Hindistan evliyasının büyüklerinden. Zamanında Çeştî yolunun önderi idi. İsmi Muhammed bin Mahmud bin Ya'kub'dur. Aslen Kazerun şehrinden olduğu için Kazerunî, Hindistan'da Panipüt (Pani Pat) şehrinde yerleştiği için Panipütî, Hazreti Osman soyundan olduğu için Osmanî nisbet edildi. Celaleddin, Kebirü'l-evliya, Kutb-i Rabbanî lakapları verildi. Hindistan'da Celal Panipütî diye tanındı. Uzun bir ömürden sonra 765 (m. 1363) yılında vefat edip Panipat şehrinde defnedildi. Mezarının üstüne büyük bir türbe yapıldı.
Küçük yaşta babası vefat etti. Amcasının terbiyesinde yetişti. Temel din bilgilerini ve alet (yardımcı) ilimleri öğrendi. Asrın büyüklerinden yüksek din bilgilerini tahsil etti. Şerefeddin Ebu Ali Kalender hazretlerinin terbiyesine verildi. Yıllarca ilim tahsil edip riyazetler çekti. Çöllerde, sahralarda dolaşıp nefsini terbiye etti. Çöllere düşmesine, Ebu Ali Kalender hazretlerinin bir sözü vesile oldu. Birgün Şerefeddin Ebu Ali Kalender bir yolun kenarında oturuyordu. Celaleddin-i Hindî de güzel bir ata binmiş olarak uzaktan geldi. Ebu Ali Kalender hazretleri, atlı yanına yaklaşınca; “Ne güzel at, ne güzel binici.” buyurdu. Bu sözü duyan Celaleddin birden değişip bambaşka bir hâle geldi.
Celaleddin Hindî hazretlerinin Panipat şehrindeki Türbesi.
Hocasının önüne varıp attan düştü. Yakasını yırttı elbisesini parçaladı. Kalkıp yola revan oldu. Yıllarca çöllerde, ıssız yerlerde dolaştı. Çok âlim ve evliya ile sohbet etti. Her birinden çeşitli nimetlere kavuştu. Fakat yine de aradığını bulamayıp memleketine doğru yola çıktı. Herkes aradığını onda buluyor, fakat o, aradığını kimsede bulamıyordu. Bir kervandaki dervişlerle birlikte memleketine doğru giderken, Hansi şehrine vardılar. Zamanın büyüklerinden Sultanü'l-meşayıh Şeyh Cemal Hansevî'ye, rüyasında Celaleddin'i karşılamak için emir verilip; “Şeyh Celaleddin-i Hindî geliyor, ona hizmet etmekte acele et. Senin silsilenin devamı, onun senin hakkındaki hayırlı dualarına bağlıdır.” denildi. Daha kervan şehre girmeden, gelenleri karşılamaya çıktı. Hizmetçisine de tarif edip; “Şöyle şöyle dervişler göreceksiniz, onların hepsini al gel.” diyerek gönderdi. Dervişler, eşyalarını taşıttıkları Celaleddin'i eşyaların başında bırakıp geldiler. Cemal Hansevî, onları görünce; “İçinizden kimse ayrıldı mı?” diye sorup Celaleddin'in kaldığını öğrendi. Gidip onu da evine davet etti. Hepsine çok izzet ve ikramda bulundu. Dervişleri gönderdikten sonra Celaleddin-i Hindî hazretlerinden dua istedi. Aczini ortaya koyup onun duasına çok ihtiyacı olduğunu söyledi.
Çok ısrar etti. Celaleddin-i Hindî, Cemal Hansevî'ye dua edip Fatiha okudu. Onun bu duası bereketiyle Cemal Hansevî hazretlerinin silsilesi, oğlu Nureddin vasıtasıyla devam etti. Celaleddin-i Hindî, derviş arkadaşlarının yanına döndü. Dervişler, onun büyüklüğünü anlayıp çok edep gösterdiler. Eşyaları alıp kendileri taşımak istediler. Ancak o, razı olmadı. Yine zorla eşyaları yüklendi. Yola koyuldular. Onlardan önde yürüyen Celaleddin'in, eşyaları taşımasına hayret edip baktıklarında, eşyaların, başının üstünde asılı olduğunu ve devamlı onu takip ettiğini gördüler. Ona olan bağlılıkları daha da kuvvetlenip eşyaları alarak özür dilediler. Affedilmelerini istediler. Celaleddin-i Hindî; “Ey azizler, bize sizden hiçbir sıkıntı gelmedi. Belki sizin sohbetinizde, aranızda mahfuz kaldım. Bir kusur olmuşsa bile, affedilmiştir.” buyurdu.
Bu arada Şeyh Cemal, henüz oradan fazla uzaklaşmayan kafileye tekrar adamlar gönderip evine davet etti. Dönmek istemediyse de çok yalvardılar. Birkaç gün daha onda misafir oldu. O günler, hazretin muhabbetinin coştuğu ve sarhoş olduğu zamanlardı. Vatanına dönmek istemiyordu. Şeyh Cemal, nasihatlar edip razı etti. “Baba, Sen Allahü tealanın sevgilisisin. İnsanların olgunlaşmasını sana verdi. Senin böyle hayran (cezbe hâlinde) durman uygun değildir. Memleketinize gidip oturmanız iyi olur. Bu günlerde oraya bir kemal sahibi gelecek. Sizin fütuhatınız onun elinde olacaktır. Onun hizmetinde muradınıza kavuşacaksınız. Bana da izin olsa, ben de gelir feyizlenirdim. Bugün hangi yoldan olursa Panipüt'e gidiniz.” dedi. O, Sultanü'l-evliya Kutb-i âlem Cemal Hansevî'nin ısrarına dayanamayıp memleketine döndü. O kemal sahibi bir kimse olarak bildirilen zat, Şemsü'l-evliya Hace Şemseddin Türk Panipütî'den başkası değildi. Sonunda o mübarek zatın sohbetine kavuşmakla şereflendi.
EVLAT VERMESİNİ DİLEDİK
Bir başka rivayete göre ise; bir gün yukarda bildirilen Şeyh Şerefeddin Ebu Ali Kalender'den, irşat etmesi için çok yalvardı. O; “Ey aziz oğlum! Senin kalbinin açılması, başkasının eliyle olur. O da bu gün yarın bu şehre gelir.” dedi. Bekledi. Birkaç gün sonra velayet sahibi, hidayet semasının güneşi Şemsü'l-evliya Hace Şemseddin Türk, üstadının izni ile Panipüt'e teşrif etti. O beldeyi velayet nurları ile aydınlattı. Celaleddin-i Hindî, ilahî bir ilhamla onun huzuruna gitti. Talebeliğe kabul edildi. Çetin riyazet ve mücahedeler çekti, hilafetle şereflendi, yüksek derecelere kavuştu. Hocasından hiç ayrılmak istemedi.
Hace Şemseddin buyurdu ki: “Sen benim oğlumsun. Allahü tealadan, benden sonra yerime senin oturmanı istedim. Senin rehberliğin ile çok insanlar maksatlarına kavuşurlar. Yalnız Resulullah'ın sünnetini, yani evlenmeyi yerine getirmek, iki dünya saadetlerindendir. Ta ki yarın Resulullah Efendimize karşı mahcup olmayasın.” Celaleddin-i Hindî; “Buyurduklarınız doğrudur. Tekrar özür dilemem yakışık almaz. Ancak çocuklarımın, kıyamette beni mahcup edecek ameller işlemesinden korkuyorum.” diye arz etti.
Şemsü'l-evliya; “Buna üzülme! Allahü tealanın emri ile sana söz veriyorum ki iyileri sana, kötüleri bana aittir. Onların cevabını yarın ben vereceğim. Dünyada da kimin bir müşkülü olursa gelsin, bana hatırlatsın, ona yardım ederim. Sana bu işte bu kadar yüklenmemin sebebi şudur ki ben Levhi'l-mahfuzda gördüm. Senden çok sayıda evlat dünyaya gelecek. Bu hususta bir şüphen varsa gel, başını kaftanımın altına sok ve gör.” buyurdu. Emre uyarak başını kaftanının altına sokunca Levhi'l-mahfuzu ve orada evladının sayılamayacak kadar çok olduğunu gördü. Onları silmek için elini uzattı. Birden görmesi durdu. Şemsü'l-evliya, o anda elini tuttu ve; “Ey aziz oğlum, Allahü tealanın iradesine karışma. O kudret ve kutsiyet sahibi, senin amel defterine evlat yazınca sen onu silemezsin.” buyurdu.
Celaleddin-i Hindî, hocasının ayaklarına kapandı. İstiğfar etti ve; “Emir, Hazreti pirin emridir. O'nun rızası nerede ise bu kul onu kendi saadeti bilir.” dedi ve evlenmeye razı oldu. Lakin bir şart koştu. “Sağır, kör, topal ve benzeri kadın olursa benim nikâhıma onu verin.” dedi. Araştırmalardan sonra Kirnal şehzadelerinde onun aradığı gibi temiz, afif, zahide ve benzeri üstün vasıflarda bir kız bulundu. Şemsü'l-evliya, akrabalar, ileri gelenler, Celaleddin-i Hindî ile birlikte Kirnal'e gittiler, düğün yapıp Panipüt'e döndüler. Hanımına ilk sözü; “Ey hanım! Kalk bana abdest suyu getir.” oldu. Hanım hemen yüzünü açıp kalktı ve abdest suyu getirdi. Abdest aldırdı ve emir gereği kendisi de abdest aldı. Sonra o hazret, ağzının temiz suyunu o afifenin ağzına sürdü, Kur'an-ı Kerim'i önüne koydu ve; “Oku!” buyurdu. Hemen okudu. Bu hanım, mücahede ve riyazetle meşgul oldu. İşte bu hanımdan, beş oğlu ve iki kızı dünyaya geldi.
Rabbanî ilhamla, Şemsü'l-evliya Hace Şemseddin Türk'ün sohbet ve hizmetini seçen, onun teveccühü ile kısa zamanda kemal mertebelerine ulaşan ve kutb-i aktab olan Celaleddin-i Hindî, dünyaya hidayet sunup insanları yakînlik mertebelerine kavuşturdu. Üstadı Şemsü'l-evliya Hace Şemseddin Türk Panipütî, Şeyh Celaleddin-i Hindî'ye icazet verip kendi yerine tayin etti. İcazetnamesinde, talebelerine onun hizmetinde bulunmalarını, dualarına kavuşmak için çırpınmalarını bildirdi. Hocası, icazetnamede onun silsilesini şöyle açıkladı: “Resulullah, Hazreti Ali, Hasan-ı Basrî, Abdülvahid bin Zeyd, Fudayl bin Iyad, İbrahim-i Edhem, Huzeyfe-i Mer'aşî Hubeyretü'l Basrî, Mimşad-i Dineverî, Kutbüddin Ebu İshak Şamî, Kıdveddin Ebu Ahmed Çeştî, Ebu Muhammed, Nasıreddin Ebu Yusuf, Hace Mevdud, Hacı Şerif Zendenî, Osman Harunî, Muinüddin-i Çeştî Sencerî Ecmirî, Kutbüddin Bahtiyar Kakî Dehlî, Feridüddin Mes'ud Şeker-Genc, Alaeddin Ali Ahmed Sabir Kalyarî, o da fakire hilafet vermiştir."
Tebük muharebesi dönüşünde, Peygamber Efendimiz def-i hacet için uzaklara doğru gitmişlerdi. O sırada Eshab-ı Kiram, sabah namazı vaktinin geçeceği endişesiyle Abdurrahman bin Avf'ı imamete geçirdiler. Peygamber Efendimiz döndüğünde, Eshab-ı Kiram'ın namaza durduğunu gördüler. İkinci rekatte yetişip Abdurrahman bin Avf'a uydular ve namazın sonunda; “Güzel yaptınız. Bir peygamber, salih bir kimsenin arkasında namaz kılmadıkça, ruhu kabzolunmaz.” buyurarak, Abdurrahman bin Avf'ın kıymetini ve üstünlüğünü bildirdiler. Diğer bir hadis-i şerifte de; “Abdurrahman bin Avf, yerdekiler ve semadakiler katında emindir.” buyurdu. “Ebu Bekr Cennet'tedir. Ömer Cennet'tedir. Osman Cennet'tedir. Ali Cennet'tedir. Talha Cennet'tedir. Zübeyr Cennet'tedir. Abdurrahman bin Avf Cennet'tedir. Sa'd ibni Zeyd Cennet'tedir. Ebu Ubeyde bin Cerrah Cennet'tedir” buyrularak, İbn-i Avf'ın; Cennet'e gideceği müjdelenen ve Aşere-i Mübeşşere denilen zatlar arasındaki yüksek derecesi bildirilmiştir.
Celaleddin-i Hindî hazretlerinin, vakıf tarafından kullanılan Türbesinin içinde ders gören çocuklar.
"Ben de hırka, asa, makas ve kaseyi, maddî ve manevî irşatlarımla, halifem Muhammed bin Mahmud bin Ya'kub'a verdim. Ona, Çeştî isimlerinden olan Celaleddin ile hitap ettim. Onu şu anda makamına oturttum. Bundan sonra kimseyi bununla vazifelendirmem. Bendeki her vazifeyi ona teslim eyledim. Ona icazet verdim ve hepinizi ona ısmarladım.” buyuran yüksek hocası Şemseddin Türk Panipütî, talebelerini de kimsenin erişemeyeceği üstün derecelere yükselmiş olan talebesi Celaleddin-i Hindî'ye teslim etti. Onun üstünlüğünü, zamanın büyükleri itirazsız kabul ederlerdi. Celaleddin hazretlerinin hizmetlerine koşarlar, pek çok nimetlere kavuşurlardı. Duası kabul olunanlardandı. Her sözü söylemez, dilinden çıkan birçok şey, Allahü tealanın izniyle arzusuna uygun vaki olurdu.
Şemseddin Türk Panipütî hazretlerine çok hizmetler etti, dayanılmayacak riyazet ve mücahedelere girişti. Sonunda kalbden kalbe gelen halifeliğe ve İsm-i a'zam'a kavuştu. Onun yerine postnişin oldu. Hanekah ve münevver-i ravda hizmetleri ona ait oldu. Dünyalığı da çok görünürdü. Mutfağında her gün çeşit çeşit yemekler hazırlanır, yemek sofrasında bin kişi hazır bulunurdu. Binden aşağı düşse; hizmetçiler, emre uyarak sokak ve çarşılardan eksik olan kadar adam getirirlerdi. Canı ava çıkmak istese, ava giderdi. Bazen on beş gün, bazen bir ay avda kalır, orada da o miktar yemek gaipten mevcut olur, o kadar insan da sofrada hazır olur ve yemek yerdi. Bu yol ve tasarrufu ile birlikte, evinde fakirlik hâkim olup bir günlük yiyecek bulunmazdı. Bu hâli bilenler; “Aman ya Rabbî, bu ne ev, bu ne ikram, bu ne büyük bir tasarruftur.” derlerdi.
Celaleddin-i Hindî hazretlerinin Türbesinin önden görünüşü.
Tayy-i zaman ve tayy-i mekan sahibiydi. Allahü tealanın izniyle kendisine uzaklar yakın olur, zaman uzar ve kısalırdı. Çok zaman, Cuma namazlarını Kâbe-i şerifte kıldığı halk arasında meşhurdu.
Sevenleri anlatır: Şeyh Ahmed Kalender adında bir derviş, kemal sahibi bir kimse bulabilmek için Hindistan'a gitti. Lüki-Çengel denilen yerde ikamet etti. Âlim ve talebe bulunduğunu duyduğu her yere mektup yazıp onları davet etti. Bu davet üzerine, oraya çok kimse ile birlikte Celaleddin-i Hindî de gitti. Bir sofra yayıp herkesi sofranın başına davet etti. Sofradaki kazan kapakları açılınca yemeklerin haram ve şüpheli şeyler oldukları görüldü. Her kazanın içinde, eti pişirilen hayvanın başı da vardı. Orada bulunanlar bu hâli görünce ellerini yemeklere uzatmadılar. Uzun zaman hayrette kaldılar. Hepsi Celaleddin-i Hindî'ye döndüler ve; “Ne yapmak lazım?” diye arz ettiler. “Dostlar! Niye şaştınız. “Hak teala, kullarını koruduğu şeylerden kulları yemesin diye, onlara, onları haram eyledi.” diyen siz değil miydiniz? Şimdi emredin de o gibi şeyler bu sofradan çıksın gitsin.” dedi. Bu sözler üzerine, eti pişen ve kellesi kazanda bulunan bütün hayvanlar, canlanıp yerinden fırladı ve doğru kapıya koştu. Kazanlar boş kaldı. Ahmed Kalender bu büyük kerameti görünce kalktı, Celaleddin-i Hindî'nin ellerine sarıldı ve; “Ey hazret, fakir bunun için bu ziyafeti tertip etmiştim. Kemal sahibi arıyordum. Allahü teala benim istediğimi verdi. Bu nimetin şükrünü hangi dille yapayım.” dedi. Sonra Ahmed Kalender, bütün âlimleri hürmetle uğurladı. Celaleddin-i Hindî orada bir müddet kaldı. O sadık talip, dilediğine hazretin hizmetinde bir defada kavuştu ve kâmil evliyadan oldu. Celaleddin-i Hindî ona hilafet verdi ve Mültan'a gönderdi. Kendisi de Panipüt'e geldi.
Panipüt müftüsü Şeyh Abdüssemi' anlatır: Bir gün Celaleddin-i Hindî hazretleri oturuyordu. Bu sırada ihtiyar bir kadın, elinde boş bir ibrikle güç bela su taşımaya gidiyordu. Celaleddin-i Hindî kıymetli bakışlarını ona çevirdi ve hâline acıdı; “Anacığım, sana yetecek kadar suyu taşıyacak kimsen yok mu?” buyurdu. “Efendim, bir kimsem yahut ücretle su taşıtacak kadar param olsaydı, bu sıkıntıyı hiç çeker miydim?” dedi. Celaleddin-i Hindî hemen kalktı, ibriği elinden aldı, kuyunun başına gidip doldurdu. Omuzuna alıp kadının evine götürdü ve; “Ya Rabbî, bu suya bereket ihsan et.” diye dua etti. O günden sonra o ihtiyar kadın bu sudan ne kadar harcadıysa hiç eksilmedi ve yaşadıkça su taşımak zahmeti çekmedi.”
Bir gün bir kimyager, Celaleddin-i Hindî'nin oğullarından birine gelip fakir hâlde görünce ona; “Kimyayı benden öğrenin.” dedi. Oğlu babasının huzuruna gidip meseleyi söyledi. Celaleddin-i Hindî odanın duvarına doğru tükürdü. Bütün oda altınla doldu. Sonra; “Ey oğlum, o kimya benim ne işime yarar, onda can tehlikesi vardır. Bu kimya-i saadeti öğrenin ki ağzınızın suyu, düştüğü yerde altın olsun.” buyurdu.
Bir zaman doğu tarafına sefere çıkmıştı. Bir gün bir yere indi. Gördü ki o köyün halkı, mallarını toplamış, köyü terk etmek üzereler. Halkın ne için köylerinden ayrıldıklarını sordu. Onlardan biri; “Sultan çok vergi istiyor. Biz de veremiyoruz. Başka çaremiz kalmadı. Köyü terk edeceğiz.” dedi. “Reisinizi bana çağırın.” buyurdu. Gidip reisi çağırdılar. Reis geldi. “Ey reis, eğer şu kadar altın bulunur, sultanın istediğini verdikten sonra sizin için de bir miktar kalırsa burada kalır mısınız?” buyurdu. Reisleri; “Bu iş bizim için imkansız, lakin Allahü tealanın dostlarının teveccühüyle çok kolaydır.” dedi. Bunun üzerine Celaleddin-i Hindî; “Önce köyü bana sat, benim olsun, sen rahat et.” buyurdu. O bunu canına minnet bilip kabul etti. Sonra; “Köyünüzde ne kadar alet varsa toplayın.” buyurdu. Hemen toplandı. “Bunların hepsini, içine tezek konmuş tandıra atın ve tandırı yakın.” buyurdu. Öyle yaptılar. “Şimdi gidin, sabahleyin gelin bunları alın.” buyurdu. Kendisi uyudu. Gecenin yarısı geçince ve insanlar uykuya dalınca oradan kalktı ve memleketine döndü. Sabah olunca köylü tandırın yanına geldiler. Atılan her aleti saf altın olarak buldular, bozdurup vergi borçlarını ödediler ve rahata kavuştular. Öyle ki çocukları bile zengin olup o günden sonra sıkıntı çekmediler.
Türbenin girişindeki revaklar (sağda) ve Celaleddin-i Hindî'nin kabri (solda).
Naklolunur ki bir gün dağ başında bir yere gitti. Bir cukî (Hint fakiri) gördü. Oturmuş, gözü kapalı duruyordu, önüne vardı. Cukî gözünü açtı. Baktı ki karşısında bir fakir durur. Cebinden bir taş parçası çıkarıp ona uzattı ve; “Buna “Faris” derler. Hangi demire sürsen, onu altın yapar.” dedi. Hazret onu aldı ve yanlarındaki pınarın havuzuna attı. Cukî bu hâli görünce şaşaladı. Kalktı ve hazreti hırpaladı, ağır laflar söylemeye başladı ve; “Ağam, bu taş parçasını binlerce gayret ve mihnetle buldum. Yazık ki kıymetini bilmedin. Ben sana acıdım da onu verdim. Fakirlikten, darlıktan kurtulmanı istedim. Şimdi senin kurtuluşun, ne yapıp edip o taşı bulup bana vermendedir. Senin işine yaramadı ise niçin bana iade etmedin?” dedi. Hazret; “Ey Cukî! Mademki o taşı sen bana bağışladın, o benim malım oldu. Ne istersem yaparım.” buyurdu. Cukî; ”Doğru söylersin, ama gözümün önünden gitseydin, istediğin gibi yapardın. Sen tutup benim yanımda onu suya attın, beni çok kızdırdın. Sen taşımı vermezsen, yakanı bırakmam.” dedi. Adamın istediği olmazsa rahat edemeyeceğini anlayıp; “Ey kıt düşünceli! O pınara git ve taş parçanı al! Ancak şu şartla ki orada o cinsten birçok taş görebilirsin. Seninkinden başkasına tamah edip el uzatmayacaksın.” buyurdu. Cukî kabul etti. Pınara geldi. Orada milyonlarca Faris taşının olduğunu gördü. En üst taraflarında onun taş parçası duruyordu. Hayran ve şaşkınlığından ne yapacağını şaşırdı. Kendi taşını aldı. Sonra kanaat etmeyip bir taş daha aldı. İkinci aldığını gizlemek istedi. Celaleddin-i Hindî, kalb nuru ile onun hâlini anladı ve; “Ey taş yürekli, kör kalbli (basiretsiz)! Sana öyle yapmayacaksın demedim mi? Sözünde durmadın.” buyurdu. Cukî pişman oldu. Hemen gelip taşların ikisini de Celaleddin-i Hindî'nen önüne koydu, yüzünü Celaleddin-i Hindî'nin mübarek ellerine sürdü ve; “Ey hazret! Seni bu ihtiyaçsız hale getiren ilim ve marifetten bana da bir parça ver ve teveccüh eyle.” dedi. Kalb gözü ile cukînin saadet vaktinin geldiğini anladı. Önce ona İslam'ı anlattı. O da sıdk ve ihlasla Kelime-i tayyibeyi söyledi ve Müslüman oldu. Sonra onun talebesi olmakla şereflendi, hizmetinde ve sohbetinde bulundu. Mücahede edip kısa zamanda kâmil bir veli oldu.
Celaleddin-i Hindî hazretlerinin, ilk evlendiği hanımından beş oğlu iki kızı olmuştu. Oğulları; Hace Abdülkadir, Hace İbrahim, Hace Şiblî, Hace Kerimüddin, Hace Abdülvahid idi. Temiz, afif ve zahide iki kızları Kirnal şehzadeleriyle evlendi. On ikinci torunu, Senaullah-ı Panipütî, pek kıymetli Tefsir-i Mazharî kitabının yazarıdır.
Son zamanlarda hep istiğrak hâlindeydi. Şöyle ki namaz vaktinde hizmetçiler mübarek kulağına yüksek sesle; “Hak, Hak, Hak” diye bağırırlar, kendine gelir, abdest alıp namaz kılar, tekrar istiğrak hâline girer, kendinden geçerdi. Bir gün beş oğlu da yanında idi. O hazret, hizmetçinin işareti olmadan, gözünü açtı ve büyük oğlu Hace Abdülkadir'e doğru baktı ve; “Ömrümden bir kısmını, bu gün ömrü sona ermiş olan adaşım Seyyid Celal Mahdum Cihaniyan Buharî'ye bağışlayacağım. Bu hususta ne dersiniz?” buyurdu. Şeyh Abdülkadir; “Babamın ömrü uzun olsun, ben bütün ömrümü ona vermeyi saadet bilirim. Babamın ömrü niçin başkasına nasip olsun, ben buna razı olamam.” dedi. Hazret diğer oğlu Şeyh İbrahim'e sordu. O da böyle cevap verdi. Sonra diğer oğlu Şiblî'ye sordu. O hemen; “Babamın ömrü uzun olsun, ama Hak tealanın hükmü, hazretinizin buyurduğu gibi ise hiç düşünmemek ve emir reddolunmamak gerek ki yarın mahcubiyet olmasın. Bin sene dünyada kalınsa da ihtiyar ve iradesini sevdiğine ısmarlamaktan daha iyi ne vardır?” dedi. Hazret, bu sözden çok memnun oldu ve; “Aferin.” dedi. Sonra hepsine gitmeleri için izin verdi. Kendisi istiğrak hâline döndü. Oğulları emre uyup gittiler. Ancak Abdülkadir yanından kalkmadı. Bir an geçmişti ki kendine geldi. Oğlunu yanında buldu. “Mademki burada kaldın, gel beraber gidelim.” buyurdu. Hemen kalktılar. “Oğlum, ayağını ayağımın üzerine koy, gözlerini kapa.” buyurdu. Öyle yaptı. Bir saat geçmemişti ki; “Gözünü aç.” buyurdu. Gözünü açtı. Babası ile birlikte Delhi'de idiler. Seyyid Celaleddin Mahdum Cihaniyan'ın olduğu yere vardılar. Hazreti Cihaniyan sekerat hâlindeydi. Son anlarını yaşıyordu. Seyyid'in talebesi olan Delhi padişahı Sultan Firuz, abdest için çıkmıştı. Celaleddin-i Hindî hazretleri teşrif edip Hazreti Seyyid'in yatağının başı ucunda durdu. Selam verdi. Seyyid Celal hemen gözünü açtı, selamını aldı. Celaleddin-i Hindî hazretleri onu kucakladı ve kalk buyurdu. Seyyid kalktı. Celaleddin-i Hindî hazretleri; “Abdest al ve iki rekat namaz kıl.” buyurdu. Öyle yaptı. Namazı bitince seyyidin iki elini tutup kaldırdı. On parmağı iz bıraktı ve ömründen on senesini ona bağışladı. Selam verip geldiği yolla Panipüt'e döndü. Seyyid Celal tam sıhhate kavuştu. Firuzşah abdest alıp hemen hocasının yanına geldi. Ne olduğunu sordu. “Kardeşim Şeyh Celaleddin-i Hindî geldi. Bana dua etti ve ömründen birkaç sene bağışladı. Sıhhate kavuştum. O da memleketine döndü.” buyurdu. Sultan; “Ben ne talihli insanım ki Allahü teala bizim zamanımızda böyle büyük evliya verdi.” dedi ve hocasından, Celaleddin-i Hindî ile görüşmek ve dualarını almak için izin istedi. Seyyid izin verdi ve; “Ne mutlu sana ki öyle bir arif-i kâmili ve vaktin kutbunu ziyaret edeceksin. Elini öpmekle şerefleneceksin.” buyurdu. Dehli padişahı Firuzşah yola çıktı ve o hazretin huzuruna gitti. Emrine hazır oldu. Bir saat oturdu. “Ey Şeyh, Allahü tealayı gördün mü?” diye sorunca; “Allahü tealayı bu dünyada bu gözle görmek, dinimize göre muhâldir. Lakin Hak tealanın zıllini gördüm.” buyurdu. Sultan bu söze çok sevindi, hâli hoş oldu ve; “Evini mal ve para ile doldurun.” diye adamlarına işaret etti. Bunun üzerine sultanın adamları pek çok mal getirdiler. Fakat Celaleddin-i Hindî hazretleri kabul buyurmadı ve; “Biz dervişleriz, kapıcımız, bekçimiz yoktur. Bunları nasıl muhafaza edelim. Birisi bunlar için gelir de helak olur. Kendi üzerine bela almak akıl kârı değil, Allahü teala bunları size verdi. Muhafazasını siz daha iyi bilirsiniz.” dedi. Padişah ne kadar ısrar ettiyse de kabul etmedi. Sultan bunları hazretin en fakir oğluna götürdü. Oğlu bunları görünce işaretle ne olduklarını sordu; “Neye yararlar.” dedi. İnsanlar işaretle; “Bunlarla karın doyar.” dediler. Bu ifadeden o mahdum tebessüm etti ve; “Bunlar bizim işimize yaramaz. Canı veren, ağzı ve mideyi yaratan, insanlara minnete hacet bırakmadan rızkı da gönderir. Ondan başkasına ihtiyaç arz etmem.” dedi. Sultan hayretler içinde kalıp ağlayarak dışarı çıktı. Para ve malların, Celaleddin-i Hindî hazretlerinin kapısı önünde saçılmasını emretti. Öyle oldu. Oraya gelene gidene verdiler. Sonra sultan, gözü yaşlı olduğu hâlde izin isteyip Delhi'ye döndü.
Celaleddin-i Hindî'nin kabri.
Arif-i Rabbanî Hazreti Mahdum Cihaniyan, Celaleddin-i Hindî hazretlerinin duasıyla yeniden sıhhate kavuşunca bir zaman sonra şevk ve muhabbetinin çokluğundan, onunla görüşmek için Panipüt'e gitti. Görüştüler. Bir müddet orada kaldı. Çile çekti, nimete kavuştu. Sonra onun izniyle Üçe'ye gitti ve orada 785 (m. 1384) senesinde Zilhicce'nin on birinci günü Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Celaleddin-i Hindî hazretleri pek çok talebe yetiştirdi. Kırk tane kâmil halifesi vardı. Bunlardan bazıları şunlardır: Oğlu Hace Abdülkadir, Seyyid Mahmud'un türbesi yanında medfundur. Yüksek anneleri de oradadır. Yine oğlu Hace İbrahim, babasının türbesinde sol tarafında yatmaktadır. Yine oğlu seccade sahibi Şiblî de aynı yerde babasının sağında yatmaktadır. Hace Kerimüddin, Seyyid Mahmud'un kabri yanında, yüksek anneleri ve büyük kardeşleri Abdülkadir ile birlikte yatmaktadır. Hace Abdülvahid, ravdanın dışında o hazretin büyük penceresine bitişik yatmaktadır. Şeyhü'l-meşayıh mahdum Şeyh Zeynakî'nin büyük dedesi, Kutb-i Rabbanî'nin büyük dedesi ile Kazerun'dan gelmiş olup bahçıvanlık yapardı. Enderî kasabasındadır. Şeyh Ahmed Kalender, Mültan Kalesi arkasındadır. Kıdvetü'l-evliya Şeyh Ahmed Abdülhak, Radaul kasabasındadır. Çeştî silsile-i aliyyesi ondan istikamet bulmuştur. Hazreti Şeyh Behram, Beytulî kasabasındadır. Hazreti Şeyh Şihabeddin Cihencanevî, Cihencane kasabasındadır. Seyyid Musa Beharî, Behar yöresindedir. Kadı Muhammed Evliya Sultanpurî, Kirnal'ın Sultanpur'undadır. Kadı Muhammed'in torunu Şeyh Şuayb, Sulibeyt'te medfundur. Yüksek oğulları uzun yıllar Celaleddin-i Hindî hazretlerinin postnişini olarak talebe yetiştirdiler. Şeyh Hasan, Perkene'nin Nebheresi'ndedir. Şeyh Abdüssamed Senamî, Hazreti Şeyh Nizam Senamî ve Şeyh Perpenurî, Senam'dadır. Seyyid Mahmud, Kutb-i ebdal'in ravdası bitişiğindedir. Şeyh Siraceddin, Kutb-i ebdal'in kabrinin kuzeyinde eski pencere bitişiğindedir. Şeyh Kinyaoğlu, şehrin bitişiğinde Rani mahalline yakın yerdedir. Kim bir ihtiyaç ve sıkıntısı için ondan toprak alsa, götürse, Cenab-ı Hakk'ın lütfu ile isteği hasıl olmaktadır.
Büyük oğulları Hace Abdülkadir (kuddise sirruh), babası sağ iken vefat etti. Bu yüzden Hace İbrahim bir müddet seccade sahibi oldu. Sonra kendi rızasıyla Kıdvetü'l-evliya Hace Şiblî hazretlerini sahib-i seccade eyledi. O, Celaleddin-i Hindî hazretlerine layık bir halef olduğundan ve yüksek babası tarafından dergâh ve misafirlik masrafları uhdesine verildiğinden ve herkesi güzel ahlâkı ile bağladığından, babasının halifeliği ve postnişinliği onda kalıp kararlı, güzel ve faydalı oldu. Torunlarından Siyerü'l-aktab kitabını yazan Hidaye bin Abdürrahim, yüksek dedesini öven birçok şey yazdıktan sonra şu kıt'ayı ilave eder:
“Bu ne söz, bu ne dil, bu ne bilgidir, Diyen de demeyen de pişmandır. Gönül nerde, bu kol kanat nerede, Ben kimim, Celal'i tazim nerede.”
Uzun zaman Hindistan'ı nurları ile aydınlatan ve insanları ebedî saadet iksirine kavuşturmak için uğraşan Celaleddin-i Hindî hazretlerinin Zadü'l-ebrar adlı eseri çok ince bilgileri ihtiva etmekte, severek okuyanların kalblerini serinletmekte ve gönüllere huzur ve sürur vermektedir.