Büyük velilerden. İsmi, Amr bin Seleme en-Nişaburi'dir. “Ebu Hafs” künyesi ile meşhurdur. Babasına Müslim ve Seleme de denir. Demircilikle uğraştığı için “Haddad” lakabı ile anılmıştır. Buhara yolu üzerinde, Nişabur şehri girişine yakın Kürdabaz isimli köyde doğdu. 270 (m. 883) senesinde Nişabur'da vefat etti. Vefatı hakkında başka tarihler de bildirilmektedir.
“Mümimin firasetinden korkunuz. Çünkü o, Allahütealanın nuru ile bakar.” manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu bir levha.
Ebu Hafs Haddad hazretleri buyurdu ki: Firaset sahibi olduğu iddiasında bulunmaya, kimsenin hakkı yoktur. Yapılacak şey, başkasının firasetinden sakınmak ve korunmaktır. Zira Resulullah Efendimiz; "Müminin firasetinden korkunuz." buyurdu, fakat firaset sahibi olmaya çalışın buyurmamışlardır. Şu hâlde firasetten korunmak mevkiinde bulunan bir kimsenin, firaset davasında bulunması nasıl doğru olabilir.
Ebu Hafs-ı Haddad, Ubeydullah bin Mehdi Ebiverdi ve Ali en-Nasrabadi'nin sohbetinde bulunup, feyiz aldı. Ahmed bin Hadreveyh el-Belhî ile arkadaşlık etti. Bağdat'ta Cüneyd-i Bağdadî hazretleri ile görüştü. Şah Şüca el-Kirmanî ve Ebu Osman Sa'id bin İsmail talebelerinin önde gelenlerindendir. Ebu Hafs-ı Haddad hazretleri, keramet ve mürüvvet itibariyle zamanında eşsizdi. Abit (çok ibadet eden), aşık, zahit, dünyayı terketmiş, gönül sultanı büyük bir zattı. Allahütealayı hatırlayınca, rengi değişir ve kendinden geçerdi. Yanında bulunup, onun bu hâlini görenler Allahütealayı hatırlardı.
Onun tövbesi ve büyüklerin yoluna giriş hâli şöyle anlatılır: Bir cariyeyi sevmişti, ona kavuşmayı çok arzu ediyor ve bunun çarelerini araştırıyordu. Yakınları kendisine şöyle bir yol gösterdiler: “Senin derdine deva bulacak Yahudî bir büyücü var, onun yanına git!” dediler. Ebu Hafs vakit geçirmeden büyücüye gitti. Durumunu anlattı ve yardım istedi. Efsuncu Yahudî ona; “İyiliği terk edeceksin, kırk gün gece ve gündüz namaz kılmayacaksın, hayırlı iş ve hak bildiğin şeylerin yanına varmayacaksın. Ancak o zaman muradına kavuşturabilirim.” dedi. Ebu Hafs, büyücünün dediği şeyleri yaptı. Kırk günün bitiminde, büyücü, Ebu Hafs'a sihir yaptı. Fakat Ebu Hafs muradına nail olamadı. Bunun üzerine Yahudî; “Sen mutlaka iyi bir iş ve harekette bulunmuşsun, hayır yapmışsın. Yoksa sihir tutardı. Yaptığın iyiliği hatırlamaya çalış!” dedi. Ebu Hafs; “Şu yaptığım iş hariç, hiçbir güzel niyet ve hayrımı hatırlamıyorum. O da, giderken kimsenin ayağı takılıp düşmesin diye yoldaki bir taşı alıp kenara koymamdır.” buyurdu. Yahudî; “Sen, kırk gün O'nun emrini yerine getirmeyip hükmünü terk ettiğin hâlde O seni terk etmedi. Sen Allahüteala gibi, kerem sahibini nerede bulacaksın. Öyleyse O'na dön ve başka şeyleri bırak.” dedi. Bu sözler Ebu Hafs'ın içine ateş düşürüp her tarafını sardı ve dayanamaz hâle geldi. Oracıkta tövbe etti. Yahudî de Müslüman oldu.
Ebu Hafs-ı Haddad, o sırada demircilik yapıyordu. Ezan okunduğu zaman elindeki çekici yukarıdaysa indirmez, aşağıdaysa vurmaz, gönül huzuru ile dinlerdi. Tövbe ettikten sonra hâllerini gizlemeye çalışırdı. Her gün kazandığı bir altını kimsesiz ve yoksullara dağıtır, geceleri dul kadınların kapısına yiyecek bırakırdı. Kendisi akşam namazında borç alır, bununla orucunu açardı. Öyle zaman olurdu ki, pazarda kalan sebzeleri toplar, bunları temizler, pişirir ve yerdi.
Ebu Hafs-ı Haddad hazretleri bir gün sokakta gözleri görmeyen birinin; “Eğer, yerde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet gününde azabın fenalığından (kurtulmak için) elbette bunları feda ederlerdi. Halbuki o gün onlar için, Allah tarafından, hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır (zulmedenlerin karşılarına çıkacak şeyler, ilahi gazap ve azaptır. Çünkü bunları hiç zannetmiyor ve hatırlarına getirmiyorlardı).” (Zümer suresi: 47) mealindeki ayet-i kerimeyi okuduğunu işitince, kendinden geçti. Elini ocağa sokup, kızgın demiri çıkarıp, örs üzerine koydu. Çıraklar hayret içinde; “Bu ne hâl usta!” diye bağrıştılar. Ebu Hafs-ı Haddad; “Dövün!” buyurdu. Çıraklar; “Usta, bu dövülüp temizlenmiş!” dediler. Ebu Hafs, kendine gelince; “Yıllardır bu işi bırakmaya çalıştım, fakat başaramadım, ama meslek bizi bıraktı.” buyurup işini terk etti.
Ebu Hafs hazretleri bundan sonra Rabbine ibadete yönelip, halka karışmaz oldu. Kendilerine yakın bir yerde, hadis-i şerif okunur ve dinlenirdi. Ebu Hafs'a; “Sen niçin gelip de dinlemiyorsun?” dediklerinde; “Bir hadis-i şerif işitmişti, otuz senedir bu hadis-i şerife uygun hareket etmek istiyorum, fakat yapamıyorum. Diğer hadis-i şerifleri işittiğimde nasıl yaparım?” buyurduklarında, onlar; “O, hangi hadis-i şeriftir?” dediler. Ebu Hafs; “Kişinin işine yaramayan şeyleri terk etmesi, iyi bir Müslüman oluşundandır.” hadis-i şerifidir.” diye cevap verdi. Bir gün yolda giderken, ağlayıp sızlayan şaşırmış bir adama rastladı. Ona; “Bir derdin mi var?” diye sorunca, adam; “Bir tek bineğim vardı, onu da kaybettim, başka bir şeyim yok.” dedi. Ebu Hafs dua edince bineği çıkageldi.
Ebu Osman anlatır: “Ebu Hafs'ın yanına gitmiştim. Önünde birkaç muz vardı, birini aldım, yerken boğazımda kaldı. Ebu Hafs-ı Haddad, bana; “Hangi hakla muzlarımdan alıp yiyebiliyorsun?” dedi. Bende; “Efendim, kalbinizi bilirim, size itimat ederim. Elinizdeki şeyleri dağıtıp ikram edersiniz.” dedim. Bana; “Ey kendini bilmez! Ben kendime güvenemiyorum da, sen nasıl güvenirsin. Bunca senedir kalbimin heva ve hevesine göre hareket ediyorum. Kendimde meydana gelecek şeyleri bilmiyorum. Kişi, kendisinden hasıl olacak şeyleri bilmezse, başkasından olacak şeyleri nasıl bilir?” buyurdular.”
Ebu Hafs, öyle heybetli otururdu ki, bu hâli sohbetinde bulunanlara tesir eder, hiçbir talebesi emri olmadan oturup kalkamaz, yüzüne bakmaya cesaret edemezdi. Edepli bir şekilde otururlardı. Bir gün Cüneyd-i Bağdadî hazretleri ona; “Talebelerine, büyüklerin yanında oturma edeplerini ne iyi öğretmişsin.” dedi. Ebu Hafs; “Sen, mektubun başlığına önem vermiyorsun. Bazan başlık, mektuptaki bilgilerin sıhhatine delil olabilir.” buyurdu. Sonra; “Bir kazan baharatlı yemek ve helva yapmaları için talebelerinize söyleiniz.” deyince, Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bir talebesine işaret etti. Bir müddet sonra yemek geldi. Ebu Hafs-ı Haddad; “Bunu bir hamalın başına koy, yorulduğu evin kapısında seslensin!” Hamal, denileni yaptı. Yorulduğu yerde ki ev sahibine seslendi. Ev sahibi; “Eğer, baharatlı bir yiyecek ve helva getirdiysen, içeriye buyur!” dedi. Hamal; “Allah Allah, acaib şey!” dedi ve ev sahibine; “Benim baharatlı yiyecek getireceğimi nereden bildin?” dedi. Ev sahibi; “Çocuklarım, bu yemeği uzun zamandır benden istiyorlardı. Dün dua ederken hatırımdan bu yemekler geçmişti. İsteğimin çevrilmeyeceğini biliyordum.” dedi.
Ebu Hafs-ı Haddad'ın, edebe son derece riayetkar, kibar bir talebesi vardı. Cüneyd-i Bağdadî birkaç defa ona dikkat etti. Ebu Hafs'a; “Bu talebe, kaç senedir yanınızdadır?” diye sordu. Ebu Hafs da; “On yıldır.” diye cevap verdi. Cüneyd-i Bağdadî; “Üstün bir nezaketi, gence yakışır iyi hâlleri, mükemmel bir edebi var.” buyurdu. Ebu Hafs, bunun üzerine; “Öyledir! Bu talebemiz, bizim için on yedi bin altın harcadı, on yedi bin altın da borçlandı. Fakat, daha bunları bize söyleme cesaretini kendinde bulamadı.” buyurdu.
Talebesi Ebu Osman anlatır: Ebu Bekr-i Hanefiyye'nin evindeydim. Hocam Ebu Hafs-ı Haddad da oradaydı. Arkadaşlar bir dostumuzdan bahsettiler. Ben; “Keşke o da burada olsaydı!” dedim. Ebu Hafs; “Kağıt, kalem olsaydı. Ona gelmesi için mektup yazardık.” buyurunca, ben; “Burada var.” dedim. Ebu Hafs-ı Haddad hazretleri; “Fakat ev sahibi çarşıya gitti. Eğer orada öldüyse, bunlar varislerinin olur, böyle olunca onlara yazı yazılmaz.” buyurdu. O kalem kağıdı kullanmadı.
Talebesi Ebu Osman anlatır: Ebu Hafs-ı Haddad'a; “İnsanlara nasihat etmek, ilim öğretmek istiyorum.” dedim. Bana; “Sende bu hâl neden hasıl oldu?” buyurdu. Bende; “İnsanlara şefkat hissinden.” dedim. Bana; “İnsanlara şefkat hissi sende ne derecededir?” buyurdu. Bende; “Öyle bir durumdadır ki, bütün günahkarların yerine Cehennem'de yanmaya hazırım.” dedim. İzin verip bana nasihatle; “Önce kendine, sonra etrafındakilere nasihat et! Etrafındaki halk topluluğu seni şımartmasın! Çünkü cemaat dışına, Cenab-ı Hak ise içine nazar eder, bakar.” buyurdular. Ben bir yerde sohbet ederken, hocam gizli bir köşeye saklanmışlar. Sohbet bitince, sadaka isteyen bir kimseye herkesten önce gömleğimi çıkarıp verdim. O anda Ebu Hafs-ı Haddad; “Seni yalancı, in bakayım o kürsüden.” dedi. Hatamı sorduğumda hocam bana; “Hem halka karşı beslediğin şefkat ve merhametten bahsediyorsun. Hem de sadakayı acele ile verip, hepsinden önce sevaba ben kavuşayım diyorsun! Şayet önce söylediğin dava üzere olsaydın, bu bencilliği yapmazdın. İn bakalım oradan. Orası senin yerin değildir?” buyurdu.
Ebu Zekeriya anlatır: Malım olmasına rağmen fakirlikten korkardım. Bir gün Ebu Hafs-ı Haddad bana; “Eğer Allahüteala sana fakirliği takdir ettiyse, kimse seni zengin yapamaz.” buyurdular. Bunun üzerine bende fakirlik korkusu kalmadı.
Talebesi ve damadı Ebu Osman Hirî Nişaburî anlatır: Nişabur'a ona talebe olmak için gitmiştim. Henüz çok gençtim. Yanına gittim. Bana; “Sen henüz gençsin, bizimle oturamazsın.” buyurdular ve beni kabul etmediler. Çıkarken arkamı dönerek gitmedim. Arka arkaya giderek çıktım. Kalbim ona çok ısınmıştı. Bir müddet sonra kapısına tekrar vardım, bekledim. Bir yere gidemiyordum. İçimden; “Şu kapının önünde bir çukur kazayım, içine gireyim, ondan çıkartık emri gelinceye kadar orada durayım.” diyordum. Hatta yapmaya da karar vermiştim. Sonra sadakatımı anladı ve beni yanına çağırdı. Huzuruna aldı. Gönlümü hoş etti ve talebeliğe kabul etti.”
Bir gün ona; “Aklı başında bir kimse, kendisine zulmeden birini mazur görebilir mi?” diye soruldu. O da; “Evet, mümkündür. Ama o zulmedeni, kendisine Allahüteala tarafından gönderilmiş bir nimet olarak bilirse!..” buyurdu. Ebu Hafs-ı Nişaburî sohbetlerinde sık sık mübarek lisanından çıkıp gönüllere tesir eden şu kıymetli sözleri söylerdi:
YOL HEDİYESİ
“Hakiki âlim, suali cevaplandırırken, kıyamette; “Bu cevabı nereden buldun?” diye sorulacağından korkan kimsedir.”
Bir gün Ebu Hafs hazretlerinden tasavvufu sordular. O; “Tasavvuf, baştan başa edeptir. Zira her vaktin bir edebi, her makamın bir edebi ve her hâlin bir edebi vardır. Vakitlerle ilgili edebe riayet edenler (vaktini iyi şeylerle geçirenler), veli kimselerin makamına ulaşırlar. Edebi terk edenler, Allahütealaya yakın olduklarını zannettikleri hâlde, O'ndan uzaktırlar. Bazı kullarda vardır ki, kendilerinin zannettiklerinden daha yüksek bir mertebeye sahiptir, daha sevgilidirler.”
Kulu Allahütealaya yaklaştıran en iyi iş nedir? dediler. Haddad hazretleri; “Kulu, Allahütealaya yaklaştıran en iyi vesile, kulun her hâlükarda daimi surette O'na ihtiyaç duyması, bütün işlerde sünnet-i seniyyeye dört elle sarılması ve gıdayı helal yoldan temin etmesidir.” buyurdu.
“Ubudiyyet (kulluk) nedir?” diye sordular. O; “Malı bırakıp emrolunan hususa sımsıkı sarılmaktır. Hak aramak yerine vazifeye koşmaktır.”
“Öyleyse kerem nedir?” dediler. “Dünyayı ona muhtaç olanlara bırakıp, Allahütealaya kulluğa yönelmektir.”
“Cimri kime derler?” dediler. “İhtiyaç anında başkasını düşünmeyene.” buyurdu.
Dünya ve ahiret işlerinde kardeşlerini kendisinden önde tutana ne denir?” denildi. O; “İsar sahibi denir.” buyurdu.
Ona; “Bid'at nedir?” dediler. Şu karşılığı verdi: “İlahi hükümleri çiğnemek, sünneti küçümsemek, şahsi istek ve düşüncelere tabi olarak Kur'an-ı Kerim ve sünnete uymayı terk etmektir.”
Ebu Hafs-ı Haddad hazretleri hacca gitmişti. Dönüşünde, Cüneyd-i Bağdadî'nin talebeleri karşılayınca, onlara; “Yol hediyem şu sözümdür: Eğer bir arkadaşınız size saygısızlık ederse, onu özür dilemeye teşvik edin! Fakat siz, onun dilediğinden çok özür dileyin. Eğer kırgınlık gitmemişse ve hakkın da kendi tarafınızda olduğuna kanaat getirirseniz, yine arkadaşınızı en güzel bir şekilde özür dilemeye teşvik edin ve siz de özür dileyin! Kırk gün buna devam edin! Yine kırgınlık gitmezse, o zaman kendinize şöyle deyin: “Ey ahmak nefs! Ne inatçı, ne bencil, ne vurdumduymaz, ne edepsizsin. Sende azıcık mertlikten eser yok. Kırk gün arkadaşın senden özür diledi de özrünü kabul etmedin. Ben senden el etek çektim, sen bilirsin, nasıl istiyorsan öyle ol!” buyurdu.
Bir sohbetinde; “Zamanın fesada varmasına şu üç topluluğun hareketi sebep oldu:
-
1İrfan sahibi olduklarını iddia edenlerin günah işlemesi.
-
2Muhabbet ehli olduklarını söyleyenlerin hıyaneti.
-
3Allah yolunda olduklarını söyleyenlerin yalanı.” buyurdu.
Ebu Hafs hazretleri şöyle buyurmuştur: “Her zaman nefsini suçlamayıp, ona muhalefet etmeyen aldanmıştır. Nefsine rıza gözüyle bakan mahvolmuştur.”
“Allah korkusu, kalbde bulunan bir meşaleden ibaret olup, hayır ve şer namına kalpte bulunan her şey, ancak onunla görülebilir.”
“Hakiki fakirlik, bir kimsenin almaktan çok, vermekten hoşlanmasıdır.”
“Üzerinde daima Allahütealanın lütfunu gören kimsenin mahvolmayacağı ümit edilir.”
“İbadet ve amel sahibi için en faziletli şey, Allahütealanın huzurundaki murakabe hâlidir.”
“Allahütealaya güvenip kendini zengin bilmek ne hoştur. Bir namerde dayanıp kendini zengin bilmek ise ne fenadır.”
“Kulluk, kulun zinetidir. Kulluğu terk eden süsten mahrum kalır.”
“Zehir ölümün habercisi olduğu gibi, günahlar da küfrün habercisidir.”
“Gönlünde tevazunun, alçak gönüllülüğün bulunmasını isteyen bir kimsenin, salihlerin sohbetinde bulunması ve onlara hizmetten ayrılmaması lazım gelir.”
MİSAFİRPERVERLİK NASIL OLUR?
Ebu Hafs-ı Haddad, Ebu Bekr-i Şiblî'nin evinde kırk gün misafir kaldı. Çeşit çeşit yemeklerini yedi. Ayrılıp giderken yanına vardığında; “Ey Şiblî! Eğer yolun Nişabur'a uğrarsa, yanıma gel! Misafirperverlik nasıl oluyormuş, sana öğretirim.” dedi. Şiblî de; “Ben ne yaptım ki?” deyince; “Başka ne yapacaksın, külfete girerek çeşitli yemekler hazırladın, civanmertlikte bu yoktur. Misafir gelince öyle davranmalı ki, hizmet ederken üzerine bir ağırlık çökmemeli, gittiği için de ferahlamamalısın! Külfete girdiğinde, gelişi ağır gelir, gittiğinde de rahatlarsın. Böyle ev sahipliği olmaz.” buyurdu. Bir müddet sonra, İmam-ı Şiblî kırk arkadaşıyla beraber Nişabur'a geldi. Ebu Hafs-ı Haddad'a uğradı. Ebu Hafs-ı Haddad o gece kırk bir mum yakmıştı. Şiblî bunları görünce; “Bu ne hâl böyle?” dedi. Ebu Hafs-ı Haddad; “Ne oldu?” buyurdu. Şiblî; “Külfete girmeyin, demiştiniz. Bu mumlar ne böyle?” dedi. Ebu Hafs-ı Haddad; “Öyleyse onları söndür.” buyurdu. Şiblî, kalkıp hepsini söndürmeye çalıştı, fakat, birini söndürebildi. Bunun üzerine Ebu Hafs-ı Haddad; “Sizi Allahüteala gönderdi. Ben de Allah rızası için kırk mum yaktım. Birini de kendim için yaktım. Benim için olanı söndürdün. Allah rızası için olanı söndüremedin. Seni ise Bağdat'ta her yaptığın şeyi benim için yapmıştın. Seninki külfet oldu, benimki ise külfet olmadı.” buyurdu.
“İşlenen kusur ve kabahatlardan ötürü her zaman gönlü kırık olmak lazımdır.”
“Mürüvvet, insaflı olmak ve hiç kimseden intikam almayı istememektir.”
“Her kim söz, iş ve hâllerini Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere uygun yapmaz ve günahlarından dolayı kendini suçlamazsa, onu veliler sınıfından saymazlar.”
“Veli kimdir?” dediler. O; “Kendisine keramet verilen lakin keramete güvenmeyen kimsedir.” dedi. Ebu Hafs Haddad hazretleri keramet peşinde koşanlardan değil, istikameti esas alanlardandı. Bir gün talebeleriyle birlikte hava almak için bir bahçeye gitmişlerdi. Sohbet tatlanıp talebelerin duygulandıkları sırada bir ceylan koşarak geldi ve başını Ebu Hafs hazretlerinin dizine koydu. Ebu Hafs hazretleri ceylanı yanından uzaklaştırdı. Yanındakiler; “Efendim niçin ceylanı kovunuz?” deyince, onlara; “Sohbetimiz güzelleştikçe, keşke bir koyun olsa da kesip size ikram etsem de dağılmasanız, sohbetimiz devam etse diye gönlümden geçirdim. Bir de baktım, ceylan dizime yaslanmış. Hemen hatırıma Nil Nehri'ni ters akıtması için Allahü tealaya dua eden ve duası kabul edilen Firavn geldi. Firavn'a benzemekten korkarak ceylanı kovdum.” dedi.
Ebu Hafs hazretlerine; “Velinin sükut hâli mi yoksa konuşma hâli mi daha faziletlidir?” diye sordular. O; “Konuşan, sözde bulunan felaketi bilse, Nuh Aleyhisselam kadar ömrü bile olsa gücü yettiği kadar sükut eder konuşmazdı. Sükut eden, susmada bulunan afeti bilse, konuşayım diye Nuh Aleyhisselamın yaptığının iki katı bir müddetle Allahütealaya dua ve niyazda bulunurdu.” buyurdu.
Ebu Hafs-ı Haddad hazretleri yaptığı amelleri daima kusurlu görür ve; “Kırk senedir nefsim hakkında beslediğim kanaat: Şüphe yok ki Allahüteala bana gadablı olarak nazar etmektedir. Amellerimde bunun delili bulunmaktadır.” derdi.
Mürtaiş anlatır: Ebu Hafs ile birlikte bir hasta ziyaretine gitmiştik. Ebu Hafs, hastaya; “Sıhhate kavuşmak ister misin?” diye sordu. Hasta sevinçle; “Evet.” dedi. Ebu Hafs; “Ya Rabbî! Bu kardeşimizin derdine şifa eyle.” buyurarak dua edince, hasta şifa buldu ve ayağa kalktı.
Kendisine; “Güzel ahlâk sahibi olmak nasıl olur?” diye soruldu. Bunun üzerine; “Evliyanın haklarına riayet etmek, dostlar ile iyi geçinmek, küçüklere nasihat vermek, dünya için kimseye düşmanlık etmemek, başkalarını kendi nefsine tercih etmek, dünya malı yığmaktan kaçınmak, kendi yollarında olmayanla sohbeti terk etmek, din ve dünya işinde yardımlaşmak.” buyurdu.
Vefat edeceği zaman Ebu Hafs-ı Haddad hazretlerine talebeleri ve sevdikleri; “Bize nasihatin nedir?” dediler. O; “Konuşmaya takatim yok.” dedi. Sonra kendinde biraz güç hissedince, önde gelen talebelerinden Ebu Osman Hirî ona; “Efendim! Bir şeyler söyleseniz de sizden yadigar olarak nakletsem.” dedi. O zaman Ebu Hafs-ı Haddad hazretleri; “İşlenen kusur ve hatalara bütün kalbinizle pişman ve üzgün olunuz sözü size nasihatim olsun.” buyurdu.
Allahütealaya ve O'nun kullarına karşı edep hakkında şöyle dedi: “Allahütealaya karşı edep, onun emirlerini ihlas ile yerine getirmek, O'ndan korkmak, çekinmek. Bir bela ve sıkıntı sırasında insanlara rıfk, güzel muamele, genişlik zamanında hilm, yumuşaklık ile, nefsin yoksulluğa düşmekten çekindiği zamanlarda cömertlik ve kerem ile davranmak, gücü yettiği zaman affetmek, insanlara merhamet ve şefkat göstermek, faziletli olmak, gelmeyene gitmek, kötülük yapana iyilik yapmak ve bütün Müslümanlara hürmet etmektir. Çünkü Müslümanlardan her biri mutlaka Allahü tealanın bir lütfuna mazhardır (onun duası insanı Allahü tealanın rahmetine kavuşturur).”