EBU BEKR AYDERUS

Ebu Bekr bin Abdullah Alevî Şazilî Evliyanın büyüklerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Ebu Bekr bin Abdullah Alevî Şazilî olup lakabı Ayderus'tur. Peygamber Efendimizin soyundan olup seyyiddir. 851 (m. 1508) senesinde Terim'de doğdu. 914 (m. 1508)'de Aden'de vefat etti. Kabri ziyaret mahallidir. Zamanın meşhur ve benzeri az görülen kıymetli âlim ve velilerindendi. Babasına o doğmadan önce rüyasında kıymetli bir evladı olacağı müjdelenmiştir. Küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. İlk temel bilgileri babasından öğrendikten sonra beldesinde bulunan âlimlerden ilim öğrendi. Seyyid Muhammed bin Ali bin Hacdeb'den kıraat dersleri alıp Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Sâlim bin Numeyrî'den de ders aldı. İlim tahsilini tamamladıktan sonra babasından ve amcaları Şeyh Ali, Seyyid Ahmed'den, el-İmam Sa'd bin Ali bin Medhac'dan tasavvuf ilmini öğrendi. Fıkıh ilmini, Abdullah bin Abdurrahman Belhac bin Fadl'dan ve Allame Seyyid Muhammed bin Abdurrahman'dan öğrendi. Ayrıca amcası Şeyh Ali'den çeşitli ilimleri öğrendi. Bidayetü'l-Hidaye, Minhacü'l-abidin, Minhacü't-talibin, Hülasa ve Umdetü İbn-i Nakıb gibi kıymetli kitapları çok okurdu. Talebelerine de bu kitapları okumalarını tavsiye ederdi. Bilhassa büyük İslam âlimi İmam-ı Gazalî hazretlerinin İhyau Ulumiddin kitabından her gün belli miktar okur ve okutup dinlerdi. Evliyanın meşhurlarından Muhyiddin-i ibni Arabî hazretlerinin kitaplarını da çok okurdu.

Babası onu tasavvufta yetiştirmek için halvete sokmuş, bir yerde yalnız bırakmıştı. Yedi gün sonra onu çıkarıp hâline bakarak, riyazet ihtiyacı kalmadı diyerek onu sohbet meclislerinde yanına oturttu. Sonra da tasavvuf ve diğer ilimlerde icazet verdi. Ebu Bekr Ayderus hazretleri, amcasının oğlu Abdurrahman bin Ali ile geceleri vadiye çıkarlar, orada namaz kılarlardı. Her rekatte on cüz Kur'an-ı Kerim okurdu. Sabah namazı vakti girerken şehre dönerlerdi. Küçüklüğünden itibaren geceleri uyumayıp ibadetle meşgul olmayı âdet edinmişti. Nefsini ıslah edip olgunluklara ermek için çok uğraşmıştır. Günlerce gece ve gündüzleri hiç uyumazdı. Bu hâlden hiç etkilenip yıpranmazdı. Bir yakını; “Onun otuz seneden beri geceleri üç saatten fazla uyumadığına şahit oldum.” demiştir. Allahü tealanın rızasına kavuşmak için en önemli sebeplerden biri olan seher vakti uyanık bulunup zikir, ibadet ve taatla meşgul olmak hususunda çok gayretliydi. Başkalarına çok zor gelen bu husus ona kolaylaştırılmıştı.

Babasının âdeti olduğu gibi, Ebu Bekr hazretleri de Hud Aleyhisselam'ın kabrini ve evliya kabirlerini ziyarete çok giderdi. Bu hâl üzere memleketinde bir müddet kaldıktan sonra Harameyn'e ziyarete gitti. Aden'e varınca oradaki âlimlerden Allame Abdullah bin Ahmed bin Mahreme'den ve Allame Muhammed bin Ahmed bin Fadl'dan ilim öğrendi. Zebid şehrinde ise; Şeyhülislam Ahmed bin Ömer el-Mezced'den ve İmam Yahya bin Ebu Bekr Amirî'den istifade etti. Peygamber Efendimiz rüyasında mübarek eliyle Ebu Bekr Ayderus'un sırtını sıvazlamış ve mübarek parmaklarının izi ömür boyu sırtında kalmıştı. Yahya bin Ebu Bekr Amirî büyük bir âlimdi. Bu parmak izlerini göstermesi için ricada bulununca gösterdi. Bu zat ona hırka giydirip icazet verdi. Uğradığı diğer yerlerde de değişik âlimlerle görüşüp onlardan istifade etti ve icazet aldı. Sonra hacca gitti. Mekke'de Hafız Muhammed bin Abdurrahman es-Sehavî'den ilim öğrendi, o zattan da icazet aldı. Açık zihinli, parlak zekalı, anlayışlı ve isabetli görüşleriyle, karşılaştığı her zat tarafından takdir ve methedilmiştir.

Ebu Bekr Ayderus hazretleri, hâl, iş ve sözleriyle çok beğenilen bir zattı. Hac ibadetini tamamladıktan sonra memleketi Terim'e döndü. İlim öğretmekle meşgul oldu. Onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde pek çok kimse toplandı. Kıymetli talebeler yetiştirdi. Bu talebelerinden bazıları, kardeşi Hüseyin, yeğeni Abdullah, Allame Abdullah bin Muhammed Kuşeyr ve diğerleridir. Bütün vakitlerini ilim öğretmekle ve kitap mütalaası ile geçirirdi. Çok kimsenin çözmekte güçlük çektiği zor meseleleri çözer ve açık bir şekilde izah ederdi. İlim, fazilet sahibi salih kimselerle görüşüp sohbet ederdi. Dünyaya düşkün olanlardan uzak dururdu. Ariflerin; “Allahü tealayı tanıyan kimsenin hayatı tatlı ve yaşayışı safalı olur. İnsanlar arasındayken yalnız gibi, yalnızken cemaat arasında gibi olur. Vefatında garip gibi, vatanından uzak olunca da vatanında gibi olur. Bulunmadıkları yerde var gibi hissedilir, bulunduğu yerde de yok gibi hissedilir. Bedeniyle insanlar arasında fakat kalbiyle onlardan uzak olur. Allahü tealayı zikretmenin, anmanın lezzetine gark olmuş halde bulunur.” diye tarif ettikleri gibi mübarek bir zattı. Daima tebessüm ederdi. Herkese güler yüzlü davranırdı. Huzurunda bulunanları hoş sohbetiyle ferahlandırırdı. Bulunduğu yerde boş söz söylenmez ve boş işler yapılmazdı. Talebelerine ve sevenlerine tatlılar ve çeşitli meyveler ikram ederdi. Onu tanıyıp sevenler birbirlerine karşı da gayet samimi ve dostça davranırlar, birbirlerine yardım ve ikram yaparlardı. Fakirlere, dul ve yetimlere, muhtaçlara daima yardımda bulunur, sıkıntılarını giderirdi. Zamanındaki edip ve şairler onun üstün hâllerini, güzel vasıflarını şiirleri ve yazılarıyla dile getirmişlerdir. Yaşadığı cemiyette İslamiyete uyması, dini anlatması insanlara karşı muamelesi ve diğer bütün münasebetlerinde, büyük-küçük herkesin örnek aldığı, daima kendisine başvurduğu bir zattı. Menkıbeleri ve kerametleri, Allame Muhammed bin Ömer tarafından yazılan Mevahibü'l-kuddus fî Menakıbı İbni'l-Ayderus adlı kitapta toplanmıştır.

Bir kısmı şöyle anlatılmıştır: Ebu Bekr Ayderus, Yemen'de kahve çekirdeğinden kahve elde edip içenlerin öncüsü oldu. Bir seyahati esnasında, kahve ağaçlarının olduğu bir yere geldi. Çok miktarda olduğu hâlde kimsenin dokunmadığı bu ağacın meyvesinden tattı. Beynin faaliyetini arttırdığını ve uyarıcı etki yapıp ibadette zindelik verdiğini gördü. Onu azık olarak ve içecek olarak kullanmaya başladı. Talebeleri de kahve çekirdeğini kavurup öğüttüler ve içecek olarak kullandılar. Kahve, Yemen'de yayıldı. Daha sonra Hicaz, Şam, Mısır ve başka memleketler de kahveyi öğrendiler.

Büyük âlim Ebü't-Tayyib Gazzî, kahveye dair eserinde der ki: “Kahvenin ilk defa ortaya çıkışı, Süleyman Aleyhisselam zamanında oldu. Süleyman Aleyhisselam bir yere gitmek istediğinde, bir halıya biner, rüzgâra emrederdi. Sevdikleriyle birlikte olduğu hâlde kuşlar da gölge ederek, istediği yere giderdi. Şehre indiğinde, ahali hürmet ve saygı ile karşılardı. Hem sultan, hem de peygamber olan Süleyman Aleyhisselam bir gün bir şehre indi. Ahaliden kimse onu karşılamadı. Cinlere vezir olan Demriyat'ı gönderip sebebini öğrenmek istedi. Demriyat onları ağlarken buldu ve sebebini sordu. Ahali de; “Bize bir hastalık isabet etmişti de o sebeple yeryüzünün sultanı ve Allahü tealanın peygamberi olan Süleyman Aleyhisselam'ı karşılayamadık.” dediler. Demriyat dönüp durumu Süleyman Aleyhisselam'a arz etti. Asaf bin Berhıya, Süleyman Aleyhisselam'ın veziri olup hakîm ve çok akıllı idi. İsm-i a'zam'ı bilirdi. Duası makbuldü. Allahü tealadan, Süleyman Aleyhisselam'a o kavmin hastalığına sebep olan şeyi ve ilacını bildirmesini istedi. Duası kabul olup Cebrail Aleyhisselam geldi ve Süleyman Aleyhisselam'a; “Emrindeki cinlere Yemen'den kahve çekirdeği getirmelerini, bunu kavurmalarını, suyla pişirip o kavme içmelerini emret.” diye bildirdi. Süleyman Aleyhisselam da cinlere bu hususta emir verdi. Onlar da buyurulanı yaptılar. O kavim Allahü tealanın izniyle şifa buldu. Hastalıktan eser kalmadı. Sonradan o kavim kahveyi unuttular.” Ebu Bekr Ayderus, fıkıh âlimi Muhammed bin Ebu Bekr bin Saig'in çocuklarının yanına uğradı. Onlar, koyunlarını sulamak için bir kuyu başında duruyorlardı. İnsanların kuyunun suyunu bitirdiklerini gördü. Ebu Bekr Ayderus hizmetçisine; “Kovayı al ve koyunları sula.” buyurdu. Hizmetçi koyunları suladıktan sonra diğer hayvanlar da suya kandılar ve insanlar su kaplarını doldurdular. Yine bir gün Haremeyn'den dönerken, Zeyla denilen yere girdi. O zaman oranın hâkimi Muhammed bin Atik idi. İttifakla bildirildiğine göre bu zatın, kendisine çok düşkün olduğu hizmetçisi vefat etmişti. Ebu Bekr Ayderus, taziye ve sabır tavsiye etmek için hâkimin yanına vardı. Bu hususta ona hiçbir şey fayda vermiyordu. Onu büyük bir üzüntü içinde gördü. Devamlı ağlıyordu. Ayderus, hizmetçinin yüzünü açtı ve onu ismiyle çağırdı. Hizmetçi, Ayderus'a cevap verdi. Kalkıp hazırlanmış olan keşkekten onlarla beraber yedi. Uzun bir müddet daha yaşadı.

Ebu Bekr Ayderus, kişinin niyetini ve içinden geçirdiği şeyi haber verirdi. Bir gün birisine; “Rebiulevvel ayında Halep'e gittiğini, Kasırin Caddesi'nde filancanın evinde kaldığını hatırlıyor musun?” dedi. O; “Evet, siz o sene Halep'te miydiniz?” dedi. Orada bulunanlardan bazıları, Ayderus'un ne Şam'a, ne de Mısır'a (hiçbir yere) gitmediğini söylediler. O kişi, Allah'a yemin ederek, Ayderus'un söylediğinin aynen vaki olduğunu söyledi. Salih bir zat olan Ahmed bin Salim şöyle anlatır: “Muhammed bin İsa Bancar, bazı hediyelerle birlikte beni Ebu Bekr Ayderus'a gönderdi. Kendisine daha ilk selam verişte, beni ve yanımda neler olduğunu söyledi. Ben hediyeleri ona anlatmadan; “Filancaya verin.” buyurdular. Yanımdaki şeylerin ne olduğunu Allahü tealadan başka bilen yoktu.” Ömer bin Ahmed Amudî yanına geldiğinde, Ebu Bekr Ayderus ona ikramda bulundu ve bu ikramında mübalağa gösterdi. Şeyh Ömer, yemeğin çokluğunu görünce içinden; “Bu israftır.” dedi. Bunun üzerine Ebu Bekr Ayderus; “Size ikramda bulunduk, niyetimiz bu olduğu hâlde siz israftır dediniz.” buyurdu. Amudî istiğfar etti. Kalbinden geçenlere tövbe etti.

Talebeleri bir sıkıntı ve belaya düçar olduklarında, Ebu Bekr Ayderus'tan yardım isterler ve Allahü teala onları bu vesileyle o dertten kurtarırdı. Nitekim, Âmir bin Abdülvehhab'ın emirlerinden, Emir Mercan bin Abdullah dedi ki: “Harpte San'ai ula denilen yerde idik. Düşman üzerimize yüklendi ve arkadaşlarım dağıldı ve yaralandılar. Her tarafımızı düşmanlar çevirdi. Hocam Ebu Bekr'in ismini söyleyip Allahü tealadan yardım istedim. Vallahi, güpegündüz ve ayan beyan gördüm ki atımın perçeminden tuttu, oncology arasından beni aldı ve evime ulaştırdı.” Davud bin Hüseyin Habanî şöyle anlatır: “Bir yerde zalim bir vali bana eziyet etti. Günlerce “Yasin” suresini, bu adamın bana olan şerrine son vermesi için Allah'a yalvararak okudum. Sonra rüyamda gördüm ki birisi bana; “Ey Ebu Bekr Ayderus de!” diyordu. Böyle söyledim. Zalimin bana olan zulmü sona erdi. Hâlbuki Ayderus'u tanımıyordum. Onu sual ettim, Aden'de oturduğunu söylediler. Onun huzuruna vardığımda, başımdan geçenleri anlatmadan o bana haber verdi.”

Seyyid Celil Muhammed bin Ahmed Vatab şöyle anlatır: “Habeş diyarında geziyordum. Üzerime hırsızlar saldırdı. Katırımı ve onun üzerindeki eşyaları aldılar. Beni öldürmek istediler. Şeyh Ebu Bekr'in adını söyleyerek üç kere; “Ey Eba Bekr Ayderusî.” diye seslendim. Bir zat çıkageldi. Onlara saldırdı. Katırımı ve üzerindeki eşyaları bana geri verdi ve; “Cenab-ı Hakk'ın emanında olmayı istedin, kurtuldun.” dedi.” Numan-ı Mehrî şöyle anlatır: “Hindistan'a giden bir gemiye binmiştim. Gemi bir yerinden su almaya başladı. Gemidekiler bağrışıyor ve bazıları kendi hocasının adını söyleyerek yardım istiyordu. Ben de hocam Ebu Bekr Ayderus'u söyledim. Bana bir uyuklama geldi. O an hocamı gördüm. Elinde bir mendil ile gemideki çatlağın olduğu yere doğru yönelmişti, orayı gösteriyordu. Sevinerek uyandım. Avazımın çıktığı kadar bağırıyor ve üzüntüden kurtulmuş bir şekilde; “Ey gemidekiler sevininiz ve benden sorunuz.” diyordum. Onlar benim bu hâlimi niye sevindiğimi sordular. Onlara gördüklerimi haber verdim. Baktıklarında, çatlağın mendille sağlam bir şekilde tıkanmış olduğunu gördüler.” Ebu Bekr Ayderus'un Divanu Mehacceti's-salik ve hüccetü'n-nasik ve El-Cüz'ü'l-latif fî İlmi't-tahkimi'ş-şerif adlı eserleri vardır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları