CELALEDDİN TEBRİZÎ

Ebül Kasım Mücerred bin Muhammed Hindistan evliyasının büyüklerinden.
A- A+

Hindistan evliyasının büyüklerinden. İsmi Mücerred bin Muhammed, künyesi Ebü'l-Kasım'dır. Tebriz taraflarında doğduğu için Tebrizî nisbet edildi. Celaleddin lakabı verildi. İlim tahsiline hocası Ebu Sa'id Tebrizî'nin yanında başladı. Hocasının vefatından sonra Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinden ilim öğrenip feyiz aldı.

Feridüddin-i Attar hazretlerinin nazarlarından istifade etti. Hace Muinüddin-i Çeştî hazretlerinin vefatından önce Hindistan taraflarına gitti. Onun sohbetleriyle de şereflendi. Kutbüddin Bahtiyar Kakî ve Behaeddin Zekeriyya ile sohbet etti. Bedayin şehrine gitti. 740 (m. 1340) yılından önce Bengal bölgesinde Pandua şehrinde vefat etti. Yaşı yüz elliye yaklaşmıştı. Kabrine Vehhabîler tarafından zarar verildi. Vefat tarihi ve yeri hakkında daha farklı rivayetler de vardır. Silhet'teki Celaleddin Mücerred Yemenî ile karıştırılmaktadır.

Celaleddin Tebrizî hazretlerinin Bengal'in Pandua bölgesindeki Dergahı ve Türbesi.

Şihabeddin Sühreverdî'nin yanında zahirî ve batınî, maddî ve manevî ilimleri öğrenen Celaleddin Tebrizî, hocasına kimsenin yapamayacağı hizmetleri yaptı. Şihabeddin hazretleri, her sene hacca giderdi. Sonunda yaşlandı. Zayıf ve güçsüz oldu. Onun için bulundurulan yiyecekler, bünyesine pek uygun değildi. Bu sebepten Şeyh Celaleddin Tebrizî, hocası için bir tencere ile tencere altı yapıp başının üzerinde taşırdı. Bunu öyle yapmıştı ki başını yakmazdı. Hocası yemek isteyince hemen önüne sıcak yemek koyardı. Hocasının duası bereketiyle çok yüksek makamlara kavuştu.

Şihabeddin Sühreverdî bir gün hacdan dönmüştü. Bağdatlılar, huzuruna geldiler. Her biri fakirlere verilmesi için para ve diğer hediyeler getirdiler. Bu arada bir ihtiyar geldi ve eski elbisesinin cebinden bir gümüş çıkarıp verdi. Şeyh Şihabeddin, o bir gümüşü aldı, hediyelerin en üstüne koydu. Sonra orada bulunanlara; “Kime ne lazımsa bunlardan alsın.” buyurdu. Her biri kalkıp para kesesi ve elbiseleri aldılar. Şeyh Celaleddin Tebrizî de oradaydı. Ona işaret edip; “Sen de bir şey al.” buyurdu. Şeyh Celaleddin kalktı, ihtiyarın getirmiş olduğu bir gümüşü aldı. Şeyh Şihabeddin bunu görünce; “Bunların hepsini sen aldın.” buyurdu.

Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinin yanında kemal mertebesine kavuşan Celaleddin Tebrizî hazretlerinin kerametleri meşhur oldu. Hülagu'nun işgal ettiği Bağdat'ta, halife olan Mu'tasım'ın katledileceğini, Allahü tealanın izniyle bir gün önceden işaretle haber verdi. Ertesi sabah halife hunharca katledildi. Celaleddin Tebrizî, kırk sene gündüzleri hep oruç tuttu. On günde bir kendi ineğinden sağdığı sütten bir miktar içer, başka hiçbir şey yemezdi. Bütün gecelerini namazla geçirirdi. Gecede bin rekat namaz kıldığı olurdu.

Allahü tealanın dinini yaymak ve O'nun kullarını ebedî olan Cehennem azabından kurtarmak için çalışırdı. Muinüddin Çeştî hazretlerinin hizmetinde bulunmak ve feyizlerinden istifade etmek için Hindistan taraflarına gitti. Dehli'de bulundu. Onun yüksek derecesi, hâllerinin açıklığı, bazı kimselerin kıskançlığına sebep oldu. Bunlar arasında zamanın Dehli şeyhülislamı da vardı. Necmeddin Sugra adındaki bu kimse, onu çirkin bir suçla itham eyledi. Sonunda onu Bengal tarafına sürdürdü. Bengal'e gelince bir gün bir su kenarında oturuyordu. Kalktı, yeniden abdest aldı ve orada olanlara, “Gelin, Dehli şeyhülislamının cenaze namazını kılalım. Zira bu saatte vefat etmiştir.” dedi. Gerçekten böyle söylediği an vefat etmişti. Namazdan sonra yüzünü insanlara çevirip; “Dehli şeyhülislamı bizi şehirden çıkardıysa Rabbimiz de onu dünyadan çıkardı.” buyurdu.

Celaleddin Tebrizî hazretleri, Bedayin şehrine vardığı sıralardaydı. Bir gün evin önünde otururken, sokakta bir yoğurtçu göründü. O, yoğurt satmak bahanesiyle eşkıyalık yapıp milleti soyan bir adamdı. Ona acıdı. Merhametinden, keskin nazarlarla bakıp; “Muhammed Aleyhisselam'ın dininde, böyle adamlar da olur.” buyurdu. Adam, hemen tövbe etti. Şeyh, ismini Ali koydu. Evine gidip yüz bin gümüş getirdi. Celaleddin Tebrizî hediyesini kabul etti ve buyurdu ki: “Bu gümüşleri yine sen sakla, söylediğimiz yere harcarsın.” Bu gümüşleri herkese, her muhtaca, verdiriyordu. Kimine yüz, kimine elli, kimine daha az, kimine daha çok verin diyordu. En az verdiği beş gümüş idi. Bu dağıtma işi bir müddet devam etti. Bütün gümüşleri verdi. Sadece bir gümüş kaldı. Tövbekâr olan bu talebesi, bundan sonrasını şöyle anlatır: Kalbimden; “Bende bir gümüş kaldı. Hocamın en az ikramı ise beş gümüştür, bir kimseye daha verin derse ben ne yapacağım.” diye düşünüyordum. Böyle düşünürken, bir dilenci çıkageldi. Şeyh bana; “Bir gümüşü de ona ver.” buyurdu.

Feridüddin-i Genc-i Şeker (kuddise sirruh), çocukken çok zikreder ve kendinden geçmiş bir hâlde bulunurdu. Öyle ki ona insanlar; “Kadı divane çocuk” derdi. Bir defa Celaleddin Tebrizî oraya geldi. “Burada bir derviş var mıdır?” dedi. “Bir çocuk vardır. Divane şeklindedir. Büyük mescitte düşmüş hâldedir.” dediler. Şeyh Celaleddin onu görmeye gitti ve eline bir nar verdi. Çocuk oruçlu idi. O narı oradakilere taksim ettiler. Nardan bir tane yere düşüp kaldı, iftar vaktinde, çocuk yaştaki Feridüddin-i Genc-i Şeker, o bir tane ile orucunu açtı. O gün derecesi pek yükseldi. Kendi dedi ki: “Eğer o narı tamamen yeseydim, kim bilir ne faydalara kavuşurdum.” Şeker-Genc, Şeyh Kutbüddin'e bu hikayeyi anlattı. Şeyh buyurdu ki: “Baba Celaleddin ne verdiyse yediğin o bir nar tanesinde verdi.”

Bir vakitler Çin taraflarına gitti. Oranın insanlarının da huzur ve saadete kavuşmaları için çalıştı. Bir dağ köyünde ikamet etti. O köylüler ve çevre sakinleri hep kâfir idi. Onun bereketiyle bulunduğu köy ve çevresindekiler Müslüman olmakla şereflendiler. Bir dergâh inşa ettiler. Yıllarca orada insanlara feyiz menbaı oldu. Devlet ileri gelenleri ve diğer kimselerden birçok talebeleri oldu. Tayy-i mekan ve tayy-i zaman sahibi olup gitmek istediği yere Allahü tealanın izniyle kısa zamanda varırdı. Dünya sanki ayağının altındaydı. Her gün sabah namazını Mekke'de kılardı. Her sene Arefe ve bayram günü insanların gözünden kaybolur, hacca giderdi. Kimse onun nereye gittiğini bilmezdi.

Celaleddin Tebrizî'nin Dergah'ının girişi.

Celaleddin Tebrizî'nin kabri.

Celaleddin Tebrizî hazretlerinin Dergahının kitabesi.

Meşhur seyyah ve âlim İbn-i Batuta, Seyahatname'sinde anlatır: “Çin taraflarında Celaleddin hazretlerinin ziyaretine gittim. Onun ikamet ettiği yere iki gün mesafe kala, talebelerine misafir oldum. Akşamleyin bana, nereden gelip nereye gittiğimi sordular. Onlara; “Ben Acem memleketinden gelip Çin memleketine Celaleddin hazretlerinin ziyaretine gidiyorum.” deyince onlar da onun talebeleri olduklarını söylediler. Bana; “Her gece yatsı namazından sonra Celaleddin hazretleri yanımıza gelir, bir saat yanımızda kalır ve ondan sonra gider.” dediler. Bu hâle çok sevindim. Hakikaten yatsı namazından sonra talebeler bir telaş içine girdiler ve Celaleddin hazretleri geldi. Bir saat sohbet ettiler ve kalkıp gittiler.

Sabah olunca ben yine onun bulunduğu dağ köyüne hareket ettim. Yanına vardığım zaman elini öptüm. Memleketimi sual etti. Ben de Acemistan olduğunu söyledim. Sonra şehrimi sual etti. Bulunduğum şehri de ona söyledim. Sonra talebelerine; “Bu, benim bir Arap misafirimdir. Ona çok izzet ve ikramda bulunun.” buyurdu. Ben de; “Efendim! Ben Arap değil, Acem'im.” dedim. Bana; “Ya İbn-i Batuta! Senin falan deden Bağdat'tan oraya gitmiştir. Onun için senin aslın Araptır. Ben de ona istinaden size Arap dedim.” buyurdu. Daha önce benim öyle bir şeyden haberim yoktu. Memleketime döndükten sonra araştırdım. Baktım, hakikaten o hazretin buyurduğu gibi dedem, Bağdat'tan oraya hicret etmiş ve bizim esas soyumuz Arap imiş.

Celaleddin hazretlerinin yanında bir müddet kaldım. Birçok kimsenin onu ziyaret için geldiklerini gördüm. Onların içinde inanmayanlar da vardı. Onun sohbetinde bulunan bu inançsızlar, Allahü tealanın izni ile hidayete kavuşurlar, Müslüman olurlardı. Öyle kalabalık olurdu ki gelen misafirleri evi almaz, mağarada yatarlardı. Celaleddin hazretlerinin üzerinde güzel bir elbise vardı. Kalbimden; “Keşke, şu elbiseyi bana verse de bereketlensem.” diye geçirdim. Başka bir gün huzuruna vardığımda; “Ey İbn-i Batuta, bu elbiseler bana hocamdan yadigardır. Buna rağmen iki parçadan birini sana vereceğim.” deyip elbisenin şal olan parçasını bana verdi. Onun bu söz ve hareketine hayret ettim. Çünkü ben, bu isteğimi yalnız kalbimden geçirmiş, kimseye söylememiştim.

Gideceğim zaman, onun bulunduğu yere vardım ve vedalaşmak istedim. Yanında edeple oturan bir şahıs gördüm. O anda beni yanına almadı. Bir müddet sonra beni huzuruna çağırdı. Talebelerine, yanında bulunan şahsın kim olduğunu sordum. Yanında edeple oturan şahıs, kâfir olan, bu beldelerin padişahı idi. Kısa bir zaman sonra yine Celaleddin Tebrizî'nin yanına gittiğimde, o padişahın Müslüman olduğunu öğrendim. Ertesi sene yine Çin tarafına seyahat edip Hanbalık'a (Pekin'e) gittim. Sagurci zaviyesine vardım. Orada Burhaneddin isminde büyük bir zat vardı. Onun ziyaretine gittim. Üzerime Celaleddin hazretlerinin hediyesi olan şalı almıştım. O mübarek zatın elini öpmek istedim. O benim yüzüme bakıp elini öptürmedi. Tutup benim elimi kendisi öptü. Sebebini sorduğumda; “Ben, senin elini üzerindeki şal için öptüm. İlk önce şalı tanıdım. Ancak nereden elde edebileceğinizi düşündüm. Hocama rabıta ettim. Kendisinin hediye ettiğini söyledi. Ben de hocamın şalına hürmeten senin elini öptüm.” dedi. Burhaneddin hazretlerinin yanında bir müddet kaldım. Sohbetlerinde hep Celaleddin hazretlerinden bahseder, onun çok büyük bir âlim ve evliya olduğunu söylerdi. Bu durumdan sonra Celaleddin hazretlerinin büyüklüğü kalbime daha çok yerleşti. Buradan yine onun bulunduğu dağlık bölgeye gittim ve onu ziyaret ettim. Beni görür görmez; “Ya İbn-i Batuta! Şimdi de benim kardeşim olan Burhaneddin'den anlat, onun durumu nasıldır acaba?” dedi. Ben de iyi olduğunu ve selamlar gönderdiğini söyledim. Sonra; “O, çok mübarek bir zattır. Üzerinde hocasının şalı bulunan kimseye elini öptürmez ve o onun elini öper.” dedi. Ben bu hale çok hayret ettim ve şaşırdım. Bir müddet sonra yine ziyaretine gittiğimde; “Bundan birkaç ay evvel vefat etti.” dediler.”

Celaleddin-i Tebrizî vefatından bir gün önce yanına gelen talebelerine; “Yarın öğle vakti, inşallah ebedî sefere çıkacağım, onun için vedalaşmak isterim. Zira bu dünyada bir daha birbirimizi görmeyeceğiz.” buyurdu. Hakikaten, ertesi gün öğle vakti, namaz kılarken, son rekatin son secdesinde ruhunu teslim etti. Talebelerine vasiyetinde; “Benim size nasihatim, Allahü tealadan korkarak, O'nun emir ve yasaklarına riayet etmenizdir.” buyurdu. Celaleddin-i Tebrizî, Behaeddin Zekeriyya'ya yazdığı bir mektubunda; “Allahü tealadan başka şeye gönül bağlamak, dünyaya tapmak demektir.” buyurdu.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları