İslam âlimlerinin meşhurlarından. Şafiî mezhebi âlimlerindendir. İsmi Muhammed bin Es'ad es-Sıddîkî ed-Devanî, lakabı Celaleddin'dir. Hazreti Ebu Bekr Sıddîk'ın soyundan olduğu için kendisine “Sıddîkî” denilmiştir. 833 (m. 1426) senesinde, İran'ın Kazerun şehrinin Devan nahiyesinde doğdu. 908 (m. 1502) senesinde, yetmiş beş yaşlarında iken Devan yakınlarında Fuliabgine'de vefat etti. Kendi köyünde defnedildi.
İlk tahsilini, Kazerun'da Cami-i Mürşid'de hadis ilmi okutan babası Muhammed bin Sa'deddin'den yaptı. Sarf, nahiv, edebiyat, fıkıh, tefsir ilimlerini ve aklî ilimleri babasından öğrendi. Sonra Şiraz'a gidip Hüseyin Larî ve Hasan bin Bakkal gibi o devrin meşhur âlimlerinden de ilim öğrendi. Seyyid Safiyyüddin Abdurrahman Icî'den İmam-ı Nevevî'nin Erbaîn adlı kitabını dinledi. Ebü'l-Mecid Abdullah bin Meymun Kirmanî'den müselsel hadisleri dinledi. Rükneddin Ruzbehanî, Ömer Şirazî ve Muhyiddin Muhammed Ensarî Köşknarî'den de ilim öğrendi. Enmuzecü'l-ulum adlı küçük ansiklopedik eserinde, hocalarının isimlerini zikretmektedir.
Celaleddîn-i Devanî'nin Devan'daki türbesi.
Celaleddîn-i Devanî'nin müderrislik yaptığı Tebriz'deki Muzafferiye Medresesi'nin kalıntıları.
Celaleddin-i Devanî, zamanının din ve fen ilimlerini tamamlayıp icazet (diploma) aldıktan sonra Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah'ın Tebriz'de yaptırmış olduğu Muzafferiyye Medresesi'nde müderris oldu. Daha sonraki yıllarda Akkoyunlu hükümdarı meşhur Uzun Hasan'ın ülkesine giden Mevlana Celaleddin-i Devanî, Şiraz şehrindeki Medresetü'l-eytam'da müderris oldu. Şiraz'a yerleşti. Burada ilim ve irfan aşıklarına fen ve din ilimlerini okutarak, çok talebe yetiştirdi ve fevkalade hürmet ve saygı gördü. Şöhreti her yere yayıldı. Kendi memleketinin halkı ondan ilim öğrendiği gibi, Anadolu'dan, Maveraünnehr bölgesinden, Horasan'dan nice ilim aşıkı derslerine akın ettiler. Celaleddin-i Devanî bir aralık Tebriz'e gitti. Orada büyük âlim ve veli İbrahim-i Gülşenî hazretlerinin sohbetine devam ederek, tasavvufta da yetişti.
Celaleddin Devanî, zamanın devlet adamları tarafından itibar görmüştür. Cihan Şah'ın oğlu Ebu Yusuf tarafından sadaret makamına getirildiği rivayet edilmektedir. Akkoyunlular zamanında Irak'a gitmiş, sonra Şiraz'a dönmüştür. Akkoyunlu hükümdarı Yakub devrinde Fars eyaleti kadılkudatlığına getirilmiştir. Akkoyunluların son dönemlerinde çıkan karışıklıklarda tahta çıkan Göde Ahmed Bey öldürülüp Purnek Kasım tahta çıkınca Devanî'nin mallarını müsadere ettirdi. Devanî'yi hapsettirdi. Bir müddet sonra hapisten kurtulan Devanî, önce Lar bölgesine sonra da Hürmüz Boğazı'ndaki Cerun Adası'na gitti. Burada iki eserini kaleme aldı. Karışıklığın bitmesi üzerine memleketine dönmek üzere yola çıktı. Fuliabgine'de vefat etti.
Celaleddin-i Devanî hazretleri her ilimde söz sahibiydi. Özellikle kelam ve mantık ilimlerine dair yazdığı eserleri ile pek meşhurdur. Eserleri, asırlarca İslam ülkelerindeki medreselerde ders kitabı olarak okundu. Osmanlı sultanları ile mektuplaşması ve Akkoyunlularda resmî vazife alması sebebiyle çok tanındı ve eserleri her tarafa yayıldı. Böylece bir Devanî ekolü oluştu. Büyük İslam âlimi İmam-ı Rabbanî Ahmed Farukî Serhendî, Mektubat kitabında bu büyük âlimin yüksek derecesini bildirmektedir.
İmam-ı Rabbanî hazretleri şöyle buyurmuştur: “... Mantığa dayanarak, akıl ile düşünce ile hasıl olan imana gelince bu yoldan iman elde edilebilir. Fakat elde edenler pek azdır. Allahü tealanın varlığını bu yoldan isbat etmekte, Mevlana Celaleddin-i Devanî gibi biri daha bulunduğunu bilmiyoruz. Çünkü hem muhakkıktır ve hem de sonra gelenlerdendir ve bu yüksek varlığı isbat etmek için çok uğraşmıştır. Böyle olmakla beraber, ondan sonra gelenlerden onun yazılarını açıklayanlar, onun ileri sürdüğü düşüncelerden, hadiselerden yanlış veya kusursuz olanını görememişlerdir. Açıklarken, çok fikirleri değiştirmek zorunda kalmışlardır. Bundan anlaşılıyor ki Peygamberleri “aleyhimüssalavatü vetteslimat” taklit etmeye dayanmadan, yalnız istidlal ile iman hasıl edenlere yazıklar olsun! Allahü teala, imanın nasıl elde edileceğini bize gösteriyor. Âl-i İmran suresinin 53. ayetinde mealen; “Ya Rabbî! Senin indirdiğine inandık, Resulüne uyduk. Bizi şahit olanlarla birlikte bulundur!” buyuruyor.” Kaynaklar Devanî'nin Abdülhadî ve Sa'deddin adında iki oğlu ile bir kızının olduğunu naklederler.
Eserleri: Celaleddin-i Devanî'nin İstanbul kütüphanelerinde tespit edilebilen eserlerinin sayısı otuz beşe ulaşmakta olup bunlardan yirmi sekizi Arapça, diğerleri de Farsçadır. Farsça şiirler yazdığı, kaynaklarda ifade edilmektedir. Bu eserlerin başlıcaları şunlardır:
-
1Şerhu Akaidi'l-Adudiyye: İcî'nin kitabı üzerine yazdığı şerhtir. Buna çok haşiye yazılmıştır. Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Birkaç defa haşiyeleri ile birlikte basılmıştır.
-
2Ahlâk-ı Celalî: Asıl adı Levamiu'l-işrak fî mekarimi'l-ahlâk'tır. Ahlâk sahasında yazılmış çok kıymetli bir eserdir. Birkaç defa basılmıştır. Mesela 1923'te Lahor'da basımı yapılmıştır.
-
3Tefsiru Sureti'l-Kafirun: Hicrî şemsî 1411 yılında Meşhed'de basılmıştır.
-
4Tefsiru sureti'l-İhlas: Hicrî şemsî 1405 yılında İsfehan'da basılmıştır.
-
5Tefsiru ayeti “Ya benî Ademe…”: Bu da Hicrî şemsî 1411'de Meşhed'de basılmıştır.
Tefsiru Sureti'l-Kafirun adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi No: 1602/24'de kayıtlıdır.
Celaleddin-i Devanî'nin yazdığı Ahlak-ı Celalî diye de bilinen Levamiu'l-işrak fî mekarimi'l-ahlâk adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve matbu nüshasının iç kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Meclis-i Şuray-ı Milli Kütüphanesi No: 35403'de kayıtlıdır.
-
1Haşiye ala Şerhi't-Tecrid: Tusî'nin Tecrid adlı eserine Ali Kuşçu'nun yazdığı şerhe yapılan üç haşiyenin ortak adıdır. Medreselerde uzun yıllar ders kitabı olarak okutulmuştur.
-
2Risale fî isbati'l-vacib: Allahü tealanın varlığı konusunu işleyen iki risalenin ortak adıdır. Risalenin birincisine Risaletü'l-kadime fî isbati'l-vacib; ikincisine Risaletü'l-cedide fî isbati'l-vacib ismi verilmiştir. Birinci risale İstanbul'da tarihsiz olarak basılmıştır. İkincisi ise 1369'da Tahran'da basılmıştır.
-
3Risale fî imani Fir'avn: Fir'avn'ın imanı ve ye's hâlinde imanın makbul olup olmadığını anlatır. Eser 1964'te Kahire'de basılmıştır.
-
4Risale fî halki'l-a'mal: İnsanın fiillerini anlatan eser 1405 yılında İsfehan'da basılmıştır.
-
5Ez-Zevra ve şerhi Havra: Mebde ve mead ile ilgilidir. Hicrî 1326'da Kahire'de basılmıştır.
-
6Risale fi'r-ruh: Ruh ile ilgili olup 1947'de Kahire'de basılmıştır.
-
7Şevakilü'l-hur fî şerhi Heyakili'n-nur: Eserin müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2332'de kayıtlıdır. Eser 1953'te Madras'ta basılmıştır.
-
8Şerhu Tehzibi'l-mantık ve'l-kelam: 1312'de İstanbul'da basılmıştır.
-
9Haşiye ala Şerhi'ş-Şemsiyye: Mantıkla alâkalıdır. 1309'da İstanbul'da basılmıştır.
-
10Risale Sayha ve sada: Tasavvufla ilgili olup 1369'da Meşhed'de basılmıştır.
-
11Şerh-i Rubaiyyat: İkinci Bayezid'e ithaf etmiştir. 1990'da Lahor'da basılmıştır.
-
12Şerh-i Yek Gazel-i Hace Hafız: 1369'da Tahran'da basılmıştır.
-
13Şerh-i Beytî ez Gülşen-i Râz: 1342'de Tahran'da basılmıştır.
-
14Enmuzecü'l-ulum: Hocalarını anlatır. Hicrî 1411'de Meşhed'de basılmıştır.
-
15Risale-i Adalet: 1368'de Meşhed'de basılmıştır.
Haşiye ala Şerhi't-Tecrid adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi No: 802'de kayıtlıdır.
Risaletü'l-kadime fî isbati'l-vacib adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 1602/11'de kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve Risaletü'l-cedide fî isbati'l-vacib adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 1582/12'de kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda).
-
1Arzname: Geçit resminde gördüklerini kaleme almış, bu bakımdan Akkoyunlular dönemi için önemli bir kaynaktır. 1311'de İstanbul'da basılmıştır.
-
2Risale der divan-ı Mezalim: Özet bir tercümesi Ahmed Cevdet Paşa tarafından Tezakir'de yayınlanmıştır.
-
3Risale fi ta'rifi'l-ilm
-
4Risale-i Kalemiyye
-
5Ta'likat ala Risaleti isbati'l-cevher, Risale fi la'bi'n-nerd
-
6Risale fi cezri'l-esam
Celaleddin-i Devanî'nin yazdığı Şerhu Akaidi'l-Adudiyye adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi No: 1586'da kayıtlıdır.
Celaleddin-i Devanî'nin, Ahlâk-ı Celalî adlı ahlâk ile ilgili eseri Farsça olup 1304 (m. 1882)'de Hindistan'da sekizinci baskısı yapılmıştır. İngilizceye de tercüme edilmiştir. Bu eserinden bazı bölümlerin tercümesi:
Konuşmanın edepleri: Fazla konuşmamalıdır. Zira çok konuşmak zihin hafifliği, akıl zayıflığının alametidir. Kişinin heybetini kırar, itibarını düşürür. Hazreti Aişe buyurur ki: “Hiçbir sözü boş olmayan Resulullah, az, öz ve tane tane konuşurdu. Bir mecliste konuşsa, mübarek ağzından çıkan kelimeler sayılmak istense, sayılabilirdi.” Âlimler demişlerdir ki lüzumsuz çok konuşan bir kimseyi görürsen, bil ki aklı yoktur. Söyleyeceği sözü iyice düşünmeden dile getirmemeli, ağzından çıkarmamalıdır. Hikmet sahipleri; “Önce düşün, sonra söyle.” demişlerdir. İhtiyaç, lüzum olmadan konuşmamalıdır. Konuşurken gülmemelidir. Mecliste birisi konuşurken, sözünü kesip araya girmemelidir. Bir kimsenin anlattığı bir şeyi bilse de bildiğini belli etmeyip o kimse sözünü tamamlamalıdır. Başkasına sorulan bir suale cevap vermemelidir. Onun da bulunduğu bir topluluğa sorulursa, başkalarından evvel davranıp cevap vermede acele etmemelidir. Bir kimse cevap verirken, kendisinin daha iyi bildiğini anlarsa, o kimsenin bitirmesine kadar beklemeli, sonra cevap vermeli ve kendinden önce konuşanı ayıplamamalıdır.
Kendisine bir şey söylendiği zaman, söyleyenin sözü bitmeden, cevap vermeye başlamamalıdır. Yanında olan mübahase ve tartışmalarda kendisi yoksa yani onu ilgilendirmiyor veya onun karışması istenmiyorsa, karışmamalıdır. Ondan gizli konuşuyorlarsa, kulak vermemelidir.
Mecliste olan büyüklerle kinayeli konuşmamalıdır. Sesini ne çok yüksek ne de çok hafif çıkarmayıp orta bir ses tonu ile konuşmalıdır. Söz zor anlaşılacak yere gelirse, misalle açıklamalı ve faydasız yere sözü uzatmamalıdır. Kısa ve öz anlatma yolunu seçmelidir. Mânası zor bilinen ve anlaşılması kolay olmayan kelime ve ifadeler kullanmamalıdır.
Konuşurken, sövme, yerme gibi fuhuş bildiren sözlerden kaçınmalıdır. Eğer fahiş olan, ayıp olan bir şeyi söylemeye mecbur ve muhtaç olursa, kinaye ve kapalı ifadelerle anlatmaya çalışmalıdır. Mürüvveti gideren, kişiyi aşağılayan, kin ve düşmanlığı celb eden sözlerden ve huylardan kaçınmayı vacip bilmelidir. Her yerde, oranın hâline göre konuşmalıdır. Konuşurken el, göz, kaş hareketleri yapmamalıdır. Ama bulunduğu yerin icabı hafif işaretler olabilir. Doğru veya yanlış olsun, mecliste bulunanlara, bilhassa büyüklerin yanında bilgiçlik taslamamalı, ben bunu kabul etmem, ben buna muhalifim gibi sözler söylememelidir. Çok söylemenin fayda vermediği kimseye ısrar üzere olmamalıdır. Münazarada insaf yoluna ve şartına riayet etmelidir. İnce sözleri anlamayana böyle ifadelerle hitap etmemelidir. Herkese akıl ve anlayışı ölçüsünde söylemelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Biz Peygamberler topluluğu, insanlara anlayacakları şekilde konuşmakla emrolunduk.” İsa Aleyhisselam buyurdu ki: “Hikmeti, ehli olmayan yanında söyleyip zayi etmeyin. Onlara zulmetmiş olursunuz.” Yakın veya uzaktan olan karşılıklı konuşmalarda, sert değil, lütuf ile okşayıcı şekilde konuşmalı, hareket, fiil ve sözlerinde hiç kimseyi taklit etmemeli, ayıplamamalıdır. Ürkütücü sözler söylememelidir. Gıybetten, söz taşımaktan, iftiradan, yalan konuşmaktan ve bunları dinlemekten çok sakınmalı ve bu sakınmayı vacip ve lazım bilmelidir. Böyle kimselerin yanlarına, toplantılarına gitmemelidir. Konuşmaktan çok, dinlemelidir. Hikmet ehlinden birine; “Siz niçin az konuşur, çok dinlersiniz?” dediklerinde; “Bana iki kulak bir ağız verildi.” cevabını vermiştir. Yani iki dinle, bir konuş.
Ez-Zevra ve'l-havra adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 275/2'da kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) bu eserin şerhi olan Havra adlı risalenin Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 275/3'da kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (solda).
Hareket ve durmanın edepleri: Yürürken, çok acele gitmemelidir. Hafiflik alametidir. Çok yavaş yürümek de tembellik alametidir. Kibirliler, böbürlüler gibi salınarak, kadınlar gibi de vücudunu hareket ettirerek yürümemelidir. Orta hâlde olmalıdır. Akılsızlar gibi de yürürken, ikide bir geri dönüp bakmamalıdır. Başını daima önüne eğmeli ki bu, üzüntü ve düşüncenin çokluğuna alamettir. Binekte (hayvanda veya başka vasıtada) giderken de itidali korumalı, ne çok süratli, ne de çok yavaş gitmelidir. Otururken ayağını uzatmamalı, bir ayağını diğer ayağı üzerine koymamalı (bacak bacak üstüne atmamalı), hoca ve baba dışında bir yerde diz üstünde oturmamalıdır. Bunların yerini tutan kimselerin huzurunda da diz üstünde oturmalıdır. Başını dizi üstüne koymamalı, eline dayamamalıdır. Bu, üzüntü veya tembellik, gevşeklik alametidir.
Şerhu Tehzibi'l-mantık ve'l-kelam adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 915'da kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve Haşiye ala Şerhi'ş-Şemsiyye eserinin Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 307'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (solda).
Celaleddin-i Devanî'nin yazdığı Risale Sayha ve sada adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 1602/18'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve İkinci Bayezid Han'a ithaf ettiği Şerh-i Rubaiyyat adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 1602/21'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (solda).
Boynunu yana fazla eğmemelidir. Lüzumsuz hareketlerden kaçınmalıdır. Mesela sakalı ile saçı ile diğer uzuvları veya elbisesi ile oynamamalıdır. Parmağını burnuna veya ağzına sokmamalı, parmaklarını çıtırdatmamalı, esnememeli, gerinmemeli, tükrüğünü, balgamını, sümüğünü de sesini başkalarının duyacağı şekilde atmamalı ve kıbleye doğru tükürmemeli, sümkürmemelidir. Elini ve yüzünü eteğiyle, elbisenin kol ağzıyla silmemelidir.
Bir meclise gidince kendinden aşağı olanların veya yüksek olanların yerlerine oturmamalıdır. Ama meclisin büyüğü o ise istediği yerde oturabilir. Anlamadan bu yerlerden birinde oturmuşsa, hatırına geldiği zaman münasip yere gitmelidir. Orada boş yer yoksa hiç sıkıntı ve dert etmeden geri dönmelidir.
Celaleddin-i Devanî'nin yazdığı Şerh-i Gazel-i Hafız Şirazî adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 1602/19'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve Şerh-i Yek Gazel-i Hace Hafız adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 1602/15'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (ortada) ve Şerh-i Beytî ez Gülşen-i Râz adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 1602/16'da kayıtlı yazma nüshasının bir sayfası (solda).
İnsanların yanında uyumamalıdır. Sırtüstü hiç yatmamalıdır. Hele uyurken horlayan buna çok dikkat etmelidir. Çünkü bu şekilde yatmak horlamayı arttırır. Eğer bir mecliste, kalabalıkta uyku gelirse, mümkünse kalkıp gitmeli, değilse, bir hikaye, bir düşünce veya bir başka yolla defetmelidir. Oradakiler hep uyuyorsa, ya onlara uyup uyumalı yahut kalkıp gitmelidir.
Kısaca, öyle hareket etmelidir ki kimse ondan nefret etmemeli ve ona acımamalıdır. Yani acınacak hâle düşmemelidir. Bu âdetlerden biri ona ağır gelirse, bunları yapmadığı zaman doğacak zarar ve ayıplamanın, bunlara katlanmaktan ağır ve çirkin olduğunu aklından çıkarmamalıdır.
Yemek yemenin edepleri: Önce elini, ağzını, burnunu yıkamalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Yemekten önce elini yıkayan fakirlikten kurtulur.” İlk lokmayı alırken Besmele ile yemeye başlamalı, yemeği bitince “Elhamdülillah” demelidir. Ev sahibi ise en önce yemeye o başlamalıdır.
Elini, elbisesini, sofrayı, örtüyü kirletmemeli, elle yenilecek şeyleri üç parmakla yemeli, yerken ağzını açmamalı, büyük lokma almamalı, lokmayı ağzına alır almaz, çiğnemeden yutmamalı, normalden fazla da ağzında tutmamalıdır. Bir lokmayı yutmadan, ikinci bir lokmaya el uzatmamalı, dökülen kırıntıları toplamalıdır. Yemek esnasında parmağını yalamamalıdır. Ama yemek bitince yalayabilir. Hatta o zaman yalamak sünnettir.
Yemeğin rengine bakmamalı, koklamamalı, sofradaki yemeğin hep birinden yiyip diğerlerinden yememezlik etmemelidir. Eğer sofrada iyi bir yemekten az bulunursa, diğerlerini bırakıp hep onu yememeli, diğer arkadaşlarını kendine tercih etmelidir. Önünden yemelidir. Ancak meyve tabağının diğer tarafından da alınabilir. Ağzına götürmüş olduğu kemik ve benzeri şeyleri, ekmeğin ve sofranın üzerine koymamalı, eğer yediği et veya lokmadan kemik çıkarsa, yavaşça ağzından çıkarmalıdır. Yemek yerken tiksindirici hareketlerden, sözlerden, hikayelerden sakınmalıdır. Ağzından çıkardığı bir şeyi kâseye, tabağa atmamalı, kısaca; öyle yemek yemelidir ki tabağında yemek artsa, bir başkası tiksinmeden yiyebilmelidir. Misafir ise ev sahibinden önce yememeli, ama başkaları yemeye başlamışsa, onlara uyup yemelidir. Aç da olsa, buna riayet etmelidir. Ama evinde ve mahremlerinin olduğu yerde hemen başlayabilir. Ev sahibi ise misafirler yemekten el çektikten sonra yemekten el çekmelidir. Yavaş yavaş yemeli, eğer kimse yemeye devam etmiyorsa, yalnız kalıp utancından bırakmamalıdır.
Yemek arasında su içmek icab ederse, rahat ve yavaş içmelidir. Ağzının ve boğazının sesi su içerken duyulmamalıdır. Dili ile dişlerinin arasından aldıklarını yutmalı, ama kürdanla aldıklarını uygun bir yere atmalıdır, insanları tiksindirmemelidir. Ellerini yıkarken ve temizlerken, parmaklarını ve tırnak diplerini iyice yıkamalı, aynı şekilde dudaklarını, ağzını, dişlerini iyice temizlemeli, ağzının suyunu leğene atmamalıdır. Ağzını yıkadığı suyu dökerken, eliyle örtmelidir. Yemek yemeden önce el yıkarken, başkalarından öne geçmeye çalışmamalıdır.
Çocuk terbiyesi: Çocuk dünyaya gelince yedinci günü ona isim koymalıdır. Düşünmeli, iyi bir isim koymalıdır. Çünkü rastgele bir isim konursa, ömür boyu ona sıkıntı verebilir. Bunun için çocuğa iyi isim koymaya dikkat etmek, çocuğun babası üzerindeki haklarındandır. Süt emme zamanı bitince terbiyesi ile meşgul olmalı, kötü ahlâk ve huy edinmesine engel olmalıdır. Çünkü çocukların kabiliyetleri kemal üzeredir. Tabiatının meyli ise kötülükleredir. Çabuk bozulabilirler. Bunun için iyi ahlâklı olmasına dikkat etmeli ve bunda bir sıra gözetmelidir. Çocukta ilk görülen, göze çarpan duygu hayâdır. Hayânın çokluğu, fazilete işarettir. Çocukta hayâ hasleti görünce daha çok ihtimam etmelidir.
Celaleddin-i Devanî'nin yazdığı Risale fî ta'rifi'l-ilm adlı eserin Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 711/2'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve Risale-i Kalemiyye adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 1609/11'de kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda).
İlk terbiye, çocuğu kötü arkadaşlardan menetmek, alıkoymaktır. Çünkü çocukların ruhu temiz bir ayna gibidir. Karşısında olanı hemen tutar, alır. Bundan sonra İslam'ın şartlarını, dinin emirlerini ve sünnetin edeplerini öğretmeli ve bu öğretme işine devam etmelidir. Öğrenmek istemezse müsamaha etmemeli, devam etmelidir. Gerekirse, azarlamalıdır. Fakat yaşı ve kabiliyeti de göz önünde bulundurmalıdır. Nitekim dinimizin hükmüne göre yedi yaşında namazı öğretmeli, kıldırmalıdır. Eğer on yaşına gelir de kılmazsa, azarlamalı, hatta dövmelidir. İyileri övmeli, kötüleri ayıplamalı ve böylece iyiliğe teşvik etmelidir. Kötülükten, çirkin işlerden menetmelidir. İyi bir iş yaparsa, onu övmeli, aferin demeli, kötü bir iş işlerse, ayıplayıp korkutmalıdır. Elden geldiği kadar açık sitem etmeli, yanlışlıkla yaptı, unutarak etti deyip cüretini arttırmamalıdır. Gizli bir şey yapmışsa, yüzüne vurmamalı, hayâ perdesini yırtmamalıdır. Tekrar yaparsa, yalnız bir yerde, onu tembih etmeli, azarlamalıdır. Yaptığı o işin, çok çirkin olduğunu söylemeli, bir daha yapmaması için korkutmalıdır. Sık sık azarlamamalıdır. Yoksa azarlamak, ayıplamak âdet hâline gelir, “İnsanlar yasaklara karşı meyilli ve haris olurlar.” sözü gereğince tekrar yapmaya koyulabilir. Bunun için iyi idare etmelidir.
Haşiye ala Haşiyeti'l-Metali fî'l-Mantık adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi HAP Kısmı No: 347/10'da kayıtlıdır.
Ta'likat ala Risaleti isbati'l-cevher adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 489/2'de kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve Risale fî la'bi'n-nerd adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 1602/17'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (solda).
Risale fî halki'l-a'mal adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 489'da kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve Şevakilü'l-hur fî şerhi Heyakili'n-nur adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 891'de kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda).
Çocuğun nazarında yemeyi, içmeyi, iyi elbiseyi giymeyi önemsiz göstermeli, süslü elbiseler, renkli kumaşlar kadınların beğeneceği şeylerdir, erkekler böyle şeyleri sevmez demelidir. Hep yemeye, içmeye düşkün olmaması için uyarmalıdır.
Önce yemek yemenin edeplerini öğretmelidir. Yemek yemekten maksat, bedenin sıhhatini korumaktır, lezzet almak değildir demelidir. Yemek ve içmek ilaç gibidir ki onunla açlık ve susuzluk giderilir demelidir. İlaç belli miktarda alındığı zaman faydalı olduğu gibi, yemek ve içmek de açlığı ve susuzluğu giderecek kadar olursa faydalı olur demeli, çeşitli yemeklere alıştırmayıp bir yemekle yetinmeye alıştırmalı, iştihasını zapt ettirmeli, istediğini değil, bulduğunu yemeye alıştırmalı, lezzet ve zevklere önem vermemesini öğretmelidir. Zaman zaman çocuğa kuru ekmek vermeli, zaman olur ki ona kalır demeli ve öyle alıştırmalıdır. Bu edepler, zengin olmayanlar içindir. Zenginler yaparsa daha iyi olur. Eti normal yedirmelidir. Yemekten hemen sonra mümkünse su içilmemelidir. Her ne kadar alkollü içkilerden sakınmak herkese lazım ise de çocuklara akıllarına göre anlatıp menetmek hususunda çok söylemeli, ruha da bedene de çok zararlıdır demelidir. İnsanın, kızgınlığını, sinirini, hayâsızlığını arttırır ve bu hâller onda meleke, alışkanlık hâline gelir demeli, böyle kimselerle düşüp kalkmaktan, arkadaşlık etmekten kesin olarak menetmelidir. Çirkin sözleri, dinimize uymayan sesleri dinlemekten menetmelidir. Vazifelerini bitirmeden ve sıkıntı çekmeden yemeğini vermemelidir.
Kapalı ve gizli işlerden onu menetmeli ki kabahate karşı cesareti kırılsın. Gündüz ve gece çok uyutmamalı, yumuşak elbiselere alıştırmamalı, yaya yürütmeli, bineğe binmesini öğretmeli, oturma, kalkma ve konuşmanın edeplerini anlatmalı, kadınlar gibi süslenmemesini, vakti gelmeyince yüzük takmamasını söylemelidir. Babasıyla ve dünya malı ile arkadaşlarına övünmekten ve yalan söylemekten sıkı men etmeli, doğru veya yalan yemin etmemesini tembih etmelidir. Çünkü yemin, herkes için kötü bir şeydir. Uygun olarak yapılırsa da mekruhtur. Ancak din için faydalı olursa, caizdir. Büyüklerin yemin etmeye ihtiyacı olsa da çocukların hiç ihtiyacı yoktur. Büyüklerin yanında susup oturmasını, sorulursa, kısa cevap vermesini öğretmeli, hep iyi konuşmayı âdet etmesini anlatmalıdır. Büyüklerin çocuklarına bu edepler daha çok lazımdır.
İlim öğrenmeye çok teşvik etmelidir. Hoca dövse de kayırmamalı, lüzumsuz yere çocuğu azarlamalıdır. Dayağa ihtiyaç olursa, bir daha yapmaması için önce kuvvetli azarlamalıdır. Çocuğu cömertliğe alıştırmalı, mal ve mülkü gözünden düşürmelidir. Çünkü para ve mal sevgisinin zararı, zehirden çoktur. İmam-ı Gazalî hazretleri, “Ya Rabbî, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut.” mealindeki İbrahim suresi 35. ayetinin tefsirinde buyuruyor ki: “Putlardan murad, altın ve gümüştür. Yani İbrahim Aleyhisselam; “Beni ve çocuklarımı altına ve gümüşe tapmaktan, kalbimizi onlara bağlanmaktan koru.” diye dua ediyor. Çünkü bütün kötülüklerin menşei; parayı, dünyayı sevmektir.
Boş zamanlarında çocuklara oyun oynamak için izin vermelidir. Ama sıkıntılı ve zor oyunlar ve kötülüğe sebep olacak alışkanlıkları veren oyunlardan sakındırmalıdır. Bu edepler herkes için iyidir. Gençler için ise daha iyidir. Anlama yaşına gelince ona dünya malından esas maksadın, sıhhati korumak olduğunu anlatmalı, dünyayı ahirete sermaye yapmayı tembih etmelidir. Eğer ilim sahibi olacaksa, ilim tahsili için gerekli terbiye verilmelidir. Sanat sahibi olacaksa, dinî vecibeleri öğrenip yaptıktan sonra o sanatla meşgul etmelidir. Burada en iyisi, çocuğun tabiatına, yani kabiliyetine bakmalı, durumunu incelemeli, neye istidadı olduğunu sezmeli, kabiliyetinin hangi ilim ve sanata daha yatkın olduğunu anlayıp o tahsil ve sanata vermelidir. Zira hadis-i şerifte; “Kişi ne için yaratılmışsa, o iş ona kolaylaştırılır.” buyuruldu. Herkesin her sanata kabiliyeti olmaz. Belki herkesin bir sanata istidadı olur. Bunun altında derin bir sır vardır. Böyle olmasının sırrını, cemiyetlerin ayakta durması ve insanların düzenli, tertipli ve her birinin ayrı işler görerek, birbirinin eksik taraflarını gidermesidir. Çünkü bir kimse bir sanata istidatlı ise küçük bir gayretle onu öğrenir. O işe istidadı yoksa ona boşuna zaman verir, ömür tüketir. Eğer çocuğun bir sanata karşı kabiliyeti yoksa onu başka sanata vermelidir. Bunda da çocuğun o işi yapamayacağını iyice anlamalıdır ki bir ümitsizliğe, başarısızlığa kapılmış olmasın. Bir sanatı öğrenince geçimini ondan sağlamasını emretmelidir. Onun zevkini alıp daha iyi yapmaya çalışmalı ve o sanatın inceliklerini öğrenmeli, branşında ihtisas yapmalıdır.
Çocuğa büyüklerin âdeti olan temiz, tayyib bir kazanç getirecek iş yaptırmalıdır. Baba veya anasından kendine ulaşana güvendirmemelidir. Çünkü babalarının malı, parası ile gururlanan, övünen çok zengin çocukları, sanat öğrenmekten mahrum olmuşlardır ve durumları değişince sıkıntıya düşmüşlerdir. Çalışma, kazanma ve bir ev idare etmeyi başardığında, onu evlendirmeli ve kazancını ayırıp ona vermelidir.
Celaleddin Devanî'nin Risale fî cezri'l-esam adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi No: 1602/12'de kayıtlıdır.