EBU ALİ DEKKAK

Hasan bin Muhammed Nişabur'da yetişen evliyanın büyüklerinden
A- A+

Nişabur'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi, Hasan bin Muhammed olup; künyesi, Ebu Ali Dekkak'tır. Zamanında bulunan âlimlerin önderiydi. Zamanında bulunan evliyanın birçoğu ile görüşüp sohbet etti. Ebü'l-Kasım Nasrabadî'nin talebesi ve Ebü'l-Kasım Kuşeyrî'nin kayınpederi ve üstadıydı. 405 (m. 1014) senesi Zilkade ayında Nişabur'da vefat etti. Gayet açık ve çok güzel konuşurdu. İnsanların dünya ve ahiret saadetleri için yol gösterici olan sözleri çok kıymetlidir. Her yıl bir memlekete giderek, orada bulunan insanlara vaaz ve nasihat eder, sonra Nişabur'a geri dönerdi. Allahü tealanın muhabbeti ile yanan aşıklardan idi. Fıkıh, tefsir, hadis ve diğer ilimlerde âlim, sözleri kalblere tesir eden keramet sahibi çok büyük bir veli idi.

Bir gün, Ebu Ali Dekkak'ın meclisine bir kimse, tevekkülün ne olduğunu sormak için geldi. İçeri girince Ebu Ali'nin başında çok kıymetli bir sarık olduğunu gördü. O kimsenin gönlü o sarığa meyletti. Bu sırada Ebu Ali hazretleri gelen kimseye dönüp, “Tevekkül, Allahü tealaya itimat etmek, onun bunun sarığına tamah etmemektir.” buyurdu ve sarığını çıkartıp o kimseye hediye etti.

Ebu Ali Dekkak hazretlerine birisi gelerek, büyüklerin sohbetinde bulunmanın faydasını sordu. Cevabında buyurdu ki: “Bunda iki fayda vardır. Birincisi; eğer o kimse ilme talip olmuş ise, Allahü tealaya ve O'nun dinine olan muhabbeti, bağlılığı ve sohbetin bereketi ile ilmi artar. İkinci faydası; eğer sohbette bulunan kimsenin kalbinde benlik ve gurur var ise, o duygular yok olur. İlmi ve edebi artar. Manevî bakımdan yüksek derecelere kavuşur.”

Ebu Ali Dekkak hazretlerinin bildirdiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; "Cuma günlerinde bir an vardır ki Müminin o anda ettiği dua reddolmaz." buyurdu. “Hürriyet nedir?” diye soran birisine; “Eğer nefsinin arzularına boyun eğmiş, nefsin dünyaya meyletmiş ise, malın kölesisin.” buyurdu. “Fütüvvet nedir?” diye soranlara da; “Fütüvvet, Peygamber Efendimizin güzel ahlâkından biridir. Bunun içindir ki, mahşer gününde herkes; “Ben! Ben!” derken, O, “Ümmetim! Ümmetim!” diye yalvaracaktır.” buyurdu.

Ebu Ali Dekkak'a; “Hayatınızda en çok üzüldüğünüz, pişman olduğunuz bir hadise var mıdır?” diyen bir kimseye; “Vaktiyle, büyük bir sahrada yolumu kaybetmiştim. Çok da susamıştım. Yolu bulduğumda bir askerle karşılaştım. Bana bir içimlik su verdi. İçtiğim bu suyun durumu şüpheli olduğu için, bana verdiği zarar otuz yıldır gönlümden gitmiyor, içtiğime hâlâ pişmanım.” buyurdu.

“Hocasına muhalefet edenin hâli nicedir?” diye soran birisine; “Her kim hocasına kalbinden muhalefet etmeyi niyet etse, onunla aynı yolda bulunamaz. Verdiği sözü bozmuş olur. Bunun için tövbe etmesi vacip olur. Üstadına saygısızlık edenler için ise tövbe yoktur.” buyurdu.

Ömrünün sonlarında söylediği yüksek sözleri, talebelerinin en önde gelenlerinden bazıları ancak anlayabiliyorlardı. Vefatından sonra Ebü'l-Kasım Kuşeyrî, rüyasında onun ağlamakta olduğunu gördü. “Niçin ağlıyorsunuz? Dünyaya yeniden gelmek isteyen bir hâliniz var.” deyince, Ebu Ali Dekkak; “Doğru söylediniz. Dünyaya tekrar dönmek istiyorum. Ancak dünya işleri için meclis kurup nutuk atmak için değil. Güzel giyinip, bastonunu elime alarak, durmak, yorulmak bilmeksizin kapı kapı dolaşıp insanlara; “Sonu boş olan işler yapmayınız. Allahü tealanın emir ve yasaklarına uyup ahirete hazırlayınız!” demek için. İşte bunun için ağlıyorum.” dedi.

Vefatından sonra Ebu Bekr Sirafî isminde bir talebesi anlattı: “Hocamın mezarını ziyarete gittim. Mezarının başucunda uyuyakalmışım. Rüyamda mezar açıldı. İçinden hocam çıktı. Havada uçarak gidiyordu. “Efendim! Nereye gidiyorsunuz?” dedim. Bana, “Melekutun üzerine benim için bir kürsü kurdular. Oradakilerle sohbet etmeye gidiyorum.” buyurdu.

Ebü'l-Kasım Kuşeyrî şöyle anlattı: Yanıma ağlayarak bir kimse geldi. “Niçin ağlıyorsunuz?” diye sordum. Bana; “Rüyamda kıyametin koptuğunu, beni Cehennem'e götürdüklerini gördüm. Beni götürenlere; “Beni Cehennem'e götürmeyiniz. Çünkü ben Ebu Ali Dekkak hazretlerinin talebesiyim.” dedim. Bunu duyunca; “Mademki Ebu Ali Dekkak'ın talebesidir. Onu Cennet'e götürün.” dediler.

Ebu Ali Farmedî zamanında evliyanın en büyüğü olduğu hâlde buyurdu ki: “Yarın kıyamet gününde, kurtuluşum için Ebu Ali Dekkak'ın adaşıyım, demekten başka bir çarem olmayacak.”

Ebu Ali Dekkak buyurdu ki: “Kendiliğinden yetişmiş ağaç, yaprak verir. Fakat meyve vermez. Verse de tatsız olur. İnsanda böyledir. Hocası olmayan kimseden hiçbir şey hasıl olmaz. Ben söylediklerimi kendiliğimden söylemiyorum. Ben bu anlattıklarımı hocam Nasrabadî'den öğrendim. O Şiblî'den, o da Cüneyd-i Bağdadî'den öğrendi. Bizim büyüklerimize olan hürmet ve tazimimiz o kadar fazlaydı ki, hocamın huzuruna gideceğim zaman, mutlaka gusül abdesti alıp, ondan sonra giderdim.

Ebu Ali Dekkak hazretlerinin, tüccar bir talebesi vardı. Bu talebe bir gün hastalandı. Hocası ziyaretine gitti. Talebesine; Nasıl hastalandınız?” diye sorduğunda talebesi; “Teheccüd (gece namazı) için kalkmıştım. Abdest almak için hazırlık yaparken, sırtımda bir sıcaklık hissettim. Bu sıcaklıkla birlikte, şiddetli bir acı belirdi. Hummaya yakalandım.” dedi. Bunları dinleyen Ebu Ali Dekkak; “Evladım! Başı ağrıyan bir kimsenin, ayağına ilaç sürmesiyle hastalığı iyi olmaz. Senin birinci vazifen, kalbinde bulunan dünya sevgisini çıkarıp atmaktır. Birinciyi bırakıp başkasını yapmaya kalkarsan, faydasına kavuşamazsın. Yapacağın bütün işleri izin alarak yaparsan, faydasına kavuşursun.” buyurdu. “Büyüklerimize olan hürmet ve tazimimiz o kadar fazlaydı ki, hocamın huzuruna gideceğim zaman, mutlaka gusül abdesti alıp, ondan sonra giderdim.”

“Ya Rabbî! Biz amel defterimizi günah ile siyah ettik. Sen, saç ve sakalımızı günlerle beyaz ettin. Ey beyazın ve siyahın yaratıcısı olan Allah'ım! Lütfun ve fadlınla günahlarımızı affeyle!”

“Cehennem korkusu veya Cennet arzusu ile tövbe etmek mümkün değildir. Allahü teala, Bakara suresi 222. ayet-i kerimesinde mealen; “Muhakkak ki Allahü teala tövbe edenleri sever.” buyuruyor. Burada bildirilen sevgiye kavuşmak için, tövbe etmelidir.”

“Hak tealaya marifet sahibi ol ki, rahat ve şen olasın.”

“Bir kimse kendini, hocasının kapısında süpürge yapamaz ise, hakikî aşık değildir.”

“İhlas; insanların teveccüh, alaka göstermelerinden sakınıp, ameli yalnız Allahü tealanın rızası için yapmaktır. Sıdk ise; nefsi, yaptığı ameli beğenmekten temizlemektir. Bunun için ihlas sahibi muhlislerde riya (gösteriş), sıdk sahibi olan sadıklarda da ucub (amelini güzel görmek) hâli bulunmaz.”

“Sıdk; insanlara karşı olduğun gibi görünmen veya onlara karşı göründüğün gibi olmandır.”

“Allahü teala Davud Aleyhisselam'a vahyedip; “Beni talep eden birisini gördüğün zaman, ona hizmetçi ol.” buyurmuştur.”

“Allahü tealanın emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan ve böylece Allahü tealaya yakın olmak nimetinden mahrum olan tembel kimselerin ayaklarına, zelil ve sefil olmak bukağısı (köstek, zincir, pranga) bağlanır. O kimse kurb (Allahü tealaya yakınlık) hâlinden çok uzak olur.”

SIRAT GEÇENE GÖREDİR

Bir kimse, Ebu Ali Dekkak hazretlerini vefatından sonra rüyada gördü. Çok geniş olan bir sırat köprüsünden geçiyordu. “Efendim! Sırat kıldan ince, kılıçtan keskindir, diyebiliyoruz. Bu ne hâldir?” diye sordu. “Elbette bu söz doğrudur. Fakat Sırat'ın üzerinden geçene göre değişir. Bir kimse dünyadan ne kadar geniş giderse, (Allahü tealanın emir ve yasaklarına aldırış etmezse) burada o kadar dar bir köprüden geçer. Dünyada, Allahü tealanın emir ve yasaklarındaki inceliğe dikkat ederek giderse, burada da o kadar geniş bir köprüden geçer.” buyurdu.

“Büyüklerin huzurundan kovulmayı icabettiren şey, edebi terketmektir.”

“İnsanların giydiklerini giy, yediklerini ye, fakat kalben onlardan ayrı ol.”

“Kalbi kırık, hüzün sahibi olanlar, hüzünlü olmayanların senelerce katedemedikleri, Allahü tealaya giden yolu bir ayda katederler. Peygamber Efendimiz; “Allahü teala, kalbi hüzün içinde olan bütün kullarını sever.” buyurdu.”

“Hakikî tövbe; tövbe, inabe ve evbe olmak üzere üç kısımdır. Cehennem'de azap görmek korkusu ile, günaha pişman olmak tövbedir. Cennet nimetlerine kavuşmak ümidi ile günaha pişman olmak inabedir. Bunlarla alakalı olmaksızın, tövbe etmek, Allahü tealanın emri olduğu için, emre uyarak günaha pişman olmak ise evbedir.”

“Haris-i Muhasibî, helal olması şüpheli olan bir yemeğe elini uzatsa idi, parmağının ucunda bulunan bir damar hemen şişerdi ve o yemeğin şüpheli olduğu anlaşılırdı.”

“Sükut” susmak, yüksek edeplerden bir edeptir. Allahü teala A'raf suresi 204. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “Kur'an-ı Kerim okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Olur ki, merhamet edilirsiniz.”

“Bir defa Merv şehrinde, biraz hasta oldum. Nişabur'a dönmeye niyet ettim. Bu düşünceler içerisinde iken uyuyakalmışım. Rüyamda bir kimse bana; “Bu memleketten ayrılman imkansız. Sohbetlerin, cinlerden bir cemaatin çok hoşuna gitti. Onlar, senin ders verdiğin meclisine devam ediyorlar. Onların istifade etmelerinin kesilmemesi için, burada bulunman icap etmektedir.” dedi.”

Ebu Amr-ı Biken dî bir mahalleden geçiyordu. Mahalle halkı, gencin birisini tutmuşlar, kendilerini rahatsız ediyor diye mahalleden dışarı atmaya çalışıyorlardı. Gencin annesi olduğu anlaşılan bir kadın ise ağlıyordu. Ebu Amr, kadıncağıza acıdığı için mahalle halkına ricada bulunup, kendi hatırı için, bir defaya mahsus olmak üzere genci affetmelerini, tekrar rahatsız etmesi hâlinde, hemen çıkarmalarını istedi. Ebu Amr'ın hatırı için halk genci serbest bıraktılar.

Ebu Ali Dekkak hazretlerinin bildirdiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; "Cuma günü sabah namazından önce kim, Estağfirullah el azim ellezi lailahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh, okursa, bütün günahları affolur." buyurdu.

Gencin annesi olduğu anlaşılan bir kadın ise ağlıyordu. Ebu Amr, kadıncağıza acıdığı için mahalle halkına ricada bulunup, kendi hatırı için, bir defaya mahsus olmak üzere genci affetmelerini, tekrar rahatsız etmesi hâlinde, hemen çıkarmalarını istedi. Ebu Amr'ın hatırı için halk genci serbest bıraktılar. Bir zaman sonra, Ebu Amr yine o yerden geçerken, o kadının yine ağlamakta olduğunu gördü. Sebebini sorunca, gencin vefat ettiğini öğrendi. “Peki, hâlinde düzelme olmuş muydu?” diye sordu. Kadın şöyle anlattı: “Vefatı yaklaştığında beni yanına çağırdı ve; “Öldüğüm zaman, ölüm haberimi kimseye duyurma. Onları rahatsız etmiştim. Cenazeme gelmedikleri gibi, bana da lanet ederler. Ben yaptıklarıma pişman oldum. Çok gözyaşı döktüm. İnşaallah Rabbim beni affeder. Sen de benim için Allahü tealaya dua et. Beni kabre defnederken, senden başka kimse bulunmasın. Kabre koyduktan sonra, üzerinde “Bismillah” yazılı olan şu yüzüğümü de yanıma koy. Defin işi bittikten sonra da, beni affetmesi için, hesabımın kolay geçmesi için Allahü tealaya dua et!” dedi ve biraz sonra vefat etti. Ben vasiyetini aynen yerine getirdim. Kabrin başından ayrılacağım sırada, kabirden oğlumun sesini işittim. “Anneciğim! Eve dönebilirsin. Rahat ol. Benim için üzülme. Artık ben, kerem sahibi olan Allahü tealaya kavuştum.” diyordu.”

“Sabırlı olanlar dünya ve ahirette çok büyük saadete kavuşmuşlardır. Çünkü onlar, Allahü teala ile beraber olmak gibi çok kıymetli bir nimete nail olacaklardır. Sabır, Allahü tealanın takdirine teslim olmaktır. Sabır, itiraz etmemektir. Şikayet ederek ve edebe uygun olmayarak, başa gelen musibetleri anlatmak sabırsızlık olur.”

“Rıza, gelen musibetler karşısında kayıtsız kalmak, vurdumduymaz olmak demek değildir. Rıza, Allahü tealanın hükmüne, takdirine itiraz etmemek, boyun eğmektir.”

Bir talebe hocasına; “Efendim. Bir kimse, Allahü tealanın kendisinden razı olup olmadığını anlayabilir mi?” diye sordu. Hocası cevapta; “Kalbine bakar. Kalbini, Allahü tealadan razı olmuş hâlde bulursa anlar ki, Allahü teala da ondan razıdır.”

“Bir zaman gözlerim ağrımıştı. Günlerce uyuyamadım. Bir sabah uyuyakaldım. Bir kimse bana, “Allah kuluna kâfi değil mi?” (Zümer suresi: 36) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu. Bunun üzerine uyandım. Gözlerimde hiç ağrı kalmamıştı. Ondan sonra da göz ağrısı bende hiç olmadı.”

“Her insanın vücudunda yüzlerce damar vardır. Bu damarların hepsi, Peygamber Efendimizin Eshab-ı Kiram'ına karşı muhabbet üzere bulunsa, yalnız bir tanesi, Eshab-ı Kiram'dan birine düşmanlık, sevgisizlik üzere olsa, ölüm zamanında emir gelir ve canını o bir damardan alırlar. Bunun bozukluğu sebebiyle, dünyada imansız gider.”

Ebu Ali Dekkak hazretleri hiçbir şeye yaslanmazdı. Bir gün bir yakını ona sırtını dayasın diye bir yastık getirmiş ve oturduğu yerde arkasına koymuştu. Fakat o, hafifçe yastığı kendisinden uzaklaştırıp; “Bir şeye yaslanmak adetimizde değil.” buyurdular.

Ebu Ali Dekkak hazretleri buyuruyor ki: “Vezirin birisi bir gün padişahın huzurunda iken, orada bulunan hizmetçilerden birisinden bir ses duyup ona baktı. Vezirin kendisiyle ilgilenmeyip başka bir yere bakmakta olduğunu Padişah gördü. Vezir, bunu anlayınca, o tarafa bakmasını, padişahın yanlış anlamaması için bakmasına devam etti. Bundan sonra bu vezir padişahın huzurunda bulunurken, hep bir yere bakardı. Öyle ki, padişah, bu vezirin tabiî hâlinin böyle olduğunu düşündü ve gözlerinde şaşılık var zannetti. Allahü tealanın mahluku olan bir kimsenin, kendisi gibi mahluk olan başka bir kimse huzurunda, bu derece dikkat ve riayet ettiği edep ve korkunun, her şeyin yaratıcısı olan Allahü tealanın huzurunda nasıl olması icabettiğini iyi düşünmek lazımdır.”

Kendisine edebi gözetmekten soruldu. O; “Edebi terk, kovulmayı icabettiren bir sebeptir. Huzurda edepsizlik edeni kapıya, kapıda edepsizlik edeni ise hayvanlara bakmak için ahıra koyarlar. Kul, ibadeti ve taatıyla Cennet'e, ibadet ve taatteki edebiyle Allahü tealaya vasıl olur.” buyurdu. Ebu Ali Dekkak hazretleri anlatır: “Bir gün Merv'deyken bizi sevdiğini söyleyen biri yanımıza geldi ve; “Uzak bir mesafeden geldim. Sana ulaşmak için uzun yollar katettim. Maksadım seninle görüşmekti.” dedi. Bunun üzerine ona; “Nefsinden sefer edebilseydin, uzak kalsaydın, bir adım atman bile kafiydi.” dedim.”

Allahü tealadan korkmak hususunda buyurdu ki: “Korkunun havf, haşyet ve heybet gibi çeşitli mertebeleri vardır. Havf, imanın şartındandır. Bunun isbatı, Allahü tealanın Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Eğer Mümin iseniz benden korkunuz.” (Al-i İmran suresi: 187) buyurmuş olmasıdır. Haşyet, ilmin şartındandır. Allahü teala bu hususta mealen; “Allah'tan ancak âlim olan kullar korkar.” (Fatır suresi: 28) buyurmuştur. Heybet, marifetin (Allahü tealayı tanımanın) şartıdır. Bu hususta da Allahü teala; “Allah sizi kendinden sakındırmaktadır.” (Al-i İmran suresi: 28) buyurmuştur.”

Bir gün kendisine; “Sabır nedir?” denildi. “Sabır, ismi gibidir. (Sabır, ilaç olarak kullanılan tadı acı bir ağacın adıdır.) Sabırlılar dünya ve ahiret izzetine konarak necat ve kurtuluşa erdiler. Çünkü onlar Allahü teala ile O'nunla olma şerefine nail olmuşlardır. Allahü teala bunun için; “Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Tur suresi: 4) buyurmuştur. Sabrın tarifi ve sınırı takdire itiraz etmemektir. Şikayet yollu olmaksızın başa gelen musibetleri açıklamak sabırsızlık olmaz. Allahü teala, Eyyub Aleyhisselam kıssasında; “Biz onu sabırlı bulduk, o ne güzel bir kuldur.” buyurmuştur. Halbuki O, Eyyub aleyhisselamın; “Başıma bu dert geldi.” (Enbiya suresi: 83) dediğini haber vermiştir. Bu ümmetin zayıfları (ruhsatla, izin verilen şeylerle amel ederek sıkışık kalmasınlar ve) nefes alsınlar diye Allahü teala, Eyyub Aleyhisselamın; “Başıma bu dert geldi.” dediğini bildirmiş ve böyle şeyler söylemeyi haram kılmamıştır.” buyurdu.

Bir gün onu Merv'de bir zat yemeğe davet etmişti. Yolda giderken bir evden; “Ya Rabbi! Biz aç ve muhtaç bir halde kaldık. Bu sabileri, yavrularımı da bana havale ettin.” diye sızlanan bir kadıncağızın sesini işitti. Sonra yoluna devam edip, davet yerine geldi. Ev sahibinin iznini alıp, derhal bir sofra hazırlanmasını istedi. Davet sahibi bu işe şaştı; “Herhalde Ebu Ali Dekkak hazretleri ziyafet yemeğinden kendi hanesine götürecek.” diye çok sevindi. Sofra hazırlanınca, Ebu Ali hazretleri, dışarı çıktı ve başına koyduğu tepsiyi doğruca o kadıncağızın evine götürüp ona verdi.

Bir gün nasihat isteyen birisine; “Sen kimin esiri ve mülküysen onun kulusun. Eğer nefsinin esiri (ve mülkü) isen nefsinin kulusun. Eğer dünyanın esiriysen, dünyanın kulusun (ve kölesisin).” buyurdu.

Zaman zaman hocası Nasrabadî'den anlatırdı: Hocam buyurdu ki: “Kul olanın kıymeti, mabudu olan Allahü tealaya göredir. Arifin şerefi de marufa (bilinene tanınana) göredir. Maddeye tapanın değeri maddeye göre, Allahü tealaya tapanın değeri de O'na göredir. Kulluktan daha şerefli bir şey yoktur. Mümin için ubudiyetle, kullukla ilgili isim almaktan daha mükemmel bir isim yoktur. Bundan dolayı Allahü teala mirac gecesi Peygamber Efendimizi vasfederken mealen; “Bir gece kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulumu (Muhammed Aleyhisselam'ı) Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allahü teala, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra suresi: 1) buyurdu.

“Kendisine mürid kime denir?” denildi. O; “Mürid, meşakkat ve sıkıntılara katlanan mütehammil, sabırlı kimsedir. Murad ise, taşınan kimsedir.” buyurdu. Allahü teala, cinlerin, Resulullah efendimizin huzurundaki halini haber verirken de, mealen; “Cinler (Hazreti) Peygamberin huzuruna gelince birbirlerine; “Susun” dediler.” (Ahkaf suresi: 29) buyurmuştur.”

Ölüm hakkında soru soran birisine şunları anlattı: “Bir gün, hasta olan İmam Ebu Bekr bin Fürek'i ziyarete gittim. Onu görünce gözlerim yaşardı. Ona; “İnşaallah Hak teala sana afiyet ve şifa ihsan eder.” dedim. O zaman bana; “Kardeşim korkum ölümden değil, ölüm ötesindendir.” dedi.”

Kendisine vakitten soruldu. O zaman; “Vakit, içinde bulunduğun haldir. Eğer sen dünyada isen (yani zihnin ve kalbin dünyevi düşüncelerle dolu ise) vaktin dünyadır. Eğer ahirette isen vaktin ahirettir. Eğer neşeliysen vaktin neşedir. Hüzünlüysen, vaktin hüzündür.” buyurdu.

Biri gelip şeytanın vesvesesinden şikayette bulundu. Ebu Ali Dekkak hazretleri ona; “Kalbini dünyaya bağlama. Dünyevi alakaları kökünden sök ki üzerine serçe konmasın. Zira böyle ağaçta şeytanın yuvası bulundukça, iblisin kuşları gelip oraya konarlar.” buyurdu.

Ebu Ali Dekkak hazretleri talebelerinin takat ve kudretine göre iş verirdi. Bazılarına ağır, bazılarına hafif işler verirdi. “Niye böyle yapıyorsunuz.” denildikte; “Bir kimse bakkallık yapacaksa, ona bir ton sabun lazım, yok eğer çamaşırlarımızı yıkayacaksa, bir kilo sabun yeter.” derdi.

Ebu Ali Dekkak hazretleri son zamanlarında sık sık küçük abdeste çıkar, iki rekat namaz kılmak için birkaç kere abdest yenilediği olurdu. Lakin kürsüye oturup insanlara vaaza başladığında uzun müddet kalır ve abdest yenileme ihtiyacını duymazdı. Talebeleri ve tanıdıkları onun bu halinin keramet olduğunu bilirlerdi.

Ebu Ali Dekkak hazretleri hastalanmış, vefatı yaklaşmıştı. Talebeleri ve sevdikleri, başucuna geldiler ve son nasihat ve vasiyetlerinin ne olduğunu öğrenmek istediler. O; “Cuma günü gusül abdesti alınız. Her akşam abdestli olarak yatınız. Her halinizde Allahü tealayı hatırlayınız. Bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz; “Cuma günlerinde bir an vardır ki müminin o anda ettiği dua reddolmaz.” buyurdu. Başka bir defasında; “Cuma günü sabah namazından önce, Estağfirullah el azim ellezi lailahe illahüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh, okursa, bütün günahları affolur.” buyurdu. Yine; “Cuma namazından sonra yedi İhlas ve Muavvizeteyn okuyanı, Allahü teala bir hafta kazadan beladan ve kötü işlerden korur.” buyurdu. Cuma günü yapılan ibadetlere, başka günde yapılanların en az iki katı sevap verilir. Cuma günü işlenen günahlar da iki kat yazılır. Bir hadis-i şerifte; “Cumartesi günleri yahudilere, Pazar günü nasaraya verildiği gibi, Cuma günü Müslümanlara verildi. Bugün Müslümanlara hayır, bereket, iyilik vardır.” buyurdu.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları