EBU EYYÛB-İ ENSARÎ

Halid bin Zeyd Peygamberimizin mihmandarı, Eshab-ı Kiram'ın büyüklerinden.
A- A+

Peygamberimizin mihmandarı, Eshab-ı Kiram'ın büyüklerinden. Ensar'dandır. Türkiye'de “Eyyub Sultan” olarak tanınır. Künyesi Ebu Eyyub'dur. İsmi Hâlid olup, babasınınki Zeyd bin Küleyb, annesininki Hind binti Rebia bin Ka'b idi. Baba tarafından, Ebu Eyyub bin Zeyd bin Küleyb bin Salebe bin Abdiavf bin Ganem bin Malik bin Neccar; anne tarafından da Hind binti Rebia bin Ka'b bin Amr bin İmrü'l-Kays bin Salebe bin Ka'b'ın nesliyle, Hazreti Muhammed ile birleşir. Hazrec kabilesine mensuptur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemesine rağmen, Medine'de Melik Tübbe'nin evinde doğdu. Melik Tübbe, Hazreti İbrahim'in dininden olup, Yemen'de Resulullah'tan yedi yüz sene önce yaşadı. Son peygamber Hazreti Muhammed'in Medine'ye geleceğini devrin büyük âlimlerinden öğrenip, buraya gelerek, yerleşti. Resulullah için dahi binalar yaptırıp, iman ettiğini bildiren bir mektup yazarak, bıraktı. Hazreti Resulullah, Hicret-i Nebevî'den sonra Medine-i Münevvere'ye teşrif edince, Melik Tübbe'nin bu mektubu çıkarılıp, Peygamberimize arz edildi. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Tübbe'ye sövmeyiniz, çünkü o, Mümin idi.” buyurdu. Hazreti Ebu Eyyub-i Ensarî, Bi'setin on birinci senesi (m. 620) Hac mevsiminde iman ederek Müslüman oldu. Bi'setin on ikinci senesinde (m. 621) Hac mevsiminde ikinci Akabe Biatinde bulunarak, Resulullah'ın sohbeti ile şereflendi. Eshab-ı Kiram ve Ensar-ı Kiram'dan oldu. Hanımı Ümmü Eyyub da Müslüman olup, Peygamberimize hizmet ile şereflendi. Üç erkek, bir kız çocuğu vardı. Eyyub, Abdurrahman, Hâlid erkek; Amre de kız çocuğudur.

Resulullah Hicretten sonra on dört gün Kuba denen yerde kaldı. Buradan Medine'ye hareket etmek üzere ana tarafından akrabası ve dayıları olan Neccaroğullarına haber gönderdi. Neccaroğulları kılıçlarını kuşanıp geldi. Resulullah, Cuma namazını kılıp, Medine'ye hareket ettiler. Medine'ye geldiklerinde yolun iki tarafını dolduranlar; “Resulullah geldi! Resulullah geldi!” deyip, sevinç gözyaşları döküyorlardı. Medine uluları Peygamberimizin devesi Kusva'nın yularına sarılarak; “Ya Resulallah, bize buyurunuz! Size yabancı olmayan, hürmet eden, düşmanlarınızla mücadeleye gücü yeten ailemizde misafir olunuz!” diyorlardı. Resulullah da; “Deveyi kendi haline bırakınız. Çünkü, o memurdur. Emir olunduğu yere gider; ona yol veriniz!” diye onlara teşekkür ediyordu. Onlar da deveyi bırakıyorlardı. Deve, sonunda Neccaroğulları yurduna gelip bugünkü Mescid-i Nebevî'nin yerine çöktü. Peygamberimiz; “Akrabamız evlerinden hangisinin evi daha yakındır?” diye sorunca, Neccaroğullarından Ebu Eyyub-i Ensarî; “Ya Nebiyyallah! Benim evim yakındır. İşte şu evim, bu da kapısı.” diye göstererek Resulullah'ı evine davet etti.

Peygamberimiz Ebu Eyyub-i Ensarî hazretlerinin evinde Mescid-i Nebevî, hücreler ve odalar bitinceye kadar kaldı. Ebu Eyyub-i Ensarî, Onun gece bekçiliğini ve muhafızlığını yaptı. Kendisi, hanımı Ümmü Eyyub Fatıma ve annesi Hind gece-gündüz, Resulullah'a hizmet ettiler. Böylece mihmandarlık makamı, Hazreti Âdem'den kıyamet gününe kadar, hiç kimseye nasip olmayan bir şeref, Hazreti Ebu Eyyub-i Ensarî'ye nasip ve ihsan olundu. Evlerinde, şahıslarına pek çok hadis-i şerif söylenmiştir. İlk gün Medine ahalisi, Hazreti Ebu Eyyub-i Ensarî'nin evine geldi. Gelenlerin içinde Musevî âlimlerinden Abdullah bin Selam da vardı: Abdullah bin Selam, Hazreti Muhammed'in cemal-işerifine bakıp; “Bu yüz yalancı yüzü değildir.” diyerek, hemen Müslüman oldu. Hazreti Ebu Eyyub'un ev sahipliği kusursuz; fakat kendisi huzursuzdu. Çünkü Efendimiz, gelen giden olacağı için alt katta oturmayı tercih etmişlerdi. Kendisinin üst katta oturması, Ebu Eyyub hazretlerini ziyadesiyle rahatsız ediyordu. Hele bir akşam, toprak tavana su dökülünce, ne yapacağını bilemedi. Örtündükleri tek yorganla suyu kuruladı. Aşağı damlamasına mani oldu. Sabaha kadar gözlerine uyku girmedi. Ertesi gün onu üzüntülü gören Allahü tealanın Resulü, sebebini sordular. O zaman dertli Sahabi ricada bulundu: “Ya Resulallah! Merhamet buyurunuz.! Lütfen kerem edin, yukarı kata teşrif edin! Siz aşağı katta bulunurken, bizim yukarıda uyumamız mümkün müdür?” İki cihan güneşi Efendimiz, bu hassas ve ince kalbi kıramaz idi. Yukarı kata taşınmayı kabul ettiler. Böylece başlayan sevgili Peygamberimizin bereketli misafirlikleri ve Hazreti Ebu Eyyub'un mihmandarlığı, ev sahipliği; Mescid-i Nebî yapılana kadar yedi ay kadar devam etti.

Buyurdular ki: “Bir defasında Resulullah ile Hazreti Ebu Bekr'e yetecek kadar yemek hazırlayıp, huzurlarına götürdüm. Resulullah; “Ya Eba Eyyub! Ensar'ın eşrafından otuz kişiyi davet et.” buyurdu. Ben yemeğin azlığını ve belki Resul-i Ekrem bu yemeği çok zannettiler diye düşünürken tekrar; “Ya Eba Eyyub! Kureyş'in eşrafından otuz kişiyi davet et.” buyurdular. Binlerce düşünce ile Kureyş'ten otuz kişi davet ettim, geldiler. O yemekten yediler, doydular. Bir mucize olduğunu anlayıp, imanları kuvvetlendi ve bir daha biat ettiler. Gittiler, sonra; “Altmış kişi davet et.” buyurdular. Ben mucize olarak yemeğin azalmadığını gördüğümden, daha ziyade sevinerek altmış kişiyi daha Hazreti Resulullah'ın huzuruna davet ettim. Geldiler, o yemeklerden yediler. Hepsi Hazreti Resulullah'ın mucizesini tasdik ederek döndüler. Ardından; “Ensar'dan doksan kişi çağır.” buyurdular. Çağırdım, geldiler. Resulullah'ın emri üzerine onar onar o sofraya oturup, yediler hepsi de bu büyük mucizeyi görüp, gittiler. Yemek ise benim götürdüğüm kadar, sanki hiç el sürülmemiş gibi duruyordu.”

Yine anlattılar: “Resulullah'a daima akşam yemeği yapıp, gönderirdik. Kalanını, bize geri gönderdiği zaman, ben ve Ümmü Eyyub, Hazreti Resulullah'ın elinin değdiği yerleri araştırarak, oralardan yer ve bununla bereketlenirdik. Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarımsaklı yemeği Resulullah geri çevirmişti. Onda elinin izini göremeyince, feryat ederek yanına gittim. “Ya Resulallah! Babam, anam sana feda olsun! Siz akşam yemeğini geri çevirdiniz. Fakat, onda elinin izini göremedim. Halbuki ben ve Ümmü Eyyub, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği yerleri araştırmakta ve bununla bereketlenmekteydik.” dedim. Resulullah buyurdularki: “Bu sebzede bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben melekle konuşan bir kişiyim.” “O yemek haram mıdır?” diye sorunca; “Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım.” buyurunca; “Senin hoşlanmadığın şeyden ben de hoşlanmam!” deyince, Peygamberimiz; “Siz onu yiyiniz.” buyurdu. Bunun üzerine biz de ondan yedik ve bir daha Resulullah'a o sebzeden yemek yapmadık.” Peygamberimizin herîse (keşkek) yemeğini çok sevdiğini Hazreti Ebu Eyyub-i Ensarî hazretleri rivayet etmiştir.

Resulullah Medine-i Münevvere'de bir kuşluk vakti, Müslümanların iki gözbebeği Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk ve Hazreti Ömerü'l-Faruk ile karşılaştı. Üçü beraber Ebu Eyyub-i Ensarî hazretlerinin evine gittiler. Evde olmadığını öğrenince, nerede olduğunu sordular. Bahçede çalışmakta olan Ebu Eyyub-i Ensarî hazretleri, Resulullah'ın sesini işitip koşarak eve geldi. “Merhaba Ya Resulallah! Hoş geldiniz. Arkadaşlarınızla beraber safa geldiniz.” diyerek karşıladı. Bahçede çalıştığını beyan edip, hurma ağacından bir salkım kopararak geldi. Salkımda üç çeşit hurma vardı. Hazreti Resulullah; “Ya Eba Eyyub! Bu salkımdaki kuru hurmaları ayır.” buyurunca; “Ya Resulallah! Emir sizindir. Ancak, size hayvan kesip, et ikram edeceğim.” Resulullah da; “Eğer hayvan keseceksen, sütlü hayvan kesme.” buyurdu. Eyyub-i Ensarî oğlak kesip, Ümmü Eyyub da yarısını söğüş yaptı, diğer yarısını da kızarttı. Sıcak bir ekmek hazırladı. Etleri ekmeğin üzerine koyup, sofraya getirdi. “Ya Resulallah, buyurunuz.” deyince, Resulullah; “Ya Eba Eyyub! Bu ekmek ile etten bir parçada kızım Fatıma'ya götür, çünkü ben biliyorum ki; epey zamandan beri Fatıma bu yemeği yememiştir.” Emir yerine getirilip, sofra kalktıktan sonra Peygamberimiz; “Bütün bu nimetler, ekmek, et, hurma, taze hurma ne güzel. Bu nimetler şükür ister.” buyurup ağladılar. “Nefsim, yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki, bu nimetler yüzünden, yarın kıyamet gününde siz sual olunacaksınız.” buyurduktan sonra ilave ettiler; “Ancak, sağlığınızda elinize geçen nimetleri yemeye başlarken “Bismillah”, doyduğunuz zamanda “Elhamdülillahillezî eşba'anâ veen'ame aleynâ feefdale.” diyerek Cenab-ı Hakk'a şükür ve dua ediniz. Zira, Cenab-ı Hakk'ın verdiği rızık, bu sebeple, size kifayet eder.” Gitmek üzereyken; “Ya Eba Eyyub! Yarın da sen bize gel.” buyurarak davet etti. Davete icabet edip, Resulullah'ın yanına gitti. Resulullah Ebu Eyyub-i Ensarî hazretlerini çok sevdiğinden, mükafat olarak, ona bir cariyesini ihsan edip; “Ya Eba Eyyub! Bu cariye hakkında Allahü tealadan hayır iste. Çünkü, bu cariye bizim yanımızda bulunduğu müddetçe, bundan, hayırdan başka bir şey görmedik.” buyurunca, Resulullah yanından ayrıldıkta; “Ben, Fahr-i Âlem hazretlerinin vasiyetlerinde hayır görüyorum. O hayırda ancak bu cariyeyi azat etmektir.” deyip azat etti. Ebu Eyyub-i Ensarî Peygamberimiz için, her gün bir sofra hazırlamak âdetiydi. Bu izzet ve ikramıyla derecesi çok yükseldi.

Hazreti Ebu Eyyub-i Ensarî Bedr, Uhud, Hudeybiye ve diğer bütün gazvelerde (harplerde) Resulullah'ın yanında bulundu ve Resulullah'ın hayır dualarına kavuştu. Birçok muharebede sancaktarlık hizmeti ile şereflendi. Bu sebeple kendisine (Sancaktar-ı Resulullah) unvanı verildi. Resulullah efendimiz, Eshab-ı Kiram arasında ahiret kardeşliği sözleşmesi yaptırırlarken, Hâlid bin Zeyd ile Mus'ab bin Umeyr hazretleri arasında da ahiret kardeşliği akdi yaptırmıştır. Hâlid bin Zeyd hazretleri Cemel ve Sıffin vakalarında, Hazreti Ali'ın yanında bulundu. Kumandanları arasında yer aldı. Hazreti Ali şehit oluncaya kadar hep yanında bulundu. Suriye, Filistin muharebelerinde Mısır ve Kıbrıs'ın fethinde de bulundu. Gayet şecaatli ve pek kahraman idi. Bir muharebede bir özründen dolayı bulunamadığı için hep üzülürdü. Hurmalarını çalan bir cinniyi gece yakalayıp; “Bu zamana kadar çaldıklarını sana helal ederim. Ancak bir şartım var. O da sizin zararınızdan kurtulmanın çaresini söylemendir.” buyurunca cinni, Haşr suresinin sonunu okumaktır cevabını vermiştir. Çok cömert idi. Evi herkese açıktı. Eline geçeni Allah yolunda verirdi. Köleleri ve cariyeleri azat eder, onlara ihsanda bulunurdu. Sünnet-i seniyyeye çok bağlı idi. Dünyayı sevmez, dünyalıktan hoşlanmazdı. Resulullah'ın vefatından sonra sık sık Ravda-i mutahharaya gidip, ağlardı. Bir defa imam olup, yanındakilere namaz kıldırdıktan sonra, arkadaşlarına: “Şeytan kalbime vesvese etti ve bana, bu insanların arasında imamlığa müstehak senden başka bir ferd yoktur. Sen şimdi insanların hepsinden efdalsin, bu açık bir hâldir dedi ve bundan sonra mecbur olmadıkça imamlık yapmayacağıma, kalbimi ucub ve riyadan koruyacağıma söz verdim.” buyurdu.

Ebu Eyyub-i Ensarî aynı zamanda ilim ve takvada da çok ileri idi. Vahiy katipliğinde bulunmuştur. Hemen birçok Sahabi kendisinden ilim ve hikmet dersleri almış, Kur'an-ı Kerim'in ve hadis-i şeriflerin doğru anlaşılmasında kendisine müracaatta bulunmuştur. Kurra-i Kiram'dan yani, Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilenlerin meşhurlarından idi. O, her gittiği yerde “Mihmandar-ı Nebevî” olarak büyük alaka ve hürmet görmüştür. Hazreti Ali'nin, hilafeti zamanında Basra valisi Abdullah bin Abbas'ın yanına gitmişti, İbn-i Abbas kendisini görünce ona pek çok hürmet etmiş ve konağını ailesine tahsis etmiştir. Basra'dan ayrılırken de, konağın bütün kıymetli eşyaları kendisine hediye edildi. Yirmi bin veya kırk bin dirhem gümüş, yirmi veya kırk köle ihsan ve takdim edilmişse de, o köleleri azat etti ve paraları da onlara dağıttı. Hazreti Muaviye zamanında Mısır'ı da ziyaret eden Ebu Eyyub-i Ensarî burada da büyük hürmet ve alaka ile karşılanmıştır. Mısır valisi Ukbe bin Âmir idi. Vali ile aralarında şöyle bir hadise geçti. Vali bir gün, akşam namazına gecikti. Cemaat bir hayli bekledi. Nihayet cemaate gelip imam oldu. Namazı geç de olsa kıldırdı. Cemaat arasında Ebu Eyyub-i Ensarî de vardı. Namazdan sonra Ebu Eyyub-i Ensarî valiye; “Ey Ukbe! Resul-i Ekrem'in akşam namazını geciktirenler hakkında şu sözünü duymadın mı? “Ümmetim, akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar tehir etmedikçe hayır üzeredir, yahut fıtrat üzeredir.” Hazreti Ukbe, “Evet.” diye cevap verince; “O halde akşam namazını niçin bu kadar geciktirdiniz?” diye sordu. Ukbe meşguliyeti sebebiyle bu gecikmenin vaki olduğunu ifade edince, Ebu Eyyub-i Ensarî; “Yemin ederim ki, senin bu yaptığını görerek halkın, Resulullah da böyle yapardı, zehabına düşmesinden endişe ederim.” dedi ve valiyi ikaz ve irşat etti. Onun Mısır seyahatinin asıl sebebi bir hadis-i şerifi, validen tahkik etmekti. Resul-i Ekrem'den rivayet edilen hadisi bizzat Hazreti Peygamberden duyan Hazreti Ukbe'den başkası hayatta kalmamıştı. Ebu Eyyub-i Ensarî, durumu Ukbe'ye bildirip, kendisini dinlemek istediğini söyledi. Ukbe mezkur hadis-i şerifi şu şekilde anlattı: Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Her kim bu dünyada bir müminin kusurunu örterse, Cenab-ı Hak da kıyamet gününde onun kusurunu örter.” Hazreti Ebu Eyyub böylece bir hadisi tahkik etmenin gönül huzuru ile Medine'ye dönmüştür. Onun için, Allah yolunda cihat için cepheye gitmek ne ise, bir hadis içinde uzun yolları katetmek aynı derecede mukaddes bir vazifeydi.

Hazreti Ebu Eyyub, dört halife devrini de idrak ederek nihayet Hazreti Muaviye'nin İstanbul'un fethi için teşkil ettiği orduya da iştirak etmiştir. Resulullah'ın İstanbul fethi için verdiği müjdeyi kalbinin derinliğinde bir sır gibi saklıyordu. Yaşı ilerlemesine rağmen bu müjdeye kavuşma şerefi ve heyecanıyla dolu idi. Hicretin ellinci (m. 670) senesinde Mısır'dan gelerek bizzat katıldığı bu ordu ile İstanbul önlerine kadar gelen Hazreti Ebu Eyyub-i Ensarî, çarpışmalar sırasında dizanteriye (koleraya) yakalandı ve yatağa düştü. Hasta yatağından harbin seyrini takip ediyor ve bir an önce iyileşip, savaşmayı arzuluyordu. Ordu kumandanı Yezid bin Muaviye kendisini bizzat gelip ziyaret etti. İyi olması temennisinde bulundu. Yezid'in ziyaretinden memnun olan Ebu Eyyub-i Ensarî ecelinin yaklaştığını hissederek, Peygamber Efendimizin şu hadis-i şerifini rivayet ederek; “Kostantiniyye'de kalenin yanında bir Salih insan defnolunacaktır.” dedikten sonra vasiyette bulundu: “Şayet burada vefat edersem, cenazemi hemen defnetmeyin. Ordunun gidebileceği yerin en ileri noktasına kadar götürün ve beni oraya defnedin.” Mihmandar-ı Nebevî, demekki, manevî olarak defnedileceği yeri görmüş ve Müslümanların hayali olan İstanbul fethine bir adım daha yakınlaşmak istemişti. Gerçekten bir müddet sonra Hazreti Ebu Eyyub-i Ensarî ruhunu Rahman'a teslim eyledi. Vasiyeti üzerine askerler naaşını elleri üzerinde ordunun vardığı en uç noktaya taşıdılar. Tekbir ve dualarla defnettiler. Hazreti Ebu Eyyub-i Ensarî sağlığında göremediği o fethi vefatından sonra kabrinden temaşa etmek istemişti. Bu bakımdan İstanbul'un manevî fatihi olarak kabul edilen Ebu Eyyub-i Ensarî, bu toprakları asırlardır şereflendirmiş ve nurlandırmıştır. Onun defnedilmesinden sonra ordu kumandanı Yezid, mezarına bir zarar gelmemesi için, Bizans Kayserine bir elçi gönderdi. Orada yatanın Peygamber mihmandarı olduğunu ve ona gelecek en küçük bir zararın, İslam dünyasında bulunan bütün kiliselerin yıkılıp yerle bir olmasına sebep olacağını ihtar etti. Gerek bu tehdit, gerekse Hazreti Peygamberin büyük Sahabisi olması sebebiyle, Hıristiyanlar onun mezarına zarar verememiş, hatta Müslümanlar gibi onun mezarını ziyaret ederek manevî yardımını dilemişlerdir. Zamanla o mezarda yatan zatın hüviyeti Bizanslılarca unutulmuş, fakat manevî havası sonraki asırlarda da devam etmiştir. 13. asırdaki Haçlı (Latin) istilâsında kabir kaybolmuştur. Bundan sonra İstanbul üzerine daha pek çok sefer tertip edilmiştir. Ancak her defasında muhkem kalelerle korunan şehir fethedilememiş, bu şeref Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed Han ve askerlerine nasip olmuştur.

Fatih Sultan Mehmed Han (1429-1481) İstanbul'un fethini gerçekleştirdikten sonra devrin büyük âlim ve gönül sultanlarından Akşemseddîn hazretlerine; “Ey benim muhterem Hocam! Tarih kitaplarının yazdığına göre, Peygamberimiz Muhammed Mustafa Efendimiz hazretlerinin mihmandarı Ebu Eyyub el-Ensarî'nin mübarek kabri, burada (İstanbul) kalenin yakın bir yerindeymiş. Himmetinizle kabr-i şerifin yerini bulmak ve bilmek arzusundayım.” buyurunca Akşemseddin, Sultana hitaben; “Sultanım ben geceleri şu semtte bir yere nur inmekte olduğunu görüyorum. Zan ederim ki, o nurun indiği yerde, o mübareğin kabr-i şerifi olsa gerektir.” buyurdu. Beraber bugünkü türbenin bulunduğu yere geldiler. Akşemseddîn hazretleri bir müddet teveccühte bulunduktan sonra; “Evet, Hazreti Ebu Eyyub el-Ensarî'nin ruhu şerifi ile şimdi mülakat ettim, İstanbul'un fethini tebrik edip; “Beni zulmet-i küfürden kurtardın.” buyurarak ferah ve sürurunu belirtti buyurunca, Fatih Sultan Mehmed Han ve Akşemseddin ile maiyeti hep beraber, işaret edilen yere geldiler. Sultan Fatih, Akşemseddîn hazretlerine; “Efendim! Kabri şerifin yerini tayin buyurunuz ki, üzerine türbe yapalım.” dedi. Akşemseddîn hazretleri şimdiki türbenin bulunduğu yerde bir müddet teveccüh ve murakabede bulunduktan sonra, mezarın baş tarafından bir yeri göstererek; “Burasını kazınız. İnşaallahüteala, iki arşın sonra yazılı bir mermer çıkacaktır. İşte orası Hazreti Mihmandar-ı Resulullah Ebu Eyyub el-Ensarî'nin kabr-i şerifidir.” buyurdu. İşaret edilen yer kazıldı. Buyurduğu gibi yazılı mermer bulundu. Sultan Fatih, Akşemseddîn hazretlerinin kerametine hayran kalıp, ziyadesiyle memnun oldu. Fatih Sultan Mehmed Han, Ebu Eyyub-i Ensarî hazretlerinin kabri üzerine bir türbe, Akşemseddin ve ailesine mahsus odalar ile bir de cami-i şerif bina ettirdi. Burası bütün Müslümanların ziyaretgahı haline geldi. Cami-i şerife 1136 (m. 1723) senesinde iki uzun minare yapıldı. Osmanlı Sultanı Üçüncü Selim Han, zelzelede yıkılan Eyyub Sultan Camii'ni 1215 (m. 1800) senesinde yeniden yaptırdı. İlk Cuma namazında Sultan Selim Han da bulundu. Eyyub Sultan Camii'nin son tamirini 1380 (m. 1960) senesinde devrin başvekili Adnan Menderes yaptırdı. Türbenin son tamirini Osmanlı Sultanlarından İkinci Mahmud Han yaptırdı. Sanduka üzerindeki yazılar, Sultanın el yazısıdır. Türbedeki asılı levhadaki iki beyti Sultan Üçüncü Selim Han söyleyip, devrin meşhur hattatı Yesarizade yazmıştır.

Alemdar-ı Kerimi şah-ı iklimi risaletsin Muinim ol benim, daim, behakkı Hazreti Bari Selim ilhami herdem, yüz sürer bu Ravza-i Pake Şefaatle kerem kıl, ya Eba Eyyub el-Ensarî.

Ebu Eyyub el-Ensari, Peygamber Efendimizden bizzat işiterek 150 hadis-i şerif rivayet etti. Bu hadisler, risaleler halinde toplanmıştır. Rivayet ettiği hadislerden bazıları şunlardır: Birgün Hâlid bin Velid'in oğlu Abdurrahman muharebe sırasında yakaladığı dört esirin katlini emretmişti. Dördünün de atılacak oklarla can vermesini istemişti. Ebu Eyyub bunu haber alınca Abdurrahman'ı ikaz etmiş ve; “Resul-i Ekrem'den işkenceli ölümleri nehyettiğini duydum.” diyerek bir hadis-i şerif nakletmiştir. Bir başka rivayetinde; Bir adam Resulullah'a gelerek, “Ya Resulallah, bana veciz şekilden nasihat eder misin?” dedi. Bunun üzerine Resulullah nasihat isteyen o adama şöyle dedi: “Namazını kıldığın zaman, sanki dünyaya veda ediyormuşsun gibi ol, yarın özür dileyeceğin bir sözü söyleme, insanların elindekinden ümidini kes.” “Ramazan-ı şerif ayında tamamen oruç tuttuktan sonra, şevval ayında altı gün daha oruç tutan kimse, bütün sene oruç tutmuş gibi olur.” “Kim Allah'a ortak koşmadan ibadet eder, namazı kılar, zekatı verir. Ramazan ayında oruç tutar ve büyük günahlardan sakınırsa, muhakkak onun için Cennet vardır.” Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Büyük günahlar nelerdir?” diye sordular. Resulullah buyurdu ki: “Allah'a ortak koşmak, Müslüman bir kimseyi öldürmek ve cihattan kaçmaktır.” “Kılınan her namaz hatalara bir set çeker.” “Sizden birisi helaya gittiğinde kıbleye yönelmesin ve kıbleye ardını dönmesin.” “Akşam namazına, yıldızlar doğmadan önce acele ediniz.” “Sadakanın efdali (en faziletlisi), akrabaya verilendir.” “Bir Müslümana, din kardeşini, üç günden daha fazla terketmek, karşılaştıklarında birbirinden yüz çevirmek helal olmaz. Bunların en hayırlısı ilk önce selam verendir.” “Bir mücahidin, fî sebilillah, düşmana hücum ve garet (akın) etmek üzere hareket ve faaliyet iken, üzerine güneşin doğması ve yine akşam üzeri harp meydanında karargahına (gecelemek için) dönmesi Allahü teala indinde, güneşin üzerlerine doğup, battığı bütün dünya mal ve mülkünden daha efdal, daha hayırlı ve sevapdır.”

Ebu Eyyub hazretleri, zafer kazanılan bir deniz savaşından sonra, esirler arasında bir kadının ağladığını gördü. Nöbetçilere; “Bu kadın niçin ağlar?” diye sordu. “Bilmiyoruz ya Eba Eyyub.” dediler. Bunun üzerine kadının dilini bilen birini buldurttu. Onunla konuşturdu. Sonra tercümana; “Niçin ağlıyormuş?” diye sordu. Tercüman; “Çocuğundan ayrı kalmış efendim.” diye cevap verdi. Hazreti Ebu Eyyub, derhal vazifeliyi bularak dedi ki: “Çocuğu bulun ve anasının yanına getirin. Yeter ki, anacığına kavuşsun.” Oradakiler; “Ya Hâlid!.. O kadını tanıyor musunuz?” diye sordular. Allahü tealanın Resulünün aşığı, cevap verdi: “Sevgili Peygamberimizden işittim ki: “Her kimse bir çocuğu anasından ayırırsa, Cenab-ı Hak da onu, ahiret gününde bütün sevdiklerinden ayırır.” Ebu Eyyub-i Ensarî bir savaşta birinin yanından geçerken; “Bir kimsenin öğle vakti yaptığı işler, akşam olunca mezardakilere gösterilir. Akşam yaptığı işleri, sabah olunca mezardakilere gösterilir.” dediğini işitti. Ebu Eyyub hazretleri o kimseye; “Bunları kim için söylüyorsun?” dedi. “Vallahi bunu sizin için söylüyorum.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Eyyub Ensarî; “Ya Rabbi! Sana sığınırım. Öldüktensonra, yaptıklarımdan dolayı yüzümü kara etme.” diye dua etti. O kimse de dedi ki: “Allahü teala kullarının kusurlarını örter, amellerinin iyisini gösterir.” Ebu Eyyub-i Ensarî Resulullah'ın mübarek kabrine yüzünü sürdü. Biri gelip kaldırmak isteyince buyurdu ki: “Beni bırak! Taşa, toprağa gelmedim. Resulullah'ın huzuruna geldim.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası