Kuzey Afrika'da yetişen tasavvuf büyüklerinden, Medyeniyye tarikatının kurucusu. İsmi, Şuayb bin Hasan (veya Hüseyin veya Sinan) olup; künyesi; Ebu Medyen Mağribî'dir. Şeyhü'ş-şuyûh, Sultanü'l-vârisîn, Ebü'n-Necât ve Sîdî gibi ünvanlarla anılmıştır. 515 (m. 1121) yılında Endülüs'te İşbiliye (Sevilla) yakınlarındaki Katniyane (Cantillano) kasabasında dünyaya geldi. Bir müddet Fas'ta ikamet etti. Kuzey Afrika'da 594 (m. 1197) senesinde vefat etti. Vefatı için 580, 590 ve başka tarihler de bildirilmiştir. Vefat ettiğinde seksen yaşlarındaydı. Kabri orada tanınmakta ve ziyaret edilmektedir. Kabrini ziyaret edip, kendisini vesile ederek yapılan duanın kabul edildiği çok tecrübe edilmiştir. Ebu Medyen Mağribî, bugün de Tlemsan ve çevresinin manevî sahibi ve koruyucusu olarak kabul edilmekte, bütün Kuzey Afrika'da büyük bir saygı görmektedir. Muhammed el-Hevarî, bu hususta "Tenbih" isimli bir kitap yazmıştır.
Küçük yaşta yetim kalan Ebu Medyen Mağribî, yakınlarının koyunlarını güdüyordu. Çevresindekilerin ibadet edip, Kur'an-ı Kerim okuduklarını gördükçe, ilmi olmadığından bu tür dinî vecibelerini, vazifelerini yerine getiremediği için üzülüyordu. Bundan dolayı içine ilim öğrenme arzusu doğdu. Bunun üzerine Katniyane'den önce Tanca'ya, sonra Sebte ve Merakeş'e gitti. Endülüs'e geçti. Burada şayet kendisini ilim ve ibadete verecekse Fas'a gitmesi tavsiye edilince Fas'a geçti. Karaviyyîn Cami'nde fıkıh okudu. Oradaki âlimlerden Ali bin Galib'den Malikî mezhebi fıkhı dersleri aldı. İmam-ı Malik'in El-Muvatta'ını, Tirmizî'nin El-Müsned'ini okudu. Öğrendiklerini yaşamaya büyük özen gösteriyordu. Ancak zahir ulemasından aradığını bulamayınca Ebü'l-Hasan İbn-i Hirzihim'in sohbetlerine devam etti. Ondan Haris el-Muhasibî'nin Er-Riaye li hukukillah adlı eseriyle, İmam-ı Gazalî'nin (rahmetullahi aleyhima) İhya'sını okudu. Tarikat hırkasını Ebu Abdullah ed-Dakkak ile Ebü'l-Hasan Ali es-Selevî'den giydi. Daha sonra kerametlerini duyduğu Ebu Yaizza Yelennur bin Meymun'un meclisine katıldı. Sonra ondan izin alarak Bicaye'ye gitti.
Ebu Medyen hazretleri, ilim öğrenmeye başladığı ilk zamanlarında başından geçen hadiseleri şöyle anlatmıştır: “Talebeliğimin ilk günlerinde, Fas haricinde rahatça ibadet edebileceğim boş bir yer bulmak için ayrıldım, ibadet için boş bir yer buldum. Orada yerleştim. Bir ceylan gelip bana sığındı. Onunla yakınlık kurdum. Ayrıca, Fas'a bitişik bir köyün köpekleri de etrafımda dolaşıp beni korurlardı. Ben, artık orada ikamet ediyordum. Bir gün Fas'ta, Endülüs'ten tanıdığım bir kimse ile karşılaştım. Onun yardıma ihtiyacı vardı. İmdadına yetişmek icab ettiğini düşünerek, elbisemi on dirheme sattım. Parayı o kimseye vermek üzere gittim. Fakat kendisini bulamadım. Yolumun üzerinde bulunan köyden geçerken, her zaman etrafımda dolanıp beni korumak isteyen köpekler, bu defa bana saldırdılar. Geçmeme izin vermiyorlardı. Zorlukla kurtulup, yalnız kaldığım yere ulaştım. Ceylan geldi, eskisi gibi bana yaklaşıp beni koklamadı. Kendisine yaklaşmak istediğimde benden ayrıldı. Uzaklaştı. Beni hoş görmedi. Huysuzlaşıyor, yerinde duramıyordu. Ben, bu ceylanın ve köpeklerin bana niçin böyle davrandıklarını düşünmeye başladım. Nihayet cebimdeki on dirhemden olduğunu anladım. Sonra Fas'a geri giderek, tanıdığım Endülüslüyü bulup on dirhemi ona verdim. Aynı köyden geçerken, köyün köpekleri bu sefer çıkıp etrafımda dolaşmaya, bana yaklaşmaya başladılar. Yalnız kaldığım yere gelince, ceylan gelip o da yakınlık gösterdi. Önümde hareket ediyor, sanki seviniyor gibi hareketler yapıyordu. Epey müddet orada kaldım. Bir zaman sonra büyük âlim Ebu Yaizza hazretlerinin haberleri, sözleri, kerametleri, dilden dile nakledilerek bana kadar gelince, kalbim ona karşı muhabbetle doldu. Bazı kimseler ile beraber kendisine gittik. Bizi karşıladı. Yanında ders okumaya başladık. Kendisinden çok istifade ettik. Bir müddet sonra hac için kendisinden izin istedim. Bana; “Yolunun üzerinde bir arslan ile karşılaşırsan ondan korkma! Şayet korkacak olursan ona; “Ehl-i Beyt-i Resul hürmetine yolumdan çekil!” de!” buyurdu. Ben de; “Peki” deyip ayrıldım. Yolda aynen dediği gibi oldu. Ben de bildirdiği şekilde hareket ettim.”
Hocası Ebu Yaizza hazretleri, Ebu Medyen Mağribî'yi çok sever, fazlası ile yakınlık gösterir, çok överdi. Diğer talebeleri arasında buna ayrıca hususen çok iltifat gösterip, diğerlerinden üstün tutardı. Hocasından tefsir ve hadis öğrendi. Ebu Medyen hazretleri hac yolculuğu sırasında, birçok yerlere uğrayıp âlimler ile görüştü. Harem-i şerifte Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretleri ile karşılaştı. Onun sohbetlerinde bulundu. Kendisinden çok hadis-i şerif dinledi. Abdülkadir-i Geylanî kendisine sûfîlik hırkası giydirdi. Onun yanında çok nurlara ve sırlara kavuştu. Ebu Medyen, Abdülkadir-i Geylanî'nin sohbetinde bulunmakla iftihar eder ve onu, kendilerinden ilim öğrendiği hocalarının en büyüklerinden sayardı.
Ebu Medyen Mağribî, Malikî mezhebi, fıkıh âlimlerinin büyüklerinden, evliyalık yolunun önde gelenlerindendir. Kendisinden de, Muhyiddin-i Arabî ve başka birçok büyük zatlar ilim öğrenmişlerdir. Fıkıhta ve diğer ilimlerde de derin âlim, salih, kerametler sahibi bir zattı. Haram ve şüphelerden çok sakınırdı. Büyüklüğü herkes tarafından bilinir, her taraftan insanlar akın akın sohbetine gelirlerdi. Herkes kendisine talebe olmak isterdi. Bütün evliya onun şerefini ve yüksek mertebesini kabul etmişlerdi. Yanına gelenler, huzurunda edeple durur, konuşmasını dinlerlerdi. İnce, kibar ve zarif bir zattı. Mütevazi, zahit ve vera sahibiydi. Şüpheli şeylere yaklaşmayan hakikat ehli idi. O, sözleri kalblere tesir eden fazilet sahibi, hakiki âlimlerin büyüklerindendir. Allahü tealayı tanıyan evliyanın efendisi diye tanınır, Onların imamı ve üstünü olmakla bilinir. Herkes onun keramet sahibi bir veli olduğunu bilir ve ona göre kendisine hürmet ederlerdi.
Evliyadan bir zat, rüyasında bir kimse gördü. O kimse evliyadan olan bu zata dedi ki: “Ebu Medyen'e şöyle söyle: İlmi yay! Yarın yüksek kimselerle birlikte bulun, kimseye aldırma! Sen zürriyetlerin babası olan Âdem Aleyhisselam'ın durumundasın.” Bu zat, ertesi gün rüyasını Ebu Medyen hazretlerine anlattı. Rüyayı dinledikten sonra, buyurdu ki: “Ben buralardan ayrılıp, tenhada yalnız kalmak, kendi başıma bulunmak istiyordum. Her şeyden uzaklaşmak niyetinde idim. Senin bu rüyan ise, benim bu niyetime mâni oluyor. Meclis kurup, insanlara ilim öğretmemi emrediyor. “Yarın yüksek kimselerle beraber bulunacaksın!” sözü; “Allahü tealayı zikredenlerin, O'nun hatırlandığı, emirlerinin anlatıldığı yerin Cennet bahçelerine benzetildiği” hadis-i şerife işarettir. “Yüksek kimseler”, Cennet ehlinin “İlliyyin” denilen yüksek tabakasına işarettir. “Zürriyyetlerinin babası olan Âdem Aleyhisselam'ın durumundasın.” sözü şuna işarettir ki; Âdem Aleyhisselam'a, nikâh (izdivaç) verildi ve nikâh yapması emrolundu. Fakat bu nikâhtan meydana gelecek zürriyetin hepsinin Mümin ve itaatkâr olması kuvveti ona verilmedi.” İnsanları hidayete kavuşturmak kuvveti yalnız Allahü tealaya mahsustur. İşte bunun gibi, bize de ilim verildi ve onu yaymak, öğretmek emredildi. Fakat, bu ilim öğrettiklerimizin hepsinin muvaffak olmaları, hepsinin bize tâbi olmaları kudreti bize verilmedi.”
İmam-ı Yafiî diyor ki: “Meşrık'ta (doğuda) bulunan evliyanın reisi Seyyid Abdülkadir-i Geylanî ve Mağrib'de (batıda) bulunan evliyanın reisi de Ebu Medyen Mağribî'dir.” Muhyiddin-i Arabî hazretleri, Fütuhat-ı Mekkiyye isimli kıymetli eserinde şöyle anlatıyor: İnsanlardan birçoğu, bereketlenmek için Ebu Medyen hazretlerine ellerini sürerlerdi ve ellerini öperlerdi. Kendisine sual edildi ki: “Efendim! Bu hâl karşısında hiç nefsinize bir düşünce gelir mi?” Cevabında buyurdu ki: “Hacerü'l Esved'e bu zamana kadar, nebiler, resuller ve veliler el sürüp, onu öptüler. Ona, onu taş olmaktan çıkaracak bir düşünce gelir mi? Gelmez, işte ben de bu hükümdeyim. Bana da öyle bir düşünce gelmez.” İbn-i Sa'd et-Tlemsanî, "Necmü's-sakıb" isimli eserinde diyor ki: “Ebu Medyen Mağribî, evliyanın en büyüklerinden, en yükseklerinden bir büyük veli idi. Allahü teala, onu hem zahiri ve hem de batını ilimlerde yüksek kıldı. Allah için hidayete davet edici idi. Etraftaki beldelerden akın akın ziyaretine gelinirdi. Herkes tarafından evliyanın büyüğü olarak tanınırdı.” Talidî ve başkaları, Ebu Medyen hazretlerinin huzurunda, keramet sahibi binlerce veli zatın yetiştiğini bildirmişlerdir.
O zamanda bulunan âlimlerden Ebu Bekr-i Kebir şöyle anlatır: “Ebu Medyen Allahü tealayı tanıyan evliyanın büyüklerinden, züht ve fazilet sahibi, kerametler ve harikalar deryasının dalgıcı, marifet ve sırlardan çok şeylere kavuşmuş olan bir veli idi. Tevekkülün (Allahü tealaya itimat etmenin) son derecesinde idi.” Ebu Medyen hazretlerinin kalbi, her an Allahü teala ile meşguldü. Hayatının son kelimesi “Allah” olmuştur. Âlimlerin bildirdiklerine göre, Ebu Medyen, o zamanda bulunan âlimlerin en yükseği idi. Hadis ilminde de çok yüksek olup, daha ziyade, İmam-ı Tirmizî hazretlerinin Cami' isimli meşhur eserindeki hadis-i şerifleri, raviler ile beraber rivayet ederdi. İmam-ı Gazalî hazretlerinin İhyau ulumiddin isimli eserini de çok okurdu. Malikî mezhebi fıkıh bilgilerinde çok derin olup, çok mesele ezberlemişti. Kendisinden bir meselede fetva istense, anında cevap verirdi. Bir vaaz meclisi vardı. Orada insanlara İslamiyetin doğru bilgilerini anlatırdı. İnsanlar etrafına toplanırdı. Vaaz edeceği zaman, kuşlar üzerinde uçuşmaya başlardı. Vaaz başlayınca, kuşlar da durup dinlerlerdi. Söylediği çok güzel sözlerin tesiri ile, bu kuşların bazısı düşüp ölürdü.
Ebu Medyen hazretlerine bir gün Allahü tealaya muhabbet ve O'ndan hayâ etmek hususunda sual edildi. Cevabında buyurdu ki: “Onun evveli, Allahü tealayı devamlı olarak zikretmek, her an O'nu hatırlamak, ortası, zikredilene yakınlık ve sonu ise O'ndan başka bir şeyi görmemek, her görünen şeyde, o şeyi yaratan Allahü tealanın büyüklüğünü düşünmektir.” Yine bir gün kendisine; “Allahü tealanın emirlerine tam teslim olmanın alameti nedir?” diye sual edildi. Cevabında buyurdu ki: “Nefsi, Allahü tealanın hükümlerinin ifa edildiği meydana göndermek, ona devamlı olarak Rabbimizin razı olduğu şeyleri yaptırmak, bu hususta çekeceği elem ve sıkıntılarda ona şefkat göstermemektir.”
Keramet ve menkıbeleri çoktur. Her hâliyle Cenab-ı Hakk'ın seçtiği kullarından idi. Kabrinin yanında yapılan duaların kabul olduğu, birçokları tarafından tecrübe edilmiştir. Ebu Medyen Mağribî, bir gün deniz sahilinde yürüyordu. Düşmanlar esir alıp sahildeki gemiye koydular. Gemide çok sayıda Müslüman esir vardı. Yakalayan kimseler, gemiyi hemen hareket ettirmek istediler. Fakat bütün uğraşmalarına rağmen buna muvaffak olamadılar. Müslüman esirler; “Son olarak getirdiğiniz o şahıs, Allahü tealanın sevgili bir kuludur. O gemide olduğu müddetçe bu gemiyi hareket ettiremezsiniz.” dediler. Bunun üzerine Ebu Medyen hazretlerini serbest bıraktılar. Fakat o; “Gemideki bütün Müslüman esirler serbest bırakılmadıkça, dışarı çıkmam.” dedi. Düşmanlar baktılar başka çare yok, bütün esirleri bıraktılar. Gemi de normal şekilde hareket edip yoluna devam etti.
Abdürrezzak hazretleri anlatır: “580 (m. 1184) yılında, Hızır Aleyhisselam'la buluştum. Ona Ebu Medyen hazretlerini sordum. Şöyle cevap verdi: “Bu zamanda o sıddîkların imamıdır. Onun sırrı, ilahî iradeden doğar. Allahü teala ona, kutsiyet perdelerini açabilmesi için, saklı sırdan bir anahtar vermiştir. Şu anda, Peygamberlerin sırlarını kendinde toplayan onun gibi başka bir kimse yoktur.”
Bir defasında evine kapandı. Bir yıl dışarı çıkmadı. Yalnız Cuma namazlarına çıktı. Halk onun ayrılığına dayanamayıp, kapısı önüne yığıldı. Evden çıkıp, kendilerine nasihatta bulunmasını istediler. Sonunda ikna ettiler, dışarı çıktı. Evinin bahçesinde bir ağaç vardı. Üzerine serçe kuşları konmuştu. Kendisini görünce kaçtılar. Bu hale çok üzüldü, hemen içeri girip buyurdu ki: “Eğer sizlere ders için faydalı olsaydım, bu kuşlar benden kaçmazdı.” Bir yıl daha evinde kaldı. Sonra halk yine toplandılar ve sohbetini tekrar istediler. Dışarı çıktı. Bu sefer kuşların kendilerinden kaçmadıklarını gördü. Ve onlarla konuşmaya başladı, öyle konuşmalar yapardı ki, kuşlar gelip önünde kanat çırparlar, sevinç gösterisi yaparlardı. Hatta bir kısmı da düşüp can verirdi. O konuşmaları dinleyen cemaatten bazıları, kendinden geçerek düşüp bayılırdı.
Bir gün, bir sözüne itiraz için biri huzuruna geldi. Ebu Medyen Şuayb bin Hüseyin hazretleri onu görünce sordu: “Niçin geldin?” “Sizden istifadeye geldim,” “Koynunda ne var?” “Kur'an-ı Kerim var, efendim.” “Kur'an-ı Kerim'i çıkar ve herhangi bir sahifesini aç! Kendi düşünceni oradan oku!” buyurdu. O şahıs, Kur'an-ı Kerim'den bir sahife açtı ve Şuayb Aleyhisselam'ın kıssasında geçen; “Şuayb'ı yalanlayanlar, ziyan etmişlerdir.” (A'raf suresi: 92) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu. Ebu Medyen hazretlerinin adı da Şuayb idi. O kimseye hitaben; “Bu sana yetişir mi?” buyurdu. Gelen şahıs, suçunu itiraf edip tövbe etti ve hâlini düzeltti.
Mağrib'de, Müslümanlarla Frenkler arasında harp çıkmıştı. Frenkler galip gelmek üzere iken, Ebu Medyen kılıcını alıp, talebelerinden biri ile sahraya çıktı. Bir kum tepesi üzerine oturdu. Uzaktan sahrayı dolduran domuzlar görüldü. Yakına gelinceye kadar bekledi. Sonra kılıcını kaldırıp, başlarına vurmaya başladı. Birçoklarını öldürdü. Nihayet, istikametlerini çevirip dönüp kaçtılar. “Bunlar nedir?” diyenlere; “Frenklerdir, Allahü teala onları mağlup ve perişan etti.” buyurdu. Bir zaman sonra, düşmanın kırıldığı haberi geldi. Askerler gelip dediler ki: “Eğer siz ön safta olmasaydınız, mağlup olmuştuk.” Halbuki, Ebu Medyen hazretlerinin bulunduğu yer ile harbin olduğu yer arasında bir aylıktan çok mesafe vardı.
Bir gün yakınları ile otururken başını önüne eğmiş vaziyette duruyordu. Bu esnada; “Allah'ım, ben de onlardanım. Sen ve meleklerin şahidim olun, duydum ve kabul ettim.” dedi. Bu konuşmayla neyi kastettiği sorulduğunda, buyurdu ki: “Şu anda Abdülkadir-i Geylanî hazretleri Bağdat'ta; “Benim iki ayağım bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” buyurdu, onu kabullendim.” dedi. Bu sözü söylediğinde kendisi Cezayir'de idi. Tarihini tuttular, gerçekten aynı gün ve aynı saatte, Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin bu sözü söylediği tespit edildi.
Ebu Medyen hazretlerinin derslerine devam eden talebelerden birisi, bir gece hanımına çok hiddetlendi. Onu boşamaya kat'i olarak karar verdi. Sabahleyin, ders için hocasının meclisine geldiği zaman, Ebu Medyen hazretleri bu talebeye hitaben; “Zevceni nikâhında tut! (Onu boşama) Allah'tan kork!” (Ahzab suresi: 37) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu. Talebe; “Vallahi ben bu durumu hiç kimseye anlatmadım.” dedi. Ebu Medyen hazretleri buyurdu ki: “Mescide girdiğim zaman, sırtında bulunan hırkanın üzerinde bu ayet-i kerimenin yazılı olduğunu gördüm. Aranızdaki meseleyi ve senin niyetini böylece anlamış oldum.”
Bir gün deniz kenarında abdest alıyordu. Yüzüğü denize düştü. “Ya Rabbî! Yüzüğümü bir sebep ile göndermeni istiyorum.” dedi. O anda denizden bir balık çıktı. Ağzında Ebu Medyen hazretlerinin yüzüğü vardı. Yüzüğünü balığın ağzından alıp, Allahü tealaya şükretti. Yine bir gün, içine yiyecek bir şeyler koyarak, azığını alıp yola çıktı. Yolda giderken azığı düştü. İçindeki yiyecekler parça parça olup, dağıldı. Bir yerlerden azık bulması mümkün değildi, çaresizdi. Mahzun bir halde ellerini açıp; “Ya Rabbî! Azığımı eski hâline döndür. Sen her şeye kâdirsin.” dedi. Allahü tealanın izni ile azığı bir anda eskisi gibi oldu. Öyle ki, içindekiler sanki hiç yere düşmemiş gibiydi.
Allahü teala, bütün vahşî hayvanları onun emrine vermişti. Ravd kitabında, Ebu Medyen hazretlerinin en büyük talebelerinden olan Ebu Muhammed Abdürrezzak'tan, naklederek diyor ki: Bir defasında bir arslan gördü. Bir merkebe saldırmış, onu yiyordu; yarısını bitirmişti. Merkebin sahibi de uzaktan bakıyor, yanına yaklaşamıyordu. Bu hâli biraz seyretti. Sonra merkeb sahibinin yanına gitti. “Benimle gel!” dedi. Birlikte arslanın yanına gittiler. Sonra merkebin sahibine baktı ve üzülmüş görünce; “Tut şu arslanın kulağından al götür, merkebin yerine kullan.” dedi. Adam; “Efendim! Ben ondan korkarım.” dedi. “Korkma sana bir şey yapamaz!” buyurdu. Adam arslanın kulağından tuttu, üzerine bindi, gitti. Bu hâli gören insanlar hayretle onlara bakıyorlardı.
Bir zaman sonra o adam, arslan ile birlikte Ebu Medyen hazretlerinin huzuruna gelerek; “Efendim! Bu arslan ben nereye gidersem oraya gidiyor. Bana çok itaat ediyor, yanımdan ayrılmıyor. Fakat ben, alışkın olmadığım için kendisinden çok korkuyorum. Onunla birlikte olmaya takat getiremiyorum.” dedi. Ebu Medyen arslana; “Şimdi git! Bir daha dönme! Ne zaman Âdemoğluna eziyet verirseniz, onlar da size musallat olurlar.” buyurdu.
Muhyiddin-i Arabî, Fütuhat-ı Mekkiyye kitabında şöyle anlatıyor: “Büyük zatlardan biri ile uzak bir dağa gittik. Orada önümüze keskin bakışlı bir yılan çıktı. Arkadaşım bana: “Ona selam ver, selamına mukabele edecektir.” dedi. Selam verdik. Selamımıza cevap verdi. Sonra bize; “Neredensiniz?” dedi. “Bicaye'deniz.” dedik. “Ora halkı ile Ebu Medyen'in arası nasıl?” dedi. “Hakkında uygun olmayan şeyler söyleyenler çıkıyor.” dedik. Bu cevabımıza şaştı ve: “Allah'a yemin olsun ki, bu Âdemoğullarına şaşıyorum. Yine Allah'a yemin ederek diyorum ki, Allahü teala, kullarından birine velâyet tacını giydirsin de, sonra onu kötü gören olsun. Böyle bir şey olacağını hiç sanmıyordum.” dedi. “Ebu Medyen'i sana kim tanıttı?” dedim. “Ya, şaştınız mı? Sübhanallah... Acaba yeryüzünde onu tanımayan bir hayvan var mıdır? Allah'a yemin ederim ki, Allahü teala bir kimseyi veli yaparsa, kullarının kalbine de onun sevgisini verir. Bundan sonra onu kim sevmezse, ya kâfirdir veya münafıktır.” dedi.
Bicaye'deki ilim talebeleri; “Mümin ölünce, Cennet'in yarısı ona verilir.” hadis-i şerifinde ihtilaf edip, hadis-i şerifin görünüş manasına göre, iki Mümin ölünce, Cennet'in bütünü onların olur. Bu ise mümkün değildir. En iyisi gidelim, bu hadis-i şerifin manasını Ebu Medyen hazretlerinden sual edelim, dediler. Nihayet Ebu Medyen hazretlerine geldiler. Ebu Medyen o sırada talebelerine ders veriyordu. Risale-i Kuşeyrî'den anlatıyordu. Gelir gelmez, ne için geldiklerini anlayıp: “Bundan murad, kendi Cenneti'nin yarısı ona verilir, kabrinde onunla nimetlenmek ve sevinmek için, ona Cennet'le arasındaki perde açılır. Diğer yarısı da kıyamette verilir.” buyurdu. Talebeler, Ebu Medyen hazretlerinin bu kerametini görünce, ona olan muhabbet ve bağlılıkları daha da artarak döndüler.
Vaktinin evliyası çeşitli yerlerden gelip, vaki meseleleri kendisine sual ederler, tatmin edici ve geniş cevap alarak dönerlerdi. Muhyiddin-i Arabî hazretleri anlatıyor: “Ebu Medyen'in hatırından gizlice bir şey geçse, cevabını, üzerindeki elbisede yazılı bulurdu. Bir gün hanımını boşamayı hatırından geçirdi. Birden elbisesinde; “Hanımını boşama.” yazısını gördü.” Bir gün namazda; “Cennet'te kendilerine zencefil karıştırılmış (içecekle dolu) bir kaseden içirilir.” (İnsan suresi: 17) mealindeki ayet-i kerimeyi okumuştu. Namazdan sonra dudaklarını yalamaya başladı. Sebebini soranlara; “O şerbetten bir bardak içtim. Onun tadından dudaklarımı yalıyorum.” buyurdu. Yine bir defasında namazda; “Muhakkak ki iyiler, Na'im Cenneti'ndedirler. Facirler ise, Cehennem'dedirler.” (İnfitar suresi: 13, 14) mealindeki ayet-i kerimeleri okudu. Namazdan sonra; “Her iki kısımda olanların yerleri, Cennet ve Cehennem bana gösterildi.” buyurdu.
Evliyadan birisi Şeytana; “Ebu Medyen ile aran nasıldır?” diye sordu. Şeytan dedi ki: “Onun kalbine bir vesvese getiremem. Benim halim, okyanusa bevletmek gibidir. Koskoca okyanus bununla kirlenmez, olduğu gibi temiz durur. Ne zaman kalbine bir vesvese verecek olsam, benim vesvesem yok olup, tesirsiz hale geliyor.” Ebu Medyen hazretleri devlet ve siyaset işlerine karışmaz, kendi hâlinde yaşardı. Fitne ve fesat durumu olursa, hiç bulaşmamak icab ettiğini bildirir, böyle bir durum ile karşılaşılması hâlinde nasıl davranılacağına işaretle; “Ne tanın, ne de tanı.” buyururdu.
Bicaye'de yaşardı. Vaktin sultanı kendisini Tlemsan'a istedi. Hatta biraz da mecbur tuttu. Teberrüken Tlemsan'da bulunmasını istiyor, kendisinden feyiz alıp, istifade etmek niyetini besliyordu. Tlemsan'a gelir gelmez, birden değişti ve: “Bizim sultanla işimiz yok, bu gece Müminleri ziyaret etmek isteriz.” dedi. Bineğinden indi. Kıbleye döndü, Kelime-i şehadet getirdi. “İşte geldim, işte geldim.” dedi. Sonra da; “Rabbim, sana acele geldim, ta ki razı olasın.” (Taha suresi: 84) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu. Sonra “Allah” deyip ruhunu teslim etti. Bu büyük veliye aşırı ve pek ziyade sevgi gösteren Tlemsanlılar, onun defnedildiği Ribatü'l-Ubbad denilen yerde yerleşmeye başladılar. Böylece Ribatü'l-Ubbad kasabası meydana geldi. O zamandan sonra Tlemsan'ın piri ve hamisi olarak kabul edilen Ebu Medyen Mağribî'nin kabrinin üzerine türbe ve etrafına medreseler yapıldı. Ebu Medyen Mağribî'nin kabri üzerindeki türbe, Muvahhidi Sultanı Muhammed en-Nasır'ın emri üzerine yaptırıldı. Bilhassa Merinî sultanları Ebu Medyen Mağribî'nin türbesi civarında cami ve medreseler yaptırarak buranın tam bir ilim beldesi olmasına çalıştı. Sonra gelen sultan ve emirler de gereken ihtimamı gösterip, bu mübarek zatın feyiz ve bereketinden, istifade ettiler. Ebu Medyen Mağribî hazretlerinin Tlemsan yakınındaki Ribatü'l-Ubbad kasabasında bulunan kabri bugün bütün müslümanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Kabrini ziyaret edip kendisi vesile edilerek yapılan duanın kabul edildiği çok tecrübe edilmiştir. Muhammed el-Havarî bu hususta "Tenbih" adlı bir kitap yazmıştır.
Ebu Midyen Mağribî hazretlerinin bazı tasavvufî şiirlerinden başka, El-Vasiyye ve El-Akide adlı eserleri vardır. Bu kitaplar, Paris Milli Kütüphanesi Arapça yazmalar kısmı, 1230, 3410, 4585 numaralarda ve Cezayir Milli Kütüphanesi Arapça yazmaları Kısmı, No: 376, 599, 938, 1859 numaralarda mevcuttur.
Ebu Medyen Mağribî buyurdu ki: “İlim ganimettir. Sükut kurtuluştur. Halktan bir şey ummamak rahatlıktır. Züht afiyettir. Bir göz açıp kapatacak kadar Allahü tealayı unutmak, O'nun verdiği emanete hıyanettir.” “Almayı, vermekten daha tatlı gören, hâl sahibi olamaz.” “Fakirliğin kendine has bir nuru vardır ki, onu gizlediği müddetçe durur. Açığa vurdu mu nur gider.” “Veli olduğu söylenen kimse, dinin emir ve yasaklarına aykırı hareket ederse, ondan sakınmak lazımdır.” “Bir kimse halkı doğru yola davet ettiği hâlde, kendisi bu yolda değilse, halkı fitneye düşürür.” “Ebdal, marifet sahibinin (irşat kutbunun) hükmü altındadır. Çünkü ebdalin mülkü, yerle gök arasındadır. Ama irşat kutbunun mülküne, Arş'tan yerin dibine kadar her şey dahildir.” “Çok az da olsa nefsine uyan kimse, hür değildir. Hürriyetin tadını alamaz.” “Hâlis olarak evliyalık yolunda bulunmanın alameti, fakr hâli, yani varlığını Allah yolunda harcamaktır.” “Nefis, ihlas sahibini doğru yoldan kaydıramaz.” “Allahü teala bana; talebelerimin hepsine ve beni sevenlere çok hayırlar vereceğini vaat etti.” “Allahü tealanın emirlerini yapıp yasaklarından sakınmakla huzur bulmak, Cennet'tir. Bu hâlden yüz çevirmek, ateştir. Allahü tealaya yakınlık, lezzettir. O'ndan ayrılmak, O'na karşı yabancılık, ölümdür.” “Kalb, birçok tarafa yönelebilir. Onu hangi tarafa yönlendirirsen, başka her tarafa kapanır. Bir kimse hem dünyaya ve hem de ahırete yönelemez. Bunlardan biri diğerine mâni olur.” “Yaratılmış olan bir şeye, şehvet arzusu ile bakan kimse, o şeyden ibret alamaz ve o şeyden faydalanamaz.” “Bütün evliyanın kerametleri, Efendimiz Muhammed Aleyhisselam'ın mucizelerinin neticeleridir. Bizim bu yolumuz da, O'nun yoludur. Biz bu yolumuzu, senetle, icazetle, Ebu Yaizza'dan aldık. O da aynı şekilde, Cüneyd-i Bağdadî'den, o, Sırrî-yi Sekatî'den o, Habib-i Acemî'den, o, Hasan-ı Basrî'den, o, Hazreti Ali'den aldı. O da Resulullah'tan, O da Cebrail'den ve O da, âlemlerin rabbi olan Allahü tealadan aldı.” “Benim makamım ubudiyettir (Allahü tealaya teveccüh ve ikbal, yani O'na yönelmektir). İçim ve dışım O'nun ilmi ile doldu. Her tarafım O'nun nuru ile aydınlandı.” “Mukarreb odur ki, kendisine kalb-i selim (küfür, dalalet, günahlar ve sair afetlerden salim, ihlas ile dolu olan kalb) verilen kimsedir. Öyle ki, Allahü tealadan başka her şeyden kurtulmuştur. O kalb, Allahü tealanın rızasından başka bir şey bulunmayan bir kalbdir. İşte bu ve bunun gibi güzel hasletlere sahip olan zata mukarreb denir.” “İnsanlarla birlikte bulunmakta güzel ahlâk, onlarla iyi geçinmektir. Âlimler ile beraber olmakta güzel ahlâk, onlara ihtiyacı olduğunu bilmek ve onları edebe uygun olarak dinlemekle olur. Marifet ehli ile bulunmakta güzel ahlâk, sükun üzere, ümitli ve sabırlı olarak beklemekle olur. Yüksek evliya ile beraber olmakta güzel ahlâk, kırıklık hâlinde bulunmakla olur.” “Allahü teala, vicdanlardaki gizli sırlara, insanın her nefeste ve her hâldeki hâline muttalidir, hepsini bilir. Hangi kalbi kendisine yönelmiş görürse, onu felaketlerden, sıkıntılardan sapıklıklardan ve fitnelerden muhafaza eder.” “Kim dünyayı (insanı Allahü tealadan uzaklaştıran şeyleri) istemekle meşgul olursa, Allahü teala onu zillete mübtela kılar.” “Kalbinde, kendisini kötülükten koruyan bir kuvvet bulunmayan kimse, harap olmuştur.” “Normal insanların bozulmasının alameti, âmirlerinin kendilerine zulmetmesiyle meydana çıkar. Büyük zatların, ileri gelen âlimlerin bozulmasının alameti de, dinde çeşitli karışıklıkların ve fitnelerin ortaya çıkmasıdır.” “Nefsini tanıyan kimse, insanların övmelerine aldırmaz.” “Salihlerin hizmetinde bulunan kimse yükselir. Allahü tealanın, kendisini, salihlere hürmet etmekten mahrum ettiği kimse, insanlardan gelen sıkıntılara mübtela olur.” “İhlasın alameti, her an Allahü tealayı müşahede etmek, O'ndan başkasını hatırına bile getirmemektir.” “Hatası olan kimsenin, bu hatasına üzülerek, kalbinin kırık, boynunun bükük olması, itaatkâr olan kimsenin, itaatına güvenerek kendini kıymetli sanmasından, kırıcı hareket etmesinden hayırlıdır.” “Hakiki âlim; yol gösterici zat, güzel ahlâkı ile sana doğru yolu gösteren, gidişatı ile seni kuvvetlendiren, nurları ile senin batınını aydınlatan zattır.”
Ebu Medyen Mağribî vefatından sonra rüyada görülüp; “Allahü teala sana ne muamele eyledi?” diye soruldu. Cevabında buyurdu ki: “Allahü teala beni huzurunda durdurup “Ya Şuayb! Sağındakiler nedir?” buyurdu. “Ya Rabbî! Senin ihsanındır.” dedim “Solundakiler nedir?” buyurdu. “Ya Rabbî! Bunlar senin takdirindir ve benim hatalarımdır. Affını dilerim.” dedim; “İyiliklerini çok arttırdım, hatalarını da mağfiret ettim, sana ve seni sevenlere müjdeler olsun.” buyurdu.