CÜNEYD-İ BAĞDADÎ

Cüneyd bin Muhammed Evliyanın büyüklerinden. Seyyidü't-taife (tasavvuf ehlinin efendisi) denmekle meşhurdur.
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. Seyyidü't-taife (tasavvuf ehlinin efendisi) denmekle meşhurdur. Künyesi, Ebü'l-Kasım'dır. Cüneyd bin Muhammed 207 (m. 822)'de Nihavend'de doğdu. Bağdat'ta büyüdü ve 298 (m. 911)'de 91 yaşında orada vefat etti. Kabr-i şerifi, hocası ve dayısı Sırri-yi Sekatî'nin kabri yanındadır.

Tasavvufu, dayısı Sırrî-yi Sekatî'den öğrendi. Asrının kutbu idi. Binlerce veli yetiştirdi. Otuz defa yaya olarak hacca gitti. Kerametleri, nasihatleri, hikmetli sözleri ve ihlaslı amelleri ile meşhur oldu. Zahirî ilimleri, İmam-ı Şafiî'nin talebelerinden Ebu Sevr'den öğrendi. Ayrıca Haris-i Muhasibî, Muhammed Kassab ve başka zatlarla da sohbet etti.

Cüneyd-i Bağdadî yedi yaşında iken, mektepten gelince babasını ağlıyor görüp, sebebinisordu. Babası; “Zekat olarak dayın Sırri-yi Sekatî'ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının beğenip almadığı gümüşler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum.” dedi. Cüneyd; “Babacığım, parayı ver ben götüreyim.” deyip dayısının evine gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı, kim olduğunu sorunca; “Ben Cüneyd'im dayıcığım. Kapıyı aç ve babamın zekatı olan bu gümüşleri al!” dedi. Dayısı; “Almam.” deyince, Cüneyd; “Adledip babama emreden ve ihsan edip, seni serbest bırakan Allahü teala için al.” dedi. Dayısı; “Allahü teala babana ne emretti ve bana ne ihsan etti?” dedi. Hazreti Cüneyd; “Babamızengin yapıp, zekat vermesini emretmekle adalet eyledi. Seni de fakir yapıp, zekatı kabul etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsan eyledi.” dedi. Bu söz Sırri-yi Sekatî'nin çok hoşuna gidip; “Oğlum! Gümüşleri kabul etmeden önce seni kabul ettim.” dedi ve kapıyı açıp parayı aldı.

Cüneyd-i Bağdadî henüz yedi yaşında iken, hocası (ve aynı zamanda dayısı olan) Sırri-yi Sekatî tarafından hacca götürüldü. Mescid-i Haram'da dört yüz kadar büyük zat, şükür hakkında konuşuyorlardı. Her zat şükrü tarif ve izah ettiler. Neticede dört yüz ayrı izah meydana geldi ise de, hepsi de bu tarif ve izahları yetersiz buldular. Sırri-yi Sekatî orada bulunan Cüneyd'e; “Mademki buradasın, bu hususta bir de sen bir şeyler söyle!” dedi. Hazreti Cüneyd; “Şükür, Allahü tealanın ihsan ettiği nimet ile O'na isyan etmemek, ihsan ettiği nimeti, O'na isyan için sermaye olarak kullanmamaktır.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevaba pek sevinip; “Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifade ettin. Bu, ancak bu şekilde tarif edilebilirdi.” dediler. Sırri-yi Sekatî; “Yavrum, öyle anlıyorum ki senin lisanın doğru ve kuvvetli olacak. Böyle güzel söyleyebilmek halisana nereden geliyor?” deyince Cüneyd; “Sizin sohbetlerinizde bulunmakla efendim.” dedi.

Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin türbesinin de bulunduğu Bağdat Şunizî Kabristanı.

Cüneyd-i Bağdadî hocasına ait olan evin bir odasında kalırdı. Her an Allahü tealayı hatırlardı. Seccadesi üzerinde, sabaha kadar “Allah, Allah.” der, aynı abdestle sabah namazını kılardı. Bu hal senelerce böyle devam etti. Cüneyd-i Bağdadî'nin şöyle anlattığı nakledilir: “Bir gece yıkanmak için suya ihtiyacım oldu. Hava çok soğuk olduğu için, sabah olmasını bekliyeyim, su ısıtırım veya hamama gidip yıkanırım, dedim. Sonra düşündüm ki, ben yıkanmayı tehir için sabahın olmasını, su ısıtmak, hamama gitmek gibi bir sürü şeyleri istiyorum. Halbuki, Allahü teala bana sadece bir defa yıkanmamı emrediyor. Ben de onu tehir için çeşitli çareler arıyorum. Benim yaptığım hiç münasip değil dedim. Hemen, gecelik elbisem üzerinde olduğu halde, soğuk su ile gusletmeye ve ıslak elbiseyi çıkarmayıp üzerimde kuruması için niyet ettim ve öyle yaptım.”

Cüneyd-i Bağdadî şöyle anlatıyor: “Hocam Sırri-yi Sekatî, bana bir meclis kurup, insanlara ilim öğretmemi, nasihat etmemi söylerdi. Fakat ben, kendimi bu işe layık bulmayıp, nefsimi kötülerdim. Bir Cuma gecesi Peygamber Efendimiz'i rüyada gördüm. Bana; “Ey Cüneyd! İnsanlaranasihat et. Zira senin sözün halkın kalblerinin rahatlık ve ferahlık bulmasına sebeptir. Allahü teala senin sözünü, insanların kurtuluşa ermesi için sebep kılmıştır.” buyurdu. Uyandım, sabahleyin erkenden hocamın yanına vardım. Ben hiçbir şey söylemeden; “Peygamber Efendimiz tarafından vazifelendirilmedikçe, insanlara ilim öğretmekten çekindin.” dedi. Ertesi gün bir meclis kurup, insanlara Resulullah'ın yolunu anlatmaya başladım.”

Cüneyd-i Bağdadî'ye; “İhlası kimden öğrendiniz?” diye sordular. O da cevabında buyurdu ki: “Mekke-i Mükerreme'de bulunuyordum. Bir berber gördüm. Ona; “Allah rızası için benim saçlarımı düzeltebilir misin?” dedim. Berber; “Elbette.” dedi. O sırada, mevki sahibi birini tıraş etmekte idi. Hemen tıraşını bırakıp; “Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır.” dedi. Sonra berber koltuğuna beni oturtup tıraş etti. Sonra da bana bir miktar altın verip; “İhtiyaçların için lazım olur, onlara harcarsın.” dedi. Ben bu hale çok hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim. Az bir zaman sonra bana Basra'dan bir kese altın gönderdiler. Hemen götürüp o keseyi ona verince sebebini sordu. Ben de niyetimi açıkladım. Bunun üzerine bana; “Sen, Allah rızası için beni tıraş et, dedin. Ben de o niyetle seni tıraş ettim. Şimdi bunları alırsam, niyetimde bir değişme olmasından korkuyorum.” dedi.”

Cüneyd-i Bağdadî talebeleri ile otururlarken bir kimse geldi ve Cüneyd'in önüne beş yüz dirhem bırakıp; “Bu parayı ihtiyacı olanlara dağıtırsınız.” dedi. Hazreti Cüneyd; “Bundan başka paran var mı?” dedi. O kimse; “Evet, bunlardan başka çok param var.” dedi. Cüneyd; “Peki sahip olduğun paralardan başka daha çok paran olsun ister misin?” dedi. O kimse; “Evet isterim.” deyince Cüneyd-i Bağdadî; “Sen şu bıraktığın beş yüz dirhemi geri al. Çünkü o paralara bizden çok senin ihtiyacın var. Zira biz, paramız olsun istemiyoruz.” buyurdu.

MÜMİNİN FİRASETİ

Cüneyd-i Bağdadî'nin meclis kurup insanlara ilim öğretmekte olduğu, kısa zamanda her tarafa yayıldı. Herkes bu sohbetlere gelip istifade etmeye başladı. Bir gün bir genç, Cüneyd'in sohbet ettiği meclise gelip, ona şöyle dedi: “Ey üstat! Hazreti Peygamber buyuruyor ki: “Müminin firasetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü tealanın nuru ile bakar.” Bunun manası nedir?” Cüneyd-i Bağdadî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp; “Müslüman ol. Müslüman olmak zamanın geldi.” buyurdu. Meğer o genç Hıristiyan imiş. Hemen zünnarını kesip orada Müslüman oldu.

İmam-ı Yafiî buyuruyor ki: “İnsanlar, bu hadisede, Cüneyd-i Bağdadî'nin bir kerameti var zanneder. Halbuki, bu hadisede onun iki kerameti vardır. Birisi, o gencin Hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin Müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir.”

Salihlerden bir zat rüyasında Peygamber Efendimiz'i gördü. Hazreti Cüneyd de yanlarında bulunuyordu. Bu sırada biri gelip, Peygamber Efendimize bir sual sordu. Peygamber Efendimiz; “Bunun cevabını Cüneyd'den iste. O cevap versin.” buyurdular. Cüneyd; “Ya Resulallah! Sizin mübarek huzurunuzda ben nasıl konuşabilirim.” deyince, Peygamberimiz; “Diğer peygamberlerden her biri ümmetlerinin tamamı için ne kadar övünüyorlarsa, ben de Cüneyd ile o kadar övünürüm.” buyurdular.

Zengin bir kimse vardı. Cüneyd-i Bağdadî'nin huzuruna gelip tövbe etti ve talebeliğe kabulünü istedi. Malını da fakirlere dağıttı. Bin altını kaldı. Cüneyd; “Bu bin altını da Dicle Nehri'ne at.” buyurdu. O kimse, Dicle kenarına gidip altınları birer birer nehre attı. Geri döndüğünde Cüneyd kendisine heybetle bakıp; “Niçin hepsini birden atmadın da birer birer sayarak attın? Demek hâlâ, gönlünde onlara muhabbet var.” buyurdu ve bir müddet kendisini sohbetlere kabul etmedi. Sonunda o kimse buna da tövbe edip, nihayet talebeliğe kabul edildi.

Büyüklerden bir zat, Hazreti Cüneyd'in yanına gelmişti. Şeytanın, onun yanından hızla kaçmakta olduğunu gördü. O kimse Cüneyd-i Bağdadî'nin yanına yaklaşınca, yüz hallerinden, onun çok öfkelenmiş olduğunu anlayıp, sordu: “Ey Cüneyd! Biz biliyoruz ki, insan öfkelenince şeytan ona yaklaşır. Fakat görüyorum ki bu kadar fazla öfkelenmiş olduğunuz halde, şeytan sizden kaçıyor. Bunun hikmeti nedir?” Hazreti Cüneyd cevabında; “Sen bilmez misin ki, biz kendi nefsimiz için kızmayız. Başkaları, nefisleri için kızarlar. Bunun için de şeytan kendilerine musallat olur. Bizim kızmamız, hep Allahü teala için olduğundan, şeytan bizden, kızdığımız zaman kaçtığı gibi başka hiçbir zaman kaçmaz.” buyurdu.

Cüneyd-i Bağdadî'yi tanıyan ve sevenlerden, Ebu Amr isminde bir zat şöyle anlatıyor: “Bir gün bir ihtiyaç için çarşıya gitmiştim. Bir cenaze gördüm. Cenaze namazına katılayım dedim. Yolda giderken bir kadın görüp ona baktım. Bu yaptığımın uygun olmadığını hatırlayıp derhal tövbe ettim. Eve geldiğimde yüzümün niçin karardığını sordular. Aynaya baktığımda hakikaten, yaptığım o uygunsuz iş sebebiyle yüzümün karardığını gördüm. Kırk gün, devamlı olarak bu günahıma tövbe ve istiğfar ettim. Cüneyd-i Bağdadî'yi ziyaret etmek hatırıma geldi. Bağdat'a gittim. Cüneyd'in hanesine varıp kapısını çaldığımda, içeriden bana; “Gel bakalım ey Ebu Amr! Sen Ruhbe'de günah işle, biz de Bağdat'ta bu günaha istiğfar edelim!” buyurdu.

Birisi Cüneyd-i Bağdadî'ye; “Gözümü yabancı kadınlara bakmaktan nasıl koruyabilirim?” diye sordu. Cüneyd buyurdu ki: “Yabancı kadını gördüğün zaman, Allahü tealanın seni, senin o kadını görmenden daha iyi gördüğünü hatırla.”

Melun şeytan, bir üstadın hizmetçisi kılığında Cüneyd-i Bağdadî'nin yanına gelip; “Efendim, size hizmet etmekle şereflenmek, feyiz ve bereketlerinizden istifade etmek arzusuyla geldim. Lütfen kabul buyurunuz!” dedi. Cüneyd kabul edip, şeytan yirmi sene kadar kendisine hizmet etti. Ama bir kere olsun vesvese veremedi. Nihayet ümidini kesip bir gün “Ey üstadım! Siz beni tanıyor musunuz?” dedi. Cüneyd; “Ben seni ilk geldiğin gün tanımıştım. Sen İblis'sin.” dedi. Şeytan; “Ey Ebü'l-Kasım! Ben senin kadar yüksek makam ve derecelere kavuşmuş olan bir zat daha tanımıyorum.” dedi. Cüneyd buyurdu ki: “Ey melun! Hemen defol git. Şimdi de beni kendimi beğenme gibi bir duruma düşürmek ve beni mahvetmek arzusundasın değil mi? Bu çirkin maksadına kavuşamayacaksın. Haydi defol.”

Cüneyd-i Bağdadî'nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp; “Artık ben kemale geldim. Sohbete devam etmeme lüzum kalmadı.” deyip kendi başına bir yere çekildi. Benlik ve gururundan dolayı şeytanî bir rüya gördü. Rüyasında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyasını hakikat zannedip, kibri daha da arttı ve bu halini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdadî'ye arz ettiklerinde, Hazreti Cüneyd çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış. Ona; “Seni bu gece Cennet'e götürürlerse, Cennet'e vardığında üç defa (La havle...) oku.” buyurdu. Hakikaten o kimseyi rüyasında Cennet'e götürdüler. O kimse Cennet'e vardığında üç defa (La havle...) okudu. Gördüklerini ve kendisinde hasıl olan şeytanî hallerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü. Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatayı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdadî'nin elini öptü. Sohbetlere devam edip, talebeler arasındaki yerini aldı. Hazreti Cüneyd buyurdu ki: “Herkese bir mürşid-i kâmil lazımdır. Aksi halde melun şeytan gelip kendisine musallat olur. Ve insan maazallah ona tabi olur.”

Hayr-ı Nessac şöyle anlatıyor: “Bir gün evimde oturuyordum. Kalbime; “Ebü'l-Kasım Cüneyd-i Bağdadî kapıdadır. Çıkıp karşılayayım.” diye bir düşünce geldi. Fakat o buraya gelmez, kalbime gelen düşünce vesvesedir deyip o düşünceyi kalbimden attım. Biraz sonra aynı düşünce gene geldi. Gene attım. Üçüncü defa gelince çıkıp bakayım dedim. Çıktım Cüneyd kapıda idi. Bana selam verdi ve; “Ey Hayr! Kalbine ilk geldiği zaman niçin kalkıp kapıyı açmadın?” buyurdu.”

Cüneyd-i Bağdadî ve Sırrî-yi Sekatî'nin medfun bulunduğu türbenin avludan görünüşü.

Kendisine iftira edip, uydurma sözlerle halifeye şikayet ettiler. “İnsanlar onun sözleri ile fitneye düşüyor, karışıklık çıkarıyor.” dediler. Halifenin üç bin altına satın aldığı ve kendisini çok sevdiği çok güzel bir cariyesi vardı. Halife ona; “Kıymetli elbiseler giy, çeşitli mücevheratla süslen, falan yerde Cüneyd'in yanına gidip, yüzünü aç ve Cüneyd'e; “Benim çok malım var, ama kalbim dünyadan soğudu. Sana geldim ki beni kabul edesin ve ben de senin yanında ibadet ve taatle meşgul olayım. Senden başkası ile bulunmamaya kalbim razı olmuyor.” de.” diye tenbih etti.

Bir hizmetçi ile beraber bu cariye Cüneyd'in bulunduğu yere geldi. Kendisine söylenilen şekilde giyinmiş ve süslenmiş idi ve bu söylenenleri, daha fazlasıyla Cüneyd'e söyledi. Cüneyd hep önüne bakıyordu. Bir ara başını kaldırıp; “Allah'ım!” diye bir feryad etti. Onun bu sözüne dayanamayan cariye düşüp öldü. Cariyeyi getiren hizmetçi derhal geri dönüp olanları halifeye anlattı. Halife yaptığına çok pişman oldu ve; “İşte böyle yapılmaması emredilen şeyi yapan, görülmemesini arzu ettiği şeyleri görür.” diyerek kendini ayıpladı. “Öyle bir zatı yanıma çağırmam münasip değildir.” deyip, kendisi Cüneyd'in yanına geldi ve; “Ey Üstat! Bu kadar güzel bir kadını yakmaya kalbin nasıl müsaade etti?” dedi. Hazreti Cüneyd; “Ey Müminlerin emiri! Senin Mümin kullara olan şefkatin bu mudur ki, benim kırk senedir uğraşarak, nefsimle mücadele ve mücahede ederek ve can çıkarırcasına ibadet ederek kazandıklarımı bir anda yok edeceksin? Ben vasıta oldum. Aslında, sen yapma ki, sana yapmasınlar.” buyurdu. Bu hadiseden sonra Hazreti Cüneyd-i Bağdadî'nin büyüklüğü daha iyi anlaşıldı ve şanı her tarafa yayıldı.

Bir gün sohbetinde bulunanlardan bir kimse, kendisini imtihan için yanına geldi ve bir sual sordu. Cüneyd; “Bu suale söz ile mi, yoksa manevi olarak mı cevap verelim?” dedi. O kimse; “İki şekilde de cevap ver.” deyince, Hazreti Cüneyd; “Keşke kendi kendini deneseydin. O zaman beni denemeye lüzum görmezdin. Manevî cevap istiyorsan şöyledir ki, sen böyle yapmakla artık bizim yolumuzdan ayrıldın. Bilmez misin ki Allahü tealanın dostlarını tecrübe etmeye, onları yaralamaya senin gücün yetmez.” buyurdu. Bunun üzerine hemen o kimsenin yüzü simsiyah olup, kalbinde bulunan bir parça kin de kayboldu. O kimse çok pişman olup yaptığına tövbe etti. Çok istiğfar etti. Cüneyd yine de o kimseye merhamet edip teveccüh etti ve o kimsenin hali bundan sonra daha düzgün oldu.

Kelam ehlinden İbn-i Küllab, bozuk fırkalar hakkında reddiyeler yazıyordu. Bazı kimseler ona, tasavvuf ehlini de yazmasını söylediler. “Bunların reisleri kimdir?” diye sordu. “Cüneyd-i Bağdadî'dir” dediler. İbn-i Küllab, Hazreti Cüneyd'e birisini gönderip görüşlerinin ne olduğunu öğrenmesini istedi. Cüneyd buna buyurdu ki: “Bizim yolumuz, baki olanı fani olandan ayırmak; baki olan için, faydası olmayan her şeyden uzak durmaktır.”

Bu cevap İbn-i Küllab'a gelince; “Bu nasıl bir şeydir ki, bizim bunu anlamamız dahi imkansız.” deyip Hazreti Cüneyd'in bulunduğu meclise gitti. Ona tevhid hakkında bir sual sordu. Hazreti Cüneyd'in verdiği cevaptan hayrette kalıp; “Bu cevabı tekrarlar mısınız?” dedi. Cüneyd daha değişik bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllab'ın hayreti daha da artıp; “Bu cevabı da tekrar eder misiniz?” dedi. Cüneyd bu sefer de daha başka bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllab; “Söylediklerinizi kavrayabilmem, ezberleyebilmem imkansız. Bari bunları söyleyin de yazayım.” dedi. Hazreti Cüneyd; “Eğer bütün bunları söyleyen ben olsaydım yazdırırdım.” buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Küllab, Cüneyd'in büyüklüğünü kabul ve ona hayranlığını itiraf etti.

Bağdat'taki halife bir gün Ruveym bin Ahmed'e; “Edebin noksandır.” dedi. Ruveym cevabında; “Benim mi edebim noksandır? Ben Cüneyd-i Bağdadî ile yarım gün beraber olup sohbet ettim. Onunla yarım gün birlikte bulunan kimsede edepsizlik kalır mı?” dedi.

Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin bir talebesi vardı. Bütün iyilik ve faziletler onda mevcuttu. Sonradan gelmesine rağmen Cüneyd-i Bağdadî hazretleri onu pek ziyade seviyor, diğer talebeler ise bu hali çekemiyorlardı. Talebelerinin bu hali Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine malum oldu. Talebelerinin eline birer tane kuş verdi ve buyurdu ki: “Her biriniz bu kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayıp getirsin.” Hepsi de kendilerine verilen kuşları aldılar, varıp ıssız bir yerde boğazlayıp getirdiler. Yalnız o talebesi boğazlamadan getirdi. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri; “Niçin boğazlamadın?” buyurdu. Talebesi; “Hocam! Siz kuşları kimse görmediği bir yerde boğazlayın demiştiniz. Ben ise bir ıssız yer bulamadım. Her yeri Allahü teala görüyor.” deyince Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Arkadaşınızın firasetini gördünüz mü?” Talebelerin hepsi de tövbe ettiler ve boyunlarını büküp, Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinden affedilmelerini dilediler.

Ebu Amr isminde bir zat şöyle anlatıyor: “Bir sene hacca gidiyordum. Vedalaşmak için Hazreti Cüneyd'e uğradım. İhtiyacım olmadığı halde, bereket olarak yanımda bulunması için kendilerinden bir dirhem borç istedim. Fakat yanlarında hiç paraları olmadığını da biliyordum. Bana bir müddet baktılar. Sonra cebinden bir dirhem çıkarıp bana verdiler. Hacca gittim. Döneceğim zaman, Medine-i Münevvere'de aklıma geldi ki, Cüneyd'e bir yüzük alıp hediye götüreyim. Yüzüğü aldım. Bağdat'a döndüm. Hazreti Cüneyd'in ziyaretine gittim. Fakat yüzüğü evde unuttum. “Neyse, şimdi yüzükten hiç bahsetmem, sonra ziyaret ettiğimde yüzüğü takdim ederim.” dedim. Ziyaret ettiğimde; “Efendim! Hacca giderken sizden ödünç olarak aldığım bir dirhemi iade etmek istiyorum.” dedim. O da; “Biz onu, Medine-i Münevvere'den getirip de evde unuttuğunuz yüzük gibi unutmadık. O zaman hediye etmiştik.” buyurdu.

Çocuğu kaybolan bir kadın Cüneyd-i Bağdadî'ye gelip çocuğunun bulunması için dua talep etti. Hazreti Cüneyd dua etti. Çocuk bulundu.

Cüneyd-i Bağdadî bir gece uyandı. Uyumak istiyor, uyuyamıyordu. Oturmak istiyor, oturamıyordu. Bir zaman sonra kapıyı açıp dışarı çıktı. Baktı ki birisi üzerine bir aba örtmüş, büzülmüş vaziyette bekliyor. Cüneyd'i görünce başını kaldırdı ve; “Ey efendim! Bu kadar bekletilir mi?” dedi. Cüneyd; “Gece geç vakitte geldiniz.” buyurdu. O kimse; “Kalblere hareket veren Allahü tealadan talep ettim ki, sizin kalbiniz bana teveccüh etsin.” dedi. Cüneyd; “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. O kimse; “Nefsin hastalığına ilaç yok mudur?” deyince Cüneyd; “Nefsin ilacı, isteklerine muhalefet etmektir.” buyurdu. Bunun üzerine o kimse, kendi kendine; “Ey ahmak nefsim! Bunu ben sana kaç defa söyledim. Ama sen Cüneyd'den duymayınca inanmadın.” dedi.

Bir kimse Cüneyd-i Bağdadî'ye; “Bu zamanda hakiki kardeşlikler azaldı. Nerede o, Allah için yapılan kardeşlikler?” deyince, Cüneyd; “Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi (arkadaşı) bulamazsın. Ama, kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızası için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan böyleleri çoktur.” buyurdu.

Cüneyd-i Bağdadî, büyük veli hocası Sırrî-yi Sekatî hazretleriyle aynı kubbe altında yatmaktadır. Öndeki sanduka Cüneyd-i Bağdadî'ye aittir.

ASIL HASTA

Bir zaman Cüneyd-i Bağdadî'nin gözlerinde ağrı meydana geldi. Tabip çağırdılar, gelen tabip Hıristiyan idi. Muayene edip; “Gözlerinize su değdirmeyeceksiniz.” dedi. Hazreti Cüneyd; “Su değdirmezsem nasıl abdest alırım?” deyince, tabip; “Gözleriniz size lazım ise su değdirmeyeceksiniz.” dedi. O ise abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir miktar uyudu. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda bir ses duydu ki: “Ya Cüneyd! Sen bizim için gözlerini feda ettiğin için, biz de senden o ağrıyı giderdik.” diyordu.

Bir zaman sonra Hıristiyan tabip tekrar geldi. Baktı ki, gözler tamamen iyi olmuş. Hayret edip; “Nasıl yaptın da iyi oldu?” dedi. Cüneyd olanları anlatınca, Hazreti Cüneyd'in elini öpüp iman etti ve; “Esas ağrıyan göz sizinki değil benim gözlerim imiş.” dedi.

Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin türbesinin yanındaki mescidin mihrabı.

ANLAMAMIZ DAHİ İMKANSIZ

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri, otuz sene cemaatle namazda ilk tekbiri kaçırmadı. Namazda kalbine dünya düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Daima Allahü tealayı hatırlardı. Her gün 400 rekat namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibadetle meşgul oldu. Bir gün Sırri-yi Sekatî hazretlerine sordular: “Derecesi hocasının derecesinden yüksek olan talebe var mıdır?” Buyurdu ki: “Evet vardır. Cüneyd'in derecesi benden yüksektir.”

Cüneyd-i Bağdadî'ye; “Rızkımızı arıyoruz.” dediklerinde; “Nerede olduğunu biliyorsanız, orada arayınız.” buyurdu. “Allahü tealadan istiyoruz.” dediklerinde; “Eğer sizi unutmuş sanıyorsanız, hatırlatınız!” buyurdu. “Tevekkül ediyoruz, bakalım ne gönderecek?” dediklerinde; “İmtihan ederek, deneyerek tevekkül etmek, imanda şüphe bulunmasını gösterir.” buyurdu. “O halde ne yapalım?” dediklerinde; “Emrettiği için çalışmalı, rızık için üzülmemeli, tedbirlerin arkasında koşmamalıdır. Rızık için, Allahü tealanın verdiği söze güvenmelidir. Emrine uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır.” buyurdu.

Ebu Muhammed Cerirî şöyle anlatıyor: “Cüneyd-i Bağdadî hastalanmıştı. Vefatından önce, ben başucunda bulunuyordum. Devamlı Kur'an-ı Kerim okuyordu. Hatmi tamamlayıp tekrar başladı. Ben dedim ki: ‘Efendim zaten çok halsizsiniz. Kendinizi fazla yormasanız...’ Bana; ‘Ey Ebu Muhammed! Şu anda bunlara benden daha çok ihtiyacı olan kim vardır? Bak işte vefatım çok yaklaştı.’ buyurdu.”

Cüneyd-i Bağdadî, vefat edeceği zaman çok üzgündü. Talebeleri korkup; “Efendim! Bizim ümidimiz, sizin şefaatiniz bereketi ile kurtulmaktır. Sizin ise ızdıraplı ve üzüntülü bir haliniz var. Bu haliniz bizim yüreğimizi parçalıyor.” dediler. Bunlara cevaben; “Ey dostlarım! Ben, yetmiş senelik ibadet ve taatımdan ve sizlere üstat olmak ile kazandıklarımın hepsini, bir kıl ile asılmış olduğunu ve rüzgar esmesi ile bir tüy misali sallandığını hissediyorum. Bilmiyorum ki, bu esen rüzgar, red rüzgarı mı, yoksa kabul rüzgarı mıdır?” buyurdu. Biraz sonra; “Allah” diyerek ruhunu teslim etti.

Cüneyd-i Bağdadî'yi yıkayan kimse, mübarek gözlerinin içine su ulaştırabilmek için uğraştı ise de mümkün olmadı. Gizliden bir ses duydu ki: “Kendini yorma! Cüneyd'in gözü Allahü tealanın zikri ile kapanmıştır. O'nun didarını görmeden açılmaz.” diyordu. Yıkayan kimse, parmaklarını da açmak için çalıştı. Fakat; “Kendisi açmayınca açılmaz.” diye bir nida geldi. Mübarek vücudu yıkandı, kefenlendi ve cenaze namazını oğlu kıldırdı. Cenaze namazında bulunanların sayısı sayılamayacak kadar çoktu.

Vefatından sonra büyük zatlardan biri kendisini rüyada görüp; “Münker ve Nekir'in suallerine nasıl cevap verdin?” diye sordu. Hazreti Cüneyd: “O iki melek bana gelip; ‘Men Rabbüke (Rabbin kim?)’ dediler. Ben; ‘Allahü teala benim ruhumu yaratıp; ‘Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)’ diye sorduğu zaman, ben; ‘Evet, sen bizim Rabbimizsin.’ cevabını vermiştim. Sizin, şimdi tekrar sormanızın manası nedir?’ dedim. Ondan sonra beni bırakıp gittiler.”

Cüneyd-i Bağdadî'yi rüyasında gören bir başka zat ona; “Allahü teala sana nasıl muamele eyledi?” diye sordu. Cüneyd; “Yaşadığım hallerin hepsi kayboldu. Yalnız bir gece vakti kıldığım iki rekat namaz imdadıma yetişti.” buyurdu.

Ebu Ca'fer el-Haddad diyor ki: “Eğer akıl bir insan olsaydı, Cüneyd-i Bağdadî'nin suretinde ve şeklinde olurdu.” Ebü'l-Kasım Cüneyd-i Bağdadî'den bir kimse bir şey istese onu boş çevirmez, ona faydalı olmaya çalışırdı ve “Ben, Peygamber Efendimizin güzel ahlâkına uymaya çalışıyorum.” buyururdu.

Alaüddevle diyor ki: “Bir gün, Cüneyd-i Bağdadî'nin vaktiyle çile çekmiş olduğu odaya girdim. Burada bana fevkalade zevk hali hasıl oldu. Sonra Cüneyd'in mezarına gittim. Orada önceki zevki bulamadım. Sebebini hocama sordum. ‘O zevkler Cüneyd sebebi ile mi hasıl oldu?’ dedi. ‘Evet.’ dedim. ‘Ömründe birkaç gün kaldığı yerde zevk hasıl olduğuna göre, senelerle birlikte bulunduğu bedeni yanına gidince, elbette daha çok zevk hasıl olmak lazım gelir. Belki mezarı başında başka şeyleri görerek ona teveccühün azalmış olabilir.’ dedi.”

Cüneyd-i Bağdadî'ye sordular: “Hiç ibadet ve taat yapmadan karşılıksız olarak Allahü tealanın lütfuna kavuşmak mümkün müdür?” Cevabında buyurdu ki: “Zaten gelen bütün nimetler, bütün iyilikler, hep Allahü tealanın lütfudur. Bu kadar âciz ve zavallı olan insanların yaptıkları ibadet ve taatlerin, O'nun lütfü olan nimetlere karşılık olması ne mümkündür.”

Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin türbesinin giriş kapısı.

Hazreti Cüneyd, dükkanına girip kapıyı örter, içerde uzun süren namaz kılardı. Buyururdu: “Pazarda öyle kimse tanıyorum ki her gün üç yüz rekat namaz kılmakta ve otuz bin tesbih okumaktadır.”

Cüneyd-i Bağdadî buyurdu ki:

  • “İnsanları Allahü tealanın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rüyalar çıkmaz sokaktır. İnsanı saadete kavuşturmazlar. Kur'an-ı Kerim'in ahkamını öğrenmeyen ve hadis-i şeriflere uymayan kimse cahil ve gafildir. Buna uymamalıdır.”
  • “Tevazu; şefkat ve merhamet kanatlarını mahluklar üzerine germen ve herkese karşı yumuşak davranmandır.”
  • “Rabbim beni serbest bıraksa bir dilekte bulunmam. Kulun dilemesi olmaz. O'nun dilediğini yapardım.”
  • “Her kim gördüğünden ibret almazsa, onun görmemezliği görmesinden üstündür.”
  • “İbadet etmek bakımından dünyanın bir saati, kıyametin bin senesinden daha iyidir. Zira bu bir saatte salih faydalı amel işlenebilir. Halbuki kıyametin o bin senesinde bir şey yapılamaz. O halde, ey Mümin kardeşim! Vaktini boş şeylerle geçirme! Zamanının kıymetini bil ve en iyi şeyler için kullan! Namazlarını vaktinde kıl ki, kıyamet günü pişman olmayasın! Çok büyük sevaba kavuşasın!”

Kendisine gelip dua talep edenlere şöyle dua ederdi: “Cenab-ı Hak, kendisine kavuşturan şeylere kavuştursun! Cenab-ı Hak zenginliğini kalbine koysun! Seni bütün kötülüklerden alıp, kendisiyle meşgul kılsın! Sana büyük edeb ihsan etsin! Kalbinden razı olmayacağı şeyi çıkarıp rızasını koysun. Seni kendine varan en güzel ve doğru yola iletsin.”

  • “İnsanı Allahü tealaya kavuşturan yol, Peygamber Efendimizin izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır.”
  • “Bir kimse, Allahü tealaya kavuşmak yolunda, milyonlarca sene sıdk ve ihlas ile yürüse ve bir an geri dönse, kaybı kazancından fazladır.”
  • “İnsanın, Allahü tealaya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber Efendimize ve O'nun hakiki varisi olan büyük âlimlere tam tabi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bidat karanlığına düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler.”
  • “Allahü tealanın ihsan ettiği nimetlerin çokluğunu göreceksin. Bir de, O'na karşı yaptığın ibadet ve taatlardaki kusurlarını göreceksin. Bu iki görüş arasında meydana gelen hale hayâ denir.”
  • “Kulluk, her an Allahü tealaya muhtaç olduğunu bilmek ve O'nun Resulüne tam tabi olmaktır.”
  • “Allahü teala her şeyi kıymetli yaratmıştır, ama bir şeyi en kıymetli yaratmıştır. O da vakittir. Vakit zayi olursa tekrar elde edilmesi mümkün değildir. Bunun için en kıymetli şey vakittir.”
  • “Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Ezilip, hakaret görür. Lakin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.”
  • “Bir zaman gönlümü kaybettim. ‘Ya Rabbî! Gönlümü kaybettim. Bulamıyorum. Gönlümü bana iade et!’ diye dua ettim. Bir ses duydum ki: ‘Ey Cüneyd! Biz senin gönlünü muhafaza ettik. Sen bizimle olunca gönlünü niçin ararsın? Başkasıyla olmak mı istersin?’ diyordu.”
  • “Rıza, belayı nimet saymaktır.”
  • “Tasavvuf, kalbi temizlemek ve her an Allahü teala ile olmaktır.”
  • “İhlas; ameli Allahü teala için olmayan karışık düşünce ve niyetlerden arındırmaktır.”
  • “Birbirlerine muhabbet ve dostlukları çok kuvvetli olan iki kardeşten birinin, diğerinden az da olsa çekinmesi, mutlaka birinin kusuru sebebiyledir.”

Cüneydi Bağdadî, Sırrî-yi Sekatî, Behlül Dânâ, Yuşa Aleyhisselam ve İbrahim Havvas hazretlerinin kabirlerinin bulunduğu Bağdat Şunizî Kabristanı'nın girişi.

  • “Fakr, kimseden bir şey istememek ve kimseye itiraz etmemektir.”
  • “Bir kimsenin havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz, İslamiyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassasiyetine bakınız. Eğer bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklara uymakta (çok az da olsa) bir gevşekliği varsa hemen ondan uzaklaşınız, çünkü zararı dokunur.”
  • “Bir kimsede hilm (yumuşaklık), tevazu, cömertlik ve güzel huy bulunursa bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebep olabilir. Bunlar imanın kemalidir.”
  • “Namazda kalbime dünya düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılarım. İşin esası nefse uymamaktır.”
  • “İlim, kendi haddini bilmek; tasavvuf, kalbi temizlemektir.”
  • “Allahü tealadan gafil olmak, ateşte olmaktan beterdir.”
  • “Şükretmek, kendini bu nimete ehil ve layık görmemektir.”
  • “Sabır, yüzü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmektir.”
Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası