DAVUD-İ TAÎ

Ebu Süleyman Davud bin Nusayr Taî, el-Kufî İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin ileri gelen talebelerinden
A- A+

İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin ileri gelen talebelerinden. İsmi, Ebu Süleyman Davud bin Nusayr Taî, el-Kufî'dir. Takva sahiplerinin büyüklerinden, kanaat ehli olup, zahitlerin (dinin emirlerini yerine getirenlerin) en meşhurlarındandır. Horasanlı'dır. 165 (m. 781)'de Bağdat'ta vefat etmiştir. Habib-i Acemî'nin halifesi idi. Sultan Harun Reşid ve diğer makam sahiplerinin hediyelerini kabul etmezdi. Haramlardan, şüphelilerden, mubahların fazlasından sakınan, pek çok ilimlere sahip bir zattır. Abdülmelik bin Ömer, Habib bin Ebu Ömer, Muhammed bin Abdullah bin Ebu Leyla gibi âlimlerden; İsmail bin Ali, Mus'ab bin Mikdad, Ebu Naim, El-Fadl bin Ve kî gibi zatlar da ondan hadis-i şerif rivayet etmişlerdir. İmam-ı A'zam'ın yirmi sene derslerine devam etmiş, fıkıh ilminde talebelerinin içinde en önde gelenler arasına girmiştir. Davud-i Taî hazretlerinin tövbe etmesine, şarkıcı bir kadının:

Hangi güzel yüzdür ki, toprak olmadı, 

Hangi tatlı gözdür ki, yere akmadı.

beytini işitmesi sebep olmuştur. Bu beyti düşündükçe şuuru alt üst oldu. Zamanının en büyük âlimi İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin huzuruna geldi. İmam-ı A'zam bunun yüzünün renginin değiştiğini görünce sebebini sordu. Hazreti Davud-i Taî; “Dünyadan soğudum. Bende meydana gelen bu hali anlatamayacak haldeyim. Bu halin ne olduğunu okuduğum kitaplarda bulamıyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?” dedi. İmam'ın gösterdiği yolda, dünyaya düşkünlüğü tamamen terk edip, dinin emir ve yasaklarına uymada, haram ve şüphelilerden kaçmada örnek olacak şekilde ilerledi. Evine çekildi, insanların arasına karışmadı. İbadetlerini hep evinde yaptı. Aradan bir müddet geçtikten sonra, İmam-ı A'zam hazretleri evine gelip; “Evde oturup, insanlar arasına karışmamak uygun değildir. Talebe arkadaşlarının arasına gir. Onları iyi dinle, fakat hiç konuşma, meseleleri çok iyi öğren.” buyurdu. Davud-i Taî; “Peki efendim.” diyerek İmam-ı Muhammed, İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Züfer gibi arkadaşlarının arasında bir sene daha derslerine devam etti. Bazı meselelerde konuşması ve meseleyi halletmesi icap ediyor, kendini zor tutuyor, hocasının emrini unutmayıp sabrediyor ve konuşmuyordu. Bir sene boyunca hiç konuşmayıp, hep sabırla dinledi.

Hazreti Davud-i Taî, bir sene dolunca; “Bir sene içinde gösterdiğim sabır, daha önce yapmış olduğum otuz senelik ibadete bedel oldu.” dedi. Sonra Habib-i Acemî hazretleriyle görüştü. Ondan feyiz alarak kemale erdi (olgunlaştı). İnzivaya (yalnızlığa) çekilerek insanların arasına karışmadan yaşamaya karar verdi. Halktan tamamıyla ümidini, alakasını kesti. Kendisinin küçük bir arazisi vardı. Hazreti Ömer, İranlılarla yapılan savaşlarda alınan arazilerden bir kısmını da onun dedesine vermişti. Bu arazinin üçte ikisini dört yüz dirheme satarak, ömrünün sonuna kadar bu parayla yaşadı. Hatta kefenini de bu para ile aldı. Araziyi sattığı sıralarda; “Bizim yolumuz parayı saklama yolu değildir. İhtiyaç sahiplerine dağıtma yoludur.” diyen arkadaşlarına; “Ben bu parayı, dünyalık kazanma sıkıntılarına karşı, başkalarına yük olmadan, ölünceye kadar ahiret için hazırlık yapayım diye saklıyorum.” dedi. Evinde hiç durmadan, biraz sonra ölecekmiş gibi ibadet ederdi. Boş şeylerle meşgul olmazdı. Lüzumsuz bir tek kelime konuşmaz, ibretsiz bir yere de bakmazdı. Yemek yerken vakitten tasarruf olsun diye ekmeği suyun içine doğrar, çorba gibi yapıp öyle yerdi. “Çiğnemek, zamanı uzatıyor, bir lokmayı çiğnemek, elli ayet-i kerimeyi okumama engel oluyor, niçin zamanı zayi edeyim.” derdi. Ebu Ayyaş anlattı: “Davud-i Taî'nin evine ziyarete gittim. Elinde kuru bir ekmek vardı ve ağlıyordu. “Ya Davud, sana ne oldu, niçin ağlıyorsun?” diye sorduğumda; “Bu ekmeği yemek istiyorum, fakat helaldan mıdır, değil midir bilemiyorum.” dedi.” Bir gün Davud-i Taî, hacamat yaptırarak kan aldırmıştı. Hacamat yapana bir altın verdi. Ona dediler ki: “Bir altın vermeniz çok değil mi? İsraf etmiş olmuyor musunuz?” O da; “Hacamatçıya yardım olsun diye verdim. Mürüvveti olmayanın ibadeti ve dini olmaz.” dedi. Hazreti Davud-i Taî, evinden sadece namaz vakitlerinde çıkar, camide namazını kılar kılmaz hemen kalkar, aceleyle evine dönerdi. Bir gün, onu cemaate hızla giderken görüp; “Niçin acele ediyorsun?” diye sordular. O da; “Askerler beni bekliyorlar.” dedi. “Hangi askerler?” diye sordular. O da; “Mezarlıkta bulunan ölüler.” diye cevap verdi. 

Camiden çıkınca, eve birinden kaçıyormuş gibi aceleyle gelirdi. “İnsanlar dünyaya çok bağlanıyor, onlarla görüşünce kalbime dünya sevgisi geliyor.” der, insanlarla bir araya gelmemeye çalışırdı. Bir gün, annesi onun dışarıda güneşin altında otururken iyice terlediğini görünce; “Evladım, oruç tutuyorsun, sıcağın altından niçin oturuyorsun? Bu gölgeye gelsen olmaz mı?” deyince; “Anneciğim, Allahü tealaya söz verdim ki nefsimin arzusu için bir adım atmayacağım. Hem, artık kendimde yürüme gücü bulamıyorum.” dedi. Annesi de; “Niçin?”deyince, o da; “İnsanlardaki, uygunsuz halleri görünce, Allahü tealaya dua ettim ki, bendeki yürüme gücünü alsın da, mecbur kalsam bile insanlar arasına karışmayayım. Bu suretle insanları görmemiş olurum. Rabbim duamı kabul etti. Tam on altı senedir, bu haldeyim, sana bunu sorduğun için anlattım.” dedi. “İnsanların arasına, niçin karışmıyorsun?” dediler. “Niye karışayım? Akıllı kimseler, benimle dinî bir mevzuda konuşmuyor, emir ve yasaklardan bahsetmiyor, yaptığım hata ve kusurlarımı yüzüme karşı söylemiyorlar, aksine hatalarımı faziletmiş gibi anlatıyorlar. Böyle insanların bana fayda yerine zararı oluyor, onlarla niçin oturayım.” dedi.

EN BÜYÜK SERMAYE

Kufe'de bir cenaze vardı. Davud-i Taî hazretleri de oradaydı. Kabristana mevtayı defnettikten sonra oradaki insanlar Davud-i Taî'nin etrafına toplanıp; “Bize biraz nasihat eder misiniz?” dediler. O da; “Kim Allahü tealanın vaat ettiğinden korkarsa, arzularına çabuk kavuşur. Kimin arzuları çoksa, ona bütün azaplar yakındır. Ey kardeşlerim! İyi biliniz ki, en büyük sermaye, Allahü tealanın razı olduğu bir iş ile meşgul olmaktır. Kabirdekiler, kıyamet kopunca kabir azabı kalkacağı için kıyametin çabuk gelmesini beklerler. Halbuki dünyadakiler, kabirdekilerin pişmanlıklarını bilmedikleri için hep günah işlerler. Halbuki onlarda ölünce, dünyada iken neden çok ibadet yapmadık diyerek pişman olurlar.” dedi.

Bir gün Hazreti Davud-i Taî, Ca'fer-i Sadık'a geldi ve; “Ey Peygamber Efendimizin torunu! Kalbim çok karardı. Bana nasihat eder misiniz?” diye sordu. Hazreti Ca'fer-i Sadık; “Ey Davud, sen, zamanımızın zahidisin, benim nasihatime ne ihtiyacın var ki?” dedi. Davud-i Taî; “Ey Resulullah'ın torunu! Peygamber Efendimizin mübarek kanını taşıman hasebiyle, senin bütün insanlardan üstünlüğün vardır. Onun için hepimize nasihat etmen lazım değil midir?” deyince, Ca'fer-i Sadık şu cevabı verdi: “Ey Davud, kıyamet günü dedem Resulullah'ın yakama yapışıp; “Din-i İslam'a niçin layıkıyla hizmet etmedin? İslam'a hizmet, iyi, asil bir soya (nesebe) sahip olmakla olmaz. Bu iş, Allahü tealanın emirlerini yapmak, yasaklarından kaçınmakla olur.” buyurmasından korkuyorum.” dedi. Davud-i Taî, bu sözleri işitince ağladı ve dedi ki: “Ya Rabbî! Peygamberimizin mübarek kanını taşımak şerefine kavuşan bir zat, böyle hayret içinde olursa, Davud da kim oluyor ki, Allahü teala onun ibadetlerini ve yaptığı işleri beğensin.”

Bağdat'ta İmam-ı A'zam külliyesi. Davud-i Taî, İmam-ı A'zam'ın derslerine yirmi sene devam etmiş ve fıkıh ilminde talebelerinin içinde en önde gelenlerinden olmuştur.

Bir gün Hazreti Fudayl bin Iyad, Davud-i Taî'nin rahatsız olduğunu işitti ve ziyaretine geldi. Fudayl'a; “Bizi seyrek ziyaret ediniz. Bu kapıyı kapalı tutunuz. Çünkü, kalabalık olsun istemiyorum.” dedi. Bir başka gün, Fudayl yine ziyarete geldiğinde kapıyı açmadı. Fudayl dışarıda çok ağladı. Hasan bin Rebi, İbn-i Mübarek'e; “Davud-i Taî'nin hali nedir ki ismi dillerde dolaşır, her yerde şan ve şöhretinden konuşulur. Halbuki onun dengi pek çok kimseler vardır ki dereceleri pek yüksektir.” deyince, İbn-i Mübarek de; “Davud'un insanlar arasındaki yerinin büyük olmasının sebebi, kalbinin, Allahü tealanın muhabbetiyle dolu olması, Allahü tealanın sevgisinden başka hiçbir sevginin kalbinde olmamasındandır. Onun, uzleti (yalnızlığı) seçmesinin sebebi ise Allahü tealanın marifetine kavuşması içindir.” dedi.

Mehtaplı bir gecede evinin damına çıkmıştı. Gökyüzüne bakarak, Allahü tealanın kudretini düşünüyor, tefekkür ediyordu. Bu halde iken içi dolmuş, ağlamaya başlamıştı. O kadar ağladı ki kendinden geçip komşusunun damına düştü. Ev sahibi, yukarıda hırsız vardır diye silahını alıp dama çıktı. Hazreti Davud-i Taî'yi görünce; “Seni buraya kim düşürdü?” diye sordu. O da, “Kendimden geçmişim, bizim damdan sizinkine düşmüşüm, farkında değilim.” dedi. Bir gün İmam-ı A'zam hazretlerinin oğlu Hammad ile Ebu Yusuf hazretleri, Davud-i Taî'nin yanına geldi. O zaman, Davud-i Taî çok fakir idi. Hazreti Hammad ona dört bin dirhem verip; “Babam İmam-ı A'zam'dan mirastır. Kabul buyurunuz.” dedi. O da kabul etmeyip geri verdi ve; “İzzet ve kanaat ile yaşamak istiyorum. Eğer bir kimseden, bir şey kabul etseydim, senden kabul ederdim.” dedi. Kabul etmeyince, Hazreti Ebu Yusuf, usulca Hazreti Hammad'a; “Paraları önüne saçınız.” dedi. O da yere saçtı. Bunun üzerine Hazreti Davud; “Eğer bütün dünya altın ve gümüş olup, önüme atsanız, bana topraktan daha aşağı gelir.” dedi. Hazreti Hammad ve Ebu Yusuf bunu duyunca çok ağladılar. Bazı dostları; “Sana yağ ile pişmiş bir yemek getirsek yer misin?” dediler. O da; “Evet, canım istiyor.” dedi. Pişirip getirdiler. Yemeği önüne koydukları an, uzun uzun düşündü ve; “Filan kimsenin yetim çocukları ne haldedir? Bu yemeği alınız, onlara götürünüz. Onlar yesinler. Çünkü onlar yerlerse, Allahü tealanın katında hayırlı bir iş olur. Ama ben yersem, necaset (pislik) olur ve sonu helada biter.” dedi.

Bağdat'ta vefat eden Davud-i Taî hazretleri, Maruf-ı Kerhî hazretlerinin adıyla anılan bu kabristanda yatmaktadır.

İbn-i Semmak hazretleri, Davud-i Taî'ye gelip; “Bana nasihat et?” dedi. O da; “Öyle gayret et ki, Allahü teala seni yasak ettiği yerde görmesin, emrettiği yerden de ayrılmış bulmasın. Allahü tealadan hayâ et ki, senin O'na yakın olduğunu ve senin üzerindeki kudretini göz önüne getiresin. Oruçlu ol ki iftarın ölüm olsun. İnsanlardan aslandan kaçar gibi kaç, fakat cemaatleri terk etme ve sünnetden ayrılma.” buyurdu.

Birisi kendisinden nasihat istedi. “Dünya için, dünyadan ne kadar kalacaksan o kadar; ahiret için de ahiretten ne kadar kalacaksan o kadar çalış.” dedi.

Akrabalarından birisi; “Akrabayız, bana nasihat verip vasiyet ediniz.” dedi. Davud-i Taî hazretleri ağlamaya başladı. Bir müddet sonra kendisinde konuşacak hal buldu ve; “Gece ve gündüz, yolculukta bir konak yeri gibidir. Dünya ile ahiretin arası da işte bu kadardır. Dünyadan ahirete mutlaka gideceğimize göre oraya hazırlanmak lazımdır. Çünkü yolculuğun bitmesi yakın, ecelin gelmesi de ondan daha aceledir. Ben bunları sana söylüyorum, fakat bu nasıl hata ki buna senden çok, benim ihtiyacım vardır.” dedi. Nasihat isteyen birisine; “Ölmüş olanlar seni bekliyor.” dedi. Hazreti Davud-i Taî, bir gün ilaç içti. Dediler ki: “Dışarıya çıkıp, güneşin altında bir miktar otur ki ilacın faydası görülsün.” O da buna karşılık; “Mahşer meydanında, Allahü tealanın bana; “Niçin nefsinin hevesi için birkaç adım yürüdün?” diye sormasından utanırım.” diye cevap verdi. Muhammed bin Sü veyd-i Taî diyor ki: “Davud-i Taî, uzlete (yalnızlığa) çekilmeden önce, İmam-ı A'zam hazretlerinin derslerine sabah akşam devam eder, derslerini hiç kaçırmazdı. Uzlete çekildiğinde, kalbi nurla doldu. Kalbinde marifetullah hasıl olunca, İmam-ı A'zam Davud-i Taî'nin ziyaretlerine gelmeye başladı. İmam-ı A'zam Davud-i Taî'nin zaman zaman ziyaretine gelir, ona iltifat ederdi.” Bir kimse, Davud-i Taî'nin yanına geldi ve onu seyretmeye başladı. Bunun üzerine o da; “Bilmiyor musun, çok konuşmak kadar, çok bakmak da hoş değildir?” dedi. Bir gün Davud-i Taî pazara çıktı. Taze hurmaları görünce onları almak istedi. 

Fakat yanında alacak parası yoktu. Hurma satıcısına; “Bana, parasını yarın vermek üzere bir dirhemlik hurma ver.” dedi. Hurmacı da; “Veresiye hurma satmıyorum.” cevabını verdi. Biraz sonra satıcı, bu kimsenin, Davud-i Taî hazretleri olduğunu öğrendi. Çok üzüldü. Hemen Davud-i Taî'nin bulunduğu yeri öğrenip, yanına geldi. İçinde yüz dirhem olan bir kese uzatarak; “Kusurumu bağışlayınız. Biraz önce ben sizi tanıyamadım. Bir dirhemlik hurma istediniz, vermemiştim. Şimdi ise size, yüz dirhem hediye ediyorum, ihtiyacınıza harcarsınız, lütfen kabul buyurunuz.” deyince, Hazreti Davud-i Taî; “Benim bunlara ihtiyacım yoktur. Nefsimin istekleri yerine gelecek mi diye tecrübe için bunu yapmıştım. Elhamdülillah, nefsimin isteği yerine gelmedi ve bu dünyada bir dirhemlik bile itibarının olmadığını gördü.” buyurdu. Davud-i Taî'nin önceleri çok malı mülkü vardı. Bir yetim veya fakir görse, ihtiyacını sorar, söyleyince hepsini yerine getirirdi. Malının çoğunu Allah yolunda harcadı. Sonunda kendisi fakir kaldı. Kırk sene, bayram günleri hariç oruç tuttu, yakınlarından hiç kimsenin haberi olmadı. Talebelik hayatında da, sahurda yemeğini az yer, sabah medreseye gider, akşam yemeği zamanında eve gelir ve iftar ederdi. Davud-i Taî, daima hüzünlü halde bulunurdu. Geceleri Allahü tealaya yalvarır, dua eder, “Ya Rabbî! Sana olan korku ve muhabbetim bende en büyük dert oldu ve buna öbür dertleri düşünecek zaman bırakmadı. Senin derdin uykumla arama girdi.” der, sabahlara kadar Kur'an-ı Kerim okurdu. 

Ayrıca namaz kılar, istiğfar eder günahlarına pişmanlığını dile getirir ve gözyaşı dökerdi. Ebu Halid; “Bizim evlerimiz karşı karşıya idi. Ben gecenin hangi saatinde uyansam, Davud-i Taî'nin ışıkları yanardı. İçerden dua ve ağlama sesleri gelirdi. O, geceleri hiç yatmazdı.” derdi. Bir gün, Sultan Harun Reşid, Ebu Yusuf'a; “Beni, Davud'un yanına götür. Onu ziyaret edeceğim. Nasihat isteyip, duasını alacağım.” dedi. Bunun için kalkıp, Davud'un evine gittiler, içeri girmek için izin istediler. Fakat içeri girmeye izin alamadılar. Annesine rica ettiler. Annesi, oğluna; “Evladım, müsaade et de içeri girsinler.” deyince, O da; “Anneciğim, dünya ehli ile benim ne işim vardır? Onları görünce, dünyayı hatırlıyor, ahireti unutuyorum. Bunun için beni mazur gör.” dedi. Annesi tekrar rica edince, kırmadı; “Ey benim Allah'ım! “Annenin hakkını gözet, zira onun rızası benim rızamdır.” buyurduğun için kapıyı açıyorum.” dedi.

Evliyanın büyüklerinden, takva ehli Davud-i Taî hazretlerinin kabri.

Halife Harun Reşid ile İmam-ı Ebu Yusuf içeri girdiler. Davud-i Taî ile müsafeha yaptılar.

Onların halini bir şair şöyle anlatır:

Davud uzunca tuttu, halifenin elini, İyice tetkik etti, sağa sola çevirdi. Dedi; ne kadar zarif, ne kadar nazik bir el, Elbette yanmayacak, ellerden ise eğer! Ey Halife! Yaşadın, hükmettin bunca zaman, Meyletme zulme sakın, kurtuluş yok hesaptan! Davud'un bereketli, o güzel sohbetinde, Her ikisi eridi, gözyaşları içinde. Ayrılırken halife, bir kese altın verdi,Çok özür dileyerek, kabulünü diledi. Fakat Davud almadı, uzatılan keseyi, Nezaketle reddetti, incitmedi kimseyi, Dedi; evimi sattım, parası yeter bana Bu helal para için, rica ettim Allah'a, Dedim: Ya Rab! Bu para, erince nihayete Ömrüm de sona ersin, gideyim kıyamete. Senden bunu isterim, hazretinden ricam bu, Ümit ediyorum ama, duam kabul olur mu? Ayrıldı misafirler, aradan aylar geçti, Ebu Yusuf, beylerden, birine şöyle dedi; Davud-i Taî bugün, eyledi Hakk'a vuslat, Gittiler gördüler ki, ölmüş idi. Hakikat. Dediler; nereden bildin, Davud'un vefatını? Ebu Yusuf dedi ki: Sattığı ev parasını, Günlük sarfına böldüm, dediğim gün bitmişti, Bittiği gün ölmeyi, Hak'tan talep etmişti.

Ölümünden bir gün önce, kendisini ziyaret eden zat onu şöyle anlatmıştır: “Hazreti Davud'un hastalandığını duydum ve ziyaretine gittim. Hava çok sıcaktı. Evine geldim, yastık yaptığı bir kerpicin üzerine başını koymuş, hem çok ızdırab çekiyor, hem de, Cehennem ateşi geçen bir ayet-i kerimeyi okuyor ve durmadan tekrar ediyordu. “Açık havaya çıkarayım ister misin?” dedim. Cevaben; “Hayatımda nefsim bana hiçbir isteğini kabul ettirememiştir. Nefs için, böyle bir şey istemekten Allahü tealaya sığınırım. Ben ölünce, şu duvarın arkasına gömünüz ki beni kimse görmesin. Sağlığımda uzlette (yalnızlıkta) idim. Ölünce de öyle, kimsenin görmediği bir yerde yatayım.” dedi. Benimle helalleşti.”

Haber veriyor bize, validesi Davud'un, Önce sabaha kadar, ibadet ile oğlum, Hıçkırarak ağladı, meşgul oldu duayla, Sonra sabah karşı, namaz kıldı huşuyla. Uzun müddet kalkmadı, secdede iken başı, Öylece orada kaldı, tam sabah karşı. Dua ediyor sandım, vakit hayli geçmişti, Bir de gidip baktım ki, ruhu teslim etmişti.

Vefat ettiği gece semadan bir ses duyuldu. O ses de; “Ey insanlar! Davud, Allahü tealanın rahmetine kavuşmuştur. Allahü teala ondan razı olmuştur.” diyordu. Salat bin Hakim; “Davud-i Taî'nin vefat ettiği gece, nur ve çok melekler gördüm; “Cennet-i a'la, Davud'un gelişi için süslenip, hazırlandı. Davud muradına erdi.” diyorlardı.”demiştir. Birisi, o gece rüyasında Davud-i Taî'yi gördü. O; “Şu anda zindandan kurtuldum.” diyordu. Sabah olunca rüyayı anlatmak için evine geldiğinde onu vefat etmiş olarak buldu. Vefat haberi Bağdat'ta çabuk duyuldu. Cenazesini taşımakla şereflenmek için binlerce insan toplandı. Kabrin başında İbn-i Semmak hazretleri; “Ey Davud! Kendini, kabir zindanına konmadan önce dünyada hapsettin. Hesap günü gelmeden önce sen kendini hesaba çektin. Bugün Allahü tealanın rahmetine ve rıdvanına (hoşnutluğuna) kavuşursun.” dedi.

Hazreti Davud-i Taî buyurdu ki:

“Her nefis, dünyadan susuz olarak gidecektir. Ancak Allahü tealayı zikreden kullar bundan müstesnadır.”

“Uzun emele dalan bir kul, üzerindeki kul borçlarını unutur ve tövbe etmeyi sonraya bırakır. Siz böyle yapmayınız.”

“Her an kusur ve günahları çoğalan, kabahatleri yenilenen bir kul, nasıl olur da üzülmez.”

“Dünyaya düşkün olan kimsenin, insanlardan ayrı yaşamasının (uzlete çekilmesinin) bir faydası olmaz. Dost ve yoldaşı, Allahü teala, nasihat edeni, Kur'an-ı Kerim olmayan kimse, şüphesiz yolu şaşırmıştır. Onun uzleti uygun değildir.”

“Benim uzlete (yalnızlığa) çekilişimin sebebi, büyüklere hürmetin kalktığını görmem, arkadaşımın bana kızdığı zaman, beni kötülemek için birçok ayıplarımı sayıp döktüğünü müşahede etmem olmuştur.”

“Dünyayı sevenler, dünyalıkları için ahiretlerini terk ediyorlar. Sen, Allahü tealanın emirlerini yapabilmek için dünyayı terk et.”

“Nefsimin hiçbir amelini güzel bilmedim ve karşılığında sevap ummadım.”

“Senin ayıplarını araştıran kötü insanlarla arkadaş olma.”

“Hayatımda, gece ibadet edenlerden başka hiç kimseye imrenmedim.”

“Selamet istersen dünyaya kıymet verme, keramet istersen de sonsuz olanı yüce tut.”

Züht ve takvada o kadar ileri gitmişti ki, zamanın âlimleri; “Eğer bütün insanlar Davud-i Taî ile tartılsa, ibadetçe cümlesinden (hepsinden) ağır gelir.” buyurdular.

Hadis âlimlerinden olan Deraverdî Medine'de vefat etmiştir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları