DEBUSÎ

Abdullah bin Ömer bin İsa ed-Debusî' Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve ilm-i hilafın (mukayeseli hukukun) kurucusu
A- A+

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve ilm-i hilafın (mukayeseli hukukun) kurucusu. Künyesi “Ebu Zeyd” olup; ismi, Abdullah bin Ömer bin İsa ed-Debusî'dir. Buhara'nın meşhur yedi kadısından biridir. 430 (m. 1039) yılında altmış üç yaşlarında Buhara'da vefat etti. Debusî, dört mezhebin fıkhını Ebu Ca'fer bin Abdullah el-Üsruşenî'den tahsil etmiştir. Maveraünnehir'in en meşhur fıkıh âlimlerinden olan Debusî, Buhara ve Semerkand'da büyük zatlarla birçok ilmî müzakerelerde bulunmuştur. Hanefîlerce yedi kadı diye bilinenler arasında yer alır. Mukayeseli hukuku ilk inceleyen hukukçu olması yanında, Pezdevî ve Serahsî ile birlikte Hanefî mezhebinin fıkıh usulünün üç kurucusundan biri kabul edilmektedir. Hatta Serahsî birçok usül meselesini ondan nakletmiştir. Debusî, kıyas, taklit, istihsan, ilham, istishap, tard gibi konuları geniş bir şekilde inceleyen ilk hukukçudur. İlham ve tardın, rüyanın delil olma özelliğini reddetmiştir. “Takvimü'l-edille” adlı eseri Cessas'ın “Usulü'l-fıkh”ından sonra, hukuk metodolojisinde fukaha mesleği diye bilinen usülle telif edilen ikinci eserdir. Eserlerinden onun meselede müçtehit derecede olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim kendisi de bunu “El-Esrar” adlı eserinde ifade etmektedir. Tasavvuf konularında da eser veren Debusî, Matüridî itikadında idi.

Eserleri: Hayatı hakkında fazla bilgi bulunmayan Debusî hazretlerinin yazdığı eserler, İslam hukukçularına rehber olmuştur. Yazmış olduğu eserlerden bazıları şunlardır:

1- “Kitabü'l-esrar fi'l-usûl ve'l-fürû'”: Fıkıh kitabıdır. Özellikle İmam-ı Şafiî'nin görüşlerini ve delillerini de zikreden bu eserin asıl konusu Hanefî fıkhı olmasına rağmen, mukayeseli hukuka önem verilmiştir. El yazması olan bu eser, Süleymaniye Kütüphanesi, Murad Molla-750 ve Selimağa-279 kısımlarında mevcuttur. 2- “Kitabü takvimi'l-edille fî usuli'l-fıkh”: Usul-i fıkıh ilmine dair bir eserdir. Atıf Efendi Kütüphanesi, 660/1 ve Süleymaniye Kütüphanesi, Laleli kısmında 690 numarada kayıtlı el yazmaları mevcuttur. “El-Esrar” kitabı bunun özetidir. 3- “El-Emedü'l-aksa”: Tasavvufa dair bir eserdir. El yazması Süleymaniye Kütüphanesi'nin Laleli kısmında 1337 numarada ve Şehit Ali kısmında 1459/2 numarada ve Atıf Efendi Kütüphanesi, 1384 numarada kayıtlıdır. 4- “Te'sisü'n-nazar”: Mukayeseli hukuk alanında yazılmış ilk eserdir. Debusî bu eserinde bir meseleyi ele alarak ona dair birçok fıkıh âlimlerinin görüşlerini belirtir. Yetmiş beş kadar ana kaide açıklanmaktadır. Bu kaideler “Mecelle”ye de yön vermiştir. Kitap, Kahire'de 1972'de yayınlanmıştır.

Debusî'nin diğer eserleri şunlardır: “En-Nazm fi'l-fetava”, “Şerhu Camiü'l-kebir”, “Tecnisü'd-Debusî”, “Hızanetü'l-Hüda”dır.

Debusî, “Te'sisü'n-nazar” kitabında, bazı fıkhî meseleler hakkında mukayeseli olarak yaptığı açıklamalarda diyor ki: “İmam-ı A'zam'a göre, kıble cihetini araştırdıktan ve namaz kıldıktan sonra, kıbleye karşı namaz kılmadığını öğrense, namazı sahihtir. Namazını iade etmez. İmam-ı Şafiî'ye göre ise, caiz değildir. Namazını iade eder.” İmam-ı A'zam'a göre; yemin kefareti olarak, on gün devamla, günde iki defa bir fakirin karnını doyurmak veya fıtra miktarı parayı vermekle yemin kefareti yerine getirilir. İmam-ı A'zam'a göre; gusül abdesti alırken ağza su vermek (mazmaza) ve burna su vermek (istinşak) guslün farzlarındandır. İmam-ı Şafiî'ye göre ise; mazmaza ve istinşak guslün farzlarından değildir. İkisi de sünnettir.

Kadı el-İmam ez-Zahid Ebu Zeyd Abdullah bin Ömer bin İsa ed-Debusî hazretlerinin, “Kitabü'l-emedi'l-aksa” adlı eserinin, nefis ile cihat bölümünden seçmeler: “Kitabü Hikemü'l-Asli'l-halk” bölümü: Her şeyi yoktan yaratan, zıt şeyleri; kayıtsız, şartsız bir araya getiren ve birbirine zıt olan şeyleri yaratılışa asıl kılan Allahü teala'ya hamdolsun. O, dilediğini yapar. Mealen; “O, yaptığından sorulmaz.” (Enbiya suresi: 23) Fakat kullar yaptıklarından mesuldür. Hürmetine alemleri yarattığı ve Âdemoğlu arasından seçtiği peygamberi Muhammed Aleyhisselam'a da salat-ü selam olsun.

Allahü teala, insanı, dört zıt şeyden yarattı. Bu dört şey; sıcak, soğuk, yaş ve kurudur. Bunları; su, toprak, rüzgâr ve ateş ile alakalı kıldı. Bunlar, birbirinin zıddıdır. Dünyayı ahiret için bir imtihan yeri olarak yarattı. Her kulun Rabbine hamdetmesi lazımdır. Çünkü onu yaratıp, yaşatan ve rızık veren Allahü teala'dır. O'nun Resulüne de salat okuması lazımdır. Allahü teala'ya hamdolsun. O'nun Resulüne selam olsun. Ey hidayet nurunu kazanmış ve kurtuluşa kavuşan kardeşim! İyi bil ki, şüphesiz Allahü teala seni kul olarak yarattı. Kendisini tanıman, O'na boyun eğmen ve itaat etmen hususunda seni imtihan ediyor. Tâbi tutulduğun imtihanın dört yönü vardır. İki tanesi ubudiyyet ve ibadettir. Kulluk, senin nefsinin sıfatı, ibadet ise işinin sıfatıdır. O hâlde her akıl sahibinin, kendisini yaratan ve nimetler ihsan eden Rabbini tanıması, O'nun taksimine ve verdiğine razı olması, kaderine rıza göstermesi lazımdır. Razı olmanın en aşağı derecesi, Rabbinin nimetlerine, ihsanlarına ve iyiliklerine şükretmekten âciz olduğunu bilmesidir. Bu âcizliğini anladıktan sonra da, Rabbinin azameti, yüceliği karşısında boyun eğmelidir.

“Hayat bu hayattır. Bu dünyadan başka bir dünya yoktur.” sözü iman etmeyenlerin sözüdür. Onlar, dünyayı yeme içme, bir oyun ve eğlence yeri, hakiki vatan ve ikametgah olarak sandılar. Bu yüzden çocukluk zamanlarını zevkü sefa ile, gençliklerini oyun ve eğlence ile geçirirler. Büluğ çağlarına erişince, dünyayı kendilerine mülk edinirler. Bundan sonra yaptıkları işlerle övünürler. Halbuki dünya bu değildir. Bilakis dünya; işleriyle, yaldızlarıyla insanları cezbedip, peşinde koşturan bir yorgunluk yeri ve içerisinde yaşayanların menfaatleri için birbiriyle boğuştukları bir savaş meydanıdır. Aslında, dünya bir helak yeridir. Kendilerini akıllı sanan bazı kimseler, dünya için olanca gücü ile çalışıp, ihlaslı olmaya uğraşır. Fakirliğe ve insanlardan uzak kalmaya sabrederler. Fakat nefsi ona musallat olup, ibadetlerde yüksek derecelere kavuştuğunu fısıldar. Kendisini Allahü teala'nın yakın kullarından görüp, ucub hastalığına yakalanır, kendini beğenir. Bu yüzden ibadetleri, odunun ateşte yandığı gibi yanar. Amelleri meyvelerin dallardan düşmesi gibi düşer. Ucub, riyadan daha kötüdür. Ucub, dünya ve ahiret bozukluğuna şamildir. Ucubdan kurtulmak pek kıymetlidir. Nefis, kendisi için pek yüksek ve üstün hâllerin sahibi olduğunu iddia eder. Onun ne kadar âciz olduğunu ve bütün nimetlerin Allahü teala'dan geldiğini bilmekle bu hâlden kurtulmak mümkündür.

Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan; Allah'a, ahiret gününe inanmayan kimse gibi, başa kakmak ve eziyet suretiyle boşa çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin hâli, üzerinde az bir toprak bulunan bir kayanın hâline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur isabet edince, üzerindeki toprağı temizleyip, kendisini katı bir taş hâlinde bırakır. Onlar (gösteriş için amel edenler) yaptıkları şeyden hiçbir sevap kazanamazlar. Allahü teala kâfirler topluluğuna hidayet etmez.” buyurmaktadır. (Bakara suresi: 264) Ucub sahibi kimsenin, insanlar arasında kıymeti pek düşüktür. Nefsinin yaldızlı vesveselerinin esiri olarak görülür. Böyle bir kimsenin Rabbi ile durumu nasıl olur? Şeytan, ateşten olduğunu söyleyerek kendisini büyük gördü. Hazreti Âdem'e secde etmekten imtina etti. Melunlardan oldu.

Firavun da, mülkünde kendisini büyük gördü. Uluhiyet iddiasına kalktı. Bütün ailesi ile boğuldu. Karun, ilmi sebebiyle kendisini büyük ve kudretli gördü. Allahü teala, onu ve evini yere batırdı. Namaz dinin direğidir. Ezan Müslümanların şiarını bildirmektedir. Namaz Allahü teala'ya büyük bir yaklaşma vesilesidir. Namazın çok çeşitli yönleri vardır. Namaz ile dünyadan yüz çevrilir. Çünkü namaz kılan kimse, namaza başladığı zaman, namaza başladığı zaman, insanlarla ve dünya ile alakasını keser, Allahü teala'ya yönelir. Namaz kılan bir kimse, gerek diliyle ve gerekse azalarıyla, günah olan şeylerden sakınma hâlindedir. Böyle bir durumda olan kimsenin duası makbuldür. Onun kalbi tertemizdir. Bu mertebede olan kimsenin bedeni dünyada olduğu hâlde, ruhu ahirete uçar Allahü teala ile beraber olur. 

Nimetleri, Cennet'i ve Allahü teala'dan başka her şeyi unutur. Namazlar, iki namaz saatleri arasında işlenen küçük günahlara kefarettir. Namazın, Allahü teala katında hususi bir kıymeti vardır. Ayrıca, her ibadetin Allahü teala katında bir hususiyeti vardır. Bu hususiyete bir başkasıyla ulaşılamaz. Onların sevaplarının ne kadar olduğunu Allahü teala bilir. Kul, Allahü teala'ya taatte bulununca sevap kazanır. Bu, Allahü teala'nın ihsanıdır. Bütün bunları zikretmemiz, ibadet hususunda tembel ve gevşek olanları teşvik, gaflet içerisinde olanları ikaz, şaşkın durumda olanlara yol göstermek, hatta Allahü teala'nın ihsanını belirtmek, göstermek içindir. Oruç tutan kimse, tabiatında bulunan arzu ve isteklerden uzaklaşır. Zekat veren, mal sevgisi ve arzusundan korunur. Hac eden, nefsinin şehvetinden uzaklaşmış olur. Namaz, dünya sevgisinden sıyrılmayı temin eder. 

Resulullah Efendimiz şöyle buyurdular: “Kul namaza yöneldiği zaman, Allahü teala da ona yönelir. Oruç tutarsa, Allahü teala'nın emirlerine karşı gelmekten korunur. Sadaka veren, taşkınlıktan uzak kalır.” Debusî, “Mültekıt” adlı eserinde; “Vasîsi bulunduğu yetime, zekat olarak giyecek ve yiyecek vermek caizdir. Çünkü yetim, onun iyali, evladı gibidir.” demektedir. Debusî, insanların ebedî saadete kavuşmaları için çok çalışmış, hayatını bunun için vakfetmiştir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları