Sen kanaati bırakıp da niçin canını üzüyorsun?. Bana eşim diyerek övünme. Ben insafın eşiyim, hilenin değil. Sen fakirlikten havadaki sineği avlıyorsun. Nerede kaldı padişahlarla beylerle olmak! Mümkün mü? Bir kemik kapmak için köpeklerle hırlaşıyorsun. İçi boş kamış gibi inliyorsun. Gel bana öyle hakaretle bakma. Senin damarlarında dolaşanları biliyorum. Gafil kurt gibi bana keder verme. Deli olanlar bile senden akıllıdır. Akıl, insana ayak bağı olursa, sen onu akıl kabul etme. O, ancak yılan ve akreptir. Yaptığın hile ve zulmün düşmanı Allahü teala olsun. Senin zulmüne kimse uğrasın. Şaşılacak şey ki, sen hem yılansın, hem büyücü, hem de yılan oynatan. Arapların yüz karasısın! Eğer karga kendi çirkinliğini bilseydi, kederinden kar gibi erir su olurdu. Yılan ile sihirbaz birbirine düşmandır. Yılan büyücüyü, büyücü yılanı büyüler. Beni avlayıp insanlara rezil etmek için, Allahü tealanın ismini söyleyerek bana tuzak kurdun. Beni kesen Allahü tealanın adıdır. Senin kılıcın değil. Yazıklar olsun sana, Cenab-ı Hakk'ın ismini kendine tuzak olarak kullanıyorsun. Göreceksin, Allahü teala senden hakkımı alacaktır. O'nun güzel ismine bu canım feda olsun.”
Mevlana'nın eserlerinde bildirdiği “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” hadis-i şerifi.
Kadın buna benzer nice sözler söyledi. Nice defterler açıp kapadı. Kocası dedi ki: “Ey hanım! Sen kadın mısın, yoksa hüzünler babası mı? Mal ve para baştaki külah gibidir. Yalnız kel olanlar külaha sığınır. Kıvırcık, güzel saçları olanlar, külah olmadan da güzeldir. Bir esirci, esiri satarken, kusuru yoksa elbisesini çıkartır. Esirin bir kusuru olsa, onu nasıl soyar? Kusurunu elbise içinde gizler. Der ki: “Bu, soyunmaktan utanır. Aslında vücudu tertemizdir. Kusurlu sanmayınız.” Gerçi zengin olan, kulağına kadar kusur içindeyse de, onun malı ayıbını örter. Tamahkâr olanlar, onun kusurlarını görmez. Çünkü tamah onun gözünü kapatır. Fakir, altın gibi bir söz söylese, onu takdire layık görmezler. Fakirlik ve dervişlik, senin anladığın gibi değildir? Dervişe hakaretle bakma sakın. Dervişlerde mal ve mülk sanma ki vardır. Onlar, Allahü tealanın ihsanlarına gark olmuşlardır. Allahü teala Âdil'dir. Adalet sahipleri aşıklara hiç zulmeder mi? Hâşâ, birine mal, mülk, kudret, ihsan edip, başkasına suç yükler, ateşe atar mı? Her kim Allahü tealaya karşı böyle bir şüphede bulunursa, ateş onu yaksın. “Fakirlikle övünürüm.” hadis-i şerifinde, binlerce hikmet ve nazlar gizlidir. Hışımla bu hakire kötü lakaplar taktın. Ben sana eşim, hanımım diyorum, sen bana yılancı dersin.
Yılan tutsam bile, yılanın dişlerini sökerim de, onun başını ezilmekten kurtarırım. O dişler, onun canının ve derisinin düşmanıdır. Bu bilgilerle, düşmanları bile kendime dost ederim. Tamaha düşerek, asla büyü yapmam. Çünkü tamah çantasını baş aşağı çevirdim. Allahü teala korusun, benim kimseden bir isteğim yok. Gönlümde, kanaatle dolu bir âlem var. Armut ağacında iken sen böyle görüyorsun. Halbuki aşağı insen bu şüphen kalmaz. Olduğun yerde dönersen başın döner. Döneni ev sanırsın, aslında dönen sensin.
Alçak Ebu Cehil, Peygamber Efendimizi görünce; “Benî Haşim'den bir çirkin belirdi.” dedi. Resulullah Efendimiz ona; “Her ne kadar sözlerinde ve işlerinde doğru değilsen de, bu sözünde haklısın.” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr, Peygamberimizi görünce; “Ya Resulallah! Doğunun ve batının bütün güzellikleri sende toplanmıştır.” dedi. Sevgili Peygamberimiz, ona da; “Ey sadıkların en parlak yıldızı! Sen de haklısın.” buyurdu. Orada bulunan Eshab-ı Kiram; “Ey yaratılmışların en hayırlısı! Her iki zıt olana da doğru, buyurdunuz.” dediler. Peygamberimiz; “Ben temiz ve berrak bir aynayım. Güzel ve çirkin, bende kendisini görür.” buyurdu.
Ey hanım! Sen bende bir tamah görüyorsan, yanılıyorsun. Bu kadınca arayıştan sakın. O, tamaha benziyorsa da, hakikatte rahmettir. Onu sen tamah sanma, o bir nimettir. Sen fakirliği bir iki gün tecrübe et de, onun içindeki sonsuz zenginliği gör. Fakirliğe sabret. Üzülme, kederlenme. Çünkü Celal sahibi olan Allahü teala, onu aziz eyledi. Kanaate, yüzünü ekşitmeden bak ki, o hâl denizine dalmış olan nice kimseleri göreceksin. Zahirde yüzbinlerce sıkıntı içinde görünen kimselerin, hakikatte gül gibi geçindiklerini göreceksin. Yazıklar olsun sana! Eğer sende birazcık anlayış olsaydı, gönlümdeki hakikatleri sana anlatabilirdim. Bu söz, memedeki süt gibidir. Emen olmaz ise, hiçbir tesiri olmaz. Dinleyen istekli ve arayıcı olmalıdır.
Ne mutlu senin yüzünü görebilene veya her zaman senin muhitinde bulunabilene. Senin için bu kıymetli canım feda olsun. Ben ise, sana karşı sert konuştum, küstahça davrandım. Ey efendi! Ey şahların şahı! Sana söylediğim kötü sözler hep bilgisizliğim sebebiyledir. Duruma birazcık vâkıf olsaydım, böyle boş sözlerden elbette sakınırdım. Ey güzel huylu kimse! Vaziyeti birazcık anlatsaydın, seni över dua ederdim. Fakat sustun ve durmadan vurdun. Dünyayı başıma zindan ettin. Aklım ve şuurum kayboldu. Bu kavgada sersemleştim, sarhoş gibi oldum. Ey iyi huylu kimse! Lüzumsuz, delice konuşmalarımdan dolayı beni affet.”
Atlı da; “Eğer sana vaziyeti anlatsaydım, korkudan ödün patlardı. Sana yılanın karnına girdiğini bildirseydim, zehirden önce seni korku öldürürdü.” dedi. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “İçinizde gizli olan düşmanı anlatsam, yiğitlerin ödü patlar, akıllıların aklı mahvolurdu. Ne gönlünüzde dua edip yalvarmaya, ne oruç tutmaya ve ne de namaz kılmaya kuvvet bulamazdınız.” Bunu bilenler, kedinin pençesindeki fare gibi olur. Kurt gören kuzu gibi şaşırırdı. İçindeki düşmanı bilseydin, ne elmayı yiyebilir, ne de kusmak için mecalin kalırdı. Sen konuşmalarında haddi aştıkça, ben içimden; “Ya Rabbî! İşimi kolaylaştır.” diye dua ediyordum. Hem sebebi söylemeye ruhsatım, hem de seni bırakıp gitmeye kudretim yoktu. O zaman şu duayı hatırladım: “Ya Rabbî! Benim kavmime hidayet ihsan eyle. Çünkü onlar, hidayeti bilip bulamıyorlar.”
Dertli olan kimse şükür secdesine kapandı ve dedi ki: “Ey benim devletlim, hazinem! Ey asil kimse! Senin mükâfatını Allahü teala versin. Zira bu güçsüz kulun sana teşekkür etmeye kuvveti yok. Ey yüce er! Sana bu şükrün hakkını Allahü teala versin, Bende, O'na söyleyebilecek ne bir ağız, ne de hoş söz yok.” İşte, akıllı olanların düşmanlığı böyledir bil. Akıllının zehiri bile can için bal olur. Akılsızın dostluğu ise, insana cefa olur. Bu hikaye onun misalidir.
AĞZA KAÇAN YILAN
At üstünde giden akıllı bir kimse, uyuyan birisinin ağzına bir yılanın girmek üzere olduğunu gördü. Atlı gayretle atını sürüp koştuysa da, yılanın girmesine mâni olamadı. O iş bilen kimse, çok akıllı olduğundan, uyuyan adama birkaç topuz vurdu. Yatan adam, topuzun acısından uyanınca, bir ağacın altına kaçıp sığındı. Ağacın altında çürümüş elmalar vardı. Atlı; “Bu elmaları ye!” dedi. Adam topuzun korkusundan o kadar çok elma yedi ki, ağzından geri gelmeye başladı. Kederli adam dedi ki: “Ey Emir! Niçin hiç sebep yok iken bana çürük elmaları yedirerek zulmettin? Şayet bir kızgınlığın varsa, kılıcınla başımı kes. Kanım sana helal olsun. Sana rastlamam benim için ne büyük talihsizliktir. Ne mutlu seninle karşılaşmayana. Bir suç ve günah işlemeden, dini olmayanlar bile bu eziyeti reva görmezler. Söz söylerken ağzımdan kan geliyor. Ya Rabbî, benim mükâfatımı sen ihsan eyle.” Adamın böyle beddua etmesine aldırmayan süvari, onu ovada durmaksızın koşturuyordu. Atlı, elindeki topuzuyla o dertliyi düşe kalka rüzgar gibi kovalıyordu. Adamın karnı tıka basa dolu olduğu hâlde, gözünden de uyku akıyordu ve yorgundu. Düştükçe, yüzü ve ayakları yara içinde kalmıştı. O kimse, akşama kadar ağlaya ağlaya koştu. Nihayet safrası kabardı ve kusmaya başladı. İstifra ederek; iyi, kötü ne varsa içeridekilerin hepsini çıkardı. Bu arada, o yılan da dışarı çıktı. Adam ağzından çıkan yılanı görünce, atlıya pek çok teşekkür etti. O, görünüşü korkunç kara yılanın dehşetinden, bütün dertlerini unuttu. Dedi ki: “Meğer sen, melek gibi bir insan imişsin veya Allahü tealanın bir rahmeti. Ne mübarek bir saatmiş ki beni gördün. Ölecekken benim hayatımı kurtardın. Sen, beni bir anne gibi arar dururken, ben de senden merkep gibi kaçıyordum. Merkep aptallığından kaçarken, sahibi merhametinden onun ardından koşar. Ondan bir fayda temin etmek için değil de, onu, yırtıcı hayvanların parçalamasından korumak için çırpınır.
Mevlana Celaleddin Rumî'nin Mevlana Müzesinde sergilenen Veledî Nüshası diye meşhur olan en eski Mesnevi yazması (sağda) ve yine Müzede sergilenen Divan-ı Kebir'in yazma bir nüshası (solda).
Dinleyen istekli ve arayıcı olursa, nasihati veren kimse ölü olsa bile yine konuşur. Dinleyen kimse usanmaz ve bıkmazsa, dilsizler dahi bülbül gibi söylemeye başlar. Çünkü içeriye yabancılar girince, evdeki kadınlar, diğer odalara girip, gizlenirler.
733 (m. 1333)'de dergaha hediye edilen Ebu Said Bahadır Han için yapılmış dönemin maden sanatı şaheseri süslemeli Nisan tası.
Mahrem bir kimse gelecek olsa, gizlenmiş olan hanımlar örtülerini açarlar. Dünya için yapılan bütün süsler, hep gören göz içindir. Allahü teala, yeryüzünde, gökte ve ikisi arasında, ateşi ve nuru yarattı. Misk'in kokusunu, duyanlar için yarattı. Kabiliyeti olmayanların ondan nasibi yoktur. Allahü teala, yeryüzünü yerdekilerin vatanı, semayı da göktekilerin vatanı eyledi. Süflî, aşağılık kimse, ulvîliğin, yüceliğin düşmanıdır. Her yerin bir müşterisi olur. Ey giyinip örtünen kadın! Sen hiç kör olanakalkıp süslendin mi? Dünyayı en değerli incilerle doldursam, nasibim değilse ne yapabilirim? Ey hanım! Yolumu kesme, benimle mücadeleyi bırak. Yoksa ayrılmaya sebep olursun.
Mevlana Külliyesindeki kabirlerden (solda) bir diğer kabir (sağda).
İyi ve kötülerle cenk etmek benim işim değil. Gönül, barıştan bile korkar oldu. Eğer susmaz isen, hemen evi barkı terk eder giderim. Ayakkabı dar ise, yalınayak yürümek daha iyidir.” Kadın, kocasının öfkelendiğini görünce, ağlamaya başladı. Zaten ağlamak, kadınların tuzağıdır. Bunun üzerine kadın da tevazu göstererek dedi ki: “Ben, senin sadece hanımın değil, ayağının tozuyum. Senden bunları beklemez, başka şeyler ümit ederdim. Her neyim var ise, tenim de canım da hepsi senin. Her ne der isen, ferman da hüküm de hep senindir. Fakirliğe sabrım kalmadıysa, bu inlemem hep senin içindir. Kendim için sanmayasın. Bütün dertlerime sen deva oluyorsun. Senin mahrum olup, güç duruma düşmen, benim mahrum olmam demektir. Yemin ederim ki, bu ağlayış ve yalvarış hep senin içindir. Kendim için sanmayasın. Tek arzum şudur ki; senin için, huzurunda ruhumu teslim edeyim. Keşke, uğrunda canımı feda ettiğim sen, gönlümdeki derin düşünceleri bilseydin. Fakat hakkımda kötü düşündüğün için, artık canımın da, tenimin de bir değeri kalmadı. Ey gönlümün rahatı! Mademki hakkımda böyle düşünüyorsun, altın ve gümüşün, gözümde toprak kadar değeri vardır. Gönlümde büyük bir yerin var iken, yaptığım ufak bir kusur, öfkelenmene sebep oldu.
Mevlana Dergahı mihrabı (sağda) ve ahşap kapı ve süslemeleri (solda).
İstersen benden ayrılabilirsin. Hükmün senin elindedir. Bu durumda vazifem, senden özür dilemektir. Hatırla o zamanı ki, ben fevkalade güzel, sen ise bana oldukça aşıktın. Hizmetlerim çok hoşuna giderdi. Düşüncelerim senin emirlerine uygundu. Sözlerimden küfür çıktıysa, yeniden iman ettim. Canımı emrine amade kıldım. Senin kıymetli varlığına karşı edebi gözetemedim. Huzurunda küstahlık ettim. Senin affına sığındım, itirazdan vazgeçip, tövbekâr oldum. Kılıcı ve kefeni önüne koyuyorum, işte boynum. Kurtulmak için bir çareye başvurmayacağım. Acı olan ayrılıktan bahsediyorsun. Her ne yaparsan yap. Fakat ayrılıktan söz etme. Senin gönlünde, bana özür dileyen bir şey gizlidir. Aramızda o daima bir şefaatçidir. Ben, senin güzel ahlâkından dolayı özür diliyorum. Zaten ben, ona güvenerek hata ettim. Ey ahlâkı bal ve şekerden daha tatlı olan! Ne olur sen de öfkeni gizleyip bana acı.” Kadın bu şekilde özürler dileyerek kederinden ağlamaya başladı. Ağlamadan bile, gönülleri parçalayan ah etmesi haddi aştı. Gözyaşı yağmurundan bir şimşek çaktı ve erkeğin gönlünde bir kıvılcım parladı. O, hanımının güzelliğine hayran iken can-ı gönülden, şimdi o, sevgilinin kölesi oldu. Nazından yüreğini oynatan, ağlayıp yalvarmaya başlarsa gönül mecnuna döner. Kişi Hazreti Hamza ve Rüstem gibi kahraman bile olsa, hanımının esiridir. Su, şiddetle saldırıp ateşe galip olur. Lakin su kapta iken, ateş onu kaynatır. Su ile ateşin karışmasına bir tencere mâni olursa, ateş, suyu buharlaştırıp mahveder. Zahirde erkekler, su misali kadına galipse de, aslında şüphesiz kadının mağlubudurlar. Bu hususiyet insanda kemale geldi. Hayvanda sevginin eksik olması, onun noksanlığındandır. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kadınlar, arif olan kimselere galiptir. Cahile ise kadın mağluptur. Çünkü onlar haşin tavırlı olurlar.” Cahil olanların merhameti ve lütfu azdır. Onların akıllarından hayvanî hisleri daha üstündür. Muhabbet ve merhamet, insanlığın; hiddet ve şehvet de hayvanların sıfatlarıdır. Zalim, idam edilmeden önce zulmünden pişman olduğu gibi, adam da hanımına söylediklerine pişman oldu. “Niçin canımın canına düşman oldum. Nasıl oldu da sevdiğime tekmeler vurdum.” dedi. Kaza gelince göz göremez olur. Akıl ile ayak ve baş fark olunmaz.
Mevlana Müzesinde bulunan Horasan Erenlerinin kabirleri.
Kaza geçince göz açılır, insan kendine gelince, hakikati görüp kederinden pişmanlığı son haddini bulur. Erkek, hanımına; “Ey hanım! Sana karşı yaptığım bunca hata ve kusurların hepsine pişman oldum. Suçlu olan benim. Bana acı. Hata ve kusurlarımdan dolayı beni harap etme.” dedi. Yaşlı bir kâfir, son anda pişman olup tövbe istiğfar ederse Müslüman olur. Rabbimiz, kerem sahibidir, rahmet deryasıdır. Varlık ve yokluk O'na aşıktır. Erkek ile kadının bu konuşmaları bir hikayedir ki, bunlar insanlarda bulunan nefis ve ruha benzer. Bu erkek ile kadın, ruh ve nefis gibidir. Bütün iyiler ve kötüler, bunun lazım olduğunu bilmelidir. Bu ikisi, gece gündüz daima birbiriyle savaş hâlindedirler. Kadın durmadan evin ihtiyaçlarını, şerefini, yiyecek ve içeceğini, izzet ve itibarını ister. Nefis de kadın gibi bazen tevazu gösterir, bazen de azametlenir.
Mevlana Müzesinde sergilenen Mevlevî tesbihleri (solda) rahleler (sağda).
Mevlana Külliyesi Türbe tavanı ve süslemeleri (solda) Külliyenin cami kubbesi ve süslemeleri (sağda).
Erkek gibi olan ruh ise, dünyevî düşüncelerden habersizdir. Allahü tealanın rızasından başka bir kaygısı yoktur. Ey kardeş! Dert ve belalara sabret ki, kâfir olan nefsin acısından kurtulasın. Varlığını terk edenlere gök de, güneş de, ay da secde eder. Puta tapan nefsini öldürenin, güneş de, bulut da emrine mahkum olur. Zira kalb gözü açılmış aşıkları, güneşin ateşi bile yakmaz. Gör ki, Allahü teala, Eshab-ı Kehf'i güneşin sıcaklığından korudu. Diken, gülün güzelliği yüzünden affedilir. Parça bütünün içinde kaybolur. Hakkı yüceltmek ve masivayı yok etmek için, kendisini bir hiç kabul edip, tevazu ile secdeye kapanmak lazımdır. “Allahü tealanın tevhit ilmini öğrenmek ne demektir?” Bir olan Rabbimiz için kendini feda etmektir. Gündüz gibi nurlu olmak istiyorsan, gece gibi karanlık olan varlığını (nefsini) yak! Bakır'ın arıtılarak altın elde edilmesi gibi, varlığını, Allahü tealanın varlığında erit, yok et ki, altın gibi olasın. Bütün konuşmalarında hep “Ben ve biz” diyorsun. Bütün bu manevî harabiyet hep bu ikilikten oluyor.
Bir aslan, kurt ve tilki, avlanmak için dağa tuzak kurmaya gittiler. Birbirlerinin yardımıyla yol kesip, av hayvanlarını yakalamak üzere işe başladılar. Üçü birden bir av yakalamak üzere ovanın etrafını dolaştılar. Aslana, onlarla beraber olmak ağır geldiyse de yine de onlara şeref verip, arkadaşlığını esirgemedi. Böyle bir şaha asker lazım değildir. Lakin; “Cemaatte rahmet vardır.” diyerek onlara arkadaş oldu. Böyle parlak bir ay için, yıldızlarla dolaşmak ardır. O, yıldızlara yardım etmek için görünür. Bütün akıllar Peygamber Efendimizin fikrine muhtaç iken. O; “Onlarla meşverette bulun.” (Al-i İmran suresi: 159) emrini aldı. Arpa, terazide altınla arkadaş olur. Fakat bu arkadaşlıkta arpanın altın kadar kıymetli olacağını sanma. Şimdilik beden ruha yoldaştır. Köpek de bir müddet dergâhın kapısını beklemiştir. Bu grup, azametli aslanın yanında dağa doğru gittiler. Bir dağ öküzü, bir dağ keçisi, bir de tavşan yakaladılar. İzinsiz yemekten sakındılar. Aslanın peşinde gidenin gece gündüz kebabı eksik olmaz. Dağdan ormana indiler. Yakaladıkları avların her tarafı kana bulanmıştı. Kurt ile tilki, bu avların, padişahlara mahsus bir adaletle dağıtılmasını beklediler. Onlardaki bu hırs, aslana malum oldu. Kendi yardımı yüzünden kibirlendiklerini anladı. Sırların aslanı ve emiri olana, kalbden geçenler aşikâr olur, bildirilir. Evliyanın yanında kalbindekine dikkat et. Gafil olma, gönüle nazar ederler. O aslan durumu bilir, anlar. Fakat merkebini sessizce sürer. Vaziyet anlaşılmasın diye güler yüz gösterir. Aslan onların düşündüklerini anladıysa da, sırlarını açığa çıkarıp yüzlerine vurmadı. Kendi kendine dedi ki: “Sizi cezalandırmak lazım. Ben sizin müstehak olduğunuz cezayı vereyim de görün. Endişeniz, benim fikirlerime razı olmadığınızı gösteriyor. Demek ihsanlarıma itimat etmiyorsunuz. Sizin aklınız da, düşünceleriniz de, kazandığınız rütbeler de ihsanlarımın sayesindedir. Resim, ressama nasıl büyüklük taslar. Zira, o resmi yapan odur. Ey cihanın yüz karası olanlar! Mademki hakkımda adice şüphelere kapıldınız. Hak için kötü zanda bulunanların başını kesmezsem, büyük bir hata işlemiş olurum. Doğruları sizin yüz karanızdan temizleyeyim de, bu destan âleme ibret olsun.”
Aslan bu düşünceler içinde zahiren tebessüm ediyordu. Gülen aslandan emin olma sakın! Dünya malı, Allahü tealanın ihsanlarındandır. İnsanlar, mal yüzünden gurura kapılarak perişan olurlar. Fakirlik ve hastalık senin hakkında hayırlıdır. Zira aslan, o tebessümün cezasını verir. Aslan kurda dedi ki: “Ey kurt! Gel bu avları sen taksim et! Yalnız dikkatli ol, adilane paylaştır. Bu taksimde, benim vekilim ol ki, nasıl bir cevher olduğunu anlayayım.”
Mevlana Müzesinde sergilenen çeşitli hat levhalarından biri olan ehl-i beyt sevgisi ile alakalı Arapça bir beyt.
Kurt; “Ey Şahım! Zatınıza yaban öküzü layıktır. Zira o iridir. Siz de büyük ve kuvvetlisiniz. Keçi, benim gibi orta büyüklüktedir. O da benim olsun. Tilkiye de tavşan uygundur. Bu taksim çok adil oldu.” dedi. Aslan dedi ki: “Ey kurt, bu nasıl sözdür. Benim olduğum yerde, sen nasıl “Ben ve biz.” diyebiliyorsun, söyle? Kurt, köpek soyundandır. Sen kendinde bir varlık görerek, benim huzurumda nasıl olur da kibirlenirsin? Ey eşek huylu kurt, yanıma yaklaş!” Kurt ilerleyince, aslan pençesiyle onun başını koparttı. Onda doğruluk ve işe yarar bir akıl göremeyince, derisini yüzerek cezalandırdı. Dedi ki: “Bana karşı, bir varlık gösterdin. Senin için böyle canı taşımaktansa, ölmek daha iyidir. Mademki huzurumda fani, yok olmadın, işte böyle hükmüm, başının kesilmesidir. Haktan başka her şey yok olur. Hakikat, Hakk'ın varlığında yok olmaktır. Kim baki olmaya kendini layık görürse, onun cezası helak olmaktır.
Mevlana Müzesinde sergilenen Mevlevî eşyaların yandan görünüşü (solda) Mevlevî külahı (ortada) ve Mevlevî
Allahü tealadan başka her şey yok olur. Dergâhta; “Biz ve ben.” diyenler kovulur. Şahın kapısında onun hiç değeri yoktur. Aslan, kurdun başını kopardı ki, iki baş maksada mâni olmasın. “Ey koca Kurt! Padişahın huzurunda ölü gibi olmadığın için, azaba layık oldun.” Aslan tilkiye dönerek; “Bölüştürme işini iyi bir biçimde sen yap.” dedi. Tilki hürmet ile dedi ki: “Bu semiz sığır, padişahımın kuşluk yemeği olsun. Bu keçi de, güçlü padişahımın öğle yahniliği olsun. Ve bu temiz tavşan da, şahımın akşam yemeği olması çok münasip olur.” Aslan, tilkinin bu taksimine karşı; “Ey tilki, çok adaletli bir iş yaptın. Bu paylaştırmayı kimden öğrendin?” Diye sordu. Tilki de; “Ey hayvanların şahı! Şu kurdun hâlinden.” dedi. Bunun üzerine aslan dedi ki: “İşini hatasız yaptığın için, bu üç avı da sana ihsan ettim, al git! Ey tilki, senin bize sadık olduğun anlaşıldı. Artık seni incitmemiz doğru değildir. Biz senin olduk. Bütün avlar da senindir. Ayağını göğe basarak yüksel. Kurdun hâlinden ibret almışsın. Artık sen tilki değil, benim yanımda aslansın?” Akıllı o kimsedir ki, durumu anlayarak başkasının hâlinden ibret alır. Tilki o vakit; “İyi ki aslan, kurttan sonra bana emretti.” diye çok şükretti. “Evvel bana emretseydi, canımın kurtulması mümkün değildi.” dedi. Şimdi Allahü tealaya ne kadar şükretsek azdır. Zira bize, geçmiş ümmetlerden daha fazla değer verdi.
Cenab-ı Hakk'ın, Kahhar ve Adalet sıfatlarıyla eski ümmetlere nasıl tecelli ettiğini işittik. Ta ki, o kurtların hâlleriyle biz, tilki gibi edebimizi koruyabiliriz. Bunun için vasfımızı, Peygamber Efendimiz; “Rahmet edilmiş ümmet.” diye bildirdi. O kurtların tüy ve kemiklerini görün de ibret alın. Bu size nasihat olsun. Akıllı olan kimseye, Firavunların ve Ad kavminin hâllerini işitmek, gururu terk ettirir. İbret sahipleri, işin hakikatini anlar. Anlamazlar ise, kendi başlarına gelenlerden başkaları ibret alırlar. Kim bu gizli aslanın önünde terbiyesizlik edip kurt gibi ağzını açarsa, Aslan da onu kurt gibi öldürüp parçalayarak intikamını alır. Aslanın yanındaki kurt gibi olma. Zira aslana yiğitlik taslamak aptallık olur. Keşke gelecek bütün zararlar bedene olsa da, iman ve kalb bir zarar görmese. Gece gündüz midene girene dikkat edip nefsin hilesinden sakın. Biz ve ben davası sana yakışmaz. Mülk, mülkün sahibinindir. Eğer hakiki fikrin yoksulluk ise, aslan da, avlar da hepsi senindir. Çünkü Allahü teala her şeyden münezzehtir. Yarattıklarının hiçbirine muhtaç değildir. Bu avlar, nimetler ve ihsanlar, Cenab-ı Hakk'ın insanlara birer rahmetidir. Rabbimizin bu ihsanları, hep kulları içindir. Şükrünü eda edene ne mutlu.
Mevlana Müzesinde sergilenen çeşitli hat levhaları (sağda) ve müzede sergilenen 15 miladi yüzyıla ait yazma bir eserin kapak sayfaları (solda).
İki dünya saadetini ona ihsan eder. Allahü teala hiçbir şeyden âciz değildir. Padişahın huzurunda, gönlü korumak lazımdır. Yoksa kötü şüpheler seni mahcup eder. Evliyaya kalbden geçen şeyler, süt içindeki kıl gibi meydana çıkar, görünür.