Allahü tealaya ve ahirete ait ilimler yani marifetler sahibi büyük âlim. Künyesi, Ebü'l-Hasan olup; ismi, Ali bin Ca'fer'dir. 352 (m. 963)'de Bistam'ın bir kasabası olan Harkan'da dünyaya geldi. İnsanları Hakk'a davet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin altıncısıdır. Büyük İslam âlimi Bayezid-i Bistamî'nin ruhaniyetinden istifade ederek kemale gelmiş, yükselmişti. Zamanının kutbu idi. 425 (m. 1034) senesinde Harkan'da vefat etti. Kabri Harkan'dadır.
Gençliğinde ailesine yardım etmek için çiftçilik yapmış, merkeplerle yük taşımıştır. Uzun boylu, güzel yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü ve kumral tenli idi. Sureti itibariyle Hazret-i Ömer'e benzerdi. Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretleri, on iki sene Harkan'dan Bistam'a, hocasının kabrini ziyaret için gitti. Bu ziyaretlerine giderken, yolda Kur'an-ı Kerim'i hatmederdi. Her gittiğinde ziyaret ile ilgili vazifelerini yaptıktan sonra; “Ya Rabbî! Bayezid'e ihsan ettiğin sana ait ilimlerden, büyüklüğünün hakkı için, Ebü'l-Hasan kuluna da ihsan eyle.” diye yalvarırdı. Geri dönerken, hiçbir zaman Bayezid'in türbesine arkasını dönmezdi. Yatsı ve sabah namazlarını türbede kılardı. On iki sene sonra, Allahü tealanın lütfu ile Bayezid'in ruhaniyetinden istifade edip olgunlaştı. Bu arada Ebü'l-Abbas Kassab'ın sohbetlerinde de bulunmuştur. Ebü'l-Abbas; “Benden sonra ziyaretçilerim ona yöneleceklerdir.” demiştir.
Ebü'l-Hasan-ı Harkanî, Allahü tealayı tanıtan kalb ilimlerinde ve diğer ilimlerde talebe yetiştirmeye başladı. Pek çok talebesi vardı. Kerametleri, menkıbeleri ve veciz sözleri çoktur. Çok anlatılan kerametlerinden biri de şudur: Bir gün İbn-i Sina, Harkan'a Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerini ziyarete geldi, evinden sordu. Hanımı, azarlayarak, ormana gittiğini söyledi. Hanımı, Ebü'l-Hasan hazretlerinin büyüklüğüne inanmadığı için, onun hakkında uygunsuz şeyler söyledi. İbn-i Sina ormana doğru giderken Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerinin, bir arslana odun yüklemiş gelmekte olduğunu gördü. “Bu ne hâldir?” diye sorunca; “Evimdekinin sıkıntı ve bela yükünü taşıdığım için, bu arslan da bizim yükümüzü taşıyor.” buyurdu.
Şöyle anlatırlar: Bayezid-i Bistamî hazretleri, her sene bir defa, Dıhistan'da şehitlerin kabirlerinin bulunduğu kum tepeyi ziyarete giderdi. Harkan'dan geçerken durur ve havayı koklardı. Talebeleri kendisine; “Efendim, sizin bu şekilde havayı koklamanızda hikmet nedir? Biz herhangi bir şeyin kokusunu duymuyoruz.” diye sorduklarında buyururdu ki: “Evet öyledir. Fakat bu kasabadan öyle birisinin kokusu geliyor ki, onun adı “Ali”, künyesi “Ebu Hasan”dır. O, zamanın kutbu olacaktır.”
Vaktiyle Bistam şehrine bir çekirge sürüsü hücum etti. Bütün ekinleri ve sebzeleri yediler. Halk, bu hayvanlardan ve bu musibetten kurtulmaları için feryat ederek dua ediyorlardı. Fakat bir türlü kurtulamıyorlardı. Halkın telaşını ve üzüntüsünü gören Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretleri, “Ne oldu, bu halkın feryadı nedir böyle?” diye sordu. Çekirgelerin ortalığı istila ettiklerini, bütün ekinleri perişan ettiklerini ve halkın üzüntüsünün bundan olduğunu söylediler. Bunun üzerine, ayağa kalkarak dama çıktı ve etrafa bir nazar etti. Çekirgeler derhal toplanıp şehirden uzaklaştılar, ikindi namazı vaktine kadar bir tek çekirge kalmadığı gibi, bütün ekinlerin yaprakları da eski hâline gelip, hiç ziyan olmadı.
Sultan Mahmud Gaznevî, bütün Asya'ya hâkim olduğu zamanda, Harkan şehrine yakın gelmişti. Adamlarından birkaçını, Harkan'a Şeyh Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerinin huzuruna göndermişti. Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri buna karşılık, bir özür beyan ederek gitmek istemediler. Bu durum, Mahmud Gaznevî'ye bildirilince; “Haydi kalkınız! Zira o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim.” dedi. Sonra kendi elbisesini Kadı Iyad'a giydirdi ve on tane kadın cariyeyi erkek köle kılığına soktu. Kendisi de silâhtar olarak, Kadı Iyad'ın yanında Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'nin evine girdi. Mahmud Gaznevî selam verince, Ebü'l-Hasan hazretleri selamını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmud Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'ye; “Sultan için neden ayağa kalkmadınız?” diye sorunca, Ebü'l-Hasan, Sultan Mahmud'a; “Madem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım.” dedi. Soruya o anda cevap vermediler.
Sultan Mahmud Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'ye; “Bayezid-i Bistamî nasıl bir zattı?” diye sordu. Ebü'l-Hasan-ı Harkanî: “Bayezid, öyle kâmil bir veli idi ki, onu görenler hidayete kavuşurdu. Allahü tealanın razı olduğu kimselerden olurdu.” diye cevap verdi. Sultan Mahmud bu cevabı beğenmedi ve; “Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi kimseler, Fahr-i Kâinat'ı, Server-i Âlem'i nice kere gördüler. Bunlar hidayete gelmedi de, Bayezid'i görenlerin hidayete geldiklerini nasıl söylüyorsun?” dedi. O, Resulullah Efendimizden daha yüksek mi ki, İki Cihanın Efendisini, üstünlerin üstünü olan Allahü tealanın Sevgili Peygamberini gören, küfürden kurtulamadı da, Bayezid'i görenlerin hepsi kurtulur diyorsun demek istedi.
Ebü'l-Hasan; “Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi ahmaklar, Allahü tealanın Sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan Hazreti Muhammed olarak görmediler. Ebu Talib'in yetimi, Abdullah'ın oğlu Muhammed'i gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebu Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Resulullah olarak görselerdi, eşkıyalıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemale gelirlerdi.” buyurdu. Ebu Cehil gibiler, dıştan baktı. Maddeye saplandı. Fahr-i Âlem'in, Ebu Talib'e ve pederi Abdullah'a olan bağlantısına baktı. Allahü tealanın peygamberi olduğuna bakmadı. Allahü teala bu inceliği bildirmek için, A'raf suresi 197. ayet-i kerimede mealen; “Onların sana baktıklarını görürsün. Onlar seni anlamıyorlar. Üstünlüğünü görmüyorlar.” buyurdu. Sultan Mahmud Han bu cevabı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı.
Sonra Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerinden kendisine nasihat etmesini istedi. Ebü'l-Hasan-ı Harkanî; “Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemaatle kıl, cömert ol, Allahü tealanın yarattıklarına şefkat göster.” dedi. Sultan Mahmud; “Bana dua buyurun.” deyince, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî, “Ey Mahmud, akıbetin makbul olsun.” dedi. Bunun üzerine Sultan Mahmud, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebü'l-Hasan, sultanın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri; “Bir lokma ekmeği yutamıyorsun, ister misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alakamızı kestik. Şu altınları önümden alınız.” dedi. Sultan, Ebü'l-Hasan'ın paraları almasını çok istedi ise de, kabul etmeyince, ondan bir hatıra istedi. Ebü'l-Hasan hazretleri ona hırkasını verdi.
Sultan Mahmud giderken, Ebü'l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmud; “Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl niye idi? Bu ikram nedir?” diye sordu. Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretleri; “Buraya padişahlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş olduğun için, ayağa kalkıyorum.” dedi. Sultan, sonra gazaya gitmek üzere Harkan'dan ayrıldı, Sevmenat'a geldi, içine mağlup olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebü'l-Hasan hazretlerinin hırkasını eline alıp; “Ya İlahî! Şu hırkanın sahibinin yüzü suyu hürmetine, şu kâfirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim.” diye dua eder etmez, düşman tarafından bir toz duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz duman içinde bir şey görmeyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları da dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmud, rüyasında Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerini gördü. Ebü'l-Hasan-ı Harkanî Sultan Mahmud'a; “Allahü tealanın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin Müslüman olmasını sağlayabilirdin.” dedi.
Şöyle anlatılır: Bir gün, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî kırk talebesiyle dergâhında oturuyorlardı. Bir haftadır ağızlarına bir lokma yemek koymamışlardı. Bu arada bir adam gelip bir çuval un ve bir koyun getirdi. “Bunları sûfîler için getirdim.” deyince, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî, “İçimizden kim gerçek sûfî olmuş ve tasavvuf yolu olan nisbetini sıhhatli bir hale getirmişse bunları alsın. Ben kendimde sûfîlikten bahsetme cesareti bulamıyorum.” dedi. Bunun üzerine mecliste bulunanların hiçbiri adamın getirdiklerini almadı. Daha sonra o da getirdiklerini geri götürmek zorunda kaldı.
Bir gün, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerinin bir talebesi çok hastalandı. Hangi tabibe gösterdi iseler, hastalığa çare bulamadılar. Talebe, hastalığın ağrısına dayanamaz hale gelmişti. Sonunda durumu Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'ye bildirdiler. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretleri terliklerini vererek; “Bunları ağrıyan yere sürün.” buyurdu. Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerinin dediği gibi yaptıklarında, Allahü tealanın yardımıyla talebe iyileşti ve hiçbir rahatsızlığı kalmadı.
Şöyle anlatılır: “Talebelerinden biri Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerinden; “Lübnan Dağı'na gidip Kutb-i âlemi görmek için bana izin ver.” diye ricada bulundu. Ebü'l-Hasan hazretleri izin verince, o talebe Lübnan Dağı'na vardı. Orada, yüzleri kıbleye dönmüş hâlde oturan bir cemaat gördü, önlerinde bir cenaze duruyordu. Fakat cenaze namazını kılmıyorlardı. Talebe dayanamayarak sordu: “Niçin cenazenin namazını kılmıyorsunuz?” Oradakiler, onun sorusuna; “Kutb-i âlemin gelmesi lazımdır. Kutb-i âlem buraya her gün beş kere gelir ve imamlık yapar.” diye cevap verdiler. Talebe bunu duyunca çok sevindi ve beklemeye başladı. Bir süre sonra herkes ayağa kalktı. Kendi hocası Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'nin Kutb-i âlem olduğunu gördü. Bu durum onu dehşete düşürdü ve kendinden geçti. Tekrar kendine geldiğinde, namaz kılınmış ve cenaze defnedilmiş idi. Kutb-i âlem de gitmişti. Talebe orada bulunanlara; “Kutb-i âlem tekrar ne zaman gelir?” diye sorunca; “Önümüzdeki namaz vakti.” diye cevap verdiler. Talebe onlara; “Ben onun talebesiyim. Ona karşı şöyle şöyle demiştim. Uzun süreden beri yollardayım. Ona durumumu arz edin de, beni beraberinde Harkan'a geri götürsün.” diye yalvardı. Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretleri, tekrar namaz kıldırmak için oraya geldiklerinde, talebe elini ona doğru uzattı ve tekrar bayıldı. Ayıldığı vakit, Rey şehrinin çarşısında idi. Harkan'a hocasının yanına gidince, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretleri ona; “Görmüş olduğun şeyi hiç kimseye anlatma. Çünkü, Allahü tealadan bu dünyada beni halktan gizlemesini ve bir tane arif ve büyük zat hariç, hiçbir kimsenin görmemesini istedim, öyle de oldu. O zat da Bayezid-i Bistamî'dir.” buyurdu.”
Ebu Said-i Ebü'l-Hayr, Ebü'l-Hasan Harkanî'yi ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerinde susmayı tercih ederdi. “Neden konuşmuyorsun?” diye sorulunca; “Bir hususta iki tercümana gerek yok.” diye cevap vermiştir. Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'nin bir kerameti de şöyle anlatılır: “Bir gün Ebu Sa'id, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerinin yanına büyük bir kalabalıkla ziyaret için gelmişti. Hizmetçi olan kadın, arpadan yapılmış birkaç adet ekmeği, bir sepet içinde Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'nin yanına getirdi. Ebü'l-Hasan hazretleri o kadına; “Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek çıkar.” diye tenbih etti. Kadın onun dediği gibi yaptı. Kalabalık halk topluluğuna, kadın durmadan örtünün altından ekmek çıkardığı hâlde, ekmekler bitmiyordu. Bir süre sonra kadın örtüyü kaldırınca, sepetin içinde hiçbir şey kalmadığı görüldü. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri; “Şayet örtüyü kaldırmasaydın, ta kıyamete kadar bunun altından ekmek çıkarıp duracaklardı.” buyurdu.”
Bir gece Ebü'l-Hasan-ı Harkanî; “Bu gece falan sahrada savaş yapılıyor. Şu kadar kişi de yaralandı.” buyurdu. Durumu araştırdıklarında, Ebü'l-Hasan hazretlerinin dediği gibi olduğu anlaşıldı. Aynı gece, Ebü'l-Hasan hazretlerinin oğlunun kafasını kesip, kapısının eşiğine attılar. Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'nin hiç haberi olmadı. Kendisini inkâr eden hanımı; “O kimseye ne demeli, şu kadar mesafe uzaklıktaki cereyan eden bir hadiseyi haber veriyor, ama oğlunun kafasını kesip kapısına attıkları hâlde, bundan haberi olmuyor?” deyince, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî; “Evet, dediğin doğrudur. Ama biz onu gördüğümüz vakit, aradaki perde kaldırılmıştı. Oğlanı katlettikleri zaman ise, perde çekmişlerdi.” dedi.
Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretleri vefatları yaklaştığında; “Kabrimi derin kazın. Yatacağım yer, hocam Bayezid hazretlerinin mezarından aşağıda bulunsun.” diye vasiyet etti. Bu vasiyetini yaptığı gece de vefat etti. Toprağa verildiği günün akşamı, çok fazla kar yağdı. Ertesi gün başucuna, büyük bir beyaz taşın dikildiğini gördüler. Mezarın çevresinde, sadece bir arslanın ayak izleri vardı. Kim kabrinin üzerine elini sürerek, Cenab-ı Hak'tan maksadının hasıl olmasını istese, Allahü tealanın izniyle duasının kabul edildiği ve hâlis kalble yapılan duaların da kabul olduğu çok görülmüştür.
Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretleri buyurdular ki:
“İhlas ve riya nedir?” diye sorduklarında; “Allahü teala için yaptığın her şey ihlastır. Halk için yaptığın her şey de riyadır.” buyurdular.
Bir gün sohbetinde bulunanlara şöyle sordu: “Dünyada en iyi şey nedir?” Orada bulunanlar; “Siz, bizden daha iyi bilirsiniz. Siz bildirin.” dediler. Bunun üzerine; “En iyi şey Allahü tealayı unutmayan gönüldür.” buyurdu.
“Kişi, kendinin uyanıklığını ne ile bilir?” diye sorulunca; “Hakkı yad ettiği zaman, baştan ayağa kadar, Halkın kendini yad ettiğinden haberdar olması ile bilir!” buyurdu.
“Nimetlerin en iyisi, çalışarak kazanılanıdır. Arkadaşların en iyisi, Allahü tealayı hatırlatandır. Kalblerlerin en nurlusu, içinde mal sevgisi olmayandır.”
“Dünyada, âlimler ve abidler (ibadet eden) çoktur. Ama, akşam ve sabah Cenab-ı Hakk'ın rızası üzere bulunmak mühimdir.”
“Kalblerin en nurlusu, içinde Allahü tealanın sevgisinden başka bir şey bulunmayandır. Amellerin en iyisi, riyadan uzak olan, yani ihlas üzere olanıdır.”
“Siz Allahü tealadan konuşurken, başka şeyden bahsedenle arkadaşlık etmeyiniz.”
“Cennet'te Tuba ağacının altında, Allahü tealadan bihaber olarak bulunmaktansa, dünyada bir diken ağacının altında, daima O'nu hatırlamayı çok daha fazla arzu ederim.”
“Resulullah Efendimizin vârisi; O'nun fiiline uyan ve eserine tâbi olandır.”
“Ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık ibadetlerimin hepsini, bir saatlik kadar kısa, günahlara bakınca da, Nuh Aleyhisselam'ın ömrü kadar uzun gördüm.”
“Dünya, peşinden koştuğun sürede senin padişahındır. Ondan yüz çevirince, sen ona sultan olursun.”
“Allahü teala, nasıl senden vaktinden evvel namaz kılmanı istemiyorsa, sen de O'ndan, vaktinden önce rızkı isteme.”
“Ulema; “Biz peygamberin vârisiyiz.” diyor. Fakat Peygamber Efendimizin vârisleri arasında biz de varız. Çünkü O'nda olan şeylerin bazısı bizde de var. Resulullah Efendimiz fakirliği seçmişti. Biz de fakirliğini tercih etmiş bulunuyoruz. O cömertti. Güzel bir ahlâkı vardı. Hainlik bilmezdi. Basiret sahibiydi. Halkın rehberi idi. Tamah sahibi değildi. Hayır ve şerri Allahü tealadan bilirdi. Tabiatında yalan ve kandırma diye bir şey yoktu. Zamanın esiri değildi. İnsanların korktuğu şeyden korkmazdı. İnsanların güvendiği şeye güvenmezdi. Hiç gururlanmazdı. İşte bunlar evliyanın sıfatlarıdır. Resulullah Efendimiz, ucu bucağı bulunmayan bir umman idi. Eğer o ummandan bir damla ortaya çıksaydı, bütün âlem ve mahlukat şaşırır kalırdı. Sûfîlerin kervanı; Allahü teala, Resulullah Efendimiz ve Eshab-ı Kiram sevgisinden ibarettir. Bu kervanda bulunan ve ruhları bunların ruhlarıyla kaynaşan kimseye ne mutlu.”
“Yol ikidir. Biri hidayet, öbürü dalalet yoludur. Kuldan Allahü tealaya giden yol dalalet yoludur. Allahü tealadan kula gelen yol ise hidayet yoludur. Şimdi her kim, hidayete erdim derse, o hidayete ermemiştir. Her kim, beni hidayete erdirdiler derse, o hidayete ermemiştir.”
“Allahü tealanın karşısında şu üç şeyi muhafaza etmek zordur: Hak ile iken sırrı, halk ile iken dili, amel (iş ibadet) yaparken temizliği.”
“Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünya hırsına sahip âlim ve ilimden yoksun sûfî.”
“Şayet bir Mümini ziyaret edersen, hasıl olan sevabı, yüz adet kabul edilmiş hac sevabı ile değiştirmemen lazımdır. Çünkü bir Mümini ziyaret için verilen sevap, fakirlere verilen yüz bin altın sadakanın sevabından daha fazladır. Bir Mümin kardeşinizi ziyarete gittiğinizde, Allahü tealanın rahmetine kavuştuk diye itikat edin.”
“İlimden en fazla nasibi olan, onunla amel edendir. En faziletli amel ise, üzerine farz olandır.”
“Dilini, Allahü tealadan başkası hakkında konuşmamak için mühürle! Kalbini, Allahü tealadan başkasını düşünmemek için mühürle! İhlassız olarak bir iş yapmaman ve helal olmayan bir şeyi yememen için de, davranışlarına, dudaklarına ve dişlerine aynı şekilde mühür vur!”
“Allahü tealanın lütfu dostları, rahmeti ise günahlar içindir.”
“Bir Mümin kardeşini sabahtan akşama kadar incitmeyen kimse, o gün akşama kadar Peygamber Efendimizle yaşamış gibi olur. Eğer bir Mümin kardeşini incitirse, Allahü teala onun o günkü ibadetini kabul etmez.”
“Allahü teala kuluna, imandan sonra temiz yürek ve doğru söyleyen dilden daha büyük hiçbir şey ihsan etmemiştir.”
“Çok ağlayınız, az gülünüz, çok susunuz, az konuşunuz. Çok veriniz, az yiyiniz, çok uyanık olunuz, az uyuyunuz.”
“İnsanoğlu, şu üç şeyle sürekli olarak taati yaparsa, sorgusuz sualsiz Cennet'e gidebilir: Kalb, nefis ve dil.”
“Yakınların yakını, bizim maksadımız olanın yanında uzak kalır. Ey kardeşim, suya daha yakın olan daha çok batar; ateşe daha yakın olan, daha çok yanar.”
“Ne zaman Allahü tealanın varlığına nazar etsem, kendi yokluğumu görürüm, ne zaman kendi varlığıma nazar etsem, Allahü tealanın varlığını görürüm.”
GÜNAHKÂR AĞIZ
Bir kafilede bulunan insanlar, üstadın huzuruna gelip; “Yollar korkuludur. Bize bir dua öğretiniz.” diye istirham edince, buyurdu ki: “O zaman, Ebü'l-Hasan'ı hatırınıza getiriniz!” Bu söz, gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıya, önlerine çıktı. Hepsinin mal ve eşyalarını aldı. Yalnız, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretlerini hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hale arkadaşları şaşıp, sebebini sorduklarında; “Hazreti Ebü'l-Hasan'ı hatırladım ve kurtuldum.” cevabını aldılar. Gelip durumu Ebü'l-Hasan hazretlerine anlattılar ve; “Biz Allah'tan yardım istedik, eşkıyalar bizi soydu. Fakat seni hatırlayıp, senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?” diye sordukalar. “O arkadaşınızı kurtaran, Allahü tealadır. Günahkâr ağızdan çıkan duayı Cenab-ı Hak kabul etmez. Bunun için siz Allah'a yalvardığınız zaman duanız kabul olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdat isteyince, ben de Rabbime dua ettim, “Ya Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu beladan kurtar.” dedim. Rabbim benim duamı kabul ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibarettir.” buyurdu.
SENİ BAĞIŞLADIK!
Ebü'l-Hasan-ı Harkanî hazretleri şöyle anlatır: “İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin bir anneleri vardı. Her gece sırayla kardeşlerinden biri annenin hizmetiyle uğraşır, diğeri Allahü tealaya ibadet ederdi. Bir akşam, Allahü tealaya ibadet eden kardeş, yaptığı ibadetten, duyduğu hazdan dolayı çok memnun oldu. Bu sebepten kardeşine; “Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibadet edeyim.” dedi. Kardeşi kabul etti. İbadet ederken secdede uyuyakaldı ve o anda bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona; “Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık.” deyince genç; “Ben Allahü tealaya ibadet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni, onun yaptığı hayırlı amel yüzünden bağışlıyorsunuz.” dedi. Ses ona; “Evet, senin yaptığın ibadetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat kardeşinin annene yaptığı hizmetlere, annenin ihtiyacı vardı.” dedi.”
Bir rivayete göre Ebü'l-Hasan Harkanî, Kars'ın fethine katılmış ve kale önlerinde şehit düşmüştür. Kars'ta, Ebü'l-Hasan Harkanî'nin kabrinin bulunmasıyla ilgili çeşitli rivayetler vardır. Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde bir rivayeti şöyle nakletmektedir: Kars Kalesi Osmanlılar tarafından Üçüncü Murad Han devrinde tekrar geri alınınca, kale tamiratı Lala Mustafa Paşa'ya verilmişti. Tamiratın yapıldığı sırada askerlerden Hafız Osman isimli hâl sahibi biri rüyasında Hasan-ı Harkanî'yi gördü. Ona; “Oğlum Hafız Osman! Uzun müddetten beri toprak altında yatmaktayım. Paşana söyle, kabrimi ayan edip açığa çıkarsın, okunacak Fatihalardan nasibdar olayım.” dedi. Ertesi gece Hafız Osman aynı rüyayı tekrar gördü fakat cesaret edip Paşaya söyleyemedi. Üçüncü gece de aynı rüyayı gördü. Ebü'l-Hasan Harkanî, mütebessim çehresiyle bu defa şöyle dedi: “Yavrum Hafız Osman! Gördüğün rüyalar sadık rüyalardır. Yalnız makamımın nerede olduğunu, evvelki rüyalarında söylemediğim için, seni tereddütte bıraktım. Bunun için de Paşaya söylemeye cesaret ededin. Şimdi dikkatlice dinle, tarif ediyorum. Yarın hemen Paşaya çık ve söyle. Kars Kaleiçi Mahallesi'nde Kağızman Kapısı'na girdiğinde yirmi iki adım gün batı tarafına gidersin, son adımın altında benim tabutum bulunur. Üzerimdeki kül ve toprak yığınlarını temizledikten sonra, halis topraktan üç arşın eşin. Sandukam meydana çıkar. Tekrar Kars Kalesi'ne doğru on sekiz adım götürür oradan da üç arşın derinliğinde halis topraktan kabrimi eşer oraya defnedersiniz. Başucuma bir de cami inşa edersiniz.”
Hafız Osman gördüğü bu sadık rüyayı ertesi gün Paşaya büyük bir heyecanla anlattı. Paşa bu askerini kucakladıktan sonra; “Ya evladım! Sen de mi bu rüyayı gördün? Evet oğlum, bir piri fanî, bana da bu hususu defalarca rüyada buyurdularsa da senin tafsilatlı rüyan gibi olmadığından büyük tereddüt ve endişe içindeydim. Bihamdillah bu telaşlı endişeden beni kurtardın.” dedi. Ertesi gün Lala Mustafa Paşa bir tamim yayınladı. Bütün halk ve askerî erkan, tekbir sesleriyle rüyada tarif edilen yere geldi. Kazma işi tamamlanıp tabut çıkınca, Mustafa Paşa ulemanın müsaadesiyle açtı. Tabuttan hoş bir koku yayıldı. Arkasındaki yaş hırka bile henüz çürümemişti ve savaş sırasında yaralanan sağ bacağı ile sol pazusuna bağlanan mendillerden, hala kan damlamaktaydı. Durum sultana bildirilince, Üçüncü Murad hemen bir türbeyle yanına cami yaptırılmasını emretti.
Eserleri: Ebü'l-Hasan-ı Harkanî'nin Beşaretname, Esrarü's-Süluk'u, Nuru'l-Ulum (Tahran'da 1359'da basılmıştır) ve bazı şathiyyatı vardır.