CELALZADE MUSTAFA ÇELEBİ

Celalzade Mustafa Çelebi Osmanlılar zamanında yetişen âlimlerden ve büyük devlet adamlarından.
A- A+

Osmanlılar zamanında yetişen âlimlerden ve büyük devlet adamlarından. Kadı Celaleddin'in Mustafa, Salih ve Ataullah adlarındaki üç faziletli oğlunun en büyüğü olan Mustafa Çelebi, takriben 895 veya 896 (m. 1491) senesinde Tosya'da doğdu. Yavuz Sultan Selim Han zamanında devlet hizmetine girmiş ve Kanunî Sultan Süleyman devrinde kanunların tedvinindeki bilgisi, ilmi ve ahlâkî fazileti ile şöhret bulmuştur. “Koca Nişancı” diye anılırdı. Babası Kadı Celaleddin, medreseden yetişerek Rumeli tarafındaki kazalarda kadılık etmiş ve derecesi “Eşraf-ı Kuzzat” rütbesine kadar yükseldikten sonra kadılıktan çekilerek, emekliye ayrılmış ve 935 (m. 1528)'de vefat etmiştir.

Celalzade Mustafa Çelebi'nin Eyüp Nişancası'nda yaptırmış olduğu kendi adıyla anılan Cami.

Kadı Celaleddin, doğruluğu, yumuşak huylu ve mütevazı olmasıyla kendisini sevdirmiş, zahir ve bâtını (dış ve içi) mamur, tertemiz bir zat olup meşhur hattat Amasyalı Hamdullah Efendi'den hat sanatını öğrendi. Tosyalı İlk medrese tahsilini memleketinde gördükten sonra İstanbul'a gelip Sahn-ı seman medreselerinde danişmendliğe kadar çıktı. Divanî yazıdaki üstün kabiliyeti sebebiyle, Veziriazam Pirî Mehmed Paşa ile Nişancı Seydî Bey'in kendisini himaye etmeleriyle, medrese hayatından ayrılarak, genç yaşında devlet hizmetine alındı. Yavuz Sultan Selim Han'ın iltifatına mazhar olup 922 (m. 1516) senesinde divan-ı hümayun kâtipliğine tayin edildi. Çalışkanlığı ve vazifesini kavraması, ketum olması (sır saklaması) sebebiyle, Sultan Selim Han da Celalzade Mustafa Çelebi'ye itimat ederdi. Yavuz Sultan Selim Han, devlet erkanından mahrem (gizli) olarak bazı yerlere göndereceği emirleri, Mustafa Çelebi'yi çağırtarak kendisine yazdırırdı. Padişah, şöyle yaz, böyle yaz diye emrettiği zaman, Mustafa Çelebi, divan kitabeti usulüne ve derece teşrifatına aykırı mütalaalar yazmakta tereddüt ederek, Padişah'ı ikna ederdi. Celalzade Mustafa Çelebi'nin divan muamelatında yetişmesinde, ikinci hamisi Nişancı Seydî Bey'in çok gayreti olmuştur. Bundan dolayı nimetşinas (nimetin kadrini bilen) Mustafa Çelebi, Seydî Bey hakkında; “Benim mürebbî, muallim ve üstadım idi. O, kanun-şinas idi. Umur-ı kalemiyyede (yazışma işlerinde) gayet mahirdi.” demektedir.

Mustafa Çelebi, daha sonra hamisi olan Veziriazam Pirî Mehmed Paşa'ya tezkireci (özel kalem müdürü veya mektupçu) oldu. Tahkiki icap eden bazı mühim işlerde bulundu. Pirî Paşa, Veziriazam bulunduğu müddetçe, onun tezkireciliğini yaptı. 929 (m. 1523) senesi Şaban ayında Pirî Paşa emekliye sevk edilerek, yerine Rumeli Beylerbeyliği de üzerinde olarak, Enderun'dan hasodabaşı İbrahim Ağa veziriazamlığa getirildi. Nişancı Seydî Bey'in tavsiyesiyle Mustafa Çelebi, İbrahim Paşa'ya da tezkireci oldu. Celalzade, bunu şöyle anlatıyor: “Maktul İbrahim Paşa, harem-i Padişahi'den ilk defa veziriazamlıkla çıktıkta, kâtiplerden ehl-i vukuf (işini bilen) bir kimse isteyip hakiri (Celalzade'yi) getirtip tezkireci edindi. Kendisinin ahval-i âleme (hükûmet işlerine dair durumlara) tecrübesi olmadığından, şikayetçiler de sıkıştırırdı. Durum aramıza gizlice ittifak olundu. Eğer dinî meseleleri ilgilendiriyorsa kazaskere gönderile, malî işleri ilgilendiriyorsa defterdara gönderile ve eğer kendisine ait vezaret ile alakalı ise ben divit ve kaleme yapışırdım. O, hüküm yazılsın diye emrederdi.” Yavuz Sultan Selim Han'ın Mısır'ı fethinden bir müddet sonra Çerkez beyleri halkı kışkırtıp isyana teşvik ederek, eski Çerkez kölemen ocağını yeniden tüttürmek istemişlerdi. Halka adalet gösterilmediğini ve birçok kimsenin de bu durumdan şikayetçi olmalarını da bahane olarak ileri sürüyorlardı. Bu şikayetleri yerinde incelemek, tetkik ve tahkik etmek üzere Veziriazam İbrahim Paşa'nın Mısır'a gitmesine lüzum görülmüş ve tezkireci Celalzade Mustafa Çelebi ile beraber, oldukça kalabalık bir heyet ve beşyüz kadar yeniçeri ile ve deniz yoluyla, 930 (m. 1524) senesi Zilhicce ayının başlarında hareket etmişlerdi. Mevsimin sonbahar ve gün dönümü fırtınalarına tesadüf etmesi sebebiyle, ancak Rodos adası önlerine ve Marmaris taraflarına kadar gidilebilip oradan karayolu ile Suriye üzerinden Mısır'a varılmıştır. Veziriazam Kahire'de durumu tahkik etti.

Memlûklü sultanlarından Kayıtbay ve Kansu Gavrî ile Mısır'ın ilk Osmanlı Beylerbeyi Hayır Bey'in tatbik ettikleri kanunları getirterek inceledi. Bunun üzerine hem hazineyi ve hem de halkı koruyacak adilane bir kanun tertip ettirdi. Bu yeni kanunun tedvininde (hazırlanmasında) Celalzade'nin büyük hizmeti görüldü. İbrahim Paşa onbir ay sonra 931 (m. 1525) senesi Zilkade ayında karayoluyla İstanbul'a geldi. Mustafa Çelebi, göstermiş olduğu hizmet ve liyakatine karşılık olarak, aynı tarihte katledilen Reisülküttab Haydar Çelebi'nin yerine reisülküttab tayin edildi. Bu hizmette on sene bulundu ve seferlere iştirak etti.

Kanunî Sultan Süleyman'ın Irakeyn (Irak-ı Acem ve Irak-ı Arap) Seferi'nde Tebriz'den Bağdat'a hareketini müteakip 941 (m. 1554) senesi Cemaziyelevvel ayında Nişancı Seydî Bey vefat etmiş ve makamı münhal (boş) kalmıştı. Bağdat'a girildikten sonra 28 Cemaziyelevvel ve 5 Aralıkta, 180 bin akçe has ile Celalzade Mustafa Çelebi, Nişancılığa tayin edildi. (Nişancı; divan-ı hümayun toplantılarında ve hususî müzakerelerde, Osmanlının eski ve yeni devlet kanunlarını iyi bilmesi ve ayrıca şer'î ve örfî (hukukî) kanunların arasını telif etmek kudret ve salahiyetine haiz olması sebebiyle, bu hususlar hakkında fikir ve mütalaalarından istifade edilen devlet kanunlarına ait hükümleri yazan ve vezirlere ve devlet büyüklerine (adamlarına) verilen menşur ve beratları bizzat tahrir (yazarak) veya müsveddelerini tetkik ederek padişahın ismini havi tuğrayı çekmek yetkisine haiz olan zata denirdi.) Celalzade nişancılıkta 23 sene kaldı ve asıl şöhretini bu çeyrek asırda temin etti. Devlet kanunlarında müracaat edilen yegane merci oldu. Kendisini yetiştiren Seydî Bey'den daha fazla şöhret buldu. Devlet idaresine dair bütün kanunlar onun elinden geçti ve onun tedbirleriyle hâllolundu. Kanunnamedeki tabir üzerine bi hakkın “Müftî-i kanun” olup “Koca Nişancı” diye meşhur oldu. En muğlak (karışık) meselelerin hâlli için onun mütalaası alınıyordu. Meşhur Tâcizade Ca'fer Çelebi'den sonra Celalzade kudretinde bir nişancı gelmemiş ve yapmış olduğu kanunlar, tahrirat (yazışmalar), ahkâm ve menşurlardaki yazış tarzı, kendisinden sonra yarım asırdan ziyade nümune olmuştur. Celalzade'nin yüksek vukuf ve mesaisine mükâfat olarak, nişancılık hasları, o tarihe kadar hiçbir nişancıya nasip olmayan 300 bin akçeye çıkarılmıştır.

Celalzade Mustafa Çelebi, 964 (m. 1557) senesine kadar nişancılık makamında kaldı. Yaşı yetmişe ulaşmıştı. O tarihte veziriazam olan Damat Rüstem Paşa'nın tavsiye ve ısrarı üzerine vazifesinden istifa etti ve “Müteferrikabaşılık” rütbesi verildi. Yerine değerli bir zat olan Eğri Abdizade Mudurnulu Mehmed Bey tayin olundu. Kanunî Sultan Süleyman Han, Celalzade'nin kıymet ve ehliyetini ve uzun yıllar devam eden hizmetini takdir ettiğinden, Veziriazam Rüstem Paşa'ya rağmen, o tarihe kadar emsali görülmemiş olan bir mükâfatla kendisini taltif etti. Nişancılığında almakta olduğu haslar ile emekli yaptı. Kanunî Sultan Süleyman Han'ın son seferinde müteferrika olması dolayısıyla, onun maiyetinde bulundu. Zigetvar muhasarası esnasında Nişancı Eğri Abdizade Mehmed Bey vefat ettiğinden, Celalzade ikinci defa Nişancı tayin edildi. Kendisi, ihtiyarlığını ileri sürerek kabul etmek istemedi ise de kesin emir üzerine kabule mecbur oldu. Onun nişancılığa tayini esnasında Sultan Süleyman Han vefat etmişti (22 Safer 974-8 Eylül 1566). Fakat vefat haberi pek gizli tutulduğundan hariçten duyulmamıştı. Celalzade, Padişah'ın ölümünden haberdar olmadığından, nişancılık hilatı giymek için otağ-ı hümayuna girdiği vakit, hayatta zannettiği kadirşinas padişahının öldüğünü anlayınca kendisini tutamayarak ağlamaya başlamıştı. Fakat Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa'nın ikazı üzerine kendisini toplamış ve memuriyet hilatını giydikten sonra memnun bir hâlde sevinerek otağ-ı hümayun'dan dışarı çıkmıştı. Onun bu hâlini görenler, Padişah'ın sıhhatte olduğu zannı ile şüphelerini giderdiler. Mustafa Çelebi, ordu ile beraber İstanbul'a döndü ve Sultan İkinci Selim Han zamanında da kısa bir müddet, yani onüç ay kadar nişancılıkta bulunduktan sonra 975 (m. 1567) senesi Rebiulahir ayında, yaklaşık 75 ila 80 yaşları arasında vefat etti. Eyüp Nişancası'nda yaptırmış olduğu caminin bahçesine ve kendisinden evvel vefat etmiş olan kardeşi Salih Çelebi'nin yakınına defnedildi. Vefatına Deli Kadı'nın söylemiş olduğu manzum tarih, mezar taşına hak edilmiş (yazılmış) olup aynen şöyledir:

Celal oğlu nişani ki cihanın, Fenasın gördü azmetti bekaya. Teni haki olup aslına rati, Karıştı ruh-i paki asfiyaya. Yeri Cennet ola deyu melekler, Feleklerden el açtılar duaya, İşitip ruh-i kudsi dedi tarih: İlahî rahmet eyle Mustafa'ya!

Celalzade Mustafa Çelebi, camiden başka, yine o civarda bir hamam ve Halvetiyye tarikatı için bir tekke yaptırdı.

İlmî hayatı ve eserleri: Celalzade Mustafa Çelebi'nin; biri devletin kanun ve nizamlarına vukufu, yeni kanunlar tanzim ve tedvini cihetinden, diğeri de ilmî faaliyeti ve ilmî şahsiyeti yönünden iki cephesi vardır. Mustafa Çelebi, Türkçe inşadaki (yazmadaki) kudret ve maharetinden başka, Arapça ve Farsçada da kalem sahibi, âlim ve şair bir zattı. Kaleme almış olduğu berat veya menşurlardaki inşa (yazma) sanatı kudreti, zamanına göre pek kuvvetlidir ve münşeatı (yazmaları) senelerce nümune olarak kullanılmıştır. Bilhassa Safevî hükümdarı Şah Tahmasb'a yazılan name-i hümayun ve padişahın emriyle bilhassa Veziriazam İbrahim Paşa için kaleme aldığı Seraskerlik menşuru, kuvvetli kalem sahibi olduğunun en parlak nümunelerindendir. Latifî, Celalzade'nin ilmî hayatı ve inşa sanatındaki mahareti hakkında, Tezkire'sinin matbu nüshası üçyüzotuzaltıncı sahifesinde güzel bilgi vermektedir. Celalzade, fevkalade çok olan divan işlerinden dolayı, nişancılık zamanında eser telif veya tercümesine pek vakit bulamamış, eserlerinin çoğunu, on sene devam eden emeklilik hayatı esnasında yazmıştır. Nişancılıktan emekliye ayrıldıktan sonra Eyüp Sultan'da Nişancı mahallesindeki konağında oturdu. Zamanının âlim, şair ve edipleri, onu ziyarete gelip sohbet ederek, ilmî ve edebî mübahase ve münazarada bulunurlardı. Celalzade, uzun süren reisülküttablık ve nişancılığı zamanında çok adam yetiştirdi. Bunlar, gerek kendi zamanında ve gerekse sonradan devlet işlerinde mühim mevkiler işgal etmişlerdir. Kendisinin maiyetinde bulunmuş olan Nevbaharzade, Celalzade'nin nişancılığı zamanında onun divitdarı idi. Sonradan süratle yükselerek, defterdar oldu. Defterdarlar, kanun üzere divan-ı hümayunda nişancının üst tarafında otururlardı. Bundan dolayı Nevbaharzade'nin, nişancı Celalzade'den daha yüksekte oturması icap ediyordu. Fakat Nevbaharzade'nin; “Senelerce karşısında el kavuşturup durduğum devletlunun üst tarafına oturmam, azl-i ihtiyar ederim.” demesi üzerine, keyfiyet, Kanunî Sultan Süleyman Han'a arz edilmiştir. Padişah, Nevbaharzade'nin bu kadirşinaslığına memnun olmuş ve bundan sonra nişancı ve defterdardan hangisi kıdemli ise o tekaddüm etsin (üst tarafta o bulunsun) diyerek, kanunu tadil ettirmiş, değiştirmiştir.

Celalzade Mustafa Çelebi, fevkalade cömert bir zattı. Muasırı olan Tezkire sahipleri ve Ataî, eserlerinde onun hâlinden çeşitli örnekler kaydetmektedirler. Bundan başka, çok merhametli ve iyiliksever bir zat olduğunda da zamanının âlimleri ve bütün halk ittifak etmişlerdir. 965 (m. 1558) senesinde, Eyüp Sultan'daki konağında kendisini ziyaret etmiş olan Mekke Emiri'nin elçisi Kutbüddin-i Mekkî, Celalzade hakkında; “Bu zat, huyunun güzelliği ve cömertliği ile o günkü insanların hepsinden üstündü. Beni davet ile çok ihsanlarda bulundu. Ezcümle İstanbul'dan ayrılacağım sırada bana; “Karadan mı, denizden mi gideceksiniz?” diye sordu. Ben de denizden gideceğimi söyledim. “Niçin deniz tehlikesini tercih ediyorsunuz?” dedi. Ben de; “Elim dardır, onun için.” diye karşılık verdim. Derhal bana yüz altın liradan ziyade para ile gayet latif çuhalar ve güzel elbiseler verdi. Bir gece onun konağında yattım. Pek ziyade ikram gördüm. Cenab-ı Allah da onu aziz etsin, ona ikramda bulunsun, onun şanını yükseltsin!” diyerek, fevkalade cömertliğini dile getirmektedir. Celalzade'yi tanıyan ve meclislerine devam eden ve çeşitli hediyelerine kavuşan Latifî, Tezkire sahibi Aşık Çelebi ve Kınalızade Hasan Çelebi gibi zatlar da onun ilmî kudretini uzun uzun methettikten sonra cömertlikte de zamanının en üstünü olduğunu, güzel ahlâk ile şöhret bulduğunu, ihsan ve ikramlarının bol, zayıfların ve fakirlerin hamisi olduğunu yazmaktadırlar.

Eserleri: 1- Tabakatü'l-memalik ve derecatü'l-mesalik: Bu eserini 964 (m. 1557) senesinde emekli olduktan sonra yazmıştır. Edebî sanatlarla süsleyerek kaleme aldığı bu eserine; “Allah ismiyle ger başlansa name, Saadet ola ünvan ol kelame.” Beyti ile başlamakta, uzun bir mukaddimeden (önsözden) sonra “Sebeb-i telif-i kitab” kısmında, kendi zamanına kadar yazılmış olan tarihlerin; devlet müesseseleri, askerî ve eyalet teşkilatları, İstanbul'daki müteaddit ve muhtelif tesisler hakkında hiçbir malumat vermediklerinden dolayı bu eserini kaleme aldığını beyan etmektedir. Eser, 30 tabaka ve 375 derece üzerine tertip olunmuştur. Bu otuz tabakanın 20 tabakası saray, hazine, merkez teşkilatı, kapıkulu ocakları, geri hizmette istihdam edilmiş askerî ocaklar, donanma, eyaletler ile İstanbul'daki dinî, ilmî ve içtimaî tesisler ve saireye ait olup otuzuncu tabaka ise Kanunî Sultan Süleyman Han zamanındaki vakalara ve 966 (m. 1559) senesinde Süleymaniye Camii inşaatının sonuna kadar gelmektedir. Tabakatü'l-memalik'in baş tarafında fihrist hâlinde zikredilen ve pek mühim olan 29 tabakayı ihtiva eden cilt, bugüne kadar ele geçmemiştir. Celalzade'nin oğlu Mahmud Çelebi tarafından yazılmış olan ve Hekimoğlu Ali Paşa kitapları arasında bulunan 778 ve 779 numaralı yazılan ve tezhibleri güzel iki nüshadan 778 numaralı nüshasının 18. satırında, 29 tabakanın ayrı bir cilt olarak yazılmış olduğu, kitabın kenarına aynı yazı ile yaldızlı olarak işaret olunmuştur. Fakat bu eser veya müsveddesine bu güne kadar rastlanmamıştır. Tabakatü'l-memalik'teki tasvirler dikkate şayandır. Çünkü bu tasvirler (vasıflandırmalar), o devirdeki kıyafetleri, çadır, silâh ve sair hususları göstermeleri itibarıyla mühimdir ve ayrıca manzumeleri de öyledir. Padişahın solak denilen muhafız teşkilatından, Mohaç muharebesinden bir gece evvel ordugâhta yapılan serdengeçti kuvvetlerinin eğlence ve oyunlarından, kapıkulu süvarilerinden, yeniçeri, akıncı ve sair askerî sınıfların ve otağ, sancak ve tuğraların vasıflarından bahsederken, o devrin askerî teşkilat ve teçhizatı hakkında bilgiler vermektedir. Celalzade bu eserinde, türlü türlü terkiplerle anlattığı vakaları canlandırmakta maharet göstermektedir. Celalzade, 965 (m. 1558) yılında İstanbul'a gelmiş olan Mekke Emiri'nin elçisi Kutbüddin ile görüştüğü sırada söz, Tabakatü'l-memalik'e intikal edince ona; “Padişahın hükmü altında 1.200 kale var. Bu kalelerin herhangi birisini yücelikte ve dayanıklılıkta ve sağlamlıkta hususî bir takım sıfatlar ve seci'lerle zikrettiğim zaman, başka bir kaleyi zikrederken o sıfat ve seci'leri tekrar etmedim.” demiştir. Sehî Bey de Tezkire'sinde aynı mütalaayı kaydediyor. Tezkire sahibi Aşık Çelebi de bu eserden sitayişle bahsetmektedir. Tabakatü'l-memalik, tarihçi Âli ve Peçevî'nin kaynaklarındandır. 1981'de Wiesberden'de tıpkıbasımı yapılmıştır. 

2- Mohaçname: Sultan Süleyman Han'ın 932 (m. 1526) senesinde Macaristan kralı ile yapmış olduğu muharebeyi tasvir eden bu eser, ordunun Belgrat'a varışından itibaren tamamen Tabakatü'l-memalik'ten alınmıştır. Üniversite Kütüphanesinde (TY. 2623) numarada bulunmaktadır. 

3- Rodos Fetihnamesi: Bu eserini, Tabakatü'l-memalik'ten çok zaman evvel, tezkireci iken yazmış ve daha sonra malum üslubu ile Tabakat'a geçirmiştir. Eser, Kanunî Sultan Süleyman'ın, 929 (m. 1522) senesindeki Rodos Adası'nın fethinden bahsetmektedir. Bu eserin Üniversite Kütüphanesinde (TY. 501, 833; 2599 ve 2628) dört nüshası olduğu gibi, Nuruosmaniye ve Üsküdar'da Selim Ağa kütüphanelerinde birer nüshası vardır. 

4- Fetihname-i Karaboğdan (Gazevat-ı Sultan Süleyman): Bu eserinde, nişancılığı esnasında 945 (m. 1538)'de yapılan meşhur sefere ait bilgiler vermekte olup Tabakatü'l-memalik adındaki eserine de tamamen almıştır. Birer nüshası, Ayasofya ve Süleymaniye kütüphanelerinde bulunmaktadır. 

5- Selimname (Measir-i Selim Hanî): Celalzade, bu eserini, 964 (m. 1557) senesinde nişancılık vazifesinden ayrıldıktan sonra yazmıştır. Selimname, Yavuz Sultan Selim Han'ın Trabzon valiliğinden itibaren vefatına kadar olan hayatını ve başarılarını içine almaktadır. Eserde yazdıklarının birçoğunu Veziriazam Pirî Paşa'dan işitmiştir. Eser 23 fasıldır: 1- Sultan Selim'in menakıbı ve hasletleri, 2- Trabzon valiliği zamanı, 3- O tarihlerdeki askerî durum ve vezirlerin ahvali, 4- Sultan Selim'in Gürcistan Seferi, 5- Oğlu Süleyman'a sancak istemesi ve Süleyman'ın Kefe sancağına tayini ve Sultan Selim'in Kefe tarafına geçmesi, 6- Kırım hanı Mengli Giray ile görüşmesi ve Han'ın oğlu Seadet Giray'ı yanına alması, 7- Sultan Selim'in Akkerman'a gelerek babasıyla görüşmek istemesi ve bu sırada cereyan eden hadiseler, 8- Anadolu'da Şahkulu isyanı ve Amasya valisi Şehzade Ahmed, 9- Şahkulu isyanını bastırmak üzere Veziriazam Hadım Ali Paşa'nın Anadolu'ya gitmesi, 10- Sultan Selim'in İstanbul'a doğru gelmek istemesi, 11- Yaptığı muharebede mağlup olan Sultan Selim'in deniz yoluyla Kefe'ye çekilmesi, 12- Bu hadise üzerine Şehzade Ahmed'in hükümdar ilan edilmek üzere İstanbul'a daveti ve bu sırada vukua gelen ahvalin tafsili, 13- Sultan Selim'in İstanbul'a davet olunarak hükümdar ilan olunması, 14- Anadolu'ya geçen Sultan Selim'in, Şehzade Ahmed'le muharebesi, Ahmed'in katli ve Bursa'daki şehzadelerle Sultan Korkut'un öldürülmeleri, 15- İran Seferi ve Çaldıran Muharebesi, 16- Amasya kışlağındaki hadiseler ve Dülkadiroğlu Alaüddevle üzerine kuvvet sevki, 17- Diyarbakır ve Doğu Anadolu'nun alınması. 18- Doğu Anadolu'da Şah İsmail'in faaliyeti üzerine kuvvet sevki, 19- Mısır Seferi, 20- İstanbul'a avdet, 21- Celalî hareketi ve Ferhat Paşa'nın o tarafa sevki, 22- Sultan Selim'in vefatı, 23- Bazı hikayeler.

Celalzade Mustafa Çelebi'nin kendi camisinin bahçesindeki kabri.

Celalzade Mustafa Çelebi'nin yazdığı Tabakatü'l-memalik ve derecatü'l-mesalik adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi HAP Kısmı No: 245'de kayıtlıdır.

Selimname'nin 3 Safer 998 (12 Aralık 1589) tarihinde Celalzade'nin oğlu Mahmud Çelebi tarafından çoğaltılmış bir nüshası; İstanbul Arkeoloji Kütüphanesi'nde (No: 362) bulunmaktadır. Diğer nüshaları da Topkapı Sarayı Revan Köşkü kitapları arasında (1274) ve hazine kitapları arasında (1415) numaralarda bulunduğu gibi, bazı Avrupa kütüphanelerinde de nüshaları vardır.

6- Mevahibü'l-Hallâk fî meratibi'l-ahlâk: İyi ve kötü huyların fayda ve zararlarından bahseden bu eser, ellialtı bab ve bir hatime üzerine tertip edilmiştir. Celalzade, bu eserini emekli olduktan sonra yazarak, Sultan Süleyman'a ithaf etmiştir. Eserin mukaddimesinde Esma-i hüsna (Allahü tealanın isimleri) şerhi ve sonunda Peygamberimize salavat vardır. Mustafa Çelebi, bu eserinin bazı kısımlarını bizzat Tezkire sahibi Aşık Çelebi'ye okumuştur. Celalzade'nin bu eserinde de kaleminin kudreti görülür. Mevahibü'l-Hallâk üç padişah (Süleyman, Selim, Murad) tarafından mütalaa edildiği için Enisü's-selatin diye meşhur olmuştur. Mevahibü'l-Hallâk'ın 964 (m. 1557) senesinde yazılmış bir nüshası, Süleymaniye Kütüphanesi'nde Aşir Efendi kitapları arasında 174 numarada bulunmaktadır. Diğer bazı kütüphanelerde de birer nüshası vardır. Kitap şu suretle tertip edilmiştir:

Birinci bab: Mertebe-i iman, 2- Mertebe-i ahlâk, 3- Mertebe-i sıdk, 4- Mertebe-i ibadet, 5- Mertebe-i ihlas, 6- Mertebe-i dua, 7- Mertebe-i hayâ, 8- Mertebe-i tevekkül, 9- Mertebe-i rıza, 10- Mertebe-i emanet ve denaet, 11- Mertebe-i saadet, 12- Mertebe-i akl, 13- Mertebe-i şükr, 14- Mertebe-i sabr, 15- Mertebe-i ulüvv-i himmet, 16- Mertebe-i edep, 17- Mertebe-i tevazu, 18- Mertebe-i afv, 19- Mertebe-i saltanat, 20- Mertebe-i vezaret, 21- Mertebe-i adl ve insaf, 22- Mertebe-i meşveret, 23- Mertebe-i şecaat, 24- Mertebe-i sehavet, 25- Mertebe-i ilim ve suhan, 26- Mertebe-i pend-ü nasihat, 27- Mertebe-i ketm-i esrar, 28- Mertebe-i ismet, 29- Mertebe-i hilm, 30- Mertebe-i vefa, 31- Mertebe-i merhamet-ü şefkat, 32- Mertebe-i riayet-i hukuk, 33- Mertebe-i azm, 34- Mertebe-i hazm, 35- Mertebe-i gayret, 36- Mertebe-i firaset, 37- Mertebe-i hayrat, 38- Mertebe-i teyakkuz, 39- Mertebe-i teenni, 40- Mertebe-i hıkd ve haset, 41- Mertebe-i mücaleset, 42- Mertebe-i igtinam, 43- Mertebe-i sebat ve tereddüt, 44- Mertebe-i iz ve zül, 45- Mertebe-i cidd-ü cehd, 46- Mertebe-i sıhhat, 47- Mertebe-i batalet, 48- Mertebe-i mezemmet ve gaybet, 49- Mertebe-i riayet-i ahd, 50- Mertebe-i nef-ü zarar ve kat-ı rahm, 51- Mertebe-i siayet ve nemimet, 52- Mertebe-i incaz-ı hacat, 53- Mertebe-i siyaset, 54- Mertebe-i tamah, 55- Mertebe-i taharet, 56- Bu babda Peygamber Efendimize salavat bulunmaktadır.

Celalzade'nin bu eserinde, her bab izah edildikten sonra o babla münasebeti olan ayet-i kerime, hadis-i şerif, Kelam-ı kibar ve o babla alakadar hikayeler zikredilmek suretiyle okuyan aydınlatılmaktadır. Okunması faydalı, ahlâkî güzel bir kitaptır.

7- Delail-i nübüvvet-i Muhammedî ve şemail-i fütüvvet-i Ahmedî: Celalzade'nin bu eseri, siyer kitaplarından Mearicü'n-Nübüvve fî Medarici'l-fütüvve adlı Farsça eserin tercümesidir. Eserin müellifi 954 (m. 1547)'de vefat eden ve Molla Miskin diye meşhur olan Muinüddin el-Hac Muhammed el-Fevahî'dir. Celalzade, Mearicü'n-Nübüvve'yi, nişancı bulunduğu sırada tercüme etmiş olup burada da kendisine mahsus inşadaki kudret ve sanatını göstermiş ve kitabına Delail-i nübüvvet-i Muhammedî ve Şemail-i fütüvvet-i Ahmedî adını vermiştir.

Eser, bir mukaddime, dört rükün ve bir hatime üzerine tertip edilmiş olup birinci rükün yani birinci kısım; Nur-i Muhammedî ve bunun bazı Peygamberlere intikali ile İsmail Peygamber'e ve nihayet sahibi olan Hazreti Muhammed'e intikalini, ikinci rükün; Peygamber Efendimizin doğumlarından bi'setleri yani Peygamber olarak tebliğe memuriyetlerini, üçüncü rükün; vahiy, hicret ve miracı, dördüncü rükün de; hicretten vefatlarına kadar olan vakaları ve mucizeleri içine almaktadır. Delail-i nübüvvet-i Muhammedî'nin birer nüshası, Süleymaniye Kütüphanesi'nde Fatih kısmında (No: 4289) ve Üniversite Kütüphanesi, Türkçe yazmaları arasındadır (No: 4110).

8- Hediyyetü'l-Müminîn: Celalzade Mustafa Çelebi'nin risale şeklinde bir takım münasip hikayelerle tevhidi (bir Allah inancını), Peygamber sevgisini, Çihar Yar-ı güzin'in (Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali) vasıflarını, iyi ahlâkı, Allah'a kalben bağlılığı ve en sonunda da hafîd-i Peygamberî, İmam-ı Hasan ve İmam-ı Hüseyin haklarındaki hürmeti beyan etmiş olup kısmen mensur (nesir) ve kısmen manzumdur. 26 varak olan bu eserin nesih hatla yazılmış bir nüshası, Üniversite Kütüphanesi, Türkçe yazmaları arasında (7204) numarada bulunmaktadır. Risalenin en sonunda; “Nişanî Hakrah-ı Mustafa'dır.” mısrası vardır.

9- Cevahirü'l-ahbar fî hasaili'l-ahyar: Arap edip ve müelliflerinden Ebu Hafs Siraceddin Ömer bin İbrahim el-Ensarî'nin, Yusuf Peygamber kıssasına dair olan Zehrü'l-kimam fî kıssati Yusuf Aleyhissalatü vesselam adındaki onyedi meclis üzerine tertip edilen eserinin tercümesidir. Nefis bir nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndedir. (No: 2356). Bu tercümeyi, yaşı yetmişi geçtikten sonra emeklilik hayatında yapmış olduğunu kendisi anlatmaktadır. Bu tercüme eser, 17 meclis (kısım) üzerine tertip olunup her meclisin sonu manzumdur. Celalzade bu tercümeyi, Kanunî Sultan Süleyman Han'ın oğlu Şehzade Selim (Sultan İkinci Selim Han) namına yapmıştır. Tercümenin son yaprağında, Kanunî Sultan Süleyman Han'ın mühr-i şerifleri vardır. Eserin yazısı güzel, cilt ve kapağı fevkalade sanatlıdır ve 350 sayfa kadardır. Tercümenin bir nüshası Tercüme-i zehrü'l-kimam ismi altında Üniversite Kütüphanesi, Türkçe yazmaları arasında 787 numaradadır.

10- Kanunname: Celalzade'nin nişancılığı zamanında hazırlanan kanunları havi olup bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nde Aşir Efendi kısmında 1004 numarada bulunmaktadır. Yaya, müsellem, yürük, voynuk kanunlarıyla, çeltik kanunu ve müteferrik ikiyüze yakın yeni veya muaddel kanunları havidir. Nişancının, eski ve yeni kanunları şerh ve tadil suretiyle tedvin ettiği kanunlara “Kanun-i cedid” denilmektedir. Celalzade'nin tertip eylediği kanunlara ait madde veya fasıllar, kütüphanelerimizdeki kanunnamelerde Koca Nişancı veya Celalzade diye zikredilmektedir. Bunlardan Celalzade'ye ait bir kanunname de Ayasofya Kütüphanesi'nde 2894 numaradadır.

“Allahü teala dünyalığı, dostlarına da, düşmanlarına da vermiştir. Güzel ahlâkı ise, yalnız sevdiklerine vermiştir.” Hadis-i Şerif

11- Tarih-i kale-i İstanbul ve mâbed-i Ayasofya, 12- Mansur, 13- Münşeat, 14- Divançe. Bunlardan başka, Mustafa Çelebi'nin “Nişanî” mahlası ile yazdığı bazı manzumeleri de vardır. Türkçe, Arapça ve Farsça lisanlarında kuvvetli bir kaleme sahiptir. Şiirlerinden bir kısmı değişik eserlerinde ve bazı şuara tezkirelerinde yer almaktadır.

Mevahibü'l-Hallâk fî meratibi'l-ahlâk adlı eserden bazı bölümler:

Rakib: Koruyucu ve her şeyi gözetici demektir. Allahü teala, kullarını Rakibdir. Hâllerini, alıp verdikleri nefeslerini bilir. Onları muhafaza eder. Celalzade Mustafa Çelebi buyurdu ki: Tasavvuf ehline göre murakabe; kulun, kalbi ile Allahü tealayı zikredip devamlı olarak Allahü tealanın, kullarının hâllerine muttali olduğunu, görüp bildiğini hatırından çıkarmaması, her nefeste Allahü tealanın azabından ve cezasından korku üzere olmasıdır. Büyüklerden birisi; “Kulun, harama bakmamak ve günah işlememek için ne yapması lazımdır?” diye sorduklarında; “Kul bir günah işleyince Allahü tealanın o hâline vâkıf ve işlediği günahı gördüğünü asla unutmamak suretiyle günah işlemekten korunabilir.” buyurmuştur.

Hikaye: İbn-i Ömer, köle bir çobana rastladı. Çoban koyunları otlatıyordu. Çobana, koyunlardan birini kendisine satmasını söyledi. Çoban; “Koyunlar benim değildir.” dedi. Bunun üzerine İbn-i Ömer; “Sen bana koyunu sat, sahibine kurt yedi dersin.” dedi. Çoban; “Fakat Allahü teala her yerde hazır ve nazırdır. O bizi görmektedir.” deyince İbn-i Ömer, çobanı ve koyunları sahibinden satın aldı. Çobanı azat ederek, koyunları o gence hediye etti. Murakabe sahibi, Allahü tealadan hayâ eder, günah işlemekten utanır. Allahü tealanın azabından ve cezasından çok korkar. Bu sebepten günahlardan çok sakınır. Allahü tealanın her şeyden onu hesaba çekeceğini bildiği için hiçbir nefesini zayi etmez, boşuna geçirmez. Daima Allahü tealaya taatle meşgul olur.

Hikaye: Salihlerden birisi vefat etmişti. Cenazesini sabahleyin kaldırmalarına rağmen, çok kalabalık olduğundan, ancak ikindiden sonra defnedilebilmişti. O beldenin salihlerinden birisi, defnedilen zatı rüyasında görüp ne hâlde olduğunu sordu. O da şöyle cevap verdi: Allahü teala beni af ve mağfiret eyledi. Pek çok ihsanlarda bulundu. Fakat çok çetin hesap verdim. Çünkü bir gün oruçlu idim. Bir arkadaşımın anbarının önünde oturdum, iftar zamanı gelince o anbardan bir tane buğday alıp ikiye böldüm. Tam yiyeceğim sırada, benim olmadığını düşünerek, iki parça buğdayı tekrar yerine koymuştum. Bu sebeple, kırdığım o bir tane buğday yüzünden sevaplarımdan alıp o buğdayın sahibine verdiler.

Hikaye: Selman-ı Farisî, gecelerini namaz ve ibadetle geçirirdi. Çok namaz kılmaktan dolayı yorulduğu zaman, “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahü ekber, Lâ ilâhe illallah.” gibi tesbihle vakitlerini geçirmeye çalışırdı. Bundan da yorgunluk meydana gelince Allahü tealanın celalini ve azametini (büyüklüğünü) düşünürdü. Bir müddet tefekkürden sonra nefsine; “Epeyce dinlendik, rahatladık.” der, tekrar namaza dönerdi. Gece bitinceye kadar bu şekilde meşgul olurdu.

Hikaye: Hasan-ı Basrî hazretleri Basra'da ders verir, vaaz ve nasihat ederdi. Pek çok kimse onun meclisine, derslerine devam ederdi. Bir gün Hasan-ı Basrî'ye; “Efendim! Burada bir genç var. O sizin meclisinize, derslerinize gelmiyor.” dediler. Hasan-ı Basrî hizmetçisini gönderip o genci huzuruna davet etti. Bunun üzerine o genç geldi. Hasan-ı Basrî o gence; “Niçin meclisimize gelmezsin?” diye sual etti. O genç de şöyle cevap verdi: “Her gece, sabah olunca zat-ı alinizin meclisine, derslerine gideyim diye niyet ederim. Ancak sabah olunca Kur'an-ı Kerim'den dört ayet-i kerimeyi tefekkür etmekten fırsat bulup gelemiyorum.” Hasan-ı Basrî hazretleri o dört ayet-i kerimenin hangileri olduğunu sordu. O genç şöyle dedi:

1- “(Ey Resulüm, onlara) de ki: Sizin canınızı almaya, vekil kılınan ölüm meleği (Azrail) canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz.” (Secde suresi: 11) mealindeki ayet-i kerimeyi tefekkür ederim. Vefatım sırasında hâlimin nasıl olacağını düşünürüm.

2- “Ta ki ben terk ettiğim imanı yerine getirip salih amelde bulunayım. Hayır (artık dünyaya dönülmez), müşriklerden her birinin söylediği bu sözler, söyleyene ait faydasız bir laftır. Önlerinde ise bir mezar vardır. Diriltilecekleri güne kadar oradadırlar.” (Müminun suresi: 100) mealindeki ayet-i kerimeyi tefekkür ederim. Kabrin darlığını hatırıma getirerek, orada hâlimin nasıl olacağından korkarım.

3- “(Ey Resulüm), münadinin yakın bir yerden çağıracağı günkü sözü dinle. (O kıyamet ahvalinden sana ne büyük haberler vereceğiz.)” (Kaf suresi: 41) mealindeki ayet-i kerimeyi tefekkür ederim. Bu nidayı duyduğum zaman hâlimin nice olacağını düşünürüm.

4- “O gün gelince Allahü tealanın izni olmadıkça, hiç kimse konuşamaz. Artık insanlardan bir kısmı muazzebdir (azap olunan) bir kısmı da bahtiyardır.” (Hud suresi: 105) mealindeki ayet-i kerimeyi tefekkür ederim. Acaba saidlerden mi, yoksa şakîlerden mi olacağım, diye düşünürüm.”

Mucib: Allahü teala, kendisinden dilekte bulunanların muradını verir. İsteyenlerin dileklerini yerine getirir. Allahü tealanın lütfunun kemalindendir ki istemeden de bol bol verir. Allahü tealanın has, veli kullarına malumdur ki Allahü teala kullarının hacetlerini giderir. Fakat Cenab-ı Hak, ekseriyetle kullarına darlık, hastalık ve musibet vererek onları imtihan eder. Yahut başlarına gelen bela, musibet ve zararlara sabretmeleri ile onların derecelerini arttırır.

Hikaye: Ata-i Ezrak hazretlerine, hanımı, pazardan bazı ihtiyaçlarını temin etmesi için iki dirhem verdi. Ata-i Ezrak pazara varınca; “Efendim bana iki dirhem vermişti. Onlarla pazardan bazı ihtiyaçlarını alacaktım. Fakat iki dirhemi kaybettim. Şimdi ben efendime ne cevap veririm, benim hâlim nasıl olur?” diyerek ağlayan birisine rastladı. Ata-i Ezrak elinde bulunan iki dirhemi o ağlayan şahsa verdi. Oradan ayrılarak mescide gitti. Akşam olunca akşam namazını kıldıktan sonra tanıdığı bir dostunun yanına gitti ve ona durumu anlattı. O dostu da fakir birisiydi. Ata-i Ezrak hazretlerine evine götürmesi için vereceği bir şeyi yoktu. Ata-i Ezrak hazretlerine; “Şu yoncadan (bir çeşit ot) al. Un buluncaya kadar tandıra koyup pişirir yersiniz. Şimdilik böyle idare edersiniz.” dedi. Ata-i Ezrak da yonca otu ile torbasını doldurdu. Evine bırakıp hanımına görünmeden mescide gitti. Evdekiler uyuduktan sonra eve gitmeye niyet etti. Çünkü hanımının verdiği iki dirhem ile evin ihtiyacını görmemiş, bir şahsı sevindirmişti. Bu yüzden de evde bir huzursuzluk çıkabilir, diye düşünmüştü. Ev halkının uyuduklarını tahmin ettiği bir zamanda eve gitti. Hanımının uyumadığını ve ekmek pişirmiş olduğunu gördü. Unu nereden bulduğunu sorunca hanımı; “Senin getirdiğin torbadan aldım. Ne de güzel unmuş, bir daha hep bundan alın.” dedi. Allahü teala, onlara hiç ummadıkları bir şekilde o unu lütfetti. Çok zaman olur ki insan birinin ihtiyacını gidermek için çok gayret sarf eder, fakat bu onun için mümkün olmaz. Allahü teala, bu ihtiyacı başka yoldan gönderir.

Hikaye: Büyüklerden birisi, birgün mescitte bir fakir gördü. Bu fakir devamlı aynı yerde oturup hiç başka bir yere gitmiyordu. Mescide gelen o zat, onu gözetleyip üç gün olunca yanına gitti ve ona bir ihtiyacı olup olmadığını sordu. O da ihtiyaçlarını söyledi. O zat, o fakirin ihtiyaçlarını temin etmek için dışarı çıktı. Tam bir gün, o zat, o fakirin ihtiyaçlarını temin etmek için uğraştıysa da ihtiyaçları temin edemedi. Sonra tekrar dönüp mescide geldi. Biraz sonra kapı açıldı. Elinde o fakirin istedikleri bulunan birisi içeriye girdi ve şöyle dedi: “Hanımım bunları benim için pişirmişti. Fakat bir şeyden dolayı aileme kızdım. Bunları mescitte bulunanlara götüreceğim diye yemin ettim. Alın bunları afiyetle yiyin.”

Hikaye: Huzeyfetü'l-Mer'aşî anlattı: İbrahim bin Edhem ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Kûfe şehrine geldiğimizde, mescide girip namaz kıldık. Sonra İbrahim bin Edhem bana; “Ey Huzeyfe acıktık.” dedi. Ben; “Ne buyurursunuz?” diye sual edince kağıt ile kalem istedi. Ben kağıt kalemi verince kağıda Besmele-i şerif ile üç beyt yazdı ve kağıdı bana vererek; “Bunu al ve dışarı çık. Yolda ilk karşılaştığın kişiye ver.” dedi. Ben yola çıkıp yürürken, bineğine binmiş olarak gelen birisine rastladı m. Kâğıdı ona verdim. O şahıs kağıdı okuyunca ağlamaya başladı. “Bunu yazan nerede?” diye sordu. Ben de; “Filan mescitte bulunuyor.” dedim. Hemen bana bir kese verdi ve; “Bunları bu kağıdı yazana ver.” dedi. Sonra oradan biraz uzaklaştım. Orada bulunan birisine, o keseyi verenin kim olduğunu sordum. O da o şahsın Hıristiyan olduğunu söyledi. Ben keseyi götürüp İbrahim bin Edhem hazretlerine verdim. İbrahim bin Edhem, o Hıristiyanın bir müddet sonra geleceğini söyledi. O Hıristiyan bir müddet sonra geldi. İbrahim bin Edhem hazretlerinin elini öpüp Müslüman oldu.

Gaffar: Allahü tealanın kullarına olan mağfireti ile onların günahlarını örtüp fadlı ve rahmeti ile af buyurmasıdır. Bu ism-i şeriften kulun nasibi şudur: Mümin olan başkasının ayıbını setredip onları ifşa etmemelidir. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kim bir Müminin ayıbını örterse, Allahü teala da kıyamet gününde onun ayıbını örter.” Kabahatleri ve noksanlıkları görmemezlikten gelmek, daima iyi şeyleri görmek güzel ahlâktır.

Şöyle rivayet edilir: “İsa Aleyhisselam, havarileri ile birlikte bir yere gidiyordu. Yolda bir köpek leşi gördüler. Çok da fena kokmaktaydı. Havarilerin çoğu, köpek leşinin çok pis koktuğunu söylediler. Bunun üzerine İsa Aleyhisselam; “Ne kadar beyaz dişleri varmış.” buyurdu. Yani daima iyi tarafları görüp onlardan bahsetmeli, kötü ve ayıp tarafları görmemezlikten gelmelidir. Ancak dinen bildirilmesi icap eden ayıpların bildirilip Müslümanların aynı duruma düşmelerini önlemek için olursa, mahzuru yoktur.”

Delail-i nübüvvet-i Muhammedî ve şemail-i fütüvvet-i Ahmedî adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve 2a sayfası (solda). Eser Michigan Üniversitesi Kütüphanesi No: Isl. Ms. 374'de kayıtlıdır.

Yine haberde şöyle gelmiştir: “Kıyamet gününde, birisinin Cehennem'e atılması için emrolunur. Cehennem'e götürülürken, o şahıs Cehennem ateşinden kurtulma ümidi ile üç defa geriye dönüp bakar. Allahü teala o kulunu geri çevirir. Ona; “Üç defa geriye dönüp niçin baktın?” buyurur. O da şöyle cevap verir: “Yolun üçte birine geldiğimde; “... Gerçekten Rabbin cezayı çok çabuk verendir. Yine şüphe yok ki o çok bağışlayandır ve çok merhametlidir.” (A'raf suresi: 167) mealindeki ayet-i kerimeyi hatırladım. Yolun yarısına gelince; “Ve bir günah işledikleri veya nefslerine zulmettikleri zaman, Allahü tealayı anarak hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenleri, (ki günahları Allahü tealadan başka kim bağışlayabilir?) hem de yaptıkları günaha bile bile ısrar etmemiş olanlar (var ya)…” (Âl-i İmran suresi: 135) mealindeki ayet-i kerimeyi hatırladım. Ümidim daha da kuvvetlendi. Yolun üçte ikisine gelince; “(Ey Resulüm, tarafımdan kavmine) de ki: Ey (günah işlemekle) nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allahü tealanın rahmetinden (sizi bağışlamasından) ümidi kesmeyiniz. Çünkü Allahü teala (şirk ve küfürden başka dilediği kimselerden) bütün günahları mağfiret buyurur.” (Zümer suresi: 53) mealindeki ayet-i kerimeyi hatırladım.” Allahü teala mağfiret ve rahmeti ile o kulu Cehennem azabından kurtarır.

Vehhab: Karşılıksız nimetler verici, daima ihsan edici demektir. Allahü teala bize vücut verdi. Kur'an-ı Kerim'inde bize hitap eyledi. O'nun yüce kelamını işitmemiz için onu anlamak için kulak verdi. Yine Hakka davet edenlerin davetini kabul etmemiz için bize konuşma nimetini verdi.

Rezzak: Pek çok rızık verici demektir. Rızık, mahlukların faydalandığı şeydir. Rızıklar zahirî ve manevî olur. Zahirî rızıklar, yiyecekler, içecekler ve giyecekler vb.dir. Manevî rızıklar sayısızdır. Allahü teala bunları kullarına ihsan eder. Kullar bunlardan faydalanırlar. Bütün faydalı rızıklar arasında iki rızık vardır ki herkes ondan faydalanır. Merhum Şeyh Sa'dî, bunu Gülistan'ın başında şöyle bildirmektedir. İnsanın içine çektiği her nefes hayatın devamına, dışarı verilen nefes ise vücudun ferahlamasına ve rahatlamasına vesiledir. Her nefeste iki nimet vardır. Her nimetin şükrü ise vaciptir.

Hikaye: Hatim-i Esam, birgün hanımına; “Sefere gideceğim, sana ne kadar nafaka bırakayım?” dedi. Hanımı; “Ne kadar yaşayacaksam o kadar bırak.” dedi. Hatim-i Esam; “Onu bilemem.” dedi. Bunun üzerine hanımı; “Beni, ne kadar yaşayacağımı bilene (Allahü tealaya) havale et. O'na bırak.” dedi. Sonra Hatim-i Esam, hanımına bir şey bırakmadan yola çıktı. Bir müddet sonra Hatim-i Esam'ın evinde bulunanlar, acıktıklarını, evde bir şeyin bulunmadığını söylediler. Hatim-i Esam'ın hanımı; “Hatim rızık verici değildir. O, rızık vermezdi. O, sadece verilen rızıktan yerdi. Üzülmeyin, rızkı veren Allahü teala rızkımızı gönderir.” dedi.

Allahü teala kulları arasına, âlimler, padişahlar, mürşitler, sadaka verenler, insanlara fayda veren kimseler koymuştur. Bunların hepsi rızıktır. İlme muhtaç olanlara âlimler yeter. İrşada muhtaç olanlara mürşid-i kâmiller yol gösterirler. Yiyecek ve içeceği olmayanların ihtiyacını sadaka verenler giderirler. Adalete muhtaç olan mazlumlara adil sultanlar fayda verirler. Diğer dilek sahiplerine de muhakkak bir yardım eden vardır.

Halim: Allahü teala Halim'dir. Asilerin (kendisine karşı gelenlerin) isyanından (karşı gelmesinden), günahkârların yaptığı taşkınlıktan dolayı intikamda ve gazapta acele etmez.

Müntekim: Allahü teala, düşmanlarından intikam alıcı, çirkin işleri beğenmeyip asilere azap edicidir. Allahü tealanın cezası çok çetindir.

Hikaye: Peygamberlerden birisine bir cemaat gelip; “Allahü tealanın kullarından razı olmasının alameti nedir?” diye, sordular. Allahü teala o Peygamberine şöyle bildirdi: “Onların işlerini, onların iyilerine seçilmişlerine bırakırım. Yani sultanlarını iyilerden eylerim. Gazabımın alameti odur ki onların işlerini onların kötülerine bırakırım. Yani adaletten ayrılan kimseleri onların başlarında bulundururum.” Bazı büyükler; “Allahü tealanın intikamı, bir zalimi bir zalime musallat etmektir.” buyurdular. İntikam iki kısımdır. Bir kısmı aniden ve çabuk olarak gelir. Diğeri tehirli olarak sonradan gelir. Arifler, aniden gelen intikamdan çok korkarlar.

Hafîd ve Rafi': Allahü teala Hafîd ve Rafi'dir. Kâfirleri şekavet ile Hafîd eder (alçaltır). Müminleri iman saadeti ile Rafi' eder (yükseltir). Evliyasını ve dostlarını kendisine yaklaştırarak derecelerini yükseltir. Düşmanlarını kendisinden uzaklaştırarak, onlara korku ve dehşet verir. Kullardan kim nefsinin, şeytanın ve şehvetinin isteklerine uymaz, Allahü tealanın emirlerine uyar ve yasaklarından sakınırsa, Allahü teala o kulu mukarreb meleklerin derecesine yükseltir. Şehvetlerinin esiri olanları en aşağı derecelere indirir.

Musavvir: Bir şeyi; yok iken, ona suret giydirip var etmektir. Mesela, gök, yer, güneş, ay, dağlar, denizler, insanlar ve diğer canlılar daha önce yok idiler. Allahü teala, onların her birini kendilerine mahsus suretlerde yarattı. İnsanı da bir damla meniden yarattı. Cansız iken ona hayat verdi. Konuşmaz iken onu konuşturdu. Onu diğer birçok güzelliklerle süsledi. Ona akıl ve anlayış verdi. Ondan bir takım emirleri yerine getirmesini, bazı şeylerden de sakınmasını istedi. Herkes, önce ne olduğuna bakıp âciz ve muhtaç bir varlık olduğunu, Allahü tealanın lütuf ve ihsanı ile şimdiki güzel hâle geldiğini asla unutmamalı. Allahü tealanın emirlerine uymak suretiyle, lütuf ve ihsanına kavuşmak için çalışmalıdır.

Reşid: Mürşit manasındadır. Allahü tealanın kulunu irşat buyurması, kalbin hidayete mazhar olmasıdır. Bu şekilde Allahü tealanın hidayetine mazhar olan kulları, taat yolunu seçerler. Allahü tealanın emirlerine muhalefetten sakınırlar. Günlük yaşayışlarında iyi hâl üzere bulunurlar. Tevekkül sahibi olurlar.

Allahü tealaya ibadet: Allahü tealaya ibadet, insanın saadete kavuşmasına vesiledir. Farzları ve vacipleri yerine getirmek çok mühim ve lazımdır. Allahü tealanın nehyettiği (yasak kıldığı) şeyler ve günahlar, esasında çirkin şeylerdir. Bunlardan çok şiddetli sakınmak lazımdır. Allahü teala, emirlerine itaat edenlere merhametini ve Cennet'ini vaat etmiştir. Asileri ise Cehennem ve azap ile tehdit buyurmuştur. Dünya, devamlı kalınacak bir yer olmayıp fanîdir. Dünya bir konaktır ki gelen uğrar, geçer gider. Akıllı kimse, ibret ile bakarsa, dünyanın lezzetlerinin fanî olduğunu görür.

İhlas: Kişinin yaptığı ameli, riyasız ve Allahü tealadan başkasından bir şey beklemeden yapmasıdır.

Sabır: Gelen bela ve musibetlere tahammül edip sebat üzere olmaktır. Sabır gayet makbul bir sıfattır.

Sırları gizlemek: Sırrını muhafaza eden, kötülüklerden korunur. Sırrı başkasına söylemekte pek çok zararlar vardır. Gizli sırlardan öyleleri vardır ki o ortaya çıkınca baş gider. Böyle bir sırrı ifşa eden kimseye ne kadar ceza verilse yeridir. Sırları, sırrı açmaya layık olmayan dostundan gizle. Böyle bir dost, sırrını senin düşmanına açabilir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları